Fâİdeli BİLGİler


-411- re ve bu görüşde olan Ebül’alâ Mevdûdînin (Tenbîhât)



Yüklə 2,64 Mb.
səhifə37/44
tarix31.10.2017
ölçüsü2,64 Mb.
1   ...   33   34   35   36   37   38   39   40   ...   44

-411-

re ve bu görüşde olan Ebül’alâ Mevdûdînin (Tenbîhât)ında iddiâ etdiğine göre, Kur’ân-ı kerîmin, bilinen tefsîr kitâbları ile açıklanması, lüzûmsuz olmakda, rü’yâda gösterilenleri anlıyacak kadar, arabî lügat kitâbları kifâyet etmekdedir. Dinde reformcu olan bu iki kişi, her bid’at sâhibi gibi, hem Kur’ân-ı kerîme kendi görüşlerine göre ma’nâ veriyorlar, hem de, Kitâb ve sünnet yolunda olduklarını söyliyorlar. Bu ise açık bir yalancılıkdır.



(Düstûr-ül-amel) dedikleri, beyânlarında diyor ki, (Teblîg-i cemâ’atcıların maksadları, akîdeleri üçdür:

1 - İ’lâ-i kelimetüllah,

2 - İslâmiyyeti yaymak,

3 - Bu akîdede olanları birleşdirmek. Mezhebde, ahlâkda ve eğitimde islâhât yapmak.) Bunların akîdelerini, inançlarını iyi anlamak için, kitâblarını incelemek lâzımdır. İnançlarının birkaçını bildirelim:

Teblîgcilerin emîrleri olan Muhammed İlyâsın (Gâyemiz, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâbına bildirdiklerini öğretmekdir. Her memleketi dolaşarak, nemâzı anlatmak ve nasîhat vermemiz, bu hareketimizin başlangıcıdır, [Melfûzât s. 31]) sözünden anlaşılıyor ki, bunlar Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdiklerini, kendi anladıklarına, mesleklerine göre anlatmakdadırlar. Arkadaşlarından Zahîr Hasena diyor ki, (Bizim yolumuzu, yalnız nemâz kılmağı öğretmek zan ediyorlar. Allaha yemîn ederim ki, hareketimiz nemâzı bildirmek değildir. Yeni bir kavm yetişdiriyoruz) [Dînî da’vet s. 205]. Bu sözü, maksadını açıkca ortaya koymakdadır. İlyâsa tâbi’ olanların, biz herkesin nemâz kılması için çalışıyoruz demelerinin doğru olmadığı açıkca anlaşılmakdadır. Böyle davranmaları, herkesi aralarına alabilmek için bir başlangıç, bir tuzak olmakdadır. Nitekim, (Mekâtîb)in 66. cı sahîfesinde, (Bu fakîre göre, Teblîgimiz, islâmiyyete, tarîkate ve hakîkate şâmildir). Bu söz, İlyâsın, bir rü’yâsı üzerine kurulmuş olan bu cemâ’atin, yeni bir islâmiyyeti ve tarîkati câmi’ olduğunu gösteriyor. Çünki, din demek bu üç esâs demekdir. İslâm ismi altında maskelenen yeni bir din, rü’yâ üzerine kurulmuş bir din getirmekdedirler. Yukarıdaki sözlerinin, bid’at ve dalâlet olduğu meydândadır.

İlyâsın tâbi’lerinden Muhammed İdrîs Ensârî diyor ki, (Bu cemâ’atin akîdesi, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullahdır) [Düstûr s. 4]. Bu akîde, müslimânlığın temel akîdesidir. Fekat, bunu müslimân olmadıkları sözbirliği ile bildirilmiş olan Kâdıyânîler



-412-

[ya’nî Ahmedîler] ve Behâîler de söylemekdedir. Bunlar da, böyle söyliyerek, yeni bir bid’at fırkası meydâna getirdiler. (Bir işi, bir ibâdeti yapmak, birşeyi yasak etmek için, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirmiş olması lâzımdır. Başka delîl lâzım değildir) dediler. [Düstûr s. 5]. Böylece [Edille-i şer’ıyyeden olan] İcmâ’ ve Kıyâsı inkâr etdiler. Bununla berâber, kendisinin mutlak müctehid olduğunu söylemedi. Çünki söylemiş olsaydı, geçmişini ve bilgisinin derecesini bilenler arasında, buna inanacak kimse olmazdı.

Bir kimsenin bu cemâ’ate dâhil olmasını (Düstûr-ül-amel) şöyle bildirmekdedir: (Kelime-i şehâdet)i söyliyen ve ma’nâsına inanan herkes, bu cemâ’atin a’zâsından olur. Bu cemâ’ate girecek olanın bağlı olduğu fırka, kavm ve bulunduğu memleket ne olursa olsun bir te’sîri yokdur. [S. 5]. Bu yazı gösteriyor ki, müslimân olduğunu söyliyen herkes, ister Kâdıyânî olsun, ister başka bid’at fırkalarının birinde bulunsun, ya’nî hâricî, kaderiyye, mu’tezile, mevdûdiyye ve vehhâbiyye gibi sapıklardan olduğuna bakılmadan, bu fırkaya ortak olabilmekdedir. Ortak olanlar yalnız Hadîs-i şerîf ile amel ederler. Selef-i sâlihînin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yapdıklarına ve icmâ’a ve kıyâsa kıymet vermezler. Dört mezhebden birine tâbi’ olmazlar. Bununla berâber, islâmiyyete ve tesavvufa ve hakîkate tâbi’ olduklarını söylerler. Bu ise, açık bir dalâlet, şaşkınca bir sapıklıkdır. Teblîg-i cemâ’at denilen bu yol, Cemâ’atül-islâmiyye denilen Ebül’alâ Mevdûdînin sapık fırkasına benzemekdedir.

Kendi emîrlerinin seçilmesinde de diyor ki, (İslâm nizâmında Emîrlik çok mühimdir. Cemâ’at-üt-teblîg içinden seçilen Emîr, islâmiyyetin bildirdiği ulül-emr demekdir. Bunun ma’rûf olan emrlerine her ferdin itâ’at etmesi, Allahın ve Resûlünün emrlerine itâ’at etmek gibi farzdır.) [S. 6] (Emîrin, islâmiyyete uygun olan emrlerine, i’tirâz etmeden itâ’at etmek vâcibdir. Emrlerinin senedlerini, delîllerini araşdırmak câiz değildir. Emrlerini yapmamak, yâhud rızâsına uygun olmıyanı yapmak büyük günâhdır. Allahü teâlânın müâhazesine, azâbına sebeb olur). [S. 7] Görülüyor ki, Emîrlerini Peygamber derecesine yükseltmekdedirler. Sekizinci sahîfesinde diyor ki, (Emîrin, mühim bir emr vereceği zemân, cemâ’atin ileri gelenleri ile müşâvere etmesi, sonra Şûrâ meclisi a’zâları ile müşâvere etmesi, ya’nî bunlara danışması vâcibdir. Reyleri dağılırsa, bunlardan, dilediğini tercîh ederek, bunu emr eder). Görülüyor ki, bunlar yalnız Hadîs-i şerîflere ve emîrlerine itâ’at etmekdedirler. Sanki, Kur’ân-ı kerîmde, yalnız emîrlerine



-413-

itâ’at olunması emr edilmiş, ona itâ’at farz olmuşdur. Ona uymıyandan Allahü teâlâ intikâm alacakdır. Şûrâ üyelerinin ve idârecilerinin söylediklerine uymasa dahî, emîre itâ’at lâzım olmakdadır. Bu şûrâ üyeleri ve idârecileri ve emîrleri, kendilerinden olmakda, ya’nî hangi fırkadan olduğu ve ne kadar ilm sâhibi olduğu ve başka hiçbir şart araşdırılmadan, yalnız Kelime-i şehâdet söylemekle biraraya toplanmış bulunan kimselerdendir. Hâlbuki, Selef-i sâlihîn [ya’nî Ehl-i sünnet âlimleri] Ülül-emr olacak zâtın nasıl olacağını bildirdiler. Allâme Ebüssü’ûd efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki, (Ülül-emr, hak yolda olan âmirler ve âdil olan hâkimlerdir. Hulefâ-i râşidîn denilen dört halîfe ve bunların izinde olanlar böyledir.) İmâm-ı Kerhî, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânında ve dahâ sonra olan âmirlerdir. Hâkimler, askerî âmirler böyledir) dedi. Ba’zılarına göre ise, Ülül-emr, islâm âlimleri demekdir. Teblîg-i cemâ’atçıların kendi aralarında seçdikleri emîrlerin böyle olmadıkları meydândadır. Bu emîrlerine itâ’at etmenin vâcib olduğunu, itâ’at etmiyenin büyük günâh işlemiş olacağını söylemeleri de, hiçbir temele dayanmamakdadır.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ümmetinin başına gelecekleri bildirirken, (Benî İsrâil yetmişiki millete ayrıldı. Ümmetim de, yetmişüç fırkaya ayrılacakdır. Bunlardan yalnız bir fırka kurtulacak, diğerlerinin hepsi Cehenneme gidecekdir) buyurdu. Eshâb-ı kirâm, bunu işitince, (O hangisidir, yâ Resûlallah) dediler. (Benim ve Eshâbımın yolunda olanlardır) buyurdu. Bu Hadîs-i şerîfi, Tirmüzî yazıyor ve Abdüllah bin Ömerin haber verdiğini bildiriyor. İmâm-ı Ahmedin ve Ebû Dâvüdün yazdıklarına ve hazret-i Mu’âviyeden haber aldıklarına göre de, (Bunlardan yetmişikisi Cehennemde, geri kalan biri Cennetdedir. Bu da, bir cemâ’atdir) buyurdu. Bu Hadîs-i şerîf (Mişkât) kitâbının (İ’tisâm) bâbında da yazılıdır. Ey müslimânlar! Bu Hadîs-i şerîfde bildirilen tek kurtuluş fırkasını ve bunların Cennete girmeğe sebeb olan i’tikâdlarını arayıp bulmalıyız ve bunların i’tikâdına uymıyan sapık fırkalardan sakınmalıyız! Bu sûretle Cehennemin ateşinden, alevlerinden kurtulmağa çalışmalıyız! Gavs-ul-a’zam Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, ikinci hadîsde bildirilen (Cemâ’at)i ve birinci Hadîs-i şerîfi şöyle açıklamakdadır: (Mü’minin Sünnete ve Cemâ’ate tâbi’ olması lâzımdır: Sünnet Resûlullahın gösterdiği yoldur. Cemâ’at da, (Hulefâ-i râşidîn) denilen dört halîfe zemânlarındaki Eshâb-ı kirâmın sözbirliği yapdığı şeylerdir. Müslimânın, bid’at sâhiblerinin çoğalmalarına mâni’ olması, onlara yaklaşmaması, selâm vermemesi lâzımdır. Mezheb imâmı Ahmed bin Hanbel, bid’at sâhibine selâm veren, onu sevmiş demekdir buyurdu. Çünki, hadîs-i

-414-

şerîfde, (Selâm vermeği yaygın hâle getiriniz! Böylece sevişiniz) buyuruldu). Bunlar (Gunyet-üt-tâlibin) kitâbının 90. cı sahîfesinde yazılıdır. Muhakkiklerin sonuncusu olan büyük âlim Ahmed ibni Hacer-ül-Heytemî “rahmetullahi teâlâ aleyh” de, (Savâık-ul-muhrika) kitâbının 149. cu sahîfesinde, bunları geniş bildirmekde, bu arada, (Ehl-i sünnet i’tikâdından ayrılanlara (Mübtedi’) denir. Bunlar, birinci asrda ortaya çıkmağa başladılar) demekdedir.

İbni Hacer-i Heytemî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Feth-ul-cevâd) kitâbında diyor ki, (Mübtedi’, Ehl-i sünnetin sözbirliği ile bildirmiş olduğu i’tikâda uymıyan kimsedir. Bu sözbirliğini Ebül’Hasen Eş’arî ve Ebû Mansûr Ma’türîdî “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ” ile bunların yolunda olan âlimler bildirdiler). (Fetâvâyı hadîsiyye) kitâbının 205. ci sahîfesinde diyor ki, (Bid’at sâhibi demek, inanışları Ehl-i sünnet inanışından ayrı olan kimse demekdir. Ehl-i sünnet inanışı, Ebül’Hasen Eş’arî ve Ebû Mansûr Ma’türîdînin ve bunlara tâbi’ olanların inanışıdır. İslâmiyyetin beğenmediği birşeyi meydâna çıkaran herkes bid’at sâhibi olur). Şâfi’î âlimlerinden Ahmed Şihâbüddîn Kalyûbî Mısrî (Kenz-ür-râgıbîn) hâşiyesinin dördüncü cildinde diyor ki, (Ebül-Hasen Eş’arînin ve Ebû Mansûr Ma’türîdînin bildirdiklerinden ayrılan kimse (Sünnî) değildir. Bu iki imâm Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâbının yolundadırlar).

Yukarda yazılanlardan anlaşılıyor ki, bu ümmet yetmişüç millete ayrılacak, bunlardan yalnız birisi Cehennemden kurtulacakdır. Her mü’minin bu bir fırkayı arayıp bulması ve bunlara tâbi’ olması vâcibdir. Bunlar, Ebül-Hasen Eş’arî ve Ebû Mansûr Mâ’türîdînin yolunda olanlardır. Zemânımızda ortaya çıkıp yeni bir islâm fırkası kuranın, yalnız (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) demekle kalıp, Ehl-i sünnet velcemâ’at i’tikâdında olması nasıl doğru olabilir? (Cemâ’at-üt-teblîgiyye) isminde yeni türeyen bu fırkanın sözleri ve yazıları gösteriyor ki, bu fırkaya girmek için yalnız (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) demek şartdır. Bunu söyliyen kimse, hangi sapık fırkadan olursa olsun ve Resûlullahdan başka kimseye hattâ Eshâb-ı kirâma ve müctehid imâmlara itâ’at etmese de, bu fırkaya girmekdedir. Kâdıyânî, Nîcerî, Vehhâbî, (Cemâ’at-i islâmiyye)ci ya’nî Mevdûdîci ve müslimân olmıyan başka yollardaki kimselerin, bu cemâ’atden olduklarını görüyoruz. Bu hâlleri ümmet içinde fesâd çıkarmak, bölücülük yapmak değil de, ne olabilir?

Acabâ içlerine aldıkları böyle sapık kimseleri, sonra islâh etmiyorlar mı? Kitâblarından anlaşılan ve yapdıklarından görülen,

-415-

bunun tersidir. Mezhebler üzerinde konuşmağı men’ ediyorlar. Herkesi kendi akîdesinde serbest bırakıyorlar. (Düstûr-ül-amel)’in 16. cı sahîfesinde, (Bölücü ve lüzûmsuz mes’ele üzerinde durulmaz. Tevhîdin aslı ve islâmın esâsı incelenir) diyor. (Miftâh-ut-teblîg) kitâblarının 218. ci sahîfesinde de, aynı şeyler yazılıdır. Kurucuları olan Muhammed İlyâs, (Melfûzât)ının 116. cı sahîfesinde, (Yolumuzun aslı, îmânı kuvvetlendirmekdir. Akâid bilgilerini genişletmek doğru değildir. Yoksa, kalblerde fitne, zihnlerde şübheler hâsıl olur) diyor. (Mekâtîb)inin 142. ci sahîfesinde, (Ara sıra, bid’at kelimesini kullanıyorsunuz. Böyle sözleri söylemeyiniz! Böyle sözler, insanlar arasında fitne çıkmasına sebeb olur) demekdedir.

Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki, bunlarda Ehl-i sünnet i’tikâdı yokdur. Yetmişüç fırkadan herbiri aralarına serbestçe karışabilir. Hattâ müslimân olmıyanlar da, dâhil olur. İ’tikâd bilgileri üzerinde durmazlar. Hattâ bunların öğrenilmesini men’ etmekdedirler. Yalnız Peygamberlerin yolunda olduklarını söylerler. Hadîs-i şerîfde bildirilmiş olan, i’tikâdı doğru tek fırkayı araşdırmazlar. Bunu taleb etmenin fitneye sebeb olacağını söylerler. Bid’at ve benzeri kelimeleri kullanmazlar. Böyle sözler, fitne çıkarır derler. Bütün bu sapık davranışları ile birlikde, kendilerinin Ehl-i sünnet velcemâ’at mezhebinde olduklarını söylerler. Hâlbuki, bu hak mezhebdekilere göre, bunların dalâletde olduklarında hiç şübhe yokdur.

İslâm âlimleri, müslimânların bid’at sâhibleri ile görüşmelerini, onlara yaklaşmalarını, konuşmalarını yasak etdiler. Abdülkâdir Geylânî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”, bid’at ehlinin mezheblerinin bozuk olduklarına inanmak, onlara uymamak lâzım geldiğini, onları sevmemenin çok sevâb olduğunu bildirdi. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Bid’at sâhibine düşman gözü ile bakan kimsenin kalbini Allahü teâlâ emân ve îmân ile doldurur. Bid’at sâhibini kötü bileni Allahü teâlâ, Kıyâmet gününün korkularından korur. Bid’at sâhibine hakâret edene, Allahü teâlâ, Cennetde yüz derece ihsân eder. Bid’at sâhibini güler yüzle karşılıyan veyâ ona iyilik eden, Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma göndermiş olduğu islâmiyyeti beğenmemiş olur) buyurdu. Mugîrenin Abdüllah ibni Abbâsdan haber verdiği Hadîs-i şerîfde de, (Bid’at sâhibi, bid’atinden vazgeçmedikçe, Allahü teâlâ, onun hiçbir ibâdetini kabûl etmez!) buyuruldu. Fudayl bin İyâd “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” buyurdu ki, (Bid’at sâhibini seven kimsenin ibâdetlerini Allahü teâlâ yok eder ve kalbinden îmân



-416

nûrunu çıkarır.) Bid’at sâhibini sevmiyenin ibâdetleri az olsa bile günâhlarının afv olunması umulur. (Yolda, bir bid’at sâhibi ile karşılaşmamak için yolunu değişdir!) Bu Hadîs-i şerîfler ve nasîhatler, (Gunye) kitâbının doksanıncı sahîfesinde yazılıdır. Kendilerinin müslimân olduklarını söyliyen ve Ehl-i sünnet olarak tanıtan (Cemâ’at-üt-teblîgiyye)ciler, her fırkadan olan sapıkları aralarına alıyorlar. Ehl-i sünnet olsun, ehl-i bid’at olsun, her müslimân bunların fırkasına girebiliyor. Böyle oldukları hâlde, hak yolda bulunduklarını iddi’â ediyorlar. Bu gidişleri, iki zıd şeyi [meselâ ateşle barutu] birlikde bulundurmak gibi olmakdadır. Bu ise muhâldir, olacak şey değildir.

Cemâ’at-üt-teblîgıyyenin kurucusu olan Muhammed İlyâs rü’yâda gördüklerini yeni bir din olarak ortaya koyarken mezhebsizlerden kendisine bulaşan mikropları da aşılamakdadır. (Mekâtîb)in doksanıncı sahîfesinde diyor ki, (Hatm-i Kur’ân ve zikr cem’iyyetlerinde bulunmak, elbet iyidir. Din büyükleri bunu bildirmişlerdir. Fekat bu işde bid’at sâhiblerine benzemek tehlükesi olduğu için, böyle yerlerde bulunmamak ihtiyâtlı olur. Peygamberimize (Sana salât ve selâm olsun) derken, Onun hâzır olduğunu ve gördüğünü düşünmek veyâ bid’at sâhibleri (?) gibi söylemek tehlükesi de böyledir. Evet, aşırı muhabbet ile şu’ûru gayb ederek söylemek câiz ise de, şeytân karışıp îmânını bozabilir. Bu ise, dahâ büyük tehlükedir).

Şu söze bakınız! Resûlullahın hâzır olduğunu ve gördüğünü düşünerek, O yüce Peygambere “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” salât ve selâm söylemek, aşırı muhabbet sebebi ile, istemiyerek olsa bile, câiz değil imiş. Îmânın bozulmasına sebeb olacağı için, bundan sakınmak lâzım imiş. Bu sözler, vehhâbîlik inancıdır. Hattâ, aşırı muhabbet ile söylemeği yasak etmesi, vehhâbîliği de aşan bir sapıklıkdır. Müslimân olan, bunu yasak etmez. Bu adam, acabâ nemâz kılarken, bütün müslimânların (Esselâmü aleyke Eyyühen-Nebiyyü!) demelerini nasıl karşılamakdadır? Bakınız! Huccet-ül-islâm İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh” (İhyâ-ül’ulûm) kitâbında ne buyuruyor! (Önce, kalbine Resûlullahın mubârek şeklini getir. Sonra, Esselâmüaleyke eyyühen-Nebiyyü oku ve bu sözünü işiteceğine ve sana cevâb vereceğine inan) (Birinci cild, s. 129). Osmânlı âlimlerinden Muhammed Hakkı efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 1301 [m. 1884] de Mekkede vefât etmişdir. (Hazînet-ül-esrâr) kitâbının 166. cı sahîfesinin birinci makâmında, (Müslimân, kendisinin Resûlullahın karşısında olduğunu düşünmeli, Onu kendisi ile Allahü teâlâ arasında şefâ’atçı, vesîle ve im-



-417-

dâda yetişici bilerek, ta’zîm, saygı ve edeb ile salât ve selâm söylemelidir. Bu makâmda, en uygunu, esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü demekdir...) diyor.

Ârif-ü billah Seyyid Muhammed Osmân Mirgânî Mekkî Hanefî, 1268 [m. 1852] de Mekkede vefât etmişdir. (Akreb-üt-turuk-ı ilelhak) kitâbının ondördüncü sahîfesinde diyor ki, (Resûlullahın karşısında olduğunu, seni gördüğünü ve sesini işitdiğini düşün! Uzakda isen de, Allahü teâlâ sesini işitdirir ve seni gösterir. Burada, yakın ile uzak arasında fark yokdur). Bütün bu yazılar, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem”, kendilerinin karşısında düşünenleri gördüğünü, seslerini işitdiğini göstermekdedir. Cemâ’at-ütteblîgıyyeyi kurmuş olanın buna inanmadığı anlaşılmakdadır. O, aşırı muhabbet ile olsa bile, bunu yasaklamakda, kendisini düşünenleri görmez ve seslerini işitmez demekdedir. Bu sözü ise, vehhâbîlik inançlarının temeli olan (Ölü işitmez) demekdir. Bu konuda sözün en doğrusu, derin âlimlerin sonuncusu olan Ahmed ibni Hacer-i Heytemînin (Fetâvelkübrâ) kitâbının, ikinci cild, dokuzuncu sahîfesinde yazılı olan fetvâsı olup şöyledir:

Süâl - İnsanın rûhu çıkacağı zemân, Resûlullahı görür mü? Görünce, Ona, bu zât için ne dersin denirmiş. (Bu zât) kelimesi, yanında bulunan kimse için kullanılır. Aynı zemânda pekçok kimse ölmekdedir. Bunların herbirine (Bu zât) denildiğine göre, Resûlullahın, bir anda çeşidli yerlerde görüldüğü anlaşılmakdadır. Bu nasıl oluyor?

Cevâb - (Evet Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ölmek üzere olan herkese görünmekde ve (Bu zât için ne dersin?) denilmekdedir. Böyle olması, Allahü teâlânın kudretinin büyüklüğünü göstermekdedir. (Bu) kelimesi, yanında bulunan kimseyi göstermekde kullanılır. Bu söz, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” çeşidli yerlerde, çeşidli şekllerde bir anda görülebileceğine inanmayana cevâbdır. Hâlbuki, akl yolu ile de buna inanılır. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zât-i şerîfi bir ayna gibi olmakda, herkes bu aynada kendi güzelliğinin, çirkinliğinin sûretini görmekdedir. Aynanın güzelliğinde hiç değişiklik olmaz. Kabr hayâtı ve âhıret hayâtı, dünyâ hayâtına benzemez. Dünyâda, her insanın tek bir şekli vardır. Evliyânın, dünyâda da, çeşidli şekller aldığı çok görülmüşdür. Kadîb-ül-ban Hasen Mûsulînin ve başkalarının böyle göründükleri meşhûrdur). 570 de Mûsulda vefât etmişdir.

Yirmidokuzuncu sahîfedeki iki fetvâsından birincisinde diyor ki, (Ölüler, kendilerini ziyâret edenleri tanırlar. İbni Ebiddünyâ-



-418-

nın haber verdiği Hadîs-i şerîfde, (Bir kimse, din kardeşinin kabrini ziyâret edip oturunca, meyyit onu tanır ve selâmına cevâb verir) buyuruldu. Diğer Hadîs-i şerîfde, (Bir kimse, tanıdığı bir mü’min kardeşinin kabri yanından geçip, selâm verince, onu tanır ve selâmına cevâb verir) buyuruldu. İkinci fetvâsında diyor ki, (Ölü, dirilerin seslerini işitir. İmâm-ı Ahmedin bildirdiği Hadîs-i şerîfde, (Meyyit, kendini yıkayanı, taşıyanı ve kabre koyanı tanır) buyuruldu). 1362 [m. 1943] senesinde, Ankarada vefât etmiş olan derin âlim, büyük Velî, Seyyid Abdülhakîm Efendi hazretleri, İbni Hacer-i Mekkî için, (İslâm âlimlerinin en büyüklerindendir. Her sözü sağlam ve huccetdir) buyurdu.

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hâzır olmasında, görmesinde nasıl şübhe edilebilir? Peygamberlerin, hattâ Velîlerin temiz rûhları, bedenlerinden ayrılınca, mertebeleri artar. Melekler gibi tam tasarruf sâhibi olurlar. Böyle olduğunu Ehl-i sünnet âlimleri sözbirliği ile bildirdi. Bunu yalnız, Muhammed bin Abdülvehhâb inkâr ediyor. Allahü teâlâ onu dalâletde bırakdı. Cemâ’at-ütteblîgıyyenin başı İlyâs da, onun sapık akıntısına kapıldı. Buna inananların gözlerini aydınlatmak ve mülhidlerin yüzlerini kızartmak için, âlimlerin sözlerinden bir misâl dahâ verelim:

Hindistândaki âlimlerin büyüklerinden şâh Veliyyullah-i Dehlevî, (Huccet-üllahil-bâliga) kitâbında C. 1, Sh. 35 de diyor ki, (İnsan ölünce, rûhunun madde âlemi ile ilgisi kalmaz. Kendi aslına döner. Melekler gibi olur. Onlar gibi, insanlara ilhâm eder, yardım yapar. Allahü teâlânın dîninin yayılmasına, kuvvetlenmesine yardımcı olur. Bu yolda çalışanlara imdâd eder. Takım takım yardıma geldikleri görülür). Bu söz, mubârek rûhların melekler gibi iş yapdıklarını gösteriyor. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hâzır olduğuna ve işitdiğine inanmıyanı iknâ’ etmek için, bu söz yetişmez mi? Bütün varlıkların aslı ve Allahü teâlâya yaklaşdıran biricik sebebin O olduğunu islâm âlimleri sözbirliği ile bildirdiler.

Allâme Abdürraûf Münâvî, (Er-ravd-un-nadîr) kitâbında diyor ki, (Temiz rûhlar, bedenlerinden ayrılıp, makâmlarına yükselince, hiçbirşey kendilerine perde olmaz. Herşeyi görür veyâ meleklerden öğrenirler. Bu, öyle bir sırdır ki, çok az kimseye bildirilmişdir. Mubârek rûhlar böyle olunca, hepsinin en üstününün nasıl olacağını düşünmeli ve iyi anlamalıdır!)

Ahmed Zeynî Dahlân hazretleri, (Takrîb-ül-üsûl)de diyor ki, (Âriflerden çoğu bildirdi ki, Velî ölünce, rûhunun mürîdlerine olan bağlılığı devâm eder. Bunun bereketi ile, nûrlar, feyzler hâsıl olur. Böyle olduğunu, Kutbül-irşâd Abdüllah-ul-Haddâd hazretle-



-419-

ri uzun açıklamış, bu arada şöyle demişdir: Velî öldükden sonra, kendine yakın olanlarla ilgilenir. Diri iken olan ilgisinden dahâ çok ilgilenir. Çünki, diri iken, kulluk vazîfelerini yapmakla da meşgûldür. Ba’zan bu meşgûliyyetleri ağır basar. Hele bu zemânda, çoğunlukla böyle olmakdadır. Seçilmişler ölünce, şeklleri, bedenleri gayb oluyor. Fekat, hakîkatleri mevcûd kalır. Kabrlerinde diridirler. Velî, kabrinde diri olduğu için ilmi, aklî ve rûhânî kuvvetleri hiç değişmez. Hattâ öldükden sonra, hepsi dahâ artar). Sahîfe 58. Bütün Velîler için böyle olunca, Peygamberler için ve hele hepsinin en üstünü olanı için nasıl olduğunu anlamalıdır. Bu açık hakîkati, ancak mezhebsizlik zehri ile bozulmuş olan ve dinden çıkmış mülhidlerin tuzaklarına düşmüş olan inkâr eder. Allahü teâlâ, bu büyük belâdan bütün müslimânları korusun! Âmîn. (El-muallim) mecmû’asından terceme temâm oldu. Bunların arabî aslları, (Elüstâz Mevdûdî) kitâbı ile birlikde, İstanbulda ofset yolu ile basdırılmışdır.

59 - Hindistânın büyük âlimlerinden Ahmed Rızâ hân Berilevî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Fetâvel-Haremeyn) ismindeki fetvâ kitâbında, yirmisekiz süâle cevâb vermekdedir. Bu fetvâları, Ehl-i sünnet âlimlerinin beyânlarına tam uygundur. Bunlardan on adedi, teberrüken aşağıda bildirilmişdir:

Süâl 1: Hindistândaki ingiliz câsûsları, kendilerine (Neyâşire) diyorlar. Cebrâîl aleyhisselâmın ve meleklerin ve cinnin ve şeytânların ve göklerin ve mi’râc mu’cizesinin ve Cennetin ve Cehennemin var oldukları ve bedenlerin müslimânların inandığı şeklde, tekrâr dirilecekleri doğrudur diyorlar. Fekat, bunları bildiren âyet-i kerîmelere, (Bâtıniyye) denilen kimselerin bir kısmının yapdıkları gibi, uydurma ma’nâlar veriyorlar. Bu söylenen şeyler, maddeden yapılmış değildir. Ma’nâ ve hayâlî şeylerdir, diyorlar. Âdetlerin ve fizik kanûnlarının dışında birşey var olamaz diyorlar. Böylece, Allahü teâlânın, tabî’at kanûnları dışında birçok şeyler yaratacağını inkâr ediyorlar. Mu’cizelere inanmıyorlar. Bunlara, tabî’atda gördükleri, öğrendikleri şeylere göre, ma’nâ veriyorlar. Allahın dînini yaymak için yapılan cihâdda, kâfirlerden alınan esîrlerin köle olarak kullanılması harâmdır, zulmdür. Vahşîlerin yapdığı şeydir, diyorlar. Bütün dinlerde bildirilmiş olan bu işi, Allah emr etmemişdir, diyorlar. Tefsîr kitâblarının ve hadîs kitâblarının hiçbirine inanmıyorlar. Bunların içindekilerin hepsini âlimler uydurmuşdur, diyorlar. Elimizde doğru olarak yalnız Kur’ân var. Biz Kur’âna yeni bilgilerimize göre ma’nâ veririz. İlk müslimânların anladıklarına ve onlardan bize ulaşanlara inanmayız diyorlar.

-420-

Böyle söyliyenlere (Müslimân) ve (Ehl-i kıble) denir mi? Çünki bu câsûslar, müslimân olduklarını bildiriyor ve (Kelime-i şehâdet) söyliyorlar ve kıbleye karşı nemâz kılıyorlar. Hattâ, hakîkî müslimân kendilerinin olduğunu ve hâlis islâm dîninin de onların söyledikleri gibi olduğunu iddiâ ediyorlar. Bunlara müslimân mı diyeceğiz, kâfir mi diyeceğiz? Söylediklerine yanlış, bozuk mu diyeceğiz?



Cevâb 1: Hiç öyle değildir. Vallâhi, bunların müslimânlıkla hiç ilgileri yokdur. Bunlar, ingilizlerin beslediği islâm düşmanlarıdır. Kâfirlerin, mürtedlerin en kötüleridirler. Çünki bunlar, dinde zarûrî olarak bilinen şeyleri inkâr ediyorlar. Bunların kelime-i şehâdet söylemeleri ve Kâ’benin kıble olduğunu söylemeleri, (Mü’min) olduklarını ve Ehl-i kıble olduklarını göstermez. Zarûrî olan, açık, meydânda olan din bilgilerini değişdirmeğe, âlimlerin hiç biri ve i’tikâd ve fıkh kitâblarının hiç biri izn vermemişdir.


Yüklə 2,64 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   33   34   35   36   37   38   39   40   ...   44




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə