Fâİdeli BİLGİler



Yüklə 2,64 Mb.
səhifə28/44
tarix31.10.2017
ölçüsü2,64 Mb.
1   ...   24   25   26   27   28   29   30   31   ...   44

-322-

lahü teâlâdan başka şeylere tapındıkları içindir.

Müşrikleri bildiren bu âyet-i kerîmeye benzeterek, mü’minlere kâfir denemez. Çünki, kâfirler, müşrikler, Allahü teâlânın iyilik ve kötülükleri yaratdığını, herşeyi yalnız Allahü teâlânın yapdığını söyleseler de, Lât ve Uzza denilen heykellere ve meleklere tapınıyor, onların tapınmağa hakları olduğuna, her istediklerini Allahü teâlâya yapdıracaklarına inanıyorlar. Bu inançla onlara secde ediyor, onlar için kurban kesiyor ve adak yapıyorlar. Müslimânlar ise, Resûlullaha ve Evliyânın rûhlarına kurban kesmez. Allahü teâlâ için keser. Sevâbını Velînin rûhuna gönderir. (Şefâ’at yâ Resûlallah) demek, yâ Resûlallah, seni çok seviyorum. Çünki, Allahü teâlâ, seni sevmeği emr ediyor. Seni sevdiğim için, Allahü teâlâ, beni senin şefâ’atine kavuşdursun demekdir. Bunu kısa söylemek, Kur’ân-ı kerîmdeki (Köye sor!) âyet-i kerîmesine benzemekdedir. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, tavâf ederken, (Hacer-i esved) taşına karşı, (Sen birşey yapamazsın! Fekat, Resûlullaha uyarak seni öpüyorum) dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitince, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Hacer-i esved, kıyâmet günü, insanlara şefâ’at eder) buyurduğunu söyledi. Hazret-i Ömer de, hazret-i Alînin bu sözüne teşekkür etdi. Bir taşın fâidesi olunca, Peygamberlerin ve Allahü teâlâya sevgili olanların fâideleri olmaz mı? Allahü teâlâ, sevdiklerinin düâlarını, şefâ’atlerini kabûl edeceğini bildirdi.

Kırküçüncü madde başından buraya kadar, Ahmed Cevdet pâşa “rahmetullahi teâlâ aleyh” târîhinin yedinci cildinden alındı. Derin âlim, kerâmetler hazînesi, (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî) hazretleri (Risâle-i Hâlidiyye) kitâbında buyuruyor ki, müslimânlar bir sebebe yapışırken, bunun, Allahü teâlânın yaratmasına sebeb olduğunu düşünür. O işi sebeblerin yapacağını düşünmezler. Müşrikler ise, o işi putların yapacaklarına veyâ Allahü teâlâya yapdıracaklarına inanır. Bu iki inanış arasını ayıramıyanlar, inkâr girdâbına sürüklenerek helâk olmakdadırlar.



(Şevâhid-ül-hak)da, Seyyid Ahmed Dahlânın (Hulâsa-tül-kelâm) kitâbından alarak diyor ki, Resûlullah ile ve başka Peygamberler ile “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vesselâm” ve Evliyâ ile tevessül eden ve kabrlerini ziyâret ederken, (Yâ Resûlallah, senden şefâ’at istiyorum) diyen müşrik olur diyorlar. Kâfirler için gelmiş olan, (Allahdan başkasına düâ etmeyiniz!) ve (Allahdan başkasına düâ edenden dahâ sapık kimdir?) ve (Allahdan başka düâ etdikleriniz, hiçbirşey yapamazlar. Onlardan isterseniz, işitmezler. İşitseler de cevâb veremezler. Kıyâmet günü, sizin şirkinizi inkâr ederler)

-323-

meâlindeki âyet-i kerîmeleri ileri sürerek, mü’minlere müşrik diyorlar. Abdülvehhâb oğlu Muhammed, (Bu âyetler, kabre karşı söyleyenin, şefâ’at istiyenin müşrik olduğunu gösteriyorlar. Müşrikler de, putlarının birşey yaratmadıklarını, her şeyi yaratanın yalnız Allah olduğunu söylüyorlardı. Fekat, putlarımız Allah yanında bize şefâ’at edeceklerdir derlerdi. Böyle söyledikleri için müşrik oldular. Mezârdan, türbeden şefâ’at istiyenler de, böyle müşrik olmakdadır) dedi. Bu sözleri çok yanlışdır. Çünki mü’minler, Peygamberlere, Evliyâya tapınmıyor. Onları Allahü teâlâya şerîk yapmıyorlar. Bunların mahlûk olduklarına, âciz kul olduklarına inanıyorlar. İbâdet olunmağa hakları vardır demiyorlar. Bir şey yaratabilir, fâide ve zarar verir demiyorlar. Onlar, Allahü teâlânın sevdiği kullar oldukları için, Allahü teâlâ onları seçmiş olduğu ve Onların bereketleri ile kullarına merhamet etdiği için, Onlarla bereketlenmek istiyorlar. Hâlbuki, yukarıda yazılı âyet-i kerîmelerin bildirdiği müşrikler, putların ibâdete hakları vardır diyorlar. Böyle inandıkları için müşrik oluyorlar. Putların fâide ve zarar yapmadıkları kendilerine söylenince, Allahın yanında bize şefâ’at etmeleri için tapınıyoruz diyorlar. Mü’minleri putlara tapan kâfirlere benzetmelerine doğrusu çok şaşılır. Mü’minlerin tevessül etmeleri şirk olsaydı, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Eshâbı ve Selef-i sâlihîn hiç tevessül etmezlerdi. Hâlbuki, Resûlullah düâ ederken, (Yâ Rabbî! Senden isteyip de verdiğin kullar hakkı için, bana da ver!) derdi. Böyle söylemenin, tevessül etmek olduğu meydândadır. Bu düâyı Eshâbına öğretmişdi ve (Böyle düâ ediniz!) buyurmuşdu. İbni Mâcenin bildirdiği Hadîs-i şerîfde, (Câmi’e gitmek için evden çıkarken bu düâyı okuyunuz!) buyurulmuşdur. Bu Hadîs-i şerîfi Celâleddîn-i Süyûtî (Câmi’ul-kebîr) kitâbında yazmakdadır. İslâm âlimleri bu düâyı her gün okurlardı. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Alînin annesi Fâtıma bint-i Esedi kabre korken, (Yâ Rabbî! Anam Fâtıma bint-i Esedi, Peygamberin ve ondan önceki Peygamberlerin hakkı için, mağfiret eyle!) dediğini Taberânî ve İbni Hâbbân ve Hakîm bildirmekdedirler. Ayrıca, İbni Ebî Şeybe ve İbni Abdil-Berr de, dahâ geniş olarak bildirmişlerdir. Hepsi Süyûtînin (Câmi’ul-kebîr)inde yazılıdır. Dahâ yukarıda bildirdiğimiz, Osmân bin Hanîfin haber verdiği Hadîs-i şerîf, Tirmüzîde, Nesâîde ve Beyhekîde ve Taberânîde ve Buhârî târîhinde yazılıdır. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir a’mâya öğretdiği bu düâda açıkca tevessül olunmakdadır. Bunlar ise, Resûlullahın bu düâsını yasak etmekde, bunu okuyan kâfir olur demekdedirler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hayâtda iken, Eshâb-ı kirâm bu düâyı hep okurlardı.

Abbâsî devletinin ikinci halîfesi olan Ca’fer Mansûr, Mescid-i

-324-

nebevîde ziyâret yaparken imâm-ı Mâlike sordu: (Düâ ederken, kıbleye mi döneyim? Yoksa Resûlullahın kabrine mi döneyim?) dedi. Çünki, düâ ederken, Kıble ile (Hucre-i se’âdet) arasında durulmakdadır. İmâm-ı Mâlik: (Resûlullahdan yüzünü nasıl ayırabilirsin? O, senin için ve baban Âdem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” için vesîledir! Yüzünü Ona çevir ve Onunla istişfâ’ eyle!) dedi. İbni Hacer-i Mekkî hazretleri, (Cevher-ül-munzam)da, bu haberin çok sağlam olduğunu, dil uzatılamıyacağını bildirmekdedir. İmâm-ı Mâlikin, Resûlullahın kabrine dönerek düâ etmek mekrûhdur dediğini söyliyenler, bu yüce İmâma iftirâ etmekdedirler.

(Yalnız Peygamberlerle tevessül olunur. Peygamberlerden başkası ile tevessül olunmaz) demek de doğru değildir. Çünki, hazret-i Ömer, yağmur düâsı yaparken, hazret-i Abbâs ile tevessül eyledi. Orada bulunan Eshâb-ı kirâmın hiçbiri buna karşı birşey söylemediler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz, (Allahü teâlâ doğruyu Ömerin diline ve kalbine yerleşdirmişdir) buyurduğu için, hazret-i Ömerin hazret-i Abbâs ile tevessül etmesi, kuvvetli sened, sağlam vesîkadır. Hazret-i Ömerin, yağmur düâsında: Resûlullah ile tevessül etmeyip de, hazret-i Abbâs ile tevessül etmesi, Peygamberlerden başkaları ile de tevessül etmenin câiz olduğunu herkese anlatmak için idi. Çünki, Peygamberler ile tevessül edilmenin câiz olduğunu herkes biliyordu. Başkaları ile tevessülün câiz olmasında şübhe edenler vardı. Hazret-i Ömer, bunun da câiz olduğunu anlatdı. Hazret-i Ömer, Resûlullah ile “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” tevessül etseydi, başkaları ile yağmur düâsı yapmanın câiz olmadığı anlaşılırdı. Buna bakarak, ölü ile tevessül olunmaz demek doğru olmaz. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vefâtından sonra, Eshâb-ı kirâmın çoğu Onunla tevessül etmişlerdir.

Bir yandan, (Allahdan başka hiçbirşey te’sîr etmez. Te’sîr eder diyen kâfir olur) diyorlar. Öte yandan da, (Diri ile tevessül olunur, ölü ile olunmaz. Diri te’sîr eder, ölü te’sîr etmez) demekdedirler. Sözleri birbirini tutmamakdadır. Mü’minler ölüyü de, diriyi de vesîle, sebeb bilirler. Herşeyi yaratan, te’sîr eden yalnız Allahü teâlâdır derler.

Tevessül etmek şirk olur derken, câhil halkın ba’zı sözlerini ileri sürüyorlar. Velîye, (şu işimi yap) diyenler oluyor. Velî olmıyan bayağı kimseleri Velî sanıp onlardan kerâmet bekliyorlar. Herne kadar, böyle yanlış söyliyen ve sanan câhiller de, Allahdan başka hiçbir kimsenin fâide ve zarar yapamıyacaklarına inanmak-

-325-

dadırlar. Bereketlenmek için tevessül etmekdedirler. Fekat, bunların yanlış ve şübheli sözlerini önlemek istediklerini söyliyorlar. Onlara deriz ki, böyle yanlış, şübheli şeyler söyliyenlerin hiçbiri, Allahdan başkasının fâide ve zarar vereceğini hâtırlarına bile getirmezler. Hepsi, bereketlenmek için tevessül etmekdedirler. Evliyâ yapdı deyince, Onlar te’sîr ediyor demezler. Şübheli sözleri önlemek istiyorsanız, bütün mü’minlere niçin müşrik damgası basıyorsunuz? Her nasıl olursa olsun, tevessül eden kâfir olur diyorsunuz. Yukarıdaki sözünüzü doğru söyliyorsanız, yalnız şübheli gördüğünüz sözleri yasaklamalısınız! Tevessül ederken edebli olmağı sağlamalısınız! Hem de, sizin şirk şübhesi olduğunu ileri sürdüğünüz sözler, mecâzî [iki ma’nâlı] kelimelerdir. Bu yemek beni doyurdu. Bu ilâç ağrıyı durdurdu demek gibidir. Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, böyle sözlere akla ve islâmiyyete uyan ma’nâlar vermişlerdir. İnsanı doyuran yemek, ekmek değil, Allahü teâlâdır. Yemek, Allahü teâlânın yaratdığı bir sebebdir demişlerdir. Mü’min, müslim, böyle birşeyin te’sîr etdiğini anlatan söz söyleyince, bunu işiten, mecâz ma’nâsı vermelidir. Söyleyenin Mü’min ve Müslim olması, bu ma’nâ ile söylediğine alâmetdir. (Me’ânî) ilminin âlimleri, böyle olduğunu, sözbirliği ile bildirmekdedirler.

İbni Teymiyye ve talebesi, tevessül etmeğe harâm dedi. Vehhâbîler, tevessül etmek şirkdir dediler. Hâlbuki, Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ve bütün müslimânlar tevessül etmişlerdir. Bütün ümmetin harâm ve küfr işleyecekleri olacak şey değildir. Hadîs-i şerîfde, (Ümmetim dalâlet üzerinde birleşmez!) buyuruldu. Âl-i İmrân sûresinin yüzonuncu âyetinde, (Siz ümmetlerin en iyisi oldunuz!) buyurdu. Böyle bir ümmetin dalâlet, sapıklık üzerinde birleşecekleri düşünülebilir mi?

Hanefî âlimlerinden ibni Hümâm, (Düâ ederken, Kabr-i şerîfe dönmek, kıbleye dönmekden efdaldir) buyurdu. İmâm-ı a’zam ebû Hanîfenin (Kıbleye dönmek efdaldir) dediğini söylemek, bu yüce İmâma iftirâdır. Çünki, İmâm-ı a’zam (Müsned) kitâbında, Abdüllah ibni Ömerin (Kabr-i şerîfe dönmek ve kıbleyi arkaya almak sünnetdir) buyurduğunu yazmakdadır. İmâm-ı a’zam, (Kabr-i şerîfe dönmek müstehabdır) dediğini bütün hanefî âlimleri bildirmekdedir. Resûlullah, mubârek kabrinde diridir. Ziyâret edenleri tanır. Hayâtda iken yanına gelen, mubârek yüzüne karşı dururdu. Kıble bunun arkasında kalırdı. Kabr-i şerîfini ziyâret ederken de, elbet böyle olacakdır. Bir kimse, Mescid-i harâmda,



-326-

kıbleye karşı duran hocasının, babasının yanına gelip birşey söylese, elbet buna karşı söyler, Kâ’be, arkasında kalır. Resûlullahın mubârek yüzüne karşı durmak, babaya, hocaya karşı durmakdan elbet dahâ lâzımdır. Dört mezhebin âlimleri, ziyâret ederken Kabr-i şerîfe dönmek lâzım olduğunu sözbirliği ile bildirdiler. İmâm-ı Sübkî, (Şifâ-üs-sikâm) kitâbında, dört mezheb âlimlerinin bu yazılarını ayrı ayrı bildiriyor. (Şifâ-üs-sikâm) kitâbı, 1395 [m. 1975] senesinde İstanbulda ofset yolu ile, yeniden basılmışdır.(Âlûsî tefsîri)nin, İmâm-ı a’zamın tevessül etmeğe karşı olduğunu yazması doğru değildir. Hanefî âlimlerinden hiçbiri, İmâm-ı a’zamın böyle dediğini haber vermemişdir. Hepsi, tevessülün müstehab olduğunu bildirmişlerdir. Âlûsînin yazısına aldanmamalıdır.



(Mevâhib-ül-ledünniyye) şerhinde, Zerkânî diyor ki, (Yâ Rabbî! Sana senin Peygamberin ile istişfâ’ ediyorum. İnsanlara rahmet olan ey Peygamber! Rabbin huzûrunda bana şefâ’at et! deyince, Cenâb-ı Hak, yapılan düâyı kabûl buyurur). Zerkânînin (Mevâhib-ül-ledünniyye) şerhi sekiz cild olup, 1393 [m. 1973] de Lübnanda üçüncü baskısı yapılmışdır.

Yukarıda bildirilen vesîkalar, ortaya çıkan bid’ati kökünden çürütmekdedir. İmâm-ı Beyhekî bildiriyor ki, bir köylü, Resûlullahın huzûruna gelip, yağmur yağması için düâ etmesini istedi ve (Senden başka sığınağımız yokdur. İnsanların koşacakları yer, ancak Peygamberleridir) dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buna karşı birşey söylemedi. Hattâ, Enes bin Mâlik diyor ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hemen kalkıp minbere çıkdı. Yağmur yağması için düâ etdi. Düâ bitmeden yağmur yağmağa başladı. (Buhârî)de diyor ki: Resûlullahın yanına bir köylü gelip kahtlıkdan şikâyet eyledi. Resûlullah, düâ etmeğe başladı. Hemen yağmur yağdı. Resûl “aleyhisselâm”, bunun üzerine (Ebû Tâlib sağ olsaydı çok sevinirdi) buyurdu.

Büyük âlim ibni Hacer-i Mekkî hazretleri (Hayrât-ül-hisân) kitâbında diyor ki, (İmâm-ı Muhammed Şâfi’î, Bağdâdda bulunduğu günlerde, imâm-ı Ebû Hanîfenin kabrine gelir, selâm verir, dileğinin hâsıl olması için, İmâmı vesîle yaparak düâ ederdi). İmâm-ı Ahmed de, İmâm-ı Şâfi’î ile tevessül ederdi. Hattâ, oğlu Abdüllah buna şaşınca, (Ey oğlum, imâm-ı Şâfi’î, insanlar içinde güneş gibidir. Bedenlerin âfiyeti gibidir) buyurmuşdu. Batı memleketlerinde düâ ederken imâm-ı Mâlik ile tevessül ederlerdi. İmâm-ı Şâfi’î bunu işitince, inkâr etmedi. İmâm-ı Ebül-Hasen-i Şâzilî buyuruyor ki, (Allahü teâlâdan birşey istiyen, düâ ederken imâm-ı Gazâlî ile tevessül eylesin!). İmâm-ı Şâfi’înin her zemân,

-327-

(Ehl-i beyt-i nebevî) ile tevessül eylediği, ibni Hacer-i Mekkînin (Savâ’ık-ı muhrıka) kitâbında yazılıdır “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

Allahü teâlâ tâ’atleri, ibâdetleri, se’âdete ve yüksek derecelere kavuşmak için vesîle kıldığı gibi, seçdiklerini, sevdiklerini ve sevmemizi ve saymamızı emr etdiği Nebîleri, Velîleri ve Sâlihleri de düâların kabûl edilmesi için sebeb yapmışdır. Bunun içindir ki, Eshâb-ı kirâm ve önce ve sonra gelen âlimler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” düâ ederlerken istigâse, ya’nî tevessül eylemişlerdir. Hiçbiri bunu inkâr etmemişdir. Dinde reformcular, âyet-i kerîmelere ve Hadîs-i şerîflere yanlış ma’nâ vererek ve birçok sahîh haberleri inkâr ederek, müslimânların îmânlarını bozuyorlar. Ehl-i kıbleyi doğru yoldan ayırmağa uğraşıyorlar. Allahü teâlâ, her kime hayr ve se’âdet nasîb etdi ise, yukarıda yazılı vesîkaları öğrenerek bid’at ehline aldanmak felâketinden kurtulur. (Şevâhid-ül-hak)dan terceme temâm oldu. Yukarıda adı geçen (Hulâsat-ül-kelâm) kitâbının ikinci kısmı 1395 [m. 1975] senesinde, İstanbulda ofset yolu ile basdırılmışdır.

44 - Mevdûdî, (İslâmda İhyâ Hareketleri) kitâbının birinci baskısında, islâm dînine ve Ehl-i sünnet âlimlerine iftirâlar yapdı. Pâkistândaki doğru îmânlı müslimânlar, kendilerini savunmağa başladılar. Onun iftirâlarını, sapık düşüncelerini vesîkalarla red etdiler. Bu haklı cevâblar karşısında şaşkına dönen Mevdûdî, kitâbına çeki düzen vermek zorunda kaldı. Yazılarının bir kısmını değişdirerek, bir kısmını da câhilce te’vîllere kalkışarak yeniden basdırdı. Yeğitliğine leke sürdürmemek için, (Yanlış anlaşılan yerleri tekrâr gözden geçirip, kalb kırıcı tenkîdleri önlemeğe çalışdım) önsözünü de kitâbının başına koydu. Fekat, bu kitâbında da, Ehl-i sünnet âlimlerine müslimânlar tarafından sunulmuş olan (imâm, Huccetül-islâm, Kutbül-ârifîn, Şeyhul-islâm) gibi saygı kelimelerine dil uzatmakdan, Ehl-i sünnet âlimlerini bu yüksek derecelere lâyık görmediğini açığa vurmakdan vaz geçmedi. Fekat kendisi, Ehl-i sünnetden ayrılmış olan, doğru yoldan sapıtmış olduğu vesîkalarla ortaya çıkarılmış bulunan ibni Teymiyyeyi ve Abdühu överken ismlerinin başına İmâm, Üstad kelimelerini yazmakdan geri kalmamışdır. Ehl-i sünnet âlimleri için çok gördüğü saygı kelimelerini, bunlara bol bol ihsân etmekdedir. Kimlere hangi saygı kelimelerinin kullanılabileceği İbni Âbidîn, beşinci cild, dörtyüzsekseninci sahîfesinde geniş bildirilmekdedir.

(İslâmda İhyâ Hareketleri) kitâbının baş tarafında: (İslâm dîni, dinsiz felsefeden büyük farkı olan, kendine mahsûs bir felsefe

-328-

ortaya koyar. Kâinât ve insan hakkındaki bilgileri dinsizlerin bilgisine temâmen zıddır) diyor. İslâm dîninde felsefe bulunduğunu ve islâm âlimlerinin feylesof olduklarını anlatıyor. Bu sözleri, Avrupalıların islâmiyyeti dışardan görerek anlamalarına ve anlatmalarına benzemekdedir. İslâm âlimlerinin feylesof derecesine düşürülmeleri, islâm âlimlerinin büyüklüklerini anlamamak olduğu, (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbında ve (Herkese Lâzım Olan Îmân) kitâbının 450.ci sahîfesinde uzun bildirilmişdir. Lütfen oralardan okuyunuz!

İslâm bilgileri ikiye ayrılır: Din bilgileri, fen bilgileri. Dinde reformcu, din bilgilerine (skolastik bilgiler) demekdedir. Fen bilgilerine (rasyonel bilgiler) diyor. İslâmın fen bilgileri müşâhede, tedkîk ve tecribe ile elde edilmekdedir. Avrupa ve Amerikadaki dinsizlerin kâinât ve insan üzerindeki fen bilgileri de böyledir. Bunları birbirinden temâmen zıd diyerek ayırmak, islâmda fen bilgisi olduğunu inkâr etmek demek olur. Bu da, kaş yaparken göz çıkarmağa benzer. Yüce islâm âlimi İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin (Câhillerin dîne yardım etmeğe kalkışması, dîne fâide değil, zarar verir) sözünü burada yazmak yerinde olmakdadır.

Otuzüçüncü sahîfesinde: (Hilâfet müessesesinin za’îflemesine sebeb olan iki şeyden biri, hazret-i Osmânın, selefleri kadar liderlik ehliyyetine mâlik bulunmamasıydı) diyor.

Bu sözü ile, hazret-i Osmâna idârecilikde leke sürmeğe kalkışıyor. Seyyid Kutb adındaki Mısrlı yazar da (Adâletül-ictimâiyyetü fil-islâm) kitâbında, hazret-i Osmâna böyle saldırmakdadır. Hazret-i Ömerin tavsiye etdiği ve Eshâb-ı kirâmın sözbirliği ile seçdiği ve Hadîs-i şerîflerle üstünlüğü bildirilen Zinnûreyn hazretlerine dil uzatmak, bunun pek büyük bir suç olacağını anlıyamamak kadar câhil olmanın, yâhud islâmiyyeti perde arkasından sinsice yıkmağa kalkışmanın alâmetidir. Çünki, Eshâb-ı kirâmın hepsi: (İnsanların en üstünleri, benim asrımda yaşıyanlardır) ve (Eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir, herhangi birine uyarsanız hidâyete kavuşursunuz) ya’nî kazanırsınız, Hadîs-i şerîfleriyle ve (Kâfirlere karşı çok şiddetlidirler) ya’nî herbiri çok kuvvetlidirler âyet-i kerîmesi ile övülmekle şereflenen birer kahramandırlar. Hazret-i Osmânı, hilâfet müessesesinin za’îflemesine sebeb göstermek, bu şerefleri anlıyamıyanların yapacağı bir şeydir. Târîh meydândadır. Hazret-i Osmân zemânında alınan memleketlerin sayısı, öncekilerden kat kat fazla idi. İslâm toprakları, Filipinlerden Tunusa kadar genişlemişdi. İdârî, askerî ve sosyal sâhada yapdığı ilerlemeleri anlatmağa bu kitâbımızın hacmi müsâid değildir. Hazret-i Osmânın idârî, askerî ve ekonomik sâhalardaki çalışmaları ve başarıları (Hak Sözün Ve



-329-

sîkaları) kitâbı beşinci kısmında uzun bildirilmişdir. Lütfen oradan okuyunuz! Hazret-i Osmânın şehâdetini ona kusûr gösterenler, İsrâil oğullarının şehîd etdiği Peygamberler için ve (Benim çekdiğim eziyyet kadar, hiçbir Peygamber sıkıntı çekmedi) Hadîs-i şerîfi için ne düşündüklerini açığa vurmakdadırlar. Hazret-i Ömerin de, bir köle tarafından şehîd edilmesine dil uzatmamaları, müsâid ortamı bulamadıklarından ileri geldiği besbellidir. Bu câhillere tekrar bildirelim ki, Eshâb-ı kirâmın hepsi mükemmel lider, kahraman birer mücâhid idi. Mekkede, i’dâm sehpâsındaki konuşmasında, düşmanlara meydan okuyan Habîb hazretlerinden, Şâm fâtihi Ebû Ubeydeye ve İstanbula gelen ordunun mücâhidleri arasında bulunan hazret-i Hâlide varıncaya kadar, herbirinin her bakımdan üstünlüklerini yazmak birer destân teşkîl eder.

(Peygamber ölçülerine uygun olan hilâfet, zâlim saltanatlara geçdi. Hükümranlık, bir kerre dahâ Allaha karşı olanların eline geçmiş oldu. İslâmiyyet iktidardan uzaklaşdırılmış bulunuyordu. Ateizm, iktidar ve hâkimiyyeti hilâfet nâmı ile gasbetdi. Hükümdarlara, Allahın dünyâ üzerindeki gölgesi denildi) gibi sözler, îmânı olanların ağzına ve kalemine yakışacak şeyler değildir. Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden olan hazret-i Muâviyeye karşı böyle çılgınca kelimeler kullanan ve yeryüzündeki müslimânların son halîfesi Sultân Muhammed Vahîdeddîn hâna kadar gelen yüzlerce halîfeye “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” küfr damgası basan bu saçma yazılara cevâb vermeğe değmez. Sultânların, zıllullah olduğunu bildiren Hadîs-i şerîfi evirip çevirip te’vîle kalkışması ve Ehl-i islâmı Allahü teâlâyı cism olup, gölge yapar sanacak kadar ahmak yerine koyması, kendisini düşdüğü çukurdan kurtaramaz. İslâm halîfelerinin hepsi müslimândı. Hele Osmânlı halîfeleri, islâmiyyete sâdık bende olmakla iftihâr etmişlerdir. Osmân Gâzînin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, birçok kitâblarda, meselâ (Kısas-ı Enbiyâ)da yazılı olan vasiyyetnâmesini okuyan, bunu iyi anlar.

(Müteaddid mezheblerin zuhûruna sebeb olan skolastik düelloyu, mu’tezile akîdesini, ateist ve septik temâyülleri teşvik eden, yukarıda bildirdiğimiz şartlar oldu) diyor. Mezheblerin zuhûrunu, fitne ve fesâd şartlarına bağlaması da, şaşılacak şeydir. Mezheblerin zuhûr edeceğini Resûlullah haber verdi. Bunların, meydâna çıkmasının, Allahdan rahmet olduklarını beyân buyurarak, dört mezhebi övdü. Mezhebler dünyâlık şartlarla doğmadı. Dînî, ilmî, ilâhî sebeblerle meydâna çıkmışdır. İslâmiyyeti dışardan görenler, özüne işleyemiyenler, mukaddes ve ma’nevî tezâhürleri maddeye ve görünüşe bağlamak çabasındadır.

-330-

Mevdûdî perde arkasından tesavvufa da şiddetle çatmakda, (Yunan, Îrân ve Hind semâlarından gelen felsefe, edebiyyât ve ilm paylaşıldı. Müslimânlığı kabûl eden müşrik cem’iyyetlere mensûb halklar, birçok müşrik inancını ve fikrlerini berâberlerinde getirdiler. Putperestliği islâma sokarken, dünyâya düşkün olan âlimler de onlarla elele çalışdı. Kabrlere ve Evliyâya ibâdet etmeğe yer vermek düşüncesiyle, âyetlerin ma’nâları tahrîf edildi. Hadîsler yanlış anlatıldı) diyor.

Bu sözleri de, başdanbaşa yalan ve iftirâdır. Yunan, Îrân ve Hind felsefesi, İslâmın hiçbir temel kitâbında yer almamışdır. Bil’akis, Ehl-i sünnet âlimleri bunlara birer birer cevâb vermiş, İslâma uymıyanları red etmişdir. Hele onların sözlerine islâm edebiyyâtı yanında, edebiyyât kelimesini söylemeğe bile tenezzül eden olmamışdır. Mevdûdî, bu yazıları ile, eğer yetmişiki bozuk fırkalara yâhud câhil halk arasındaki bid’atlere çatmak istiyorsa, bunlara islâmiyyet ve din âlimleri ismi altında saldırması da, düşüncesinin iyi olduğunu göstermez. Çünki, bunların hiçbiri islâmiyyeti temsîl edemez. Ehl-i sünnet âlimleri, her asrda, onlara (Emr-i ma’rûf) yapmış, iyi olan taraflarını, yanlış ve kötü olanlardan ayırmışlardır. Bu yolda, binlerle kitâb yazmışlardır. Mevdûdî gibilerin yardımlarına ihtiyâç bırakmamışlardır. Mevdûdî, islâmiyyete yardım etmek istiyorsa, birkaç câhilin, birkaç sapığın bozuk sözlerini ve işlerini ileri sürerek, Ehl-i sünnet âlimlerinin ışık saçdığı, islâmiyyetin en parlak asrlarını bozuk, karanlık göstereceği yerde, o mubârek âlimlerin nasîhatlarını, îkâzlarını meydâna çıkarmalıdır. Böylece, müceddid kelimesine verdiği ma’nâda samîmî olduğunu da göstermiş olur. Hem de, islâmiyyete hâlis hizmet etmiş olur. Fekat, o böyle yapmak istemiyor. Îrânlıların kötü âdetlerinin müslimânlar arasında yayıldığını, böylece islâmiyyetin bozulduğunu öne sürüyor. Bu konuda da fikrleri şaşırtmakda, olayları yanlış anlatmakdadır.

Evet, Îrânın ve Romanın kötülükleri karışdı. Bu, bir târîhî hakîkatdir. Fekat islâmiyyete değil, islâmiyyetden evvel yaşıyan arablar arasına karışmışdı. Hattâ onun dediği gibi, putperestlik de Kâ’beye kadar girmişdi. Zâten bunun içindir ki, Peygamberimiz “aleyhisselâm” meydâna çıkıp da, iyilikleri emr ve kötülükleri yasak etmek vazîfesine başlayınca, hemen bütün arablar düşman oldu. Hepsi acınacak bir hâlde idiler. Arab yarımadası, cehâlet ve dalâlet içinde idi. İyi sözü anlıyamadılar. Se’âdete çağıran yüce Peygamberi “salevâtullahi teâlâ ve teslîmâtihi aleyhim ecma’în” red etmekden çekinmediler. İslâmiyyetden önce, ateşe tapan Îrân-



-331-

lıların ve puta tapan Romalıların kötülükleri, Arabistân yarımadasına yayılmışdı. Îrânda (Mejdek) adındaki bir kimse, yeni bir din uydurarak, mal ve kadın ortaklığını heryere yaymışdı. Mülkiyyet hakkını yasaklamışdı. Bugünkü komünistliği dahâ o zemân Îrâna yerleşdirmişdi. Îrânın sosyal hayâtını ve ahlâkını altüst etmişdi. Sonra (Nûşirvân) Şâh, bu kötü akıntıyı durdurmağa çalışdı.

Romalılara gelince, bunların ahlâkı dahâ kötü olmuşdu. Bu kötülük, Yunanlılardan gelmişdi. Kıyrevanlı (Aristip) adındaki bir feylesof, bir ahlâk teorisi kurarak, hayâtın ve ahlâkın gâyesi, zevk ve safâdır. Herşeyden lezzet almakdır. İnsanın ihtirâsını, arzûlarını, lezzetlerini yerine getiren herşey iyi şeydir. İnsan bunların peşinde koşmalıdır diyordu. Bu ise, ahlâkın iflâsı demekdi. Gayr-i meşrû’ olan lezzetler nasıl iyilik olabilir? Yalnız bunun için çalışanlar, gâyelerine kavuşabilmek için, hırsızlık, hiyânet, iffetsizlik ve adam öldürmek gibi kötülükleri hoş görüyorlardı. İşte Yunan medeniyyetinin ahlâk prensibi böyle idi. Dinsiz olan medeniyyet böyle olur. Bu yolda olanlar çok kimseleri ye’se ve intihâra sürüklemişdi. Çünki, herkes, elemsiz, kedersiz olamaz. İstediği lezzete kavuşamaz. Gâyesine kavuşamayınca, hayâtdan kurtulmak ister. Bu yolda olanlardan (Ajeryas) adındaki bir Yunan feylesofu, zevk ve safâ gâyesine kavuşamıyanların, intihâr etmesini yiğitlik sayarmış. Söylediği heyecânlı nutkların te’sîri ile, dinleyicileri arasında hemen intihâr eden olurmuş. Yirminci asrda da aşağı bir lezzete, şehvânî bir isteğe kavuşamadığı için, karşısındakini öldürenler ve intihâr edenler çoğalmışdır. İşte bu yüzden, Yunanlılar ve Romalılar zevk ve safâya dalmışdı. Bunun sonu, sosyal hayâtın bozulması, ekonominin yıkılması olmuşdu. İki medeniyyet de böylece sönmüşdü. Romalılar bu kötü huyları Arab yarımadasına da götürürken, islâmiyyet imdâda yetişdi.

İslâmiyyet gelince, Arab yarımadasındaki cehâlet bulutları dağıldı. Fazîlet ve irfân ışıkları parladı. İnsanlar ve kabîleler arasına kardeşlik yerleşdi. Asrlarca geride kalmış olanlar, Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” itâ’at ederek yükseldiler, kuvvetlendiler. Bir zemânlar saltanatlarına hayretle bakdıkları şâhlara, krallara meydân okudular. Memleketlerini alarak islâm medeniyyetini oralara yaydılar. Târîh meydândadır! Kitâblar, vesîkalar, eserler ortadadır!

Mevdûdî, (İslâmda İhyâ Hareketleri) kitâbının 37. nci sahîfesinde: (Yunan felsefesi ve manastır hayâtına âid ahlâk ve umûmî olarak hayâta karşı kötümser davranışlar, müslimân cem’iyyetlerde tabî’î bir hâle geldi. Böylece, islâmî ilmi ve edebiyyâtı dalâlete



Yüklə 2,64 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   24   25   26   27   28   29   30   31   ...   44




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə