Eserin özgün adı: روش تفسیر قران Reveş-i Tefsir-i Kur’an Yayın Yönetmeni


b) Bilirkişinin Görüşünün Muteber Oluşu



Yüklə 3,24 Mb.
səhifə17/41
tarix30.11.2017
ölçüsü3,24 Mb.
1   ...   13   14   15   16   17   18   19   20   ...   41

b) Bilirkişinin Görüşünün Muteber Oluşu: Bilirkişinin görüşü, mütehassıs birinin kendi ihtisas alanında içtihat, kanaat ve istinbatına dayanarak sunduğu görüştür. Bununla “emin kişinin haberi” arasındaki fark şudur: Emin kişinin haberi zahiri duyu yollarından elde edilir; içtihat, kanaat ve istinbatın onda hiçbir rolü yoktur. Fakat bilirkişi görüşü, mütehassısın içtihat, kanaat ve istinbatı esasına göre hâsıl olur. Bu yüzden emin kişinin haberinde haberi veren kişinin ihtisas sahibi olması şart değildir ve bir olayla karşılaşmış olan her kişi onu idrak edip ondan haber verebilir. Fakat bilirkişinin görüşünde görüşün sahibi ihtisas sahibi olmalıdır ve ihtisası olmayan birisi, hatta görüşe konu olan bir işle karşılaşmış olsa bile onun hakkında değerli bir görüş izhar edemez.

Bu delilde dilbilimcilerinin sözü bilirkişinin görüşünden bir ölçüt sayılmaktadır. Buna göre bilirkişinin görüşünün itibar ve hücciyetini ifade eden delil, dilbilimcinin sözünün hücciyetine de delil kılınmıştır. Bilirkişinin görüşünün hüccet oluşunun delili ise akil adamların ihtisas sahiplerine müracaatı ve onların görüşlerine itimat etmeyi bir yöntem edinmiş olmalarıdır. Şari tarafından bir yasak gelmemiş olması da onun bu yöntemi teyit ettiğini göstermektedir. Dolayısıyla bu istidlalde de dilbilimcilerinin sözlerinin hüccet olmasının delili akil adamların yöntemidir. Fakat şu fark da göz ardı edilmemelidir: Birinci delile göre dilbilimcinin sözünün delil sayılıp kabul edilmesinin tek şartı vardır; o da Dilbilimcinin kelimelerin manalarını açıklamadaki güvenilirliğinin belirginleştirilmesi. Fakat ikinci delilde onun güvenilirliğinin yanı sıra ihtisas sahibi olduğu da dile getirilmiştir. Bununla birlikte onun sözü, yalnızca kelimelerin manalarını teşhis etmede ihtisası olmayan kimseler için muteberdir. Çünkü akil adamların yöntemi, uzmanlığı olmayanların uzmanlara, ihtisası olmayanların ihtisas sahiplerine ve cahilin âlim ve bilene müracaat etmesi yönündedir. Ancak ihtisas sahibi birisinin kendi ihtisas alanında bir başka mütehassısa müracaat etmesi yönünde ya bir siyre yoktur veya en azından böyle bir yöntemin varlığı ihraz edilmemiştir.

Şunu da hatırlatmakta yarar var; eğer dilbilimcilerinin sözleri sırf Arapça metinleri müşahede etmek ve Arap ağzı ile gerçekleşen konuşmaları dinlemek yoluyla elde edilmiş olur da içtihat, kanaat ve istinbat ortaya konulmamış olursa, bu durumda o sözler yalnızca “emin kişinin haberi”nin mısdaklarından sayılır ve ikinci delil onda cari olmaz. Eğer onların tüm sözleri içtihat, kanaat ve istinbata dayanırsa bu durumda birinci delilin kapsamında yer almaz; zira birinci delil hiçbir içtihat ve istinbatın rolü bulunmayan haber hakkındadır. Öyleyse bu iki delil karşısında dilbilimcilerinin sözleri iki çeşit olmalıdır; Onların sözlerinin bir bölümü yalnızca görme ve işitme yolu ile elde edilmiş ve işleri sadece bunları haber vermekledir. Öte yandan onların sözlerinin bir bölümü ise içtihat ve istinbatla elde edilmiştir ve bu durumda da onların işi ihtisasa dayalı bilirkişi görüşünü izhar etmektir.

Dilbilimcilerinin Sözünü Muteber Saymayanların Delilleri

Araştırmacılar ve fıkıh usulü ilminde görüş sahibi olanların birçoğu, dilbilimcilerinin sözünü hüccet ve delil olarak kabul etmemişler, çeşitli beyanlarla yukarıdaki iki delili tenkit etmişlerdir. Onların sözlerinin tümünü zikretmek ve detaylı bir şekilde incelemek bu kısa bahsin konseptiyle bağdaşmamaktadır. Bu yüzden sözü geçen iki delil karşısında onların getirdikleri en önemli istidlalleri incelemeyi uygun görüyoruz.

1- Akil insanların, bilirkişiye müracaat edilmesi gibi dilbilimcilerinin sözüne müracaatı ve onu kabul etmeleri hususundaki yöntemleri, ancak onların sözlerinden itminan hâsıl olması halinde geçerlidir. Fakat üzerinde tartışılan konuda olduğu gibi onların sözlerinden itminan hâsıl olmayan yerlerde akil adamların yöntemi onu kabul etme yönünde değildir.679

Bu istidlale şöyle cevap vermişlerdir: Akil adamlar ihtisas sahibine müracaat edip onun görüşünü kabullenmede söz konusu şahsın ihtisasına ek olarak sadece mütehassısın şahsen güvenilir olmasını gerekli görürler ve görüşünün doğruluğuna itminanı, onun kabul edilme şartı olarak görmezler. Nitekim emin ve sika kişinin haberini kabul etmede de haberi verenin güvenilir olmasını kâfi saymışlar, söz konusu haberin doğruluğuna itminanı onun kabul edilme şartı saymamışlardır. Başka bir ifadeyle; verilen haberin değil, yalnızca haberi verenin güvenilirliğini şart koşmuşlardır. Örnek olarak; hasta için doktorun uzmanlığı veya bir şahsın güvenilirliği ispat olduğunda onun yazdığı reçete ve yaptığı tavsiyeye uyar; hatta söz konusu reçetenin doğruluğuna itimadı olmasa ve hata ihtimali verse bile ona uyar.680

2- Bazı çevreler, dilbilimcilerinin sözünün hücciyetini sayı ve adalet gibi şahadette aranan şartlara bağlı saymışlardır. Elbette bu görüşü savunan grup arasında bu hususta söz birliği yoktur. Onlardan bazıları şöyle demiştir: Ulema ve akil adamlar yakinen şu miktar üzerinde ittifak etmişlerdir ki şahit konusunda aranan sayı ve adalet gibi şartlara haiz olması halinde dilbilimcilerinin sözüne müracaat edilir. Aksi durumda yalnızca onların sözünden ilim hasıl olması halinde veya mecburluktan müsamaha makamında dilbilimcilerin sözüne başvurulur.681 Bu sözün zahirinden anlaşıldığı kadarıyla dilbilimcilerine müracaatta bu müracaatın bilirkişiye müracaat kabilinden veya emin kişinin haberini kabul etme kabilinden olması arasında hiçbir fark yoktur. Bazıları da açıkça şunu söylemişlerdir: Bilirkişiye müracaatta kadılık babı dışında şahitlikte aranan şartlar şart değildir. Fakat kelimelerin kullanım alanlarını belirlemek için dilbilimcilere müracaat etmek, bilirkişiye müracaat etmek kabilinden değildir. Zira kelimelerin kullanım yerlerini ve kullanıldıkları manaları ayırt etmek hissi bir vakadır düşünsel değil. Dolayısıyla da şahitlik şartları onda muteberdir. Gerçek manayı mecazî manadan ayırt etmek gerçi düşünce ve istinbata dayanmaktadır ama bu hususta dilbilimciye müracaat etmek caiz değildir. Çünkü dilbilimcilerin bu konuda ihtisasları yoktur.682

Bu istidlalin eleştirisinde de şunu söylemek mümkündür: Akil adamların gerek hissi olan emin kişinin haberine güvenmeleri gerekse düşünsel olan uzman kişinin görüşüne amel konusundaki yöntemleri şahitlikte aranan şartlara bağlı değildir. Şari tarafından da kadılık konusu gibi durumların haricinde emin kişinin haberini veya bilirkişinin görüşünü kabul etmede şahitlikteki şartların gerekli olduğunu gösteren hiçbir delil yoktur. Dolayısıyla dilbilimcilerin sözü ister emin kişinin haberi kabilinden hissi olsun ister bilirkişinin görüşü kabilinden fikri olsun ona itimat etmek şahitlikteki şartlara bağlı değildir.683

3- Bazıları şunu iddia etmişlerdir: Mantık ehlinin yöntemine göre haber-i vahidin hatta mevzuat ve somut konularda dahi itibarı olduğu farz edilse bile Mes’ade b. Sadaka’nın (Eşya, hakkında bir açıklama yapılıncaya veya ona bir beyyine ve şahit ikame edilinceye kadar olduğu gibidir) rivayeti onun şer’an ve fıkhi açıdan reddedildiğine delalet etmektedir.684 Onun, dilbilimcilerin sözünü hayale yakın bir kanaat ve haber-i vahid kabilinden saydığı da685 dikkate alındığında şu anlaşılmaktadır ki onun görüşünde akil adamların dilbilimcilerin sözüne itimat etmek konusundaki yöntemleri kesinleşmemiştir. Mantık ehlinin ona itimat yönünde bir yönteminin olduğu farz edilse bile bu Şari tarafından reddedilmiştir.

Bu iddiaya şöyle cevap verilebilir: Akil insanların yönteminin emin kişinin haberine hatta mevzuat ve somut konularda bile itimat etmek olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. Çünkü akil adamlar ahkâm dışında, günlük yaşamdaki işler gibi konularda da ravileri güvenilir olan ahad rivayetlerine itimat etmektedirler. Nakledilen rivayet de haber-i vahidin Şari’nin nazarında muteber olmadığına delalet etmez. Zira birincisi; her ne kadar “beyyine” ıstılahta iki adil şahit anlamına gelse de yargı ve onunla ilgili rivayetlerde686 bu manada kullanılmıştır.687 Ama lügatte delil ve açık hüccet manasında kullanılmıştır.688 Kurân-ı Kerim’de de hem müfret hem de çoğul olarak birçok yerde lügat manasında kullanılmıştır.689 Eğer yukarıdaki rivayette de beyyineden bu mana kastedilmişse bunun emin ve sika kişinin haberinin mevzuatta muteber sayılıp hüccet olmasıyla hiçbir çelişkisi yoktur. Bu rivayette beyyinenin ıstılahtaki anlamında kullanıldığına dair hiçbir karine ve şahit yoktur.690 İkincisi; bu rivayet, haram oluşu bilinmeyen helal şeyler hakkındadır ve şunu ifade etmektedir; insanın tasarruf ve istifadesinde bulunan elbise, eş ve diğer şeyler haram olduğu aşikâr olmadıkça veya buna dair bir beyyine ve şahit bulunmadıkça insan için helal ve mubahtır. Hatta buna dayanarak bilfarz, beyyine iki adil şahit anlamına gelse dahi mutlak olarak mevzuatın tümünde bu yöntemin yasaklandığı anlamına delalet etmez. Yalnızca hilliyet ya da helallik kaidesi veya yed kaidesi veyahut Müslüman’ın zahiri hali vb. karineler tasarrufun helal olmasına ve onlardan istifade etmenin cevazına delalet eder.691 Dolayısıyla rivayeti eşyanın haram oluşu dışındaki konuları da kapsayacak şekilde genelleştirmek ve ondan “hiçbir konunun ilim veya beyyine olmadan ispat edilemeyeceği” sonucunu çıkarmak rivayetin zahirine aykırıdır.692

Şunu da hatırlatmakta fayda var; bazı âlimler bu rivayete, senedinin zayıf olması hasebiyle cevap vermişlerdir.693 Ama Mes’ade b. Sadaka, Kamil’uz-Ziyarat ve Tefsir-i Ali b. İbrahim’in ricalinden olup, İbn-i Gevleviye ve Ali b. İbrahim tarafından güvenilir sayılmıştır. Vahid Behbehani de Rical-i Kebir’e yazdığı haşiyesinde Meclisi’nin, onun rivayetlerin zahirinden yola çıkarak kendisinin güvenilir olduğu sonucuna ulaştığını nakletmiştir.694 Bu yüzden bazıları onun rivayetini güvenilir saymışlardır.695 O halde bu cevap, yalnızca sözü geçen tevsik ve kaynaklara itimat etmeyip rivayeti zayıf sayanların yanında makbuldür.

4- Bazıları, dilbilimcilerin sözünün hücciyetine dair getirilmiş olan delillerin arasından akil adamların bilirkişiye rücu etme yöntemlerini önemli saymış ama ona da şu eleştiriyi getirmişlerdir: İmamların (a.s) zamanında halkın dilbilimcilere müracaatı ispat edilmemiştir ki onların buna karşı sükûtundan bu yöntemi kabul ettikleri anlaşılmış olsun.696

Bu eleştiri de yeterli kuvvetten yoksundur. Çünkü eğer dilbilimcilerin sözlerinin hücciyetinin delili, akil adamların dilbilimcilerin sözüne müracaat etme yöntemi olursa söz konusu eleştiri yerindedir. Ama eğer delil, akil adamların bilirkişiye müracaat yöntemi olursa ve dilbilimcilere müracaat etmek bilirkişiye müracaatın mısdaklarından biri sayıldığına göre bunun dilbilimcilerin sözünün hücciyetine delaleti bu mülahaza ile gerçekleşmiş ve bu durumda söz konusu eleştiri de yersiz olmuş olur. Zira akil adamların bilirkişiye rücu etme yöntemleri İmamların (a.s) zamanında da vardı. İmamların da (a.s) bunun karşısındaki sükûtlarından konuyu onayladıkları anlaşılmaktadır. Dilbilimcilere müracaat ise İmamların (a.s) zamanında sabit olmamışsa da ancak bilirkişiye müracaat kabilinden olduğu için o dönemde de var olmuştur.

5- Bir grup kimse de şunu söylemiştir: Dilbilimcilerin sadece kelimelerin kullanım yerleri ve (gerçek-mecaz mana dâhil) kullanıldıkları manalardan söz ederler. Onların sözleri her ne kadar bu yönden geçerli bir delil olsa da bir sonuç vermez. Çünkü kelimelerin kullanım alanları ve hangi manalarda kullanıldıklarını bilmenin, sözün zuhurunu belirlemede hiçbir rolü yoktur. Sözün zuhurunu belirlemede etkili olan şey, kelimelerin gerçek manalarının tayinidir ki dilbilimcileri ya onu açıklamazlar veya açıklasalar bile sözlerinin itibarı yoktur; zira bu hususta bilirkişi değildirler.697

Bu eleştiriye de şu cevabı vermek mümkündür: Kelimelerin kullanım alanları ve kullanıldıkları manalar her ne kadar tek başına sözün zuhurunu belirlemese de “bunun hiçbir neticesi de yoktur” denilemez. Aksine her sözü anlamada atılacak ilk adım, kelimelerin manalarını bilmektir. Hatta birçok yerde kelimelerin manalarını bilmenin ardından muttasıl ve munfasıl karineler de dikkate alındığında sözün sahibinin maksadı elde edilebilmektedir. Kelimelerin manalarının bilinmemesi halinde sadece karinelerden yola çıkarak sözden kastedilen maksat ya anlaşılmaz veya ona dair akla hiçbir mana gelmez veyahut ondan tasavvur edilecek mananın, ancak kelimelerin manaları bilindikten sonra kastedilen mana olmadığı anlaşılır. Öyleyse dilbilimcilerin, kelimelerin kullanım alanları ve kullanıldıkları manalar hususundaki sözlerinin, bir kelamın maksadını anlamadaki etkisinde hiçbir şüphe yoktur. Birçok lügat kitabının yazılmış olması ve tefsir metinleri, ezcümle Kurân-ı Kerim’i anlamada lügat kitaplarından istifade edilmesi gerçeği de dilbilimcilerin sözünün işlevselliğini ve önemli rolünü ortaya koymaktadır.

Bunun yanı sıra bazı dilbilimciler kelimenin hakiki ve mecazî manalarını belirlemektedirler.698 Diğer dilbilimciler de öncelikle doğal olarak kelimelerin yaygın olan ve en sık kullanılan manalarını açıklamaktadırlar. Hakiki mananın mecazî manadan daha iyi bilinmesi ve daha fazla kullanılması gerçeği dikkate alındığında şu sonuca ulaşılmaktadır; dilbilimcilerin çoğunlukla kelimeler için zikrettikleri ilk mana, hakiki manadır. Nitekim dilbilimcilerden bazılarına, daima en başta kelimenin hakiki manasını zikrettiği hususunu isnat etmişlerdir.699

Gerçi dilbilimcilerin bu alanda bilirkişi olduklarının ispatı gerekmektedir. Ancak onların tümünün bilirkişi olmadıkları da ispat edilmemiştir ve hatta bazı yerlerde az da olsa bir tahkik ve araştırma yapıldığında onların bilirkişi oldukları ispat edilebilir.

6- Dilbilimcilerin sözünün hüccet olmadığına dair zikredilen bir sebep de şudur: İster salt haber olsun, ister bilirkişi görüşü olsun, dilbilimcilerin sözünü kabul etmek onların güvenilir olduklarının ispatı koşuluna bağlıdır. Zira akil adamlar, ancak güvenilir olmaları halinde habercilerin haberine ve bilirkişilerin görüşlerine itimat ederler. Dilbilimcilerin tamamına yakınının güvenilirliği ispatlanmamıştır. Dolayısıyla itminan getirecek durumlar dışında onların sözlerine itimat edilmez.700

Bu eleştiriye de şu yanıt verilebilir: Akil adamlar nezdinde dilbilimciler ve diğer habercilerle bilirkişilerin sözüne itimat için muteber olan güvenilirlik, bu kişilerin verdikleri haber ve ortaya koydukları görüş konusunda emin ve doğru olmaları; kasten gördükleri, duydukları veya teşhis ettikleri şeyin aksine bir beyanda bulunmamalarıdır. Dolayısıyla onlar diğer alanlarda içki içip, kumar oynayabilir vb. günahlara müptela olabilirler veya hatta batıl bir mezhep ve dinin de takipçisi olabilirler. Bu, onların sözlerinin itibar görmesini engellemez. Öte yandan dilbilimciler de farklı uzmanlık alanlarında olduğu gibi kendi alanlarında bilirkişi ve ihtisas sahibi sayılırlar. Onlar tıpkı diğer uzamanlar gibi kendi itibarlarını kaybetmemek ve diğerlerinin güvenini kazanmak için doğal olarak sözlerinin sahih ve gerçeğe mutabık olması için çaba sarf ederler. Dolayısıyla onlar için itibarlarından ve başkalarının itimadını kazanmaktan daha güçlü bir sebep olmadıkça bu yöntemden taviz vermezler. Binaenaleyh, eğer dilbilimcinin biyografisi hakkında araştırma yapılır ve onun yaşamında gerçeğe aykırı beyanda bulunmasına sebep teşkil edecek bir husus görülmezse veya söz ve görüşleri üzerinde tahkik edilir de açık ve kasıtlı olarak gerçeğe aykırı bir durum müşahede edilmezse, onun sözüne itimat etmek için gerekli olan güvenilirliğine dair itminan hâsıl olur. Bunun kanıtı da şudur: İnsanlar doktora, mühendise veya diğer uzmanlık alanlarına müracaat ettiklerinde sadece bu miktarda araştırmaya yetinirler. Hatta şunu da söylemek mümkündür: Bir doktor veya uzman gerçeğe aykırı konuşmakla itham edilmedikçe ve gerçeğe aykırı konuşmasını gerektirecek aşikâr bir durum söz konusu olmadıkça akil adamlar onun sözüne itimat ederler. Buradan şu sonuca varılır: Dilbilimcilerin sözlerine itimat etmek için onların güvenilirliklerinin ispatına yönelik araştırma yapmak gerekir. Ama yapılan açıklamaya göre onların çoğunun güvenilirliği kanıtlanmış olur.

Bu karine ve kapsamlı kanıtın yanı sıra lügat ilminde ilk müellif olan aruz nahvi uzmanı Halil b. Ahmed Ferahidi gibi bazı dilbilimciler hakkında özel tevsik (güvenilirlik belgesi) de vardır. Allame Hilli, onu kendi ricalinin birinci bölümünde (yani rivayetlerine itimat edilenler veya kabulleri tercih vesilesi sayılanlar arasında) zikretmiş ve hakkında şöyle yazmıştır: “Halil b. Ahmed edebiyatta insanların en üstünüdür ve bu sahada onun sözü hüccettir. Aruz ilmini ortaya çıkaran odur. Onun üstünlüğü beyana hacet bıraktırmayacak kadar meşhurdur ve o, İmamiye (Şia) mezhebindendir.”701

İbn-i Davud da onu ricalinin birinci bölümünde getirmiş ve hakkında şöyle demiştir: “Halil b. Ahmed, edebiyatta halkın üstadı idi. Onun fazilet ve zühdü gizli kalmayacak kadar meşhurdur. O, imamiye mezhebindendir.”702

Binaenaleyh onun güvenilirliği ve uzmanlığı konusunda hiçbir ihtilaf ve şüphe yoktur. Gerçi bazıları “el-Ayn” kitabının ona nispeti konusunda şüphe etmişlerdir703 onun için de bu konu hakkında bir araştırmada bulunmak gerekir.



Sonuç

Dilbilimcilerin sözlerinin hüccet olmasının delilleri ve hüccet olmayışının sebeplerine dair buraya kadar yapılan incelemelerden şu sonucu alabiliriz: Lügat kitaplarına müracaat edilmesiyle kelimelerin manalarına dair ilim veya itminan elde edilen yerlerde onun hücciyet ve itibarı hususunda hiçbir ihtilaf ve tartışma yoktur. İlim veya itimat hâsıl olmayan yerlerde ise her ne kadar dilbilimcilerin sözlerinin itibar ve hücciyetinde ihtilaf olsa da, yapılan araştırmadan anladığımız kadarıyla dilbilimcilerin somut haber ve sırf kelimelerin kullanım yerleri ve pratik manaları hakkındaki sözlerine, ancak bunu haber veren dilbilimcinin güvenilirliğinin ispat edilmesi durumunda itimat edilebilir. Hatta lügat ve kelimelerin manaları konusunda içtihat ve araştırma gücü olan kimseler bile bu bölümdeki sözlere itimat edebilir, içtihat ve araştırmalarında onlardan faydalanabilirler. Dilbilimcilerin, tamamen kanaat ve içtihada, bilirkişilik görüşüne dayalı sözleri, onların uzmanlıklarının ispat olması halinde yalnızca lügat konusunda içtihat ve araştırma gücü olmayanlar için bir hüccet ve delil kabul edilir. Ama lügat konusunda içtihat ve tahkik gücü olan kimseler araştırmada bulunmadan bu kısımdaki sözlere itimat edemezler. Zira dilbilimcinin sözünün itibarının temelindeki delil, akil adamların yöntemidir. Uzman ve mütehassıs birisinin kendi uzmanlık alanında başka bir uzmana müracaat etmesine dair kanı ise ya akil adamların böyle bir yönteminin olmayışı veya (en azından) ispat edilmemiş olmasıdır. Aynı şekilde dilbilimcinin kendi içtihadına dayalı görüşlerindeki uzmanlığına dair güvenin ispat edilmemesi halinde onun söz ve görüşüne itimat edilemez; böyle bir görüş tefsirin dayanağı da olamaz. Gerçi bir zan ve ihtimalin güçlendirilmesi noktasında ondan faydalanılabilir.

Şunu zikretmekte de yarar var; dilbilimcilerin sözleri konusunda geçen sohbetler sarf, nahiv, meani, beyan ve bedi gibi diğer edebi ilimler dalındaki uzmanların söz ve görüşleri için de geçerlidir. Yani onların sırf haber verme konumunda bulundukları yerlerde sözlerinin itibar ve hücciyeti için sadece güvenilirliklerinin ispatı gereklidir. Fakat onların sözlerinin kanaat ve içtihada dayalı olduğu yerlerde ise güvenilirliklerinin ispatına ilave olarak uzmanlıkları ve ihtilaflı yerlerde de A’lem yani en bilgin oldukları ispatlanmalıdır. Bunların ispatı durumunda da onların görüşleri ancak bu ilim dallarında içtihat ve istinbat gücüne sahip olmayanlar için geçerli bir dayanaktır.

Bu Kaidenin Diğer Karine ve Kaynakları Kapsayışı

Bu kaidenin ismi geçen dallarda (nass, ayetlerin zahiri, tarihi haberler, sahabe ve tabiinin görüşleri, dilbilimcilerin sözleri) etkisi detaylı bir şekilde açıklandığına göre şimdi kısaca şunu söyleyebiliriz: Bu kaide ayetlere karine olacak veya tefsir için dayanak kılınacak ve ayetlerin maksadını aşikâr edecek diğer yerlerde de riayet edilmelidir. Yani bunların tümü ya kati ve yakini olmalı veya akil adamların kendi diyaloglarında itimat ettikleri zan türünden olmalıdır. Aksi halde onlar ayetlere karine kılınamaz ve tefsirde de dayanak kabul edilemez. Sadece bir zuhuru teyit etmek veya bir ihtimali güçlendirmek için ondan istifade edilebilir. Öyleyse siyak, nüzul fezası (ayetin iniş sebebi, şa’nı, kültürü, zamanı ve mekânı), konuşmacı ve muhatabın özellikleri, ayetlerin konusundaki tabii, tarihi ve coğrafi belirginlikler vb. konular ancak kesin veya en azından ilmi olmaları halinde ayetlerin karinelerinden sayılabilir, ayetlerin mefhum ve maksadının tefsirinde dikkate alınabilirler.

Altıncı Kaide:
Çeşitli Delaletleri Dikkate Almak

M
antıkçılar delaleti üç kısma ayırmışlardır:

1) Akli Delalet; Her müsebbebin kendi sebebine delaleti bu türdendir. Örneğin; dumanın ateşe delaleti bu kabildendir. Yani bu delalette akıl, müsebbebin varlığının, sebebin varlığına bağlı olduğunu derk ettiği için birinin varlığından ötekisini idrak etmektedir.

2) Tabii Delalet; Vuku bulan bir olayın doğal etkisinin söz konusu olaya delaletidir. Mesela; öksürmek soğuk algınlığına delalet etmektedir. Bu delaletin kaynağı şudur: öksürük, soğuk algınlığının tabii etkilerindendir birisidir ve bu tecrübe ile sabit olmuştur.

3) Vaz’i Delalet; Lafızların manalara olan delaleti bu delalete örnektir. Bu delaletin menşei bir şeyi başka bir şey veya konu için alamet ve simge kılmaktır. Burada dinleyicinin birinci şey hakkındaki bilgisi sayesinde kastedilen ikinci şey veya konuya intikal etmesi sağlanır.704

Aynı şekilde mantıkçılar lafızların delaletini de üç kısma ayırmışlardır:

1) Mutabık Delalet; Bir lafzın, vazedildiği mananın tümüne delalet etmesidir. Örneğin “ev” lafzının “ev” manasına olan delaleti gibi.

2) Tazammun delaleti; Lafzın, vazedildiği mananın bir bölümüne delalet etmesidir. Mesela “ev” sözcüğünün “tavana” olan delaleti gibi. Çünkü burada “ev” lafzı, “tavanı” da kendi zımnında barındırmakta ve tavan, ev manasının bir parçası sayılmaktadır.

3) İltizam Delaleti; Lafzın, vazedildiği mananın haricinde, ancak tasavvurda onun gereği olan bir manaya delalet etmesidir. Mesela “tavan” lafzının “duvar” manasına delalet etmesi, mürekkebin kaleme delaleti ve Hatem sözcüğünün cömertliğe delaleti gibi.705 Delâletleri başka bir açıdan ele aldığımızda ise delâlet-i vaz’iyyenin hakikat, delâlet-i tazammuniyyenin mecâz, delâlet-i iltizâmiyyenin ise kinâye olduğunu görürüz.

Usul âlimlerinden bazıları, kelam için başka delaletler de zikretmişlerdir ama bu delaletlerin açıklamasında onların sözleri oldukça muhteliftir.706 Onların sözlerinden yapılan alıntıya dayanarak o delaletler şöyle açıklanabilir:

İktiza Delaleti

İktiza delaleti, bir cümlenin konuşmacının zikretmediği bir lafzın manasına delalet etmesidir. Yani konuşmacının sözünün akli veya şer’i ya da edebi açıdan doğruluk veya sıhhati için katiyen o lafzın kastedilmiş olması gerekmektedir. Örnek olarak; “Fatiha olmadan hiçbir namaz olmaz.” cümlesinde “sahih” lafzı kastedilmiştir. Yani “Fatiha olmadan hiçbir namaz sahih olmaz.” Çünkü “namaz” kelimesi “Fatiha”sız namaz için de kullanılır. Dolayısıyla bu cümlede “sahih” lafzı geçmemiş olmasına rağmen kastedilmiştir. Eğer burada maksat, sahih namazı olumsuzlaştırmak olmazsa, bu cümle sahih olamaz. Ya da ayette geçen “şehre sor”707 cümlesinin akli açıdan sahih olması bir yerleşim biriminde bulunan kimselerden sorulmasını iktiza etmektedir.708 Şu ayetlerde de durum aynıdır:

O iki kişiden kurtulmuş olanı nice zamandan sonra hatırladı da dedi ki: “Ben size o rüyanın tabirini haber veririm, hemen beni gönderin. Ey Yusuf, ey doğru sözlü! Bize şunu hallet: Yedi semiz ineği, yedi cılız inek yiyor…”709

Burada ikinci ayetin aklen sahih olması için, öncesinde “Beni Yusuf’a gönderin. Onu Yusuf’un yanına yolladılar. Sonra o Yusuf’un yanına geldi ve dedi ki;” ibaresi olması gerekmektedir. Aynı şekilde;

“…Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azat etmesi gerekir…”710

Ayetinde bunun şer’i sıhhati, “Mümin köle azat etmek”ten maksadın memluk olan bir mümin köle olmasını iktiza eder. Çünkü onu azat edicisinin malı olmayan bir köleyi azat etmenin şer’i açıdan hiçbir değer ve itibarı yoktur.



Kataloq: dosya -> uygulama

Yüklə 3,24 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   13   14   15   16   17   18   19   20   ...   41




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə