Gençlerin kendilerine ve topluma karşi sorumluluklari sorumluluk



Yüklə 65,9 Kb.
tarix02.11.2017
ölçüsü65,9 Kb.
#27807

GENÇLERİN KENDİLERİNE VE TOPLUMA KARŞI SORUMLULUKLARI

Sorumluluk; kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, sorum, mesuliyet

Allah’ın birliğine, Hz. Muhammed s.a.v.’in son peygamber olduğuna ve ahiret gününe inanan her insan müslümandır. Müslüman, tek gerçek hüküm sahibinin Allah olduğunu bilir. O peygamberler göndererek insanlığı uyarmış, doğru yolu göstermiştir. Müslüman bu gerçeği tasdik etmiş, tanık olmuştur. Artık bu gerçeğe göre kendini ve hayatını inşa etme sorumluluğu başlamıştır.

Dünya hayatı bitip Allah’ın insanlara hesap soracağı gün gelmeden hazırlanmak gerekir. Her şeyin başında, Allah ve Rasulü nasıl bildirdi ise o haliyle İslâm dinini öğrenmek ve yaşamak gelir. Kendi görüş ve düşüncelerimize göre dinî anlayış geliştirmek, bir yol çizmek yanlış ve geçersizdir. Din, Allah’tan geldiği gibi kabul edilir.

Dünya ve ahiret hayatının hakikatine dair tek gerçek bilgi İslam’da mevcuttur. Bu bilgi dünyayı, ahireti, canlı ve cansız her varlığı yaratan Allah’tan gelmektedir. Allah, aklın kavrayabildiği ve kavrayamadığı hikmetlere bağlı olarak, her yarattığına istediği şekli vermiş, hayatını belirlemiştir. Onlar üzerinde istediği gibi etki ve tasarruf sahibi olan da O’dur.

Dünya hayatını İslâm’ın prensiplerine göre yaşamanın en doğru yol olduğunu biliriz. Allah’a güvenir ve O’na teslim oluruz. Asıl beklentimiz, ümidimiz ahirette Allah’ın rahmetiyle karşılanmaktır. Bu hal müslümanı güven ve huzur içinde yaşatır. Kendisi güvenli, huzurludur. Bu yüzden çevresine güven ve huzur verir.

O bakımdan dünyanın müslümanın varlığına ihtiyacı vardır. Müslüman, İslâm’ın emrettiği şekilde yaşayarak bütün mahlûkatın haklarını gözetir. Onların yok olmasını, bozulmasını engeller.

Allah Teâlâ, âlemi bir bütünlük içerisinde yaratmıştır. Âlemdeki her bir unsur diğerine bağlıdır. İyi veya kötü haliyle diğerini etkiler. İnsan da fıtrat üzere yaratılarak ilâhi düzendeki yerini almıştır. Yaratılışından uzaklaşması, içinde bulunduğu âleme yabancılaşması demektir. Bu hal zarar görmesine yol açar. Böyle biri çevresine de zarar vermeye başlar. İslâm bu yabancılaşmanın, hakikatten uzaklaşmanın önüne geçmek için kurallar koyar. Yapılacakları ve yapılmayacakları belirler. Böylece hayat için güvenli bir alan oluşturur.

İlmihaller ve İslâm prensipleri

İlmihal kitaplarımız, her seviyeden müslümanın kolaylıkla anlayabileceği bir üslupla dinin kurallarını, Allah’ın emir ve yasaklarını bir araya toplamıştır. Bu yazıya da kaynaklık eden merhum âlimimiz Ömer Nasuhi Bilmen’in “Büyük İslâm İlmihali” buna örnektir. Bir müslümanın nasıl yaşaması gerektiğine dair temel prensipler, görevler bu ilmihalde kolaylıkla bulunabilir.

Müslüman, görevleri olan insandır. Sorumlulukları, yapması ve sakınması gerekenler vardır. Bu görevlerin kimileri zorunludur. Bunlar Allah Teâlâ’nın mutlaka yapılmasını veya yapılmamasını emrettiği şeylerdir. Mesela namaz, zekât, oruç, hac yapılmasını emrettiği görevlerdir. Yalan söylemek, hırsızlık yapmak, haksız yere kan dökmek gibi işler ise kesinlikle yapılmamasını emrettiği şeylerdir.

Müslümanın kimi görevleri de yapılması hoş görülüp tavsiye edilen işlerdir. Bu tür tavsiyelere uymak, dinen zorunlu olmamakla birlikte kişinin ahlâkî olgunluğunu gösterir, sevap kazandırır. Başta Yüce Rabbinin olmak üzere herkesin takdirine, övgüsüne sebep olur. Bu tür şeylerin yapılmaması bir noksan ve eksiklik olmakla birlikte bir sorguyu ve azabı da gerektirmez. Nafile namazlar, fakirlere ve düşkünlere yardım, cömertlik, güzel ve kibar davranışlar gibi…

Dinen zorunlu olan görevler, dinimizin ibadetler bahsinde ele alınır. Diğer görevler ise ahlâk bahsine aittir.

İslâm ahlâkı kişilerin kendi anlayışlarına, zevk ve çıkarlarına, devirlerin modasına bağlı değildir. Kaynağı vahiydir, ilâhi bir mana taşır. Bu sebeple insanların manevi ihtiyaçlarını karşılar, tatmin duygusu verir, yükselme ve olgunlaşmayı sağlar.

Fazilet ve hikmet dini olan İslâm sayesinde müslüman kişi yüksek bir ahlâk anlayışına sahiptir. Artık müslümanlığının ispatı bakımından bu anlayışla yaşaması beklenir. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz: “Ben iyi ve güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuşlardır. Onun ümmetinin işi de bu ahlâkı devam ettirmektir.

Peygamberinin tebliğ ettiği din üzere olan müslümanın kötü bir ahlâkla ömrünü tüketmesi beklenemez. O, kendisine öğretilen ahlâkın faziletini, yüceliğini hissederek Efendimiz’in izini takip eder.

Her insan, kötü ahlâkını değiştirip bu yüce ahlâka sahip olabilir. Efendimiz s.a.v.: “Ahlâkınızı güzelleştirin” diye emir ve tavsiye buyurmuştur. Dinen hoş görülmeyen hal ve istekleriyle mücadele eden çok kimsenin zaman içerisinde güzel ahlâk ve iyi huylar kazandıkları görülmektedir. Buna “nefs terbiyesi” denilir ve herkes bununla yükümlüdür. Bu terbiye sayesinde müslümanlar her çeşit görevlerini kolaylıkla yerine getirirler.

Müslümanın 4 Görev Alanı

Müslümanların görevleri esas olarak dörde ayrılır:

• Allah Teâlâ’ya karşı olan görevler,

Kişinin kendisine karşı görevleri,

• Aileye karşı görevler,

• Topluma karşı görevler.



Allah’a karşı görevler

Her akıl sahibi ve ergenlik çağına ermiş kimse, Allah Teâlâ hazretlerini Alemlerin Rabbi olarak bilip yalnız O’na kulluk etmekle sorumludur. Bu kulluk, bir insan için en büyük nimet ve şereftir. Ancak Allah’a kulluk eden insan huzur bulur. Evladın anne babasını, kardeşin kardeşini, arkadaşın arkadaşını bilmesi gerektiği gibi, insan da en doğal hali olan kulluğunu bilmelidir. Aksi halde Rabbini unutur, karanlıkta kalır. Dünya hayatını bir hiç olarak yaşar. Ebedi olan ahiret hayatı ise azaba döner.

Allah’ın varlığını, birliğini, kudret ve azametini, mübarek emir ve yasaklarını bilir ve doğrularız. Bu bizim inancımızı gösterir. Sonra da namaz, zekât, oruç, hac gibi yükümlü bulunduğumuz ibadetleri seve seve yerine getiririz. Bunlardan feyz alır, büyük zevk duyarız.

İslâm yurdunu koruma ve savunma da Rabbimize karşı görevlerimizdendir. Dine ve İslâm yurduna hizmet, bir müslüman için çok kıymetlidir. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur: “Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin.”

Kişinin kendi nefsi ile mücadelesi de bir cihaddır. Bundan dolayı önemli ilâhi bir görevdir. İslâm’ın verdiği bir terbiye içerisinde nefsini koruyan kimse, hem kendisine hem İslâm yurduna gereği gibi hizmet eder. Yüksek fedakârlıklar yüksek bir İslâm terbiyesi sayesinde meydana gelir.

Kişinin kendisine karşı görevleri

İnsanların kendilerine karşı da görevleri vardır. Bu görevlerin bir kısmı bedenlerine bir kısmı ruhlarına yöneliktir.

Her müslüman için temiz ve pak olmak, güçlü bir bedene sahip olmak gereklidir. Bedenimiz, Allah’ın bir nimetidir. Yaratılış şekliyle O’nun harikalarından biridir. Her yönüyle insana hizmet eden bu bedene, bağımıza bahçemize, evimize arabamıza gösterdiğimiz özen gibi özen göstermeliyiz. Güçlü ve sağlıklı olmasına gayret etmeliyiz.
Sağlığa zarar verecek yiyeceklerden, içeceklerden ve davranışlardan kaçınmak, hastalık halinde de tedaviye dikkat etmek gerekir.

İslâm’da içki haramdır. Herhangi bir organı kesin bir lüzumu yokken kesmek haramdır. İntihar denilen, kişinin kendi hayatını sona erdirmesi haramdır. Çünkü bunları yapmak Allah’ın insana ikram ettiği hayata suikast demektir.

Geceli gündüzlü aç durmak, helal şeylerden büsbütün nefsini kesmek gibi riyazetler de caiz değildir. Dinimizin emrettiği ibadet ve riyazetler orta bir halde olup, hayatın zevkini, mutluluğunu engellemez.

İnsan sağlam bir iradeye sahip olmalıdır. Yararlı şeyleri öğrenip yapmalı, yararsız şeyleri de terk etmelidir. Başkalarının hatalı davranışlarına özenmemelidir. Hakkın, doğrunun yanında olmalıdır. Her ne sebeple olursa olsun haksızlığın, zulmün, eziyetin yanında olmamalıdır. Kötü ve zararlı olan herhangi bir şeyi kıymetlendirmeye çalışmamalıdır.

Aklı ve zihni ilimle irfanla aydınlatmak, kalpte yararlı ve yüksek duyguları uyandırmak gerekir. İslâm’da ilim ve marifet kazanmak pek önemli bir görevdir. İnsan akıllıca yaşamalı ve daima gerçeğin peşinde olmalıdır. Bir hadis-i şerifte: “İnsanı insan yapan aklıdır. Aklı olmayanın dini de yoktur.” (Beyhakî, Şuabu’l-İman) (199) buyurulmuştur.

Aileye karşı görevleri

İslâm’da evlilik ve aile kurmaya önem verilmiştir. Aile içerisindeki fertlere de karşılıklı görevler düşmektedir.

Erkeğin başlıca görevi eşiyle güzel geçinmek, onu korumak, geçim ihtiyaçlarını karşılamak ve ailesine bağlı kalmaktır. Efendimiz s.a.v: “Kadınlara ancak kerim olanlar ikram eder, kötü olanlar da ihanet eder.” buyurmuşlardır.

Kadın ise, eşinin namus ve şerefini korumak, kanaatkâr olmak ve israftan kaçınmakla görevlidir. Eşinin dine uygun isteklerine itaat ederek mutlu bir evliliğe yardımcı olur.

Çocuklar da anne babalarına saygı gösterip sözlerini dinlerler. Kendilerinin hayatına sebep olan, yıllarca sevgi ve şefkatle korumuş olan anne ve babalarına karşı “öf” bile demezler. Anne babasına bakmayan, onların dine uygun emirlerini dinlemeyen, ihtiyaç zamanlarında yardımlarına koşmayan bir evlat, hayırlı bir evlat olmaz. İnsan olma şerefini kaybeder ve Allah Teâlâ’nın azabını hak etmiş olur.

Anne babalar da, çocuklarını besleyip büyütür. Güzel ahlâk ile terbiye edip hayata hazırlarlar. Çocuklar arasında eşitsizliğe, haksızlığa yol açmazlar. Sakin, yumuşak davranışlarla terbiyelerine dikkat edip isyan etmelerine sebep olmazlar.

Kardeşlerin başlıca görevleri ise birbirlerini sevmek, birbirlerine saygı gösterip merhamet etmektir. Kardeşler arasındaki bağı korumak gerekir. Maddi bir çıkar sebebiyle kardeşler arasına bir husumetin girmesine izin verilmemelidir.

Topluma karşı görevleri

İnsanlar toplu halde yaşadıkları için birbirlerine karşı da bir takım sorumlulukları vardır. Bu sorumluluklar yerine getirilmediği sürece toplumun düzen ve huzurundan söz etmek mümkün olmaz.

Her insan yaşama hakkına sahiptir. Kimsenin hayatına haksız yere son verilemez. Bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmüşçesine büyük bir vebaldir. Bir insanın hayatını korumak ise bütün insanların hayatını korumuşçasına büyük bir iştir.

Bütün insanlar hür yaratılmıştır. Geçerli bir sebep olmadıkça tutsak edilemezler. Ancak hiçbir hürriyet de toplumun kötülüğüne kullanılmaz.

Her müslüman, bütün insanların hidayet ve mutluluğunu istemelidir. İslâm, bu ahlâka sahip olanlara büyük önem verir. Kötülüğe meyilli insanların hallerine de acır ve doğru yola girmelerine çalışır.

İnsanlar birbirlerini iyilikle ikaz etmeye ve hallerini düzeltmeye çalışırlar. Bu gayret hiçbir zaman başkasının vicdanını baskı altına alma noktasına gitmez. Herkes kendi vicdanının hesabını Allah’a verecektir. Fakat kimsenin başka insanlara zarar vermesine de izin verilmez.

Herkesin namus ve şerefinin korunması gerekir. Bunun aksine bir davranış, gıybet, iftira, alay etme, sövme kesinlikle haramdır. Kendi namus ve şereflerine saygısı olanlar, başkalarının da namus ve şereflerini korurlar.

İslâm, başkalarının mülküne saldırıyı, hırsızlığı ve gaspı da yasaklamıştır. Başkalarının malına göz dikmek de dinimizce hoş karşılanmaz. Herkes Allah’ın taksimine saygı gösterir ve meşru yoldan kendi kazancını elde etmeye çalışır.

Sevgi ve saygı kurallarına uygun ilişkiler, içinde yaşadığımız toplumu güven ve huzur toplumu haline getirir. Böyle bir toplumun inşa edilmesi, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz hususlar arasındadır.

Ayrıca insanların eziyetlerine katlanıp onlara eziyet etmemek de gerekir. Müslüman, başkalarının kusurlarını affetmeli, herhangi bir konuda yardıma ihtiyacı olanlara destek olmalı, her insana saygıdeğer bir varlık olduğunu hissettirilmelidir.

Şunu da unutmamak gerekir ki, Müslüman olmak hiçbirimizin kendi kazancı değildir. Bu yüzden bize lütfedilen İslâm nimetine karşı en büyük teşekkürü Rabbimize yapmalıyız. Bu da O’nun istediği gibi bir müslüman olmakla mümkündür.

Her müslümanda bulunması gereken ahlâkî özellikler

Müslüman Allah’tan korkarak haram ve şüpheli şeylerden uzak durur. Her işinde doğruluk ve adalet üzere olup, verdiği sözü tutar. Emanete sahip çıkar, hainlik etmez.


Söz ve davranışlarında edepli, güzel bir terbiye ile hareket eder.

Gösteriş, riyakârlık yapmaz. İyi niyet ve saf bir kalple başladığı işlerine, Allah Teâlâ’nın rızasından başka bir karşılık beklemez. Maddi bir çıkar, insanların pohpohlaması, bir terfi, makam elde etme gibi sebeplerle niyetini çirkinleştirmez.

İyilik etmeyi sever. Bağışlayıcı davranıp ihsan eder.

İçinde yaşadığı toplumun huzuru, selameti için üzerine düşeni yapar. Büyüklerine, tecrübe sahiplerine, amirlerine saygı gösterir. Kendinden küçüklere yol gösterici, yardımcı olur.

İnsanlarla ilişkilerini, onlara karşı söz ve davranışlarını öfkeden, tahammülsüzlükten arındırır. Acele etmez. İlişkilerinin bir gurur mücadelesine dönüşmesine izin vermez.
Yumuşak huylu ve güler yüzlüdür. Çatık kaş ve kibirle davranmaz. İçinde bulunduğu ortamı yaşanılmaz hale getirmez.

Sükûnet ve temkinle davranır. Kendi üzerine düşeni güzelce yapıp, sonrasını Allah Teâlâ’nın takdirine bırakır. O’nun takdirine rıza gösterir.

Her canlı ve cansız varlığa Allah Teâlâ’nın bir eseri, sanatı olması hürmetine saygı duyar. Kıymet verir. Fakat kulları içerisinde Allah Teâlâ’ya karşı isyankâr olanlardan uzak durup, dostlarına yakın olur.

Herhangi bir şeyi uğursuz saymaz. Kötüye yormaz. Aksine her işten bir hayır çıkacağını düşünüp ümitli olur. Sözlerinde de iyimserlik ve güven hâkimdir.

Zorluğu görünce yılmaz. Yaratılışının her zorluğa dayanıklı olduğunu bilir. Allah’ın izniyle sabırla bütün sıkıntıları aşar.

Gereğinden fazla konuşmaz. Dinlemesini bilir. Gerçeği, hakkı gizlemez. Mümin kardeşleriyle arasında muhabbet, sevgi oluşması için sohbet edebine dikkat eder.

Kutsal değerleri, namus ve şerefi el üstünde tutar. Çirkin, kötü işlerden utanır. İnsanların kusurlarını örter. Görmezlikten gelir. Yalnız kendi kusurlarını görmeye ve onları iyileştirmeye çalışır.

Başkalarının kendisine yaptığı iyilikleri unutmaz. Minnettar olur. Teşekkür eder. Söz ve davranışlarında incelik ve kibarlık görülür.

Bilgisi, becerisi her ne ise onu en güzel bir şekilde ortaya koyar. Olduğundan fazla görünmeye çalışmaz. Üstünlük elde etmeye ihtiyaç duymaz. Övünmez, kendini büyük görmez.
Dost olur, yardımcı olur. Kadirşinastır, kıymet bilir. Şefkatlidir. Acır, merhamet eder. Vefalıdır. Verdiği sözü tutar, yerine getirir.

Varlığıyla, söz ve davranışlarıyla iyiliğe, hayra sebep olur. Bunun aksinin olmamasına çok dikkat eder.

Müslüman, her an için Allah’ın kendisini gözetlediğini bilir. Bu yüzden O’na isyan etmekten, emirlerine muhalefet etmekten kaçınır.

Her müslümanda bulunması gereken bu özellikler, büyük İslâm ahlâkını oluşturur. Bu ahlâk, her türlü aşırılıktan arınmış dengeli bir ahlâktır.

Biraz gayretle güzel ahlâkı edinmek, dine sıkıca yapışmak, Allah ve Rasulü ne istiyorsa onu yapmak mümkündür.

Bu prensiplere göre yaşanan bir hayat İslâmî hayattır. Yerin ve göğün sakinleri bu hayatın sahibine dua ederler. Dünya ona minnettar olur.



Altın Gümüş Kardeşliği

Sahabe-i Kiram’dan İbn Ömer r.a. diyor ki:

“Biz öyle zamanlar gördük ki içimizden hiç kimse kendini altın ve gümüşe (mala mülke) müslüman kardeşinden daha hak sahibi görmezdi. Şimdi ise öyle bir devirdeyiz ki, altın ve gümüşü müslüman kardeşimizden daha çok seviyoruz.”

İki Büyük Nimet

Hz. Ali r.a. şöyle demiştir:

“İki nimet var ki hangisine daha çok sevindiğimi kestiremiyorum. İlki, bir adamın ihtiyacını karşılayacağım ümidiyle bana gelmesi, bütün samimiyetiyle benden yardım istemesidir. İkincisi, o kimsenin arzusunu Allah’ın benim aracılığımla yerine getirmesi veya işini kolaylaştırmasıdır. Bir müslümanın işini görmeyi dünya dolusu altın ve gümüşe sahip olmaya tercih ederim.”

Cennetlik Bir Adam

Büyük sahabi Enes b. Malik r.a. anlatıyor:

Rasulullah s.a.v.’in huzurunda oturuyorduk. Bize:

– Şimdi cennet halkından biri gelecek, dedi.

Derken Ensar’dan bir adam çıkageldi. Sakalından abdest suyu damlıyordu. Sol elinde de ayakkabıları vardı.

Rasulullah s.a.v ertesi gün ve ondan sonraki gün de aynı sözü söyledi. Sözün üzerine her iki günde de aynı kişi geldi. Üçüncü gün namazdan sonra peşine takılıp adama:

– Babamla aramızda kırgınlık var. Eve gidemiyorum. Beni misafir eder misin, dedim.

– Olur, dedi.

Adamın yanında üç gece kaldım. Bir gece olsun gece namazına kalkmadı. Sabah namazına kadar yatıyordu. Sonunda adama babamla bir kırgınlığım olmadığını, Rasulullah s.a.v.’in sözünü söyleyip merakımdan yanında kaldığımı söyledim. Fakat kendisinde pek ahım şahım bir ibadet görmediğimi söyledim. Adam:

– Gördüklerinden başka bir ibadetim yok, dedi. Yanından ayrılıp giderken arkamdan seslendi:

– Dediğim gibi, gördüklerinden başka bir ibadetim yok. Şu var ki hiçbir müslümana karşı gönlümde ne bir hile düşünürüm, ne kin ne de haset beslerim.

Müslüman Olmak, Müslüman Ölmek

Medineli Evs ve Hazreç kabileleri müslüman olmadan önce düşman idiler. Rasulullah s.a.v.’in Medine’ye göçüyle aralarındaki düşmanlık bitmişti. Fakat bir gün Evs kabilesinden biri Hazreç kabilesini yeren bir beyt okumuştu. Hazreçliler buna karşılık verdi ve iş büyüdü. Silahlarını çekip birbirlerine hücum ettiler. Büyük bir kargaşa çıktı.

Durum Rasulullah s.a.v.’e iletildi. O sırada vahiy indirildi. Rasulullah koşarak yanlarına gitti ve yüksek sesle şu ayeti okudu:

“Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun. Sakın siz müslümanlar olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.” (Al-i İmran, 102)

Bunun üzerine taraflar silahlarını atıp birbirlerine sarıldılar.(Semerkand Dergisi-Ocak,2010)

Çocukların anne ve babalarına karşı görevleri:

 Çocuklar anne ve babalarına itaat etmeli ve iyilikte bulunmalıdırlar: "Biz insana ana babasına iyilik yapmasını da tavsiye ettik." (Lokman, 31/14). Çünkü bir çocuğun yetişip büyümesinde en büyük fedakârlığı, anne ve baba gösterir.

 Çocuklar anne ve babalarına karşı saygı ve şefkat göstermeli, meşru istediklerini yerine getirmeli, onları memnun etmelidir. "Anne babaya güzellikle muamele edin, eğer onlardan biri veya ikisi senin yanında ihtiyarlık haline ulaşırsa sakın onlara "öf" bile deme, onları azarlama, ikisine de iyi ve yumuşak söz söyle" (Lokman, 31/14).

 "Rabbin şunları kesin olarak buyurdu: Ancak O'na ibadet edin, ana-babaya ihsan ve iyilik yapın. Birisi yahut ikisi de yanında ihtiyarlarsa sakın onlara "öf" bile deme, onlara darılma ve yüzlerine bağırma, ikisine de ikram et ve tatlı söz söyle. İkisine de merhamet besleyerek tevazu göster ve de ki: "Rabbim ikisine de merhamet et, onlar beni küçük iken nasıl terbiye etmişlerse sen de her ikisine merhamet et". Rabbiniz gönlünüzdekini daha iyi bilir. Ana-baba haklarında iyilik ederseniz Allah size mağfiret eder. Çünkü o, günaha tövbe edenleri muhakkak affedicidir" (İsra, 17/23-25).

 Abdullah b. Mes'ud diyor ki: "Peygamber (s.a.v) Efendimize:

 -Allah'ın katında en sevgili amel hangisidir? diye sordum, Hz. Peygamber (s.a.s.):

 -Vaktinde eda olunan namazlar, buyurdu.

 -Namazdan sonra hangisi daha sevgilidir? dedim.

 -Ana-babaya iyilik etmektir, buyurdu.

 -Sonra hangisidir? dedim.

 -Allah yolunda cihaddır, buyurdular. (Riyazu's-Salihin, I, 347).

Çocuklar anne-babaları hakkında kötü konuşmamalı, onlara sövmemeli, vasiyetlerini yerine getirmeli, dostlarına ikramda bulunmalıdırlar. Bunun yanı sıra fırsat buldukça "Ey Rabbimiz kıyamet günü, beni, anne-babamı ve bütün müminleri mağfiret eyle. " (İbrahim, 14/41) diye dua etmelidirler.

Baliğ olan çocuklar ana-babalarının odalarına her zaman izin alarak girmelidirler. Baliğ olmayan küçükler de şu üç vakitte ana-babalarının veya başkalarının odalarına izin ile girmelidirler:

Sabah namazından önce, yani yataktan kalkıp giyinileceği zaman; öğle uykusu sırasında yatsı namazından sonra yatılacağı zaman.



Çocukların Ana ve Babalarına Karşı Görevleri Şunlardır:

- Ana ve babaya iyilikte bulunmak,

- Geçim sıkıntısı içinde iseler geçimlerini sağlamak,

- Ana ve babayı söz ve davranışları ile hiçbir şekilde incitmemek, "Öf" bile dememek,

- Ana ve babalarına karşı güler yüzlü, tatlı sözlü olmak, yüzlerine sert ve öfkeli bakmamak,

- Çağırdıkları vakit hemen koşmak,

- Ana ve babaların emirlerini (Bu emirlerde Allah'a itaatsizlik olmadıkça) dinlemek ve yerine getirmek,

- Her işte onları memnun etmek,

- Yanlarında yüksek sesle konuşmamak,

- Ana-baba hizmete muhtaç duruma geldiklerinde onlara hizmet etmek ve bunu seve seve yapmak,

- Onlardan izinsiz bir yere gitmemek,

- Öldükleri zaman onları rahmetle anmak, dûa etmek, onların ruhları için hayır yapmak, vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babanın dostlarına iyilik etmek, anne ve babasına kötü söz söylenmesine sebep olmamak,

Anne-baba hakları konusunda Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor:

«Allah'ın en sevdiği amel, vaktinde kılınan namaz ile anaya ve babaya iyilik yapmaktır.»

«Allah'ın kıyamet gününde yüzlerine bakmayacağı kişilerden biri de anasına, babasına asi olandır.»

«Allah, bütün günahlardan dilediklerinin (cezasını) kıyamet gününe tehir eder, yalnız ana-babaya yapılan isyanın cezasını Allah, sahibine ölmeden önce verecektir.»


Kardeşlerin birbirlerine karşı görevleri

Kardeşler birbirlerine karşı iyi davranmalı, küçükler büyüklere itaat edip onlara saygı beslemeli, büyükler de küçüklere hoşgörü ile davranmalıdırlar. Ancak bu şekilde ailede mutluluk ve huzur sağlanabilir.

Kardeşler maddi hırs sebebiyle, aralarındaki birlik ve beraberliği, ahengi bozmamalıdırlar.

Kardeşlerin kabiliyetleri birbirlerini kıskançlığa sevk etmemelidir. Kimi insan ilme meraklıdır, o sahada ilerler, şan şöhret sahibi olur; kimi insan da ticarete meraklıdır, o sahada çalışır, ilerler, zengin olabilir. Bunları olgunlukla karşılamalı, herkesin aynı konumda olamayacağı, aynı sahada çalışamayacağı gerçeği unutulmamalıdır.

Aralarındaki -varsa tabii- fikir ayrılıklarını, konuşarak, birbirlerinin düşüncelerine hürmet duyarak çözüm yoluna koymalıdırlar. Sertlikler ve tartışmalar daima kötü sonuçlar doğurur. Ailevi huzursuzluklara, tatsızlıklara neden olur.

Kardeşler arasında samimi bir sevgi ve birlik olmalı.

Kardeşler birbirlerini tamamlayan bir bütünün parçaları gibidir. Hiç bir şey bu birliği bozmamalı, kardeşleri birbirinden uzaklaştırmamalı.

Miras, para ve mal gibi şeyler, maddi çıkarlar, kardeşlerin arasını açmamalı, aralarındaki birliği bozmamalı.

Büyük kardeşler küçükler için ana, baba gibidir. Küçükler büyüklere saygı göstermeli, onlara karşı gelmekten, kırıcı söz ve davranışta bulunmaktan sakınmalıdırlar. Büyükler de küçükleri korumalı, sevgi ve merhamet göstermelidirler.

Kardeşler birbirlerine iyilik yapmalı, birbirlerinin menfaatini kendi menfaati gibi gözetmelidirler.

***

İnsanoğlu, ilâhî imtihana tâbî bir varlık olduğu için, hayra da şerre de istîdatlı olarak yaratılmıştır. Yani hepimizin fıtratında, “fücûr”a da “takvâ”ya (iyiliğe de kötülüğe) meyil vardır. Hazret-i Mevlânâ bunu şu teşbihle îzah eder:



“Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Mûsâ da, Firavun da ölmediler; bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığına gizlenmişler, senin gönlünde savaşlarına devam ediyorlar! Bu sebeple birbirine düşman olan bu iki kişiyi kendinde araman gerekir!”
Dolayısıyla insanın iç âlemi, iyilik ve kötülüğün, rûhâniyet ve nefsâniyetin mücâdelesine sahne olan bir harp sahası gibidir. Bu harpte takvânın fücûra gâlip gelebilmesi, kişinin güzel bir mânevî terbiyeden geçmesine bağlıdır. Bunun içindir ki Rabbimiz, insanlık tarihindeki en büyük insan terbiyecileri olan peygamberleri göndermiştir.

İnsan, hayatına rehberlik edecek olan ilâhî hakîkatlerin kendisine bildirilmesine ve hatırlatılmasına, yaratılışı bakımından muhtaç olduğu içindir ki; “Din, nasihattir.” buyrulmuştur. (Müslim, Îmân, 95) Bütün peygamberler ve peygamber vârisi olan âlim ve ârif zâtlar, tebliğ ve irşadlarıyla, insanı maddî-mânevî kötülüklerden arındırarak onu ebedî hüsrâna uğramaktan kurtarmaya çalışmışlardır.

İnsan ömründe bu nasihatlerin en fazla gerekli olduğu devir ise hiç şüphesiz ki “gençlik”tir. Zira gençlik, nefsânî arzuların doruğa çıktığı bir mevsimdir. Ayrıca hayata yön vermek için de en müsait dönem, yine gençliktir. Bu gerçekten dolayı ecdâdımız; “Ağaç yaş iken eğilir.” demişlerdir.

Genç nesiller, mensubu oldukları milletlerin âdeta istikbâlini gösteren bir ayna gibidir. Zira her devrin gençliği, kendi karakterine uygun, enerjisini harcayabileceği ayrı bir heyecan iklîminde yaşar. Yani her millet, gençliğinin his ve fikir dünyasına göre şekil alır.



Eğer bir millette gençler güçlerini mâneviyat ve fazîlet yolunda sarf ediyorlarsa, o milletin istikbâli parlak demektir. Fakat bunun aksine gençlik, bütün enerjisini nefsâniyete, süflî arzulara ve kaba kuvvete harcıyorsa, târihî misâllerle sâbit olduğu gibi, o milletin âkıbeti hezimettir.



Yüklə 65,9 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə