Edebiyatimizda balkan acilari hayriye Memoğlu-Süleymanoğlu Ankara-2009



Yüklə 0,78 Mb.
səhifə5/7
tarix21.10.2017
ölçüsü0,78 Mb.
1   2   3   4   5   6   7
SENDE SENSİZ
Hiç bir yere götüremem ki, sizi ey Rodoplar!..

Şairlerini Türkiye’ye götürdün

Şarkıcılarını Türkiye’ye...

Ama orada ne şair olabildiler, ne şarkıcı...

Oradalar ama seninle.

Biz hâlâ sendeyiz

Ama sensiz!123

Göçlerden küçük çocuklar da nasibini almışlardır. Doksanüç Harbi’nden bu yana sonu gelmeyen göç dalgaları, çocukları da sıcak yuvalarından alarak göç yollarına atmıştır. Küçük yaşta göçmenliğin acımasız darbesi, çocukların belleğinde silinmez izler bırakmıştır. Ahmet Emin'in Göçmen Çocuğu adlı şiirinden şu dörtlükleri okuyalım:


Beşiğinden apar topar

Kimdi onu atan barbar?

Boynu bükük onu arar,

Ararsa göçmen çocuğu.
Gizlemeyin öyküsünü,

Mahşerleşen uykusunu,

Kaderinin suçlusunu

Sorarsa göçmen çocuğu.

.....................................
Bu yuvasız kuşu sevin,

Küstürmeyin, incitmeyin,

Gözyaşı ateştir bilin,

Ağlarsa göçmen çocuğu.124

Yanık olur göçmenlerin yüreği. Bu yanık yürekler sevgiye, sıcaklığa ve merhamete muhtaçtır. Bazen Anadolu insanından beklenen sevgiyi, sıcaklığı, hoşgörüyü bulamayan göçmen, üzüntüsüyle baş başa kalarak ay yıldızlı bayrağından güç alıyor. Şair Ömer Osman Erendoruk, Bayrağım adlı şiirinde şu duyguları dile getiriyor:


Ben dede yadigârı topraklardan kovulmuş

Öz vatanım Trakya'mda Anadolu'mda kalan

Canciğer bellediğim kardeşi soğuk bulmuş

Kahırdan boğulmuşum

Canım İstanbul'umda gözüm Anadolu'mda

SEVGİ kırıntıları ararken yorulmuşum
Ben bir kuşum yuvasız

Toprağından sökülmüş yapraksız bir ağacım

Paraya pula değil

Ben sevgiye muhtacım
Tutsak etmiş ruhları bir soğukluk bir benlik

Sönmek üzere içimde umudumdan doğan nur

Soğukluğun ağında can vermiş sevecenlik

İlgisizlik yağıyor üstüme yağmur yağmur

Güzelim Rumeli'miz hâtıralardan silik!

İçimde bir İstanbul akşamının sızısı

Gücenik

Üzgün

Kırık

Boğazımı artarda boğarken bir hıçkırık

Tanrım intihar da mı, derken, alınyazısı

Bir şey değdi yüzüme yumuşacık el gibi

Ay yıldızlı bayrağım olduğunu gördüm de



Üzüntüm, kırıklığım akıp gitti sel gibi...
..................................................
Söndürülmüş olsa da Rumeli'de ocağım

Merak etmeyin sakın sizin ocağınızdan

Ateş almayacağım

Ve ne de sofranızdan bir yudum ekmek, aş!

Senden tek istediğim Anadolulu kardaş

Güler yüz ve tatlı söz!



Benim sonsuz Rumeli sevgim başımda tacım!

Ne paraya ne pula

Ne sevgisiz bir kula

Ben Hakka giden yola ve sevgiye muhtacım!
Bayrağım!

Sen parlayan ayınla yıldızınla

Benim Türk varlığımı simgeleyen nabzınla

Annemin beni seven eli kadar sıcaksın

Akıncı ecdatlarım gibi cesur ve paksın

Ölsem de mezarımın başucunda dört mevsim

Nazla

Derin bir hazla

Yüzümü sıcak bir el gibi okşayacaksın!125

Uyum süreçlerinde ve özellikle göçmenliğin ilk yıllarında kırgınlıklar, üzgünlükler olabilir, fakat özgürlüğe kavuşmanın mutluluğu da vardır. Şair Lâtif Karagöz’ün bir şiirinde bu mutluluk şöyle dile getirilmektedir:


Türkiye’mde mutlu geçer günüm, ayım

Sonbahar günleri yaşamaktayım

Özgürüm, martı gibi uçmaktayım

Artık açık gitmeyecek gözlerim
Anavatandır en sağlam dayağım

Burada olacak arka toprağım

Ve üstümde ay yıldızlı bayrağım

Ölsem bile, sönmez közlerim.126


Göçmenleri küçümseyenler de vardır. Sanatçı Rahim Recep, Benim İnsanlarım adlı şiirinde şöyle diyor :


Dürüstlüğü öğrenmiştirler ana-

babalardan

Dünyaları kır çiçekleri gibi renkli ve

iyimserdir.

Onurludurlar rüzgârlara göğüs geren

kayalarca

Serttirler, güçlükler yıldıramaz onları

hep iyimser çözümlemeye yanaşırlar.



Onlarda

Hep vatan sevgisi, millet sevgisidir,

tüm arayışlar.

Küçümseyenler var benim insanlarımı !

Küçümseyenler

Bodrum katlarda viran bir makineyle

Padişah rüyası görenler.

Küçümseyenler

isminin dışında alfabeyi

bilmeyenler.
Benim insanlarımın beş parmağında beş

hüner.

Bir gün kendisini küçümseyenlere

Vatan sevgisini, insan sevgisini

öğretecekler

El uzatmasını öğretecekler

çamura düşmüş bir insana.
Benim insanlarım

Dürüstlüğü öğrenmiştir ana-

babalarından

İnsanlık fışkırır, sevgi fışkırır

damarlarından.127

Özgürlüğün mutluluğuna kavuşanlar, geçmişin kâbuslarını da asla unutmuş değillerdir. Sanatçı Nazmi Adalı göçmenlerin Bulgaristan'da yaşamış oldukları karanlık dönemi şöyle şiirleştirmiştir:



YAŞADIĞIM PRANGALI GÜNLER

(Bulgaristan'dan gelen soydaşım dert küpü)
Dilim varken dilsiz edildim

Barikat kondu yoluma

Elim varken elsiz edildim

Silleler indirildi koluma
Gülemezdin, gülmek yasaktı

Ağlamak serbestti, ağla da ağla

Neşem, sevincim tutsaktı

Avlanırdım Tüfekle Ağ'la.



Esiriydim körolası Bulgarın

Talih, Kader utansın

Onulur mu bu yaralarım?

Doktor Tarih anlatsın.128

Mehmet Serbest de Umudumuz adlı şiirinde şu duyguları paylaşıyır:


Biz çook ama çok acılar çektik

Sövüldük, dövüldük, itildik, kakıldık

Doğduğumuz topraklardan atıldık

Bebeye, doksanlık nineye çekildi tetik.
Sabrettik, şükrettik yılmadık

Onların demesiyle İvan olmadık

Geçse de günlerimiz hep karanlık

Türkoğlu Türk doğduk, Türk kaldık.
Uyku girmedi göze tüfek, köpek sesinden

Terk ettik anne baba, evlât demeden

Bir köy kaldı orada toz duman içinde

Günlerce yürüdük lokma ekmek yemeden
Umudumuzu hiçbir zaman yitirmedik

Baktık sadece dolu gözlerle

Dinimiz, dilimizi, kültürümüzü bitirmedik

Avutulduk, hep yalan sözlerle129
Emine Hocaoğlu ise o karanlık dönemi şöyle şiirleştirmiş:
“Zorbalık içinde büyüdük,

Bayramlardan neşeden uzak.

Diken olduk büyüdüğümüz toprakta

Kaderimiz yazılmıştı ezelden

Anlayan yoktu ki halden.

Tören şenlik bilemedik,

Namaz vakti namazı kılamadık

Ezan vakti ezanı duyamadık

Çocuk doğurduk adını koyamadık,

Ölü gömdük taşını dikemedik

Işık saçtı yüce Tanrı kuluna

Türklük devam etti yoluna

Biz, Osmanlının Avrupa kulları

Bulacaktık hak denilen yolları”130

Uyum sürecinde yaşananları yeni yayımlanmış kitapların sayfalarında da buluyoruz. Ahmet Şerif Şerefli'nin Bulgaristan'daki Türkler (1879-1989) adlı kitabında yer alan şu satırları okuyalım:

"Öğrenimi, bilgisi veya görgüsü olan herkes, elinde meşale taşıyan kimseler değillerdi. Türk kardeşleri aleyhine Bulgar’a muhbirlik yapanlarımız bulunuyordu. Bu gibilerden çok çektik... Büyük Göç’te kendilerine maşalık eden hainleri, Bulgar yine sınır dışı etti. Türkiye’mizde hiç kimse bu çamur insanlardan hesap sormadı. Millî duygunun, utanmanın ne olduğunu bilmeyen bu hain kişiler burada yaşantılarını cezaevlerinde yatanlardan defalarca daha iyi bir çizgide sürdürmektedirler.

İnsanı soysuz, dilsiz, adsız, dinsiz, geleneksiz bırakmanın yarasını, bıçağı kendine saplayınca anlamak mümkün. Türk kültürünü kökten kazımanın adlarda Bulgar vatandaşlarına da dokunan yanı vardı. Bugün Bulgaristan'da on binlerce Bulgar’ın soyadları Türk kökenlidir: Abacı(yev), Çarıkçı(yev), Kara(slavov), Simitçi(yev), Koyunderili(yev) gibi. Ama onlar bu Türk kökenli soyadlarını değiştirmek istemediler. Karşı koydular. Türklerden, Türklükten nefret ettikleri hâlde nesilden nesle geçmiş, etle tırnak olmuş bu soyadlarından vazgeçmediler. Bizi ağlatan, öldüren kanun onlara diş batırmadı. Soydan, kültürden geleni koparıp atmak elbette kolay değil. Ama biz millî Türk azınlığına her şeyi reva gördüler. Dediklerini yaptırmak için ordu çıkardılar. Kan döktüler. Toprağın yüzü kızardı, tarih utandı, dinsiz Bulgar’ın yüzü kızarmadı. Bu mahşer günlerinde Türkiye'miz de bize sahip çıkmadı. Neden? Çünkü Türkiye'nin bizleri korumak için bir devlet siyaseti yoktu. Osmanlılar bu topraklardan çekileli unutulmuştuk. Bizim varlığımızı, hani derler ya, Allah bile unutmuştu. Kasabın merhametine kalmış koyunlar gibiydik. Bulgarlar Amerika'daki ve Kanada'daki 40-50 soydaşına bile sahip çıkmayı başarmışlardır. Bu gibi konularda önemli olan insanın, insan olmanın değeridir kuşkusuz.

Göç konusunda 1989'da sınırın açılması önceki yanılgıların tekrarıdır. Bulgaristan bizim ecdat yurdumuz, vatanımızdı. Yeraltındaki ölüler, yeryüzündeki kültür değerlerimiz 600 yıl varlığımızın kanla yazılmış tapularıydı.

Bu eserin çok eksiklikleri olabilir. Ben bu kadarını yapmasaydım bu kitaptakiler de tarihin unutulmuşluğuna karışacaktı. Halbuki bu görevi yapacak başka adamlarımız vardı. Yapmadılar. Bu azı millî davaya hizmet için yaptım. Gazilerimiz, mahkûmların bazıları bu kitaba alınmalarını istemediler. Bu, işin üzülecek yanıdır. Kendilerine sahip çıkılmadığından dolayı Türkiye Cumhuriyeti'ne gönülleri kırıktı. Ölüme mahkûm edilmiş, Bulgar zindanlarında 15-20 yıl çürüyenler Türkiye'ye yaşlı, hasta geldiler, kendilerine Vatanî Hizmet tertibinden birer sembolik emekli maaşı bile bağlanmadı. Savaşanlar siz miydiniz, deyip hâlleri sorulmadı. Bazı bilinçsizler, biz göçmenlere "Bulgarlar" diye hitabettiler. Halbuki 4-5 yüzyıl öncesi bu topraklardan kalkıp gitmiştik Balkanlar'a. Artık geriye dönüş yapıyorduk. Acaba bizler bu ülkede yabancı mıydık?

İki kez ölüme mahkûm edilen Şumnu'dan Mehmet Fuat bu kitaba alınmasını istemedi. Burada gönlünün yaralı olduğunu söyledi. Köyümüzden (1985'lerde) 7 genç (Torlak köyünden) mücadele etmek için bir küme oluşturmuşlardı. Yakalandılar, 15, 10, 8'er yıla mahkûm edildiler. Kitaba alınmalarına izin vermediler. Kırgındılar."131

Aynı kitabın bir başka sayfasından da buraya şu satırları aktaralım:

"1989'daki mecburî göçün devam ettiği günlerde... Alvanlar köyü olaylarındaki direnişten dolayı, Belene'ye sürülen mücahitlerin hemen hepsi Çorlu'da idiler. İçlerinden biri (bağlama ustası İsmail enişte) şu beyanda bulunmuştu: "Biz üç aydır bu okulda, her sınıfta 6-7 aile olmak üzere, kalıyoruz. Akraba da olsak ayrı ayrı aileleriz. Ne soyunabiliyoruz, ne giyinebiliyoruz, ne de banyo yapabiliyoruz. Oysa, bizler (mücahitler) banka kuyruğunda beklerken, bizi (Bulgar’a) satan eski muhtar millet haini, Çorlu Emniyet Müdürü veya Belediye Başkanı ile kol kola gelip, yardım paracığını alıyor ve şişine şişine gidiyor. Adam bizi (Bulgar’a) satmaktan kazandığı parayı da (huduttan) rahatça geçirmiş ve Çorlu'nun en iyi yerinden iki tane daire de aldı. Para nelere kâdir. Bizim anavatanımızda hainlerin daha makbul oluşu, bizi kahrediyor."132 Mehmet Türker’in de Gölgedeki Kahraman adlı kitabında bu tür yorumlara yer verilmiştir.133


1989'da gelen göçmenlerin Türkiye'de uyumu meselesi Bulgar araştırmacılarca yakından izlenmektedir. Bu konuda Türkiye'de sadece bir iki makale yazılabilmişken134, Bulgaristan'da Bulgarlar tarafından birçok yazı yazıldı ve böyle yazıların birkaçı bir araya getirilerek kitap hâlinde 1998 yılında Sofya'da yayımlandı. Söz konusu kitabı derleyen araştırmacı A. Jelâzkova, ayrı ayrı sosyal grupların uyum sürecini değerlendirirken, komünist döneminde Komünist Partisi’nin okullarından geçmiş, kurs görmüş eski komünist Türk yöneticilerin böyle hazırlık görmüş olmaları, yeni sosyal ortama kolayca ayak uydurmalarında bir öncelik teşkil ettiğini belirtmektedir. Her şeyden önce psikolojik planda, öteki göçmenlerin birçoğundan farklı olarak bu kişiler, megaşehir İstanbul veya Anadolu'nun uzak kentlerine yerleşmişlerdir. Bulgaristan'da, mensup oldukları kendi Türk toplumuna işledikleri günahlarından, yapmış oldukları hainliklerinden utananlar, göçmen kitlelerinin eleştiri yağmuruna tutulmaktansa, ya kozmopolit bir şehir olan İstanbul'da anonimliğe gömülmeyi veya uçsuz bucaksız Anadolu toprağının 60-70 milyonluk nüfusu arasına karışıp kaybolmayı tercih etmişler ve böyle bir imkânı büyük bir şans olarak görmüşler, azami derecede bundan yararlanmışlardır. A. Jelâzkova, eskiden Bulgaristan'da Komünist Partisi başkanlığı yapmış kişileri şimdi Türkiye'nin küçük kasabalarında cami yönetim kurulu üyesi olarak hayırsever faaliyetlerde veya her şeyden önce kendinle huzura kavuşma yolları konusunda çocukları eğitirken görmek mümkündür, demektedir.135
A. Jelâzkova’nın derlediği kitaptaki bu tür değerlendirmeler ne yazık ki hep acı gerçeklerdir. Sosyalizm döneminde Bulgar yöneticiler Türk "yardımcılarından" çok yararlandılar, Türk’ü Türk’e karşı kullandılar.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk büyük göçün (1950-51) Bulgaristan Türkleri edebiyatına yansıdığını görmek mümkündür. 1950’lerde Bulgar komünist yöneticilerin ideolojik politikasında Türkiye hedef alınmıştı. Bu büyük hedefte Bulgaristan Türkler’ini Türkiye’den soğutmak, uzaklaştırmak amacı da vardı. Y. V. Stalin’in emri üzere Türkiye’ye göçün durdurulması kampanyası başlatılmıştı. "Gerici, tutucu" bir Türkiye ile Bulgaristan Türkler’inin hiç bir ilişkisi olmadığı konusu uzun süre Türkçe basın sayfalarında da eksik olmadı.136 Güdülen politikaya ayak uydurup 1950-51 göçünü şiirleştirenler de bulundu. Hâlen İstanbul’da oturmakta olan Mehmet Çavuşef’in meşhur eserlerinden biri olan Mektup adlı şiirinden şu dörtlükleri okuyalım:

………………………………………..


-Burda hayat berbat, dedi, inandın.

Kalkıp göç etmeye karar verdiniz,

Türkiye’yi vatanından hür sandın

Aç-perişan, Edirneye erdiniz.


Dediler ki: "Sana yeter Adana".

Osman ağa Edirneye yerleşti.

"Gülmez" diye ad taktılar adına

Yüreğinde binbir keder birleşti.


Yorganını yol parası edip sen

Tuttun hemen Adananın yolunu

Kara vagon köşesinde titrerken,

Gözyaşıyla öpüyordun oğlunu.


İki sene çabaladın, çalıştın

"Dinlen artık, yorulmuşsun" diyen yok

Dövülmeye, sövülmeye alıştın

Orda sizi insan diye sayan yok!

……………………………………….
Yazıyorsun:....Bir haftadır hep açız,

Açıktayız, güldüğümüz bir an yok...

Ekmek için taş kırmaya muhtacız

Bize burda „Kimsin“ diye soran yok.


Özledim o hür göklere boy atmış

Yeni yeni zavotlarla, vatanı.

Bulgaristan harikalar yaratmış

Değişmem ben onunla cihanı.


Doğrusu ya, bu diyarı hür sandık

Ağlar mısın, güler misin bu işe

Yerinizde oturunuz, biz yandık,

Çaremiz yok, kattık tırnağı dişe!137



Yukarıda yer verdiğimiz Mektup adlı şiirin cevabı da gecikmemiş, Mektuba Cevap adlı bir şiir daha yazarak Mehmet Çavuşef bunu Yeni Hayat dergisi sayfalarında 1955’te yayımlamıştır.
Türkçe’ye saldırılarda da yine bazı Türk aydınlar kullanıldı, çoğu durumlarda Türk "yoldaşların" katkısıyla Türkçe’mizin kaderi belirleniyordu. 1958’de Bulgar Komünist Partisi Merkez Komitesi’nde Türkçe’nin söz varlığına Bulgarca kelimeler kazandırılması, Türkçe’nin gramer yapısının değiştirilmesi kararlarını uygulamaya geçirecek bir komisyon kurulur.138 Komisyon harekete geçer ve bu konuda toplantılar düzenlenir. Merkez Komitesinde dar çerçevede bir toplantı yapılır. Türkler’den Selim Bilâlov, Sabri Demirov, Osman Saliev, Salih Baklaciev, Hüseyin Mahmudov vb. yoldaşlar da Komisyon üyeleri olarak bu toplantıda hazır bulunurlar. Sofya Üniversitesinden Bulgar bilim adamı dilci Prof. Lübomir Andreyçin de bu toplantıya davet edilir. Tartışılacak konu: "Bulgaristan Türkleri’nin Konuşmakta Oldukları Türkçe, Türkiye Türkçesi’nden Apayrı Bir Dildir". Toplantıda hazır bulunanlar, Bulgaristan Türkçe’siyle Türkiye Türkçe’si arasında büyük farklılıklar vardır, dolayısıyla Türkiye’de ve Bulgaristan’da konuşulan Türkçe tamamen ayrı birer dildir., diye uzun uzun konuşmalar yapılır (Ayrıntılı bilgi için bakınız: D. Genov, 1961, 47-52). Prof. L. Andreyçin bilimsellikle alâkası olmayan bu konuşmalara dayanamayıp kalkar: "Hoşça kalın yoldaşlar, ben bir dilciyim. Dilin kuralları, kanunları vardır. Dil meselelerini sizler istediğiniz gibi halledebilirsiniz" diyerek toplantıyı terk eder... Türkçe çıkan basında da yazılar yazıldı, Türkiye’de ayçiçeği denilen bitkiye Bulgaristan’da gün döndü dendiği örnek gösterildi. Daha şöyle birtakım önerilerde de bulunuldu: Türkçe’deki Arapça ve Farsça kökenli kelimeler batı dilleri kökenli kelimelerle değiştirilmelidir, yabancı kelime değil mi, ne fark eder ve Arapça kökenli cumhuriyet kelimesinin yerine Bulgarca’da da kullanılan Lâtince-Fransızca kökenli republika kelimesi kullanılmalıdır, dendi. Böylelikle Türkler’in Bulgarca’yı öğrenmelerinde bir kolaylık sağlanmış olacağı vurgulandı. Talimat üzere bazı öneriler Türkçe basında uygulamaya geçirilerek eylül yerine septemvri, ekim yerine oktomvri kelimeleri yazıldı. Türkçe’ye ilişkin daha birçok orijinal fikirler üretildi. Türkçe basında Bulgaristan Türkleri’ne Kiril alfabesi esaslı yeni bir alfabe de önerilmişti bir Türk tarafından... Türkçe’ye saldırılara ve bu konuda "orijinal" yazılara 1958-1964 yılları döneminde Türkçe basında geniş yer verilmiş, yazarları da hep yukarıda adı geçenler ve benzerleri olmuştur. Söz konusu dönemin sadece Yeni Hayat dergisi sayfalarına bakmak yeterlidir.
1960’ların ortalarında Türkçe’ye saldırılarda bir azalma olmuş, hatta Türkçe eğitimine gereken önemin verildiği imajını yaratmak için komünist yöneticiler, Haziran 1967’de Silistre’de I. Millî Türk Dili Müşaveresi düzenlemişlerdir. İlk ve son olan bu toplantıya Bulgaristan’ın dört bucağından gelen Türkçe öğretmenlerinin çalışmalarına yön verirken ağırlık ideolojiye kaydırılarak Türkiye’de sosyalist devrimi konusu gündeme getirilir. Türk öğretmenlerin, Türk aydınlarının Türkiye’de sosyalizmi kurmak için hazırlıklı olmaları çağrısında bulunulur. Bu çağrıyı hâlen Çorlu’da oturmakta olan Hüseyin Mahmudov (Hacıoğlu) yapar. Kürsüye çıkarak: “Komünizmi Türkiye’ye götürebilmek, Türk halkına öğretebilmek için çok iyi öğrenmemiz, Partimizin de takdir edeceğibir görüştür. Konuşmalarda bu sorunlara ağırlık verilmesini istirham eder, hepinize saygılar sunarım…!” sözleriyle konuşmasını bitirir.139 Ancak Türkçe konusu birkaç yıl sonra yeniden gündeme getirilmiş ve Türkçe konuşma yasağı da uygulanmaya başlamıştır…
Yukarıda da belirtildiği üzere, Türk’ü Türk’e düşman edindirmekte Bulgar yöneticiler ustalaşmışlardı. Komünist yöneticilerin "yardımcılarının" mensup oldukları Türk topluluğuna işledikleri günahlar, yaptıkları kötülükler edebiyata da yansımıştır. Şiirde de düz yazıda da bu acı gerçekler gözler önüne serilmektedir. Eski Yugoslavya şartlarında da birtakımlarının benzer tutum ve davranışları yerli Türk edebiyatında yankısını bulmuştur. Fahri Kaya’nın Günün Birinde Oraya Uğrarsan adlı hikâyesi bir örnek olarak gösterilebilir.140
Bulgaristan, 1990’dan bu yana demokratikleşme sürecine girmiş bulunmaktadır. Geçmiş döneme kıyasla, izlenmekte olan liberal bir politikada bir hayli mesafe alınmıştır. Kuşkusuz, yapılması gereken daha çok şeyler vardır. Meselâ, Türk çocuklarının ana dili öğretimi konusu gerçek anlamda bir çözüme kavuşmuş değildir. Türkçe öğretiminde engellik yaratmaya çalışan birtakım çevreler sosyalizm döneminde olduğu gibi, günümüzde de Türk "yardımcılarını" kullanmaktadırlar. Bulgarlaştırma olaylarından yıllar önce Türk adından vazgeçerek Mihail Yançev (eşinin soyadını almış) olan Muhiddin Mehmedov, serbest seçmeli bir ders olan Türkçe öğretimine düşman kesilmiştir. Türkçe’ye meydan okuduğu aynı bu dönemde de bu kişinin (kendisini üniversite öğretim üyesi /!?/ olarak tanıtıyor) Türkiye Cumhuriyeti kurum ve kuruluşlarının yayımları arasında bir derlemesi (T. C. Kültür Bakanlığı yayını, 2002) ve bir yazısının (Türk Dili, 2003) yayımlanmış olması göçmen aydınlarımızı rahatsız etmektedir. Türkiye bilim kurumlarıyla yazışmalarında: "Ben Türküm" demeyip, "Ben sizlerle dildaşım" diye yazması da ilginçtir. Bulgaristan Türkleri’nin kökeninde Türklük izleri bulunmadığını, bunların zorla İslâmlaştırılmış Bulgarlar olduklarını yazılarıyla "kanıtlayan" ve başkalarının da böyle yazılar yazmalarını emreden141 bu kişinin Türkçe aleyhine de böyle düşmanca tavır almasını belki de normal karşılamak gerekir.142
Çocuklarının Türkçe’yi unutmakta olduklarını, bunların Türkçe olarak artık adlarını dahi yazamadıklarını, Bulgaristan’da Türkçe’yi karanlık günler beklediğini gören birçok Türk ana babalar, yine Türkiye’ye göç etmek için çareler aramaktadırlar.
Şunu da belirtmekte yarar vardır: Türk azınlığı ve Türklük aleyhine birtakım faaliyetlerde bulunmuş olanları, yeni gelinlerin çeyiz sandıklarındaki şalvarları çıkartıp paçalarını kesenleri, İslâm dini aleyhine yazdıkları "bilimsel" eserleriyle unvan almış olanları, başkalarının canlarını yakmakla kendi mutluluklarını kurmaya çalışanları, her şeyi nefsine yedirebilenleri, Felek yine Türkiye’nin eline düşürdü: Türkiye’ye göç etmiş olan bu kişiler Türkiye’nin her türlü desteğiyle; Bulgaristan’da, özellikle Sofya’da kalan böyleleri de Türkiye şirketlerinden aldıkları ücretlerle ve büyük bağışlarla ömürlerinin yaşlılık dönemini yaşamaktadırlar… Buna feleğin oyunu mu desek?!... Ne desek?!...

Balkan göçmenleri, Rumeli Türk ağızlarının birtakım özelliklerini de getirmişlerdir. Kemal Arı, mübadele göçmenleri "konuşulan dil yönünden de Türkiye'deki yerleşik kültüre farklı bir şive aktarmışlardır" diyerek şöyle devam ediyor: "Bu şivede "h" sesini yutarak ya da farklı bir sesle karşılayarak konuşmak pek yaygındı. Bunun yanında konuşmanın akışı "abe", "abe mari", "breh", "kızan", "kızancık" gibi terimlerle süslenmekte, bu durum özellikle konuşma anında heyecan, sevinç ve özlem gibi davranış kalıplarıyla birlikte ortaya çıkmaktaydı."143

Dil özelliklerinden söz ederken şunu da vurgulayarak belirtmek gerekir: Bir etnik mensubiyet ifade eden "Bulgar" kelimesinin Türkiye'de gelişigüzel kullanıldığı bir gerçektir. Göçmenler ise: "Biz Bulgar olsaydık, baba ocağımızdan kovulup da göç yollarında perişan olmayacaktık. Türk olduğumuz için Bulgaristan'da çileler çektik, neden Türkiye'de bize "Bulgar", "Bulgar Türkü" deniyor da B u l g a r i s t a n T ü r k ‘ ü denmiyor?", diyerek üzüntülerini dile getiriyor, sert tepki gösteriyorlar. Hatta "Bizim hâlimizden en iyi anlayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'tır", diyenler de oluyor. Çünkü Mayıs 1994’te Bursa’da düzenlenen bir panele katılan Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş Balkan Türkleri Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonu-Bursa-BALGÖÇ temsilcileriyle de görüşerek: "Bizim hâlimizden en iyi sizler anlarsınız", demişti.144 Birtakım Türkiyeli aydınlar, daha da ileri giderek "Bulgaristan Türkleri’nin ana dili Bulgarca’dır" diye yazmaktan çekinmiyorlar. Bu konu sanat eserlerinde de yankısını bulmuştur. R. Recep, Ben Bulgar Değilim adlı şiirinde şöyle diyor:

Evet Bulgaristanlıyım:

Allah’ı tek bilir, severim ırkımı.

Tarihe destanlar yazmış bir soydan gelirim.

Ben anlatayım, siz yapın yargımı.

Şehidimiz var Yemen Harbinde.
Dedemin dedesi aylarca Pilevne'yi savunmuş,

Vurmuş "vur" dediğini Osman Paşa'nın.

Sonra da Şıpka'da kalmış Ruslarla savaşta.

Kanıyla yazmış hikâyesünü hayatın.

Dedem eğitim görmüş Selimiye'de.
Elini öpmüş Ata'nın Suriye Cephesinde.

Bağdat Cephesine sürülünce sonra,

Esir düşmüş İngilizlere.

Tarihe destanlar yazmış bir soydan gelirim.

Allah’ı tek bilir, ırkımı severim.

Evet Bulgaristanlıyım, ezilmiş TÜRKÜM

Benim adım Dobruca, Deliorman,

Benim adım Trakya, Rodoplar.

Türkçe’mi anamdan öğrendim,

Babamdı din Hocam.145

Genç kalemlerden Ajda Meşeli de Balkanlar’da Türk Olmak adlı şiirinde Anadolu’ya şöyle sesleniyor:



Stranca ötelerinde, sert esen bir rüzgârla geldim

dünyaya…

Şanım şerefim: Türk olmak.

Suçum yine aynı: Türk olmak.

Bir başkadır Balkanlar’da Türk olmak

Ey Anadolu!

Kalemim kırılır acıdan, yazmaya kalksam.

Anlatmaya kalksam.

………………………………………………………….

Zor günlerdi… Ey Anadolu, çok zordu yaşananlar…

Kılıç yarasından beterdi, yüreklere saplanan acılar.

Yine de dayandı hepsine Türk’ün çevik yüreği…

Ölmeyi denedi de, dili bir türlü;

“Ben Bulgarım” diyemedi.
Ne işkenceler çekti nice şanlı yürekler, bir bilsen…

Ateş üstünde yürümek mi dersin,

Kan ter içinde dövülmek mi dersin…

Yolda yürürken, bir türkü mırıldanmışsın

gönlünce…
Para cezası yemişsin.
Üstelik onların istediği gibi de giyinmemişsin…

“Adın ne?” diye sorduklarında,

“Ben Türküm!” diye cevap vermişsin.

Bulgar olduğunu iddia ettiklerinde de.

Şiddetle inkâr etmiş,

Ve… zindana mahkûm edilmişsin.
Ah Anadolu, bir bilsen…

Nasıl mahrum ettiler bizi ezan sesinden.

Ramazanda davul sesinden.

Bayramlarda çocukların sevincinden.

Düğünlerde bir parça musikiden.

Adımızdan, şanlı Türk adımızdan…

Nasıl da mahrum ettiler.
Konuşmamızdan tut da, kılık kıyafete kadar.

Okunan kitaplardan, dinlenen plaklara kadar.

Örf ve âdetlerden ibadetimize kadar karıştılar.

Türk olmayı, hep yasakladılar!

Çünkü korkuyorlardı Ey Anadolu,

Korkuyorlardı Türk’ün şanlı adından.

O kadar ki,

Tarihimizi bile bizden kıskandılar.

Türk, hiçbir zaman kanmadı onların yalanlarına.

Leke sürdürmedi hiç, altın tarihin sayfalarına.

Gurur duydu hep,

Fatih Sultan’la, Mustafa Kemal Paşa’yla…

……………………………………………………..

İşte böyle Anadolu,

Bir destandır Balkanlar…

Karış karış toprağı aralasan,

Toprak anlatır sana, çekilen acılardan…

Bir haber verir, kasırga misali esen rüzgârdan.
Benim adım “Türk!” Anadolu,

Bir başkadır Balkanlar’da Türk olmak,

Bir başkadır Balkanlar’da suçlu olmak!
Sen bilmezsin, en asil suçtur bu,

Eşi benzeri yoktur dünyada…

İşte bu yüzden,

Sakın “Bulgar” diye hitap etme bana!

Çünkü bir sancı çektim ben, bilemezsin…

Strancaların çook arkalarında…

Çünkü senelerce hasret kaldım ben,

Senin şefkat dolu kucağına.
Kızdığım bundadır işte sana!

Ne zaman ki, “Bulgar” diye hitap ediyorsun bana.

Ben, Türk olmanın bedelini su gibi içtim oralarda

kana kana!

Şimdi tek isteğim, haykırmak Türklüğümü…

Senin çorak topraklarından bütün cihana.
Hey Dünya!

Ben bir Türküm.

Bir zamanlar en büyük suçumdu bu benim.

Aynı zamanda, içimde yaşattığım ebedi gururumdu.

İşte şimdi haykırıyorum sana!

Ben bir Türküm!

Mustafa Kemal’in yolunda,

Şehit kanlarıyla yoğrulmuş Ay Yıldız’ın altında.

……………………………………………………………146
Yeni yayımlanmış bir romandan da şu diyalogu buraya aktaralım:
"-...Ben göçmen kökenliyim.

-Anladım. Sizler kızım, Bulgar’ın soykırımı cenderesinden geçmiş saygıdeğer insanlarsınız.

-Evet, ama beybaba, bizlere kasten "Bulgar" diyor bâzı kimseler. Tepedeki sorumlulardan bile diyenler bulunuyor... Siz neden hakaret etmediniz? Şaştım doğrusu!

-Aman kızım, o nasıl söz? Dört-beş yüzyıl önce hepiniz bu topraklardan göçtünüz. Oraları sürdünüz, ektiniz, öldünüz, yurt edindiniz. Şimdi geri dönüş yaptınız. Orada başka milletlere karışmadınız. temiz kaldınız. Anadolu’da bizlerse karıştık......

-Hatta Pekşen adında bir köşe yazarı bir yazısında bizleri Bulgar, ana dilimizi de Bulgarca olarak göstermeye çalıştı. Hem de hiç utanmadan yaptı bunu...

-Aldırma demeye dilim varmıyor kızım, ama sen yine aldırma. Sadece bir o değil, onun gibiler çoktur ülkemizde.

-Bizler bir zamanlar baba yurdumuz olan coğrafyada sanki kiracı olarak yaşıyor ve yabancı muamelesi görüyorduk. Vatan diye sarıldığımız tek şey dilimizdi. Yasak edildiği yıllarda bile gizlice konuştuk, onu daha çok sevdik. Sevdiğimiz, konuştuğumuz için cezaevlerine kapatıldık, sürüldük. Cenderede sıkıştıkça daha çok Türk olduk. Bizler aile dilimizle onurumuzu, kimliğimizi kurtardık. Buna karşı kendini unutmuşlardan hakaret görüyoruz.

-Siz kahramansınız kızım. Almanya veya başka Avrupa ülkelerine işçi olarak giden vatandaşlarımız 5-10 senede dillerini unutuyorlar. Sizler ise 120 yılda unutmadınız. Acılarınızla, göz yaşlarınızla yaşattınız dilinizi. Şehitlerinizle yücelttiniz.

-Eğer sırf Bulgaristan'da doğduğumuz için Bulgar isek, büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı Makedonya'da doğdu. Bu durumda Makedon olmalı.

-İsyanında haklısın kızım. Yerden göklere kadar haklısın..."147


Yukarıdaki diyaloga günümüzdeki şu gerçeği de eklemeliyiz: 1993 yılından bu yana tüm Türk Dünyası’ndan olduğu gibi, Balkan ülkelerinden de Türk kökenli gençler Türkiye'mizin sağladığı burs ve her türlü yardımlarla Türkiye liselerinde, enstitü ve üniversitelerinde öğrenim görmektedirler. Bu gençlere de "Bulgar", "Rumen", "Makedon", "Yugoslav", "Yunan" olarak kimi görevliler dahî hitap etmekten çekinmemektedirler. Öğrencilerin isyanına ne yazık ki şimdiye kadar aldıran da olmamıştır.

Şair ve yazar Ömer Osman Erendoruk ise gazeteci Yalçın Pekşen’in yazısına karşılık olarak araştırma niteliğinde Bir Başkadır Bizim Eller adlı bir eser yazdı (Ömer Osman Erendoruk, 1994). Ocak 1994 tarihli Hürriyet gazetesinde Yalçın Pekşen’in köşe yazısında "Acaba Soydaşların Ana Dili Türkçe mi Sayılmalı, Yoksa Bulgarca mı?" şeklinde yazısına bir cevap olarak kaleme aldığı söz konusu eserinin ön sayfalarında şunları okuyoruz:

"Bulgaristan Türkleri bizler, hakaret edilmeye, dövülmeye, sövülmeye, hatta öldürülmeye alışığız. Bunu Bulgaristan’da iken dinimizi düşman din belleyen, milletimizi düşman millet sayan Hıristiyan Bulgarlar, sonra da dinsiz komünistler yapıyorlardı; Türkiye’ye gelince Müslüman Türk kardeşlerimiz yapıyor. Fakat bize böylesine bir hakareti reva görenleri cevapsız bırakmak âdetimiz değildir.

Bir Müslüman Türk zannettiğim kardeşten yediğim hakaret darbesiyle zonklayan başımı avuçlarımın içine alarak uzaklara, üst üste yığılan yılların ötesine, Rodop Dağları’nın Güneydoğu eteklerinde kalan çocukluğumu imdada çağırdım. Zaten ne zaman çağırsam hep gelir. Bu kez de geldi… Yalınayak, başı açıktı".


Çocukluğu, yazarı bu hâliyle elinden tutup, gerilere doğru uçuruyor. Doğup büyüdüğü köyünde, bölgenin dağlarında, yollarında gezdiriyor. Türk ailelerine misafir oluyorlar, düğünlere, cenazelere katılıyorlar. Bayramları kutluyorlar, mevlitlerde şerbet içiyorlar, panayırlarda yağlı güreşleri seyrediyorlar. Yüze yakın başlık altında Bulgaristan’ın Doğu Rodoplar’ında gelenek ve göreneklerin ne kadar sade Türkçe ve Müslüman’ca olduğunu kanıtlayarak 268 sayfadan oluşan yazıyı gazeteci Y. Pekşen’e gönderiyor148

Balkan göçmenlerine Türkiye'de "gâvur" diyenler de olmuştur. "Doğduğum Topraklar" belgeselinin 4 Şubat 2004 tarihînde TRT 2'de izlediğimiz Dördüncü Bölümünde Denizli'nin Honaz ilçesinden yaşlı bir mübadil kadın şöyle anlatıyordu: "Biz buraya geldiğimiz yıllarda, bize "gâvur" diyenler oldu. Biz de: "Niye bize "gâvur" diyorsunuz? sorduğumuzda: "Gâvur memleketinden geldiğiniz için siz de gâvursunuz" diyorlardı. Biz de: "Biz gâvur memleketinden geldik, ama içimizde gâvur yoktur" cevabını veriyorduk". Bazı devlet memurlarının Giritli göçmenlere de "gâvur" dedikleri durumlar olmuştur.149


Ne yazık ki günümüzde de göçmenlere "gâvur" diyenler vardır. Garip olan da şudur ki Avrupa’ya gitmiş Türkiyelilere de zamanla ''gâvur'' hatta ''gâvurcu'' demeye başlıyorlar: Kanal NTV’nin 21.12.2004 tarihli "Gerçeğin Ta Kendisi" programında Kadir Çöpdemir’in Brüksel’den yaptığı bir canlı yayında buradaki Türkler’den aldığı söyleşide kökleri Emirdağ bölgesinden genç kızlardan biri "Biz Türkiye’ye, memleketimizi ziyarete gittiğimizde bize gâvurcular geldi diyorlar", diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir.
Cumhuriyet döneminde "göç" kavramının da türlü evrelerden geçtiğini görüyoruz. Doksan üç Harbinden sonra, 1950-1951 de dahîl, Türkiye'ye gelen Balkan göçmenlerine "muhacir" denmiştir. 1968-1978'de Bulgaristan'dan gelenlere "muhacir" değil de "göçmen" dendi. 1989'un Büyük Göçünde gelenler ise ne "muhacir" ne de "göçmen" idiler. Bunlara "soydaş" dendi. Resmî yazışmalarda, medyada "soydaş" kelimesi işlerlik kazandı. Yakın geçmişe kadar Osmanlı Devletinin sınırları içinde yaşamış ve Türk nüfusun önemli bir bölümünü oluşturmuş Balkan Türkleri "soydaş" oluverdiler. Dilin tarihî gelişme sürecinde elbette birtakım kelimelerde anlam genişlemesi, bâzı değişmeler olabilir. Ama bir Yakutistan (Saha) Türküne de, bir Balkan Türküne de "soydaş" demek bilmem ne kadar doğru olabilir. Aynı Balkan devletinin sınırları içerisinde yaşamış bir Balkan Türk ailesinin bireyleri, aynı ana ve babanın çocukları türlü yıllarda Türkiye'ye göç etmiş oldukları için bunlar üç türlü adlandırılmaktadırlar: Erken göç etmiş olanlar "muhacir"dir. Daha sonraki yıllarda Türkiye'ye gelmiş olanlar "göçmen"dir. Son Büyük Göçte gelenler ise "soydaş"tır ve "soydaş" olarak da toplumda yerlerini almışlardır.
Bir de "dış Türkler" ifadesi vardır. Bu, sadece Balkan Türkleri’nin değil, tüm Türk Dünyası’nın dikkatini çekmektedir. Orta Asya Türkleri: "Biz "dış Türk" değiliz. Aslında Türkiyeli kardeşlerimiz "dış Türk’tür". Çünkü tüm Türkler’in ata yurdu Orta Asya'dır" diyorlar.
Balkanlar ile ilgili tarih ve edebiyat araştırmalarımızda, hatta bazı sanat eserlerimizde "Balkanlar’dan Anadolu’ya dönüşümüz", "Balkanlar’dan çekilişin edebiyatı" gibi ifadelerin giderek yaygınlık kazanmakta olduğu dikkati çekmektedir. Böyle ifadeler birtakım Bulgar tarihçilerce malzeme olarak kullanılmakta ve : "Türkler hiçbir zaman Balkanlar’da ebediyen kalacaklarını düşünmemişler, "Buralara geldik ve gideceğiz, geldik ve döneceğiz" demişler", diye yazmaktadırlar. Oysa yüzyıllar önce Anadolu’dan buralara gelen Türkler, bu toprakları vatan bilmiş, emekleriyle, alın terleriyle buraları şenlendirmişler, buralarda zengin bir kültür yaratmışlardır. Baba ocaklarından acımasızca kovulunca da vatan deyip, memleket deyip Rumeli’nin hasretini çekmişlerdir. Balkan göçmenleri nesillerdir memleketlerinin, o toprakların özlemini çekerek bu dünyaya gözlerini yummakta, ölüp gitmektedirler... Okunan salâlarda geçmişte olduğu gibi, günümüzde de ölen göçmenlerin gelmiş oldukları Balkan memleketleri bildirilmekte, mezar taşlarında da doğdukları Balkan yerleşim yerlerinin adları yazılmaktadır...
Her şeye rağmen, dağları, denizleri aşıp gelen göçmenlerde ortak özellik, paylaşılan bir kültür vardır. Dil, din, gelenek ve görenekler gibi ortak kültürel kökenin, ortak kültür norm ve değerlerinin var oluşu, Balkan göçmenlerinin yerli halkla başarılı bir biçimde bütünleşmesini kolaylaştırmış ve Türk devleti büyük sorunlar yaşamamıştır.

Göçmenlerin gelmesiyle Anadolu'nun Türk etnik ve sosyal yapısı güçlendirilmiştir. Balkanlar'da acı çekmiş, derin millî duyguya, millî bilince sahip olan göçmenlerin Devlete bağılılıkları, millî Türk Devleti’nin, Cumhuriyetimizin kuruluş ve gelişmesine bu çalışkan insanlarımızın katkıları, birçok araştırmacı tarafından vurgulanarak belirtilmektedir.


Göç olgusunu her yönüyle inceleyecek olanlar, bunun hüzün, özlem ve beklenti olduğunu göreceklerdir...
* * *
Türkiye'ye belli maddî ve manevî kayıplara uğramış olarak gelen Balkan göçmenlerinin yeniden toparlanması kolay olmamıştır. Göç felâketini ve bunun bir devamı olan sıkıntılı, üzüntülü uyum süreçlerini yaşamış kuşaklar, türlü nedenlerle başlarından geçeni kâğıda dökmemişler. İçe kapanarak acılarını sessizce yaşamayı tercih etmişler... Ölümleriyle anılar da anlatılar da tarihin unutulmuşluğuna karışmıştır. Göçmenleri bu uğurda yönlendiren, teşvik eden kurum ve kuruluşlar da bulunmamış... Oysa tüm yaşananlar kaleme alınıp derlemeler oluşturulmuş olsaydı, günümüzde bu alanda hissedilen boşluk olmazdı. Edebiyatımızda da, bilimsel araştırmalarımızda da bir boşluk hissedilmektedir. Göç olgusuna hasredilmiş az sayıda eserler de geniş okuyucu kitlesi bulamamış... Bu alanda yapılan bazı araştırmaları da devam ettiren bulunmamış...
Göç olgusunu yaşamış başka ülkelerde anılar, anlatılar arşivlenmiş, bunların bir kısmı da yayımlanmıştır. Tüm yaşananlar da roman, hikâye, şiir, günlük gibi çeşitli edebî türler altında yeniden yorumlanmıştır.
Son yıllarda Türkiye’de de bu uğurda görülen hayırlı atılımlara destek verecek ve tarihîmizdeki göç olgusunu ve uyum süreçlerinin her yönüyle araştırılmasını sağlayacak, bu alanda yapılan çalışmaları koordine edecek güçlü bir bilim araştırma merkezine büyük ihtiyaç vardır. Böyle bir merkezin öncelikli olarak çalışmalarından biri de hâlen hayatta olan göçmenlerin anılarını, anlatılarını kaleme alıp arşivlenmesi olmalıdır.
Avrupa ülkelerinde son zamanda kimi çevrelerde bir göç anıtı dikilmesi ve nerede dikilmesi konusu tartışılmaktadır. Bir göç anıtı dikilecekse, Türk göçlerini sembolize edecek bir anıt olmalıdır, çünkü son yüzyılların büyük göçlerini Türkler yaşamıştır, diyenler vardır. Rumeli'den dalga dalga gelen yüz binlerce göçmeni önce İstanbul karşılamış, bunları barındırmış, bağrına basmıştır. Belki de gün gelir, doğa ile kültürün bir uyum içinde birleştiği bu güzelim İstanbul'da Türkün tarihî kaderi olan göç olgusunu simgeleyecek büyük bir anıt dikilir.
Gönül ister ki Balkan acıları dünyanın hiçbir yerinde tekrarlanmasın, felek bundan böyle hiç kimseyi zorunlu göç yollarına düşürmesin, göçmenliğin çilelerini çektirmesin, hiç kimseye sıkıntılı uyum süreçleri yaşatmasın...

Ne güzel demiş şair150:


Sorma buralarda ne işimiz var!

Tuna boylarında Aliş'imiz var!

Yemen Türküsü'ne ağlayışımız,

Nasrettin Hoca'ya gülüşümüz var!
"Alı var" diyorlar "kırmızı güle"

Hasan'ım martini alıyor ele,

Ramizem'in evi kapılmış yele…

Yusuf'la Arda'ya dalışımız var!..
Sevda yalan derler, sakın inanma!

Tuna'dan geliyor ince donanma

Koca Yusuf seni unuttuk sanma!

Deli Ormanlar'da güreşimiz var!
Yunus gibi yüce pirlerim durur!

Sarı Saltuk gibi erlerim durur!

Anıttepe gibi yerlerim durur!

Samsun'dan yükselen güneşimiz var…
Akdeniz'de yüzer, Yavuz'umuz var!

Manastır içinde havuzumuz var!

Arda'da, Aras'ta, Zap'da kutlanır,

Nevruz Günü, Hıdrellez'imiz var!
Malkoçoğlu eyerler mi kıratı?

Eser zaman, yakın eder serhati

Mostar imiş şu dünyanın Sırat'ı

Yıkık köprüsünde bir taşımız var!..
Kızanlar hatıra getire bizi…

Balkanlar koynuna yatıra bizi…

Yıllardır yaşatır hatıra bizi…

Üsküp'te beş yüzyıl kalışımız var!..
Uyduk mürteciye, döndük şaşkına!

Döndük bir muhacire, düşküne!

Yetiş beylerbeyi Allah aşkına!

Üç yüz yıl uykuya dalışımız var!
Küfür saydık, felsefeyi bilimi;

Ezberledik, hurafeyi zulümü!..

Hak etmeden katliamı, ölümü,

Üç yüz sene bozgun oluşumuz var!
Al bre, al bizi, al götür bu yaz!

Tuna’yı, Bosna'yı özledim biraz!

Sorma bre sorma ne işimiz var!

Tuna boylarında Aliş'imiz var!








Yüklə 0,78 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə