Emine Özkan şenliKOĞLU



Yüklə 0,8 Mb.
səhifə1/17
tarix28.10.2017
ölçüsü0,8 Mb.
#17885
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   17

Emine ÖZKAN ŞENLİKOĞLU

BURASI. CEZAEVİ

MEKTUP YAYINLARI

Asıl Suçluların Bulunmadığı Yer

İŞTE BURASI CEZAEVİ

Emine Şenlikoğlu ÖZKAN

Küçüklük Hikayemden

Ben küçükken, birgün peşime köpekler düşmüştü, köpek- !

lerden kaçarken ayağım kaydı, düştüm.

Bana dediler ki: 'Merak etme büyüyünce unutursun."

Büyüdüm ama yine unutamadım. Çünkü, köpekler hâlâ pe-

şimdeîer.

Mektup Yayınları

Fevzipaşa Cad. Meymenet Sk. No: 10/A

Tel: 521 83.10 Fatih/İSTANBUL

Dizgi: Mektup Compugraphic® Foto Dizgi Baskı: Gündoğdu Matbaacılık

Bir Zamanlar

Bismillahirrahmanirrahim Rahman Rahim Allah'ın adıyla...

Dokuz yaşımda İstanbul'a geldiğimde hayretten şaşakal-mıştım. Hiç kimsenin ayağında lâstik ayakkabı yoktu. Çocuklar bile kalın kumaştanpıanto giyiyorlardı. Kadınların başı,; açık, tırnakları da upuzundu.. Taksiler vardı sürü ile... Ya renkli şekerler.. Aman sanki rüyü alemi... Adapazarı Kay-narca'da bu renkli şekerleri sadece.panayır günlerinde görürdüm. Acaba İstanbul'da hergün mü panayır vardı?

Oturduğumuz Çağlayan semtinde hiç kimse annem gibi upuzun giymiyordu. Neden acaba? Komşularımızdan hiç kimse namaz kılmıyorlar, acaba İstanbul'da namaz şart değilmi? Köylülere mi mahsus kapanmak, oruç.tutmak? Evet evet, onlara mahsus. Çünkü köylüleri hiç kimse adam yerine koymuyor. Göbekli fötr şapkalı adamın önünde eğiliyorlar. Her tarafta acaib alemler var. Ve ben köyden gelmenin şaşkınlığı içinde kendimi bir modaevinde çırak olarak buldum. Artık gazetelerde filimlerde gördüğüm uzun tırnaklı kadınları yakından görüyor, hayretle onlara bakıyordum. Tamamen gösteriş için yaşıyorlar. HiçAtyûh'ın adını anmıyorlardı. Hiç kimse dedeme benzemiyordu. Ya komşumuz hacı teyzeyi andıran bir tane kadın bile yoktu. Evet evet... İstanbul'da böyle olunması lazım galiba. Emine on yaşma girerken bu kararı vermeye başlıyor. Annesinin örtüsü de küçülüyor. Demek İstan-

zan bir öğrenci, bazan da bir öğretmen oluyordu.

Onlar istedikleri gibi soruyorlardı. Bense istediğim, inandığım şekilde cevap veremiyordum. Benim cevabımda suç unsuru vardı. On yıl devam etti bu sıkıntılar. Artık on yıl sonra karar vermiştim. Soranlar hiç kimseden korkmadan soruyorlar. Ben de hiç kimseden korkmadan cevap vereceğim... Ve elimden geldiğince, Türkçe hatası bulunan, ama Akaid yönünden bir hatası olmayan "Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar" adlı kitabımı yazdım. Bazı sorulara cevap verdim. "İslâm çağdışı değilmi" diye soranlara, kimseler birşeyler demezken, İslâm çağdışı değildir cevabını veren ben cezaevine yollandım... İşte bu kitabı sizlere cezaevinde yazdım. Buyrun Burası Cezaevi. Biraz içerde dolaşın.

DİKKAT

Muhterem okuyucu Kardeşlerimiz; Allahın (cc) yardımı ile 1985'de buyana "MEKTUP" adındaki dergiyi çıkarmaktayız. Allah'a hamd olsunla dergimizi İslâmi dergiler içinde hem çok satan, hemde çok okunanlar arasındadır. Daha önceki yıllarda derginin geliri kendini rahatlıkla kurtarıyordu. Fakat bir iki senedir derginin geliri kendini kurtarmamaktadır. Yayınlamış olduğumuz kitapların geliri ile dergiyi devam ettiriyorduk. Fakat kendilerini defalarca ikaz etmemize rağmen. Allaman korkmayıp, kuldan utanmayan, Beyazıtdaki Beyazsaray çarşısmdaki "AYDIN" YAYINEVİNİN SAHİBİ ABDULLAH AYDIN HOCA VE OĞLU FEYZULLAH AYDIN. VE YİNE OĞULLARINDAN "MÜJDE" YAYIN EVİNİN SAHİBİ FARUK AYDIN, "SEMA" YAYIN EVİNİN SAHİBİ NURİ AYDIN, MEHDİ AYDIN VE DİĞER OĞULLARI. ENİŞTELERİ İMRAN ÇİLEYE ZEYNEL DEMİRTAŞ, İLHAN FARUK DOYURANLA beraber işbirliği yaparak kitaplarımızı bozuk bir şekilde bizden habeşn basıp satmaktadırlar. Sadece bizim kitapları değrj, en çok satan bütün yayın evlerinin kitaplarımda basıp satmaktadırlar, malesef iyi kimselerdir dediğimiz bazı kimselerde bu durumu bildikleri halde hâla bunlarla alış veriş yapmaktadırlar. İstanbuldaki ve Anadoludaki bütün kitapçı Kardeşlerimize diyoruzki; ne biz, nede toptan kitap verdiğimiz dağıtımcılar bu adamlara bizim kitaplarımızı verme|taektodirler. Bu adamlardan kitaplarımızı almanıza asla razı değiliz. Çünkü adamlar asla haram ve helâl tanımamaktadırlar. Allahtan korkup kuldan utanmamaktadırlar. Dergiyi mali sıkıntıya sokup rejimden önce bunlar kapanmasına sebep olacaklardır. İçinde zerre miktar insanlık duygusu ve imanı olan kardeşlerimize durumu bildirir, bunlara karşı Allah için tavır almalarım istirham efem.



YaRabbi

Benim yurdumda beni, yurduma tecavüz edenler esir aldılar.

Esaretten kurtulmanın karşılığında kalbimi, beynimi istiyorlar.

Hayır...Hayır.., Ömrümün sonuna kadar esir olsam da kendi ruhumla, kendi inancımla esir kalacağım.

Dinine ihanet eden şerefsiz "Özgür" Müslüman (!) olmaktansa dinine ihanet etmeyen, şerefli bir esir olmayı yeğlerim Yarabbi.

Zayıfım...Acizim...Beni dinimde kuvvetli eyle. Kafamı onların eline versen bile, ruhumu onlara verme... Ruhum onların esiri olmasın.

Amin. ..Amin... Amin. ..«"i/nîo. E.Ö.Ş.

12.5.1986

Birkaç Söz

Rahman Rahim Allah'ın adı ile.

Muhterem okuyucu kardeşlerim hemen şunu belirteyim ki:

Elinizde bulunan esercik, cezaevinde kaldığım günlerin tümünü içine almıyor. Cezaevinde kaldığım otuz ay'ın sadece üç ayı'nı kapsar, geriye kalan yirmi yedi aydan hiç bir şeyler yok bu kitabımda.

Bu eser, yazdıktan sonra ilk defa okuduğum eserdir. Bazı kardeşlerime kitabı baskıya vermeden önce, okudum kardeşlerimin ortak görüşleri:

"Bu kitap Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar"dan daha kaliteli".

"Türkçe üslub daha olgun" dediler. Bu görüşler de kitabı size sunmamda bana cesaret aracı oldu...

Benim yabancı dilim Türkçedir. (Ana dilim gürcücedir). Türkçeyi'de İstanbul'a geldikten sonra öğrendim. Çocukluğumda annemin babamın Türkçe konuştuklarına hiç şahid olmadım. Konuşsalar da kelimenin bir yarısı Türkçe olurdu. Hâlâ daha Türkçem muntazam değildir. Eskiden üzülürdüm, şimdi hiç üzülmüyorum!.. Ben derdimi yarım Türkçem ile de anlatabilirim.

Kitapta bana gelen binlerce mektup, kart ve telgraftan kura ile çektiklerimden bazılarına yer verdim. Belki istemezler düşüncesi ile tanınmış kardeşlerimizin mektuplarından kitaba almamayı daha uygun buldum •

Cezaevinden çıktıktan sonra tuttuğum notları tekrar okuduğumda gördüm ki, oranın atmosferinde veryansın yapmı-

şım. İster istemez onları düzeltmek zorunda kaldım. Bazı kopukluklar o yüzden meydana geldi, hoşgörünüzü bekliyorum.

Bana, "Cezaevinden önceki fikirlerinle şimdiki fikirlerin arasında fark var mı?" diye soruyorlar.

İslâm'a bakış açımdan, davaya olan sözümde en ufak (olumsuz) bir değişme yok. Fakat Demokrasiye karşı şimdi tamamen fikrim değişti. Ama yine de Demokrasiyi kalkan eden kardeşlerimi eskisi gibi seviyorum.

Dava yolundaki inancım, kefen giydiğim güne dek devam edecek inşaallah...

Bu kitaptada hiç bir iddiam yok. Gayem sadece sorumlu olduğum kulluk .vazifemi yapmaktır. Herkes kapasitesinden becerebildiği, zemin bulduğu kadarından sorumludur!.. Sonuç ise sadece sırat köprüsünde anlaşılır! Hiçbir eleştirmenin eleştiri bulamıyacağı nice kitaplar, nice vaazlar vardır ki o kitabı yazanada, o vaazı verenede hiçbir fayda vermeyebilir!.. O yüzden müslüman bir tebliğcinin bu dünyada iddialı oluşu çok çirkin, çok talihsiz bir harekettir.

Allahu Azimüşşan bize ahiret idrakinden ayrılmayan fi-raset nasib etsin. Amin, amin...

Kardeşlerim,

Elinizdeki 6- baskısını yapan bu kitabı beğenirseniz baş-kalarınada tavsiye ediniz. Bizim reklamcımız siz muhterem kardeşlerimizsiniz. Biz televizyonlada basınlada reklamımızı yapamıyoruz. Bugün "BİZE NASIL KIYDINIZ?" adlı ki-tab sizin vesilenizle 12. baskısını bitiriyor. Allah celle hepinizden, hepimizden razı olsun. Zaten bütün meselede onun razı olması değil mi?

Allah'ın selamı üzerinize olsun muhterem kardeşlerimiz. Emine Şenlikoğlu ÖZKAN 10 Kasım 1988

ABLAMIZ,


Siz o yanındasınız parmaklıkların Biz bu yanında. Günlerden BAYRAM Mübarek olsun...

İbrahim FERŞAD Ferşad Yayınevi Beyazıt/İSTANBUL

Bazı mihraklar beni cezaevine attıkları için sevinedur-sunlar. Bakın telgraf ne diyor:

...BACIMIZ,

Sen ve senin gibiler, kadınlarımıza bir gerçeği öğretiyorsunuz.. Kadının görevi sadece mutfak değildir.

Kur'an'dan O'da sorumludur ve müslümanlar zulüm altındadırlar.

Ankara'lı müslüman kadınlar adına sizi tebrik eder, hürmetlerimizi sunarız.. BÜŞRA APAYDIN

10

Giriş



Şu anda caddeleri olan cezaevindeyim. Ceza... Evet, ceza... Neyin ve kimin cezası? Acaba kaderin cezası mı?.. Hayır. Ya? İslâm güzelliğini terkediş cezası. Faturalar kesiliyor bir bir. Kimin üzerine mi? Seninle benim üzerime tabi.

Bir ayı hikayesi vardır bilirmisiniz? Sakın ayı dediğim için kızmayınız. Ayı demek ayıp olmamalıdır. Ayıya ayı denme-se, kelebeğede kelebek denemez. O zaman da doğa kanunlarını tanıtamayız bile... ayılar anlatılmadan ormanı tanıtmak nasıl mümkün olur?!

Ayının biri sahibini çok severmiş. Sahibi ile yolda giderken yorulmuşlar. Bir ağacın altında dinleniyorlarmış. Ayının sahibi uyumuş. Bu arada bir sinek gelip adamın alnına konmuş. Ayı da bakmış ki sahibinin alnında sinek var. Sineği birkaç kere kovalamış, ama sinek tekrar gelip sahibinin alnına konuyormuş. Bu duruma çok sinirlenen ayı bir kaya alarak sahibinin alnındaki sineğe kayayı indirmiş. Sahibine iyilik etmek için.

İşte ayı sevgisi, işte ayı dostluğu.

Zamanımızda bir çok kişiler İslâm dinini ayı gibi sevdiklerinden, farkına varmadan gidip bir taş alıp güya İslâm'a konan tehlikeyi öldürüyorlar. Neticede tutuyor, Emineler niçin böyle kitap yazıyor bunlar İslâm'a zarar verecek diye ayı tedbiri alıyorlar. Öyle olmasa Emine'ye değil, böyle soruları sorduracak kadar dinden imandan habersiz nesil yetiştirenlere isyan eder, onları müslümanlara ihbar ederlerdi... Ama tersini yapıyor.

Eee ne yapalım, bazıları ayı gibi sever ve ayı gibi korurlar! Çünkü din gitmiş iman gîtmiş onları hiç ilgilendirmez.

Böylesi ayıların yüzünden anlaşılıyor ki çok işimiz var. Bizi ayılardan koru Allah'ım... Bizim dinimiz İslâm'ı, ayıların şerrinden emin eyle.

11

AÇIKLAMA



Sizlere cezaevinde yaşadıklarımın ve gördüklerimin bazılarını yazdım. Bunu cezaevini tanımanız için yapıyorum.

Bugün cezaevinden çıkalı birbuçuk ay oluyor. Bir kaç gün önce oturdum yazmaya başladım. Masamda duran notlan sırası geldikçe kitaba alacağım inşaallah.

Bu kitabla cezaevini anlayacak, cezaevi ile geniş caddelerde i koşuşan büyük başlıları tanıyacaksınız. Pardon, yanlış anlamayın tabiiki biliyorsunuz, sizin bilmemeniz mümkün değil... Düşünün ki bu kitabı binlerce kişi okuyor. Herkes siz olamaz, siz de Herkes olamazsınız. Ama biz yazarken sizi, hem de herkesi düşünmek zorundayız...

Neyi hangi atmosferde yazdım, açıklamam mümkün olmaz. Çünkü bazen cezaevinde öyle durumlar oluyordu ki, tavşan korkusu idi belki ama, korkudan her şeyi yazamıyordum. Ya arama olursa!.. Yazdıklarımı binbaşı veya savcı duyarsa!.. Bu endişe ile o gün yazdıklarımın sebebini açıklayamadım. Şimdi cezaevinde değilim.. Daha doğrusu cezaevi gibi kapımda nöbetçi asker yok. Beni silâhı, tüfeği ile beklemiyor. Artık istediğim gibi yazamazsam bile neden istediğim gibi yazamadığımı size bildirebilirim. Çünki sürgüne giderim korkusu çekmiyorum. Sadece bir tehlike var. Bu kitabın akibeti... O da önemli değil artık. Takdir onundur!

Sözü fazla uzatmadan cezaevine girdikten birkaç gün sonra kaleme aldığım girişi beraber okuyalım... Okuduğunuz girişi dışarda, şimdi okuyacağınız girişi içerde yazdım.

YILAN İLE KUZU

— Nedense yılanlı hikayeler çok yazılır, çok okunur. "Masal ya bu" deriz fakat yine de zevkle dinleriz. Bu maslalar alemine bir hikaye de benden hediye olsun diye yazdım.

Birgün kuzunun biri yemyeşil çimenler üzerinde otluyor-muş. Annesi ise biraz ötelerde imiş.

12

Sevimli kuzu otlarken, karşıdan bir yılanın sürünerek kendine doğru geldiğini görmüş, o yumuşak kuzu kalbi titreyerek bakmış yılana. "Vah vah.. Nasılda upuzun yerlere uzanarak sürünüyor. Hiç bacakları da yok. Benim ise dört tane bacağım var. Ah ne olurdu iki bacağımı ona verebilseydim" demiş.



Sevimli yumuşak kalbli kuzu bunları düşünürken, yılan kuzunun yanında bitivermiş. Kuzu yılana bakmış, yılan kuzuya. Masal ya bu, yılan sormuş "Bana öyle niçin bakıyorsun?" Kuzu, kuzu kuzu cevap vermiş: "Sana çok acıdım, ayakların yok, onun için bakıyorum". Yılan soğuk gülüşü ile gülerek cevap vermiş: "Benim ayaklarımı düşündün de senden daha hızlı senin yanına geldiğimi niye düşünmedin?"

Kuzu: "Sana acımaktan başka birşey düşünemedim." demiş. Yılan da bu arada hızla kuzunun boynuna sarılmış. Kuzu hâlâ karşısında duranın düşman olduğunu anlayamamış. "Ne yapıyorsun kardeş?" demiş. Yılan da "Seni boğacağım hâlâ anlamadın mı? Sen bu kafa ile gedersen dört ayaklı hayvanlığın devam eder, benim de yılanlığım" demiş.

Kuzu düşünmüş taşınmış... Sonra demiş ki:

"Haklısın yılan kardeş, çok haklısın. Sana acıdım az kaldı iki ayağımı sana verip, düşmanını tanımayan iki ayaklı hayvan olacaktım! Bende bu kafa varken ne ot yemekten vazgeçerim, ne de sana yem olmaktan."

Yılan tam kuzuyu boğacağı anda tepesine bir serçe kuşunun gagasını yemiş, serçe yılanın gözünü oymuş. Tek gözü ile kaçmaya çalışırken, söyleniyormuş yılan: "Boyundan poşundan utan. Bak küçücük serçe benim düşman olduğumu anladı, sen koca kafan ile beni anlayamadın" demiş.

Bu olaydan sonra kuzu: "Keşke on kilo büyüklüğünde olacağıma, serçe gibi küçük olsaydım da, düşmanımı tanısay-dım. Demek hüner büyük olmakta değil, küçük olduğu halde büyük olmakta imiş." diyerek kendini suçlamış.

Hikayeden gaye hisse almaktır. Bu hikâyeyi isteyen istediği gibi okur. Ben de istediğim gibi yazdım.

Bugün bazı müslümanları bu kuzuya benzetmek müm-

13

kün. Gövdesi var, temiz, saf kalbi var. Fakat düşmanını tanıyacak fikri, şuuru yok. Onun için kuzu kuzu yem oluyorlar yılana.



Bazen ne kadar bilgimizin az olduğunu düşünüyorum, itiraz edenlerede soruyorum:

Sen, ben, biz, madem bilinçli idik de bu bilmeyenler nereden türedi?

Burada iki önemli nokta var. Ya bilmiyoruzda bildiğimizi zannediyoruz, ya da biliyoruz fakat bildiğimizi sadece kendimize saklıyoruz. Eğer başka bir cevap olsaydı, bilmeyenlere rastlamazdık yılanlarda sahayı boş bulamazlardı.

Bugün Türkiye'nin hatta dünyanın ne olduğunu bilenler, zaten İslâm'ın ne olduğunu çabuk anlarlardı.

Talebe neyi talep ettiğini bilmiyor. Ona okuma hedefinin sınıf geçmek olduğu ima edilmiş, veya tamamen dininden kopuk olduğu halde okuyor, o yüzden de dünyamız sorularla kaplandı. Nitekim on yıldır gördüğüm İslâmî tahsil hayatımda şunu öğrendim:

. Gerçek talebe kendisini nefsine köle etmez, ilmi kibir vasıtası olarak kullanmazsa, o talebe okudukça düşmanlarını tanır. Okumadıkça hep bilgili olduğunu zanneder. Cezaevinde gördüklerim beni şok etti. Meğer tahsil başka, kültür başka imiş. O yüzden lise mezunu tele-kızlara (telefonla zina yerine giden kızlar) rastladım. Biz alim ile avam arasındaki farkı, bilemiyoruz.

Avam çok konuşur. Az bilgisini çok zannederek, hepsini ortaya dökmek ister. Yerli yersiz hep o konuşmak ister. Az konuşan alimin de bilgisinin az olduğuna karar verir. Hiç İs-lâmı bilmedikleri halde hep bildiğini zannedip hoca çocuğu olan cumhurbaşkanınada dua ediyorlardı.

Ve hep aynı kelime... "Bende İslâmı biliyorum. Benim annem babam hacıdh-çok dindardır" diyorlar.

Hey İslâm... Neredesin gel.. Gel artık gel.

Muhterem kardeşim, ben konuştuğum gibi yazmayı yazdığım gibi konuşmayı seviyorum. Fakat inandığım gibi yinede konuşamıyorum... Konuşturmuyorlarkiü! \

14

Bir adam arkadaşına uzunca bir mektup yazmış. Arkadaşı mektubu okuyunca hemen cevap vermiş.



—Arkadaşım, mektubunu niçin o kadar uzun uzun yazdın? diye sormuş.

—Anlatmak istediklerimi kısa yazacak kadar bilgim yok. Bu cevaba göre siz de benim yazacaklarımı değerlendirin.

Bu sohbetten sonra şimdi aylar önceye geri gidelim.

15

Mahkemede Son Gün



3.5.1985/İstanbuI

Evden iki saat sonra mahkemeye gitmek için çıkacağız. Son derece hastayım. Kafamı sağdan sola çeviremiyorum. Mahkemede başımın yana eğik görünmesini istemiyorum ama elden birşey gelmiyor. Oturdum dergiye yazımı yazdım.

Mahkeme saati ikide olduğundan, birbuçukta eşim Recep Özkan'la bir taksi tutup Gülhane parkının karşısındaki Devlet Güvenlik Mahkemesinin yolunu tuttuk.

Ve mahkeme huzurundayız.

Mahkemede başımı zoraki dik tutmaya çalışıyorum. Gazeteciler basın yasasına göre engellenemez, resim çekmek istiyorlarsa çekerlermiş. Resmim çıkacaksa boynum eğri çık -masın istiyorum... Yalvardığını imajı doğmasın diye. Burada kimbilir yarın ima yolu ile neler yazacaklar diye de düşünüyorum tabii.

Savcı iddianameyi okuyor. Gür sesi kulaklarımda uğultu halinde titreşim yapıyor, başımın ağrısından kelimelerin yansım duymuyorum. Duyduğum kelimeler ise beni güzel bir iddia ile yargılıyor. "SUÇLUYOR! !"du. Sağ görüşlü olup Ramazan aylarında sağcı gazetelerde dini yazılar yazan Ord.Prof.Suîhi Dönmezer'in bilirkişi raporu okunuyor. Bana 8 yıl 3 ay verdiren raporu. (İkisi gözetim.) Buyrun aynı raporu beraber okuyalım:

"İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığına Üzerinde Emine Şenlikoğlu tarafından kaleme alındığı işaret edilmiş bulunan (Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar, İstanbul 1984) başlıklı kitabın incelenerek bunda TCK 163. maddeyi ihlâl edici nitelik bulunup bulunmadığı hususunda bilirkişi sıfatıyla mütalâamızın tespiti istenilmekle gerekli incelemeler yapılmış veya neticesi aşağıda arzedilmiştir.

415 sahifeden ibaret bulunan kitap, başlangıcında da açık-16

landığı üzere, İslâm dini hakkında bazı sorulara cevap vermek amacı ile kaleme alınmış bulunmaktadır. Yazara göre bu sorular İslâm dinini tezyif ve özellikle gençlerin dinî tutumlar elde etmelerini önlemek maksadıyla tevcih olunmaktadır. Bu soruların cevaplan uygun bir şekilde verilmediği ve devlet okullarında yapılan din eğitimi bu bakımdan etkisiz olduğu için özellikle yüksek öğretim gençliği soruların cevabını bulamamakta ve böylece sorularla onların imanlarının yok edilmesine çalışılmaktadır. Kitabın yazarına göre İslâm'a hücum edilerek genç nesillerin İslâmî imandan yoksun olarak yetişmelerini isteyenler, onlara İslâm'ı küçük düşürücü, İslâm'ın esaslarından şüpheye düşürmelerine sebebiyet verici sorular tevcih etmekte ve emellerine böylece ulaşmaya gayret etmektedirler. İşte yazar bizzat kendisi vaşzettiği sorulara cevaplar vermek suretiyle, hayalî bir takım İslâm düşmanlarına karşı, İslâm'ın müdafaasını yapmakta bulunduğunu açıklamaktadır. Gerçekten de kitap baştan sonuna kadar belirtilen biçimde vaaz'edilmiş sorulara cevaplan ihtiva eylemektedir.

Ancak yazar bununla yetinmemekte, kitabın birçok bölümlerinde bugünkü Türk toplum düzenini tezyif ve tezlil edici ifadeler sevketmektedir.

Bunun çok tipik bir misali kitabın 357-359. sahifelerin-de görülüyor, bu kısımda yazar Meral adındaki bir kişiye cevaplar verirken bugün medenî denilen kızlarımızın çıplak gezdirildiğini, randevu evlerine satıldıklarını, en cok vergi verdi diyerek zina yaptıran randevu evi sahiplerine imansız, vicdan^

sızların madalvg

miliptin evlâtlarına zina yaptı-

rılıp namuslarını satanlara madalya verildiğini, bu törenle-^in^â gft<îtprıl'1i£ini- bunun ne çeşit bir al-

çaklık olduğunu belirtmekte ve sorurnhıl?ra "ey alçaklar" diye hitabjtmekte, adım başı bir kerhanenin mev-T^^^^ diyFtuTîi^reyatakİık âîF

jhğını, 19 Mayıslarda

p

Türkiye'deki



^

manın


sevme^jirBelgttlmeEES"}^. _______ ______ ^jr_d^n^ıjstiy5nır|^emekte_y__

bazı sorumlulara "Ey 20. asrın deyyusları, ey zalimleri, ar-


IzarinHârT kurtan^de^mekledTr. Ayrıca yazar daha fazlasını söylemek istediğTni ve fakat "kodesi boylamamak" için ileri gitmediğini belirtmekte ve muhatabına ' 'AUahlınJçanunun-dan başka bir kanunu beğenme" demektedir.

Buna benzer bugünkü Türkiye'nin sosyal hayatını tezyif edici nitelikte kitabın muhtelif kısımlarında rastlanmaktadır.

Yukarda belirttiğimiz niteliğine göre kitabın TCK 163. maddeyi ihlâl edici nitelikte bulunup bulunmadığını tespit bakımından, İslâmî devlet, laiklik gibi kavramlarda ifade etmiş bulunduğu hususları gözden geçirmek uygun sayılmıştır. Kitabın 8. sahifesinde dün devletin Allah'ın ahkâmıyla yönetildiği sırada batının bize muhtaç olduğu, bugün ise devletin insanların kanunlarıyla yönetildiği ve devletin batıya muhtaç hale geldiği, Kur'anın emirleri uygulandığı zaman ülkede maddî ve manevî bir huzurun olduğu, zenginliğin ileri derecede bulunduğu, ilimde en ileri gidenlerin Müslümanlar olduğu beyan edilmektedir. Böylece devletin, gelişebilmek için ilâhî hükümlere dayandığı fikri açıklanmış olmakta ve 163. madde ihlâl edilmiş bulunmaktadır. Kitabın 20. sahifesinde Türkiye'nin İslâm devleti olmadığı, çünkü Anayasanın Kur'-an olmadığı, halbuki Türkiye'de kanunları insanların yaptı-ğ1 bugün artık Türkiye'nin uyguladığı bir İslâmî emrin mevcut bulunmadığı cuma namazını işçilerin ve memurların kılamadıkları belirtilmekte, 22. sahifede Kur'an'm din işleriyle devlet işlerini ayırmadığı, kjmjyjnrsaJjrtârn'dajı çıkmış oLa-caguKur'an'ın bir .hayat, nizamı nldııpu, bunun b4y4e-eldtı-

İHTanlatılırsainsanın mahkemeye çıkıp hapse atılacağı. 23. sarufede^rslamîyeti tatbik etmediği müddetçe Türkiye'nin huzura kavuşamayacağı belirtilmekte ve böylece kanaatımızca 163. madde ihlâl olunmaktadır.

31. sahifede İslâm bir bütün olarak anlatılırsa insan kanunların bütün çarpıklığının meydana çıkacağının muhakkak olması sebebiyle Türkiye'de buna fırsat vermemek için uyutmalı din derslerinin okutulduğu, 33. sahifede İslâm'ın dünya işlerine karışan bir nizam olduğu, 70. sahifede Allah'ın

18

insanların dünyada tatbik ettikleri müddetçe huzura kavuşacakları Kur'an-ı Kerimi ve Peygamberin sünnetlerini bir anayasa olarak göndermiş bulunduğu, 222. sahifede bugünkü Türkiye'deki devletin kanunlarını insanların hazırlamış bulunduklarını oysa değişmez İslâm devletinin kanunlarını Allah'ın hazırladığı Türkiye'deki lâik devletin kanunlarını insanların hazırladığı için zinayı serbest bıraktıkları, oysa İslâm devletinde zinanın kesinlikle yasak olduğu, böylece Türkiye'de vatandaşın, namusunun satıldığı ve onun buna karışa-madığı belirtilmekte, 243. sahifede İslâm devletinin askerinin j nöbet tutarak bile ibadet sevabı kazandığıaçıklanmakta. 2487" sahifede Müslümanlığın İslâmî hükümlere uymak demek olduğu açıklanmakta, 256. sahifede Allah'ın emirlerini inkâr edenlerin çok olduğu meselâ bunların Allah'ın kanunları dururken insanların kanunlarıyla yargılanmak istendikleri, "hu ^zamanda kapalılık olur mu diyejıleıinJâfJLOİdukları, 281-, sahifede bu düzenin yetiştirdiği toplumun yansından fazlasının ruh hastası olduğu, 283. sahifede Kur'an-ı KerimirTbTr anayasa olduğu, 351. sahifede batı tipi evlenen ve aynı stilde evliliğini sürdürenlerde mutluluk olmadığı, 353. sahifede kadın ve erkeğin ancak Allah'ın kanununu yaşamakla birbirlerini tanıyacakları, İslâm'a göre olmayan evliliklerde huzurun mümkün bulunmadığı, 364 ve 365.

hir iilkp nlrgagıng ffiğmpnjlin î?~

işlerini ayırdığı, hukuk_miras gibi

_ J

ilgilenemediği_bdh-tilmgkte veAlmanYaJle_olan ve rın iddia_e_ttigi bir ^î



Yukardan beri açıklandığı üzere yazar Türkiye'de İslâmî bir devlet istemekte ve lâik düzeni tağutdüzeni olarak nitelendirmektedir. Böylece devletin dînî esaslara uydurulması gerektiği propagandası yapmaktadır. Netice olarak kitabın TCK 163. maddeyi ihlâl eder mahiyette bulunduğu kanaatı-na varılmıştır. 26.3.1985

KeyfiyeTsaygtyla^arzolunur. Bilirkişi

ürd.Prof.Dr.Sulhi Dönmezer

19

Bu iddianameye göre ben, aman ne büyük suçlar (!) yapıyordum. Doğrusu iddia makamının bana suçlu demesi beni üzmüyor bazen de ben neymişim dedirtiyordu.



Yargı makamı ısrarla "Bu kitabın içindeki fikirleri kabul ediyormusun?" diye soruyor, belki benim hayır dememi bekliyordu. Benim "Kabul ediyorum" diyerek cevab vermem onlara göre cahillik oluyordu. Halbuki "Etmiyorum" desey-dim ne kadar kârda olacaktım. Onlara göre ben hiç kârını bilmez aptal biriydim belkide. Kitapta Allah'ın emirleri yazılı idi. "Kabul etmiyorum" dediğim an İslâm'dan çıkmış olacaktım. Bu yüzden ahiret mahkemesiyle dünya mahkemesi arasında tercih yapmam lâzımdı. Tabii tereddütsüz tercihimi yaptım: "KABUL EDİYORUM" dedim.



Yüklə 0,8 Mb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   17




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə