GöNÜlden esiNTİler. A’YÂn-i sâBİte kazâ ve kader necdet ardiç terzi baba necdet ardiç



Yüklə 2,1 Mb.
səhifə12/32
tarix03.01.2019
ölçüsü2,1 Mb.
#88712
1   ...   8   9   10   11   12   13   14   15   ...   32

Dokuzuncu fasıl: Mertebe-i ervah.

Bu akşam sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim, sohbet mevzuu Fusus-ul Hikem 1. Cilt Mukaddime Kazâ bahsi ile ilgili olarak devam ediyoruz, mertebe-i Ervah yani ruhlar mertebesi, Cenâb-ı Hakk her birerlerimize kolaylıklar ihsan etsin inşeallah kendi indinden ilim versin ilm-i ledünni versin inşeallah. Bu mevzularda belki doğrudan kazâ kader bahsi ile ilgili görülmeye bilir ancak, sohbet mevzuları bu sıra ile gittiğinden bunlarıda ilâve etmeyi uygun buldum, çünkü gerçekten çok güzel ve çok değerli bilgilerdir. Kitabın hacmi genişliyor da olsa, vakti olanlar bunları da okurlar, ismen ve zâhiren bildiğimiz şeylerin hakikatlerinin ne olduğunu ve yaşadığımız âlemin nasıl bir yer olduğunu anlamamız için, belki bir uykudan uyandırma vesilesi olur da, kişi kendi aslını aramaya başlamasına sebeb olur. Gerçektende bu dünya, bizlerin gelişip kendimizi bulmamız için, yegâne ve tek hayat okuludur. Buraya yatmaya ve nefsi emmâremizin tutsağı olarak yaşamaya gelmedik. Halifelik ve insanlık asâletimizi almaya geldik, bunları almadan gidersek gerçekten bizlere vah vah olur. Allah (c.c.) korusun. Amin.

-------------------

9. Fasıl – Mertebe-i Ervah:

Vücut taayyün-u sâni ve Vahidiyet mertebesinden sonra suver-i ilmiye hasebiyle mertebe-i ervaha tenezzül eder. Cenâb-ı Hakk’ın gerçek ma’nâda kendisini ifade eden bir kelâm vardır buna da Vücud-u Mutlak denmektedir. Vücud-u Mutlak dendiği zaman vücut mevcut, vecede- buldu, var olan bulunan bir şey lügat ma’nâsıyla ifade edildiği halde Cenâb-ı Hakk’ı beyan eden yönüyle Vücud-u Mutlak hiçbir varlıkta zuhuru olmayan ne lâtif, ne kesif, ilm-i İlâhi olarak Allah’ın Zat’ına verilen isimdir İlâhi ilim olarak. Suretsiz ve şekilsiz, vücud denildiği zaman suret ve şekil aklımıza geliyor, ama burada bahsedilen vücut; Vücud-u Mutlaktır.

Daha evvel de bahsedilmişti, üç mertebesi vardı bu vücudun, birincisi Vücûd-u Mutlak, Vücûd-u İzafi, Vücûd-u Şuhudi dediğimiz mevcut olan vücut Vücûd-u şuhudi, müşahede edilen vücuttur. Bunu meydana getiren lâtif vücûd Vücûd-u İzâfi, bütün bunları meydana getiren de Vücûd-u Mutlaktır. İşte bu vücûd-u Mutlak taayyün-u sani itibariyledir. Taayyun-u evvel daha evvel bu terimler geçmişti, taayyün-u sâni yani ikinci zuhur ikinci tayin ikinci programların zuhur yeri taayyün-u sâni ve vahidiyet mertebesiden sonra suvar-i ilmiye hasebiyle yani ilmi suretler dolayısıyla mertebe-i ervaha tenezzül eder. Yani mutlak vücûd yavaş yavaş kesafet kazanarak varlıklar belirginleşmeye başlar mertebe-i ervaha tenezzül eder, bu mertebede suver-i ilmiyeden yani ilim suretlerinden suret burada bir benzetmedir bir varlığı ifade etmektedir yoksa orada daha suret olarak hiçbir şey ortaya çıkmamıştır.

İlmi ma’nâdaki programlar diye biliriz, suver-i ilmiyeden ilmi suretlerden her biri birer cevher-i basit olarak zâhir olurlar. basit bir cevher olarak zâhir olurlar. bu basit cevherden her birinin şekli ve levni rengi olmadığı gibi zaman ve mekân ile de muttasıf değillerdir. Yani bu mertebede renkler kokular hiçbir şey belli olmadığı gibi zaman ile de vasıflandırılmış değildir. çünkü burada zaman yoktur. Zira zaman ve mekân cisme tereddüp eden itibarat-tandır. Yani zaman ve mekân cismi ilgilendiren itibarlardandır. Yani cisimde kullanılır zaman ve mekân, ilimde zaman ve mekan olmaz.

Bunlar ise cisim değildirler cisim olmadıklarından fark ve iltiyam dahi kabul etmezler. Yani oradaki latif ilmi varlıklar parçalanma bölünme yırtılma gibi şeyler kabul edilmez. Orada böyle şeyler olmaz. Bunlar hep madde üzerinde olan yarılma ve parçalanma gibi şeylerdir. İşaret-i hissiye âlem-i ecsamın icabatından olduğundan hissi işaretler cisim âlemin icaplarından olduğundan bu âleme havas-i zâhire-i insaniye ile işaret etmek mümkün değildir. Yani bunlar his ve işaretler ile anlaşılmayacağından insandaki beş zâhir duygu ile bunlar tesbit edilemez. Lâtif varlıklardır çünkü beş duygumuzda onları tesbit edecek hisler yoktur, idrak ve anlayış yoktur. Bunlarla işaret etmek mümkün değildir.

Bu mertebede her bir ruh, her bir ruh derken, ruhlar parçalan-mış bir sürü ruh ma’nâsına değildir, müstakil ruhlar ma’nâsına değildir, bir ruhun hususiyetleri bölümleridir, kendini ve kendi mislini ve kendi mebdei kendi kaynağı olan olan Hakk Sübhane-i Teâlâ Hz lerini müdriktir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de A’raf Suresi 172. âyetinde اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى “Ben sizin rabbınız değimliyim?.”

Ki, bunların kendilerine ait bir idrakleri var ki! bu mertebeye ait bu birlikteliği bu yaşantıyı idrak edip cevap verebiliyorlar. Bugün konuşulan “B” kelimesi bakın “B” harfi, bu mevzu ile ilgili daha geniş “B” harfi ile Sure-i Fetih bir başka mevzumuz olan sure-i Fetihte (48/19) bunlar biraz daha geniş olarak bulunmaktadır. “Bismillahirrahmanirrahim” (1/35( derken “B” nin “biismi” bölümünde de bunlar zaten vardır, dileyenler oralara da bakabi-lirler.

Kısaca tekrar edelim insan oğlunun bakın ruhlar âleminden başlayan bireysel serüveni ilk söyledikleri harf “B” harfidir. İnsan oğlunun ruhlar âleminde ma’nâ âleminde ilk konuşmaları, ağızlarını açıp kelâm söylemeleri “B” harfi ile başlamaktadır. Ayrıca Hz Ali Efendimizin Peygamber Efendimiz tarafından belirtildiği özel hali “Bab” yani ben ilim şehriyim Ali “Bab” kapısıdır, demek aynı zamanda “B” harfi bütün ilimlerin de kapısıdır, giriş kaynağıdır, “Bab” yazarken bir “b” ortada “elif” bir “b” de sonda vardır. Yani başta “b” sonda “b” ortada “elif” vardır.

İşte Kur’ân-ı Kerim’in başında lâfızda olan kayıtta olmayan “euzu “ de “elif” ile başlamaktadır, besmele de “B” ile başlamakta o halde “elif” ve “B” bütün ilimlerin anasıdır, atasıdır, ceddidir. “EB” oluşturmakta “EB” de “EBA” baba, ced, dede gibidir, işte bütün harflerin anası babası dedesi atası “elif” ve “B” harfleri “EB” harfleridir. İnsan oğlu ilk defa gerek Kur’an-ı Kerim’i okurken gerek âlem-i ervahta bu harfleri “B” harfini söylemekte, biz de Kur’ân-ı Kerîm’i okurken evvelâ “elif” ile başlamaktayız. “euzu “diye. Onların da orada ifadesi vardır.

Hadis-i Şerifte buyrulur, yani “ervah cünüd-ü mücennededir, onlardan tearüfü olanlar i’tilâf ederler tenakürü olanlar ise ihtilâf eylerler” yani birbirleri ile uygunluğu olanlar birlikte olurlar, ihtilâfı olanlar da birbirinden ayrılırlar, diyor.



Bu hususta Hz Mevlânâ dahi buyururlar,

Tercüme: Libas tenden, ten de candan âgâh değildir. onun dimağında Allah gamından başkası yoktur.

Şimdi bu mertebe ayrılık ve gayriyetten bir nevi üzerine Zât’ın hariçte zuhurundan ibarettir. Yani mertebe-i ervah, âlem-i ervah, bu mertebe ayrılık ve gayriyyetten bir nevi üzerine Zât’ın hariçte zuhurundan ibarettir. Ve ruh kendi Zât’ıyla kâim olup baka hususunda, yani bâki olma hususunda bedene de muhtaç değildir. Tecerrüd cihetinden mugayir-i bedendir, yani bedenin gayrıdır, fakat tedbir ve tasarruf cihetinden bedene taalluku/alâkası vardır. Tasarruf ve onu kullanma yönünden, bedenle ilgisi vardır.

Beden âlem-i şehadette ruhun sureti ve kemâlinin mazharıdır, yani zuhur mahalidir. Bakın bedenlerimiz neymiş, işte her birerlerimiz şu görüntülerimiz, ruhumuzun şekil almış yani sınırları çizilmiş hâlidir. Şimdi fiziki ma’nâda elimiz kolumuz kesildi, şu veya bu şekilde acaba ruhumuzun eli kesildi mi, ruhta böyle bir şey olmaz. Yani kesilme parçalanma kopma diye bir şey olmaz. Bakın aslımız yine sağlam yani trafik kazası oldu, her hangi bir şekilde ayağımız kesildi, koptu, ama gene de ruhumuz bütündür. Çünkü bizim aslımız bedenimiz değil ruhumuzdur. Hüküm de ruhumuzda, bedende değildir.

Beden arız, arıza gerçek olan ruhumuzdur. İşte ma’nâ âleminde bakın bu silüyet olarak varlıklarımız ilm-i ilâhide evvela a’yân-ı sâbite olarak ilim olarak vardır. Ruhlar âleminde bir bütün silüyet olarak var, lâtif silüyet olarak vardır, cisimler âleminde de görüntüye gelmiş olarak vardır, ama bütün bu mertebelerin hepsinin aslında a’yân-ı sâbitedeki programımız üzere varız.

Nitekim Hakk Teâlâ Hz leri buyurur, İsra Suresi 84. Âyetinde قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ

Buyurur “her şey kendi şakilesi üzere amel eder” Yani a’yân-ı sâbite programı üzere amel eder. Binaen aleyh ruh bedenden münfek/ayrı olmayıp ızhar için bir bedene ihtiyacı vardır, yani kendisindeki kemâli ortaya çıkarmak için, bir elbiseye muhtaçtır, her birerlerimizin sadece lâtif ruhları olsa şu anda şurada ruh olarak olsak, birbirimizi görmemiz tanımamız toka etmemiz konuşmamız dinlememiz mümkün olmaz. Ruhta bunlar a’yân-ı sâbite olarak, istidat olarak mevcud’tur, bunları kabul edecek bir bedene ihtiyaç vardır, Beden de mevcud ama bunları ortaya çıkarmak içinde kabiliyyet halk edilmiş bunların hiç birisi bize pat diye verilmiyor, çalışmamız gerekiyor,

Eğer bizde aslımızda bâtınımızda duyma hassası olmasa bize ebediyyen kimse bir şey duyuramaz, işte eğer onda konuşma hassası olmasa kimse o çocuğu konuşturamaz,

Çocuk aileden gördü duydu da konuştu, bin senede oğraşılsa o çocuğa konuşma hassası yoksa bir kelime öğretilemez.

Tabi buraya eğitimde girmektedir. a’yân-ı sâbitemizin muallâk tarafındaki yaşantısı buralar ile ilgilidir, eğitilmek veya eğitilmemeklikle ilgilidir.

Ishar-ı kemâl için bedene muhtaçtır, kemalini ortaya koyması için ve eczayı bedene saridir. Yani bedenin cüzlerine saridir, hiçbir hücre yoktur ki insan bedeninde ruh oraya nüfuz etmiş olmasın. Yani orası ruhsuz olsun. İşte onun için iğnenin ucunu bedenimizin hangi mahaline dokundurursak hemen canımız yanmaya başlıyor. İşte onu hisseden beden değil, oradaki ruhtur. Eğer o hissi beden hissetmiş olsa, öldüğü zaman da onu hisseder. Ölen kişiye bir etki yapsanız duymaz çünkü ondan ruh ayrılmıştır, o bedendeki duyma ruha aittir. Konuşma ona aittir, oradaki saltanat ruha aittir o beden onun elbisesidir.

İşte bakın eğer biz kendimizi beşer, elbise olarak kabul edersek yandığımız gündür. Neden yandığımız gündür,? eğer bu bedeni biz kendi varlığımız olarak kabullenmiş isek nefsimiz nefs-i emmare yani tat alan tarafımız, nefis tarafımız “ben” olarak kabul ettiğinde toprak altına girdiğinde o nefis kendini “ben” olarak kabul ettiği için ondan ayrılamaz. İşte kabir cehennemi budur, kabir azabı budur. Orada o böcekler, o bedeni yedikçe orada çürüdükçe, o nefs-i emmâre dünyadaki gibi nasıl bizim bedenimize bir şey verdiği zaman geldiği zaman acı hissediyorsak! o beden tükeninceye kadar nefs-i emare, o acıyı hisseder. Neden,? çünkü, dünya kıyası ile, nefsimiz dünyada öyle şartlanmıştı.

Ama biz nefsimizi terbiye eder de, dersek ki, “ey nefis bu bedenin seninle ilgisi yoktur, bu bedeni bırak gitsin bu senin bineğindir”, bir kişinin arabası çürüğe çıktığı zaman, kendi çürüğe çıkıyor mu,? işte onun gibi. Eğer kendimizi bu dünyada, gerçek ma’nâda idrak edebilir isek, o zaman kabirde bundan kolayca ayrılmış oluruz, biz gideriz kendi alemimize, toprak beden de, toprağa suya havaya kendi ateşine, kendi unsurlarına gider, sen se sağ ben se selâmet ayrılırız. Eğer dünyada bu bedeni/aracımızı, ben olarak kabul etmişsek, o benlik orada devam eder, o şartlanma o anlayış bu bitinceye kadar dünyadaki gibi ızdırap çekeriz.

Çünkü nefis bununla bu bedenle, uzun seneler müşterek yaşadığı için, ve buna aşık olduğu için orada, kabirde bedenden çıktığı halde, bunu bilemez gene bir karış üstünde, orada kabrin içerisindedir. Yani şunu ayıralım, ruh kabire girmez, kabre giren nefistir.

Ruh kendi âlemine gider, ruh her şeyden münezzehtir ve ruhu kabir tutamaz, “ruhu Azrâil çıkarır, Allah da onu alır, çünkü ondandır”

yani lâtif olanı kesif tutabilir mi,? ama nefsimiz kendini kesif olarak kabul ettiğinden, yani bu beden kabul ettiğinden, oradan çıkamaz ayrılamaz. Izdırapta, kabir azabı da, zâten budur.

Eczayı bedene saridir, onun sereyanı bedene hulûl ve beden ile ittihat suretiyle değildir. yani ruhun beden ile olan irtibatı bedene hulûl, yani ona girmek ile ve beden ile ittihad bedenin birleşmesi ile, yani ruh ile bedenin birleşmesi gibi bir şey değildir. belki onun bedene sereyanı, yani bedene olan tesiratı vucûd-u Mutlak-ı Hakk’ın, cemi mevcûdata sereyanı gibidir. Nasıl ki Hakk’ın mutlak vücûdu, yukarıda bahsedilen mutlak vücûdu, bütün bu âlem-i ecsam/cisimler, bütün âlem-i lâtif kesif bütün âlemlerde sâridir, sâridir, yani mevcuttur, işte ruhun bedendeki hâli de böyledir bütün bedende sâridir.

Bu itibare göre ruh ile cisim arasında min küllin vucuh mugayeret yoktur. Her yönden gayrılık yoktur. Nasıl ki Hakk bir cihetten eşyanın aynı ve bir cihetten gayrı ise, ruh dahi bir cihetten bedenin aynı, bir cihetten bedenin gayrıdır. Neden bedenin gayrı, çünkü kendisi bâki, beden ise gelip geçicidir, buradan ayrı ama, bedenle birlikte yaşadığından, bu süre içinde bedenden ayrı değildir.

Nisbahul Hidaye adlı kitabın sahibi buyururlar ki, ruhun marifeti ve onun zirve-i idraki, gayet refi ve meni’dir. Kemend-i ukûl ile ona vüsûl müyesser olmaz. Yani ruhun sonsuz oluşumları vardır, aklı kemende düşmüş, tuzağa düşmüş, yani sıkıntıda olan akıl, kısa olan akıl bunu pek anlayamaz, diye izahat veriyor. Onun keşfini kıskanıp ancak zebân-ı işaret ile beyananatta bulunmuşlardır. Yani ondan işaretlerle haber verilmiştir. Hani 17 /85 ayetinde

وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى وَمَاۤ اُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلا قَلِيلا

Sana ruhtan soruyorlar de ki ey habibim ruh rabbımın emrin-dendir, size bundan az bir ilim verilmiştir” diye ifade edilmektedir. Ancak burada, soruyu soran Musevi alimleri olduğundan Musevilere bu ilimden az bir şey verilmiştir, diyor efendimiz. Tabi islâm ümmetine peygamberimiz tarafından ruh babında, eski kavimlere göre çok büyük bilgiler verilmiştir.

Bizim ulemâ-ı kirâm, işte âlimlerimiz de, kelâm âlimlerimizde, sanki bu âyet-i kerîme mü’minlere gelmiş gibi, ruhtan size az bir ilim verilmiştir diye o sahaya girmeyin derler, halbuki Yahudilere ruhtan az bir ilim verilmiştir. Çünkü bunu soran Yahudi âlimleridir. Biz bunu kendimize gibi zannediyoruz, ve kendimizi kısıtlıyoruz.

Hz İzzet indinde en şerif bir mevcut ve en yakın bir meş’hut Ruh-u A’zâmdır. Hz izzet dediği Allah’ın yani Aziz olan Allah’ın yanında, en şerefli bir mevcut şerefli bir varlık ve en yakın bir meş’hut en yakın bir şuhut hali Ruh-u A’zâm’dır, zira Hakk Teâlâ onu “min ruhina 15/29 âyetinde مِنْ رُوحِى ve 21/ 91 beyanı âlisiyle kendisine izafe buyurdu. İnsana lütfedilen ruhu Cenâb-ı Hakk iki vecihte bildiriyor. وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 yani “ben ruhumdan üfledim, aynı mertebede “Min ruhina” biz ruhumuzdan üfledik demek suretiyle Zât’ının Sıfatlarının Ef’âlinin mertebelerinde olan, bütün ruh mertebelerinden üfledik ma’nâsındadır. Diğer ifadeyle de, Zât’i sıfatlarının hepsinin hakikatleri üzere üfledik bizden kastı odur. “Ben” den kasıt doğrudan doğruya Zat’ından yani “Zat’ımdan üfledim” demek suretiyle bayan-ı âlisiyle kendisine izafe buyurdu. Yani açık olarak bize, Ruh’un kendine ait olduğunu bildirdi.

İşte biz o kadar yüksek şerefe haiz varlıklarız ki Allah’ın Zât’ının ruhunu taşımaktayız. Ama bize ilk olarak وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى ruhi sultani verilmektedir. Ruh-u sultaninin tarifini de evliya-ı kiram şöyle demişler, bakın şurada belirtilen Ruh-u A’zâm, en yüksek ruh mertebesidir ki, en geniş ma’nâda zuhur mahalli efendimiz Muhammed (s.a.v.) dir. “Biz sana emrimizden bir Ruh vahyettik” (42/52) diye belirtilen ayet-i kerime de Ruh’u vahy ettik, gerçi tercümeye bakıldığı zaman Kur’an’ı vahy ettik, diye geçer ama orada Kur’an denmiyor “Ruhu vahy ettik” diyor, ama kelâm ehli bu ruhun ne ma’nâda olduğunu idrak edemeyince, en yüksek lütuf peygamber efendimize indirilen, Kur’ân-ı Kerîm olduğu için, O diye ifade ediliyor. Gerçi Kur’ân-ı Kerîm de, bir başka yönden Ruh-u A’zâm’dır, o da ayrı meseledir.

Yani Ruh-u A’zâm’ın tecellisi, ile Ruh-ul Kuds meydana çıkmaktadır. Ruh-u A’zâm’ın zuhur mahalleri, tecellileri, kudsi tecellileri, Ruh-ul Kuds ismi ile, diğer ifade ile de, İsâ (a.s.) dan da bahsedilen ve orası onun doğduğu mertebedir. Sıfat mertebesi. Ruh-ul A’zâm-ı şöyle tabir ediyorlar, Ruh-ul A’zâm ve Ruh-ul Kuds’ün mahlûka dönük yüzü وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى dir. Diye belirtilmektedir. Eğer doğrudan doğruya Âdem (a.s.) a Ruh-ul Kuds üflenmiş olsaydı, İsâ (a.s.)a üflenen, buna Âdem (a.s.) dayanamazdı, ve o mertebeler bize kapalı kalırdı. Beşeriyet mertebeleri kapalı kalırdı, hep kudsi mertebelerden olurduk, ama o mertebeden onları anlamamız mümkün olmazdı. Yani seyr-i sülûk olmazdı.

İşte mahlûka dönük yüzüdür, “Venefahtü” sü. Bu mahlûka dönük “venefahtü” den İlâh’a dönüş mümkün olmaktadır. Çünkü aslı kutsiyetten gelmektedir. Ve bu Ruh ruh-u Sultâni, yapılacak olan seyr-i sülûk’te, ilk şey bu hakikatı idrak etmektir. Yani hayal ve vehim cennetinden beden arzına “venefahtü” yü indirmek, gerçek Âdem’lik o dur. Yoksa Âdem (a.s.) şöyle dua etti böyle etti biz de şu duayı yapalım, gibi şeyler sevap kazandırır, başka hiçbir şey kazandırmaz. Hakikati ancak irfaniyet kazandırır. Tabi bunlar kendi başına ayrı ayrı, konulardır ama özet olarak geçelim.

İmâm-ı Gazali H.z lerine birkaç genç gelmiş, “efendim bize ruhtan biraz malumat verirmisiniz” demişler, İmâm-ı Gazali nin söylediği söz ne kadar hoş bir söz, tabi onların sözlerinin hepsi hoştur, anlatırken diyor ki, “bana birkaç kabiliyetli genç geldi, Ruh’tan sordular, ben de kendilerinde kabiliyet gördüğümden, yani a’yân-ı sâbitelerindeki o hakikati, o taleplerinden bu kabiliyeti istidatları olduğunu taleplerinden anladım talepleri de kabiliyetlerini ortaya çıkartmak için çalıştığı şeydir. Kendilerinde kabiliyet gördüğümden Ruh’u onlara anlatmaya başladım.

Bu arada O’nu bir başka dinleyen de varmış, İmâm-ı Gazali’nin ruh mertebelerini anlatıyorken, onunla münazaa etmeye başlamış. Yani olur mu bu şey, Allah’ın Kudsi Ruh’u insana üflenir, üflenir ama o beşerdir, gibilerden ef’âl mertebesinden kesret çokluk mertebesinden, şirk mertebesinden baktığı için, tevhide dönüştüre-mediğinden anlayamamış, İmâm-ı Gazalinin söylediği sözleri. Ondan dolayı Onunla münazaa ediyormuş, karşılıklı münakaşa türü bir konuşma geçiyormuş, daha sonunda demiş ki “ey münazaa eden kişi” وَنَفَخْتُ dahi bir anlatma tarzıdır, mecazdır yani gizli bir anlatımıdır, daha çok açarak, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى “ben ona ruhumdan üfledim” dendiği zaman sanki ayrı gibi, bir başka yere aktarılmış gibi, o bunu daha da açıyor, “ruh onun gayrı mıdır ki” neden münakaşa edip duruyorsun? diye, Allah diyorsa, ben ona ondan verdim, ruh da Allah’ın gayrı değilse, ne demek? kendimden verdim demektir, bunun daha ötesi de yoktur. Yani a’yân-ı sâbite hakikatlerimiz itibariyle, her birerlerimizde Hakk’ın Zât’ından da, Sıfatından da, Esmasından da, Ef’alinden de, Zat-ı Mutlak’ından da, mukayyedinden de, hepsinden ne varsa âlemde hepsi bizde mevcuttur işte bu yüzden insan bu âlemin özüdür.

Hani Muhiddin-i Arabi Hz leri öyle diyor, 18 bin âlemi mümkün olsa da bir havan içine koysanız hepsini dövseniz, ortaya çıkan hülasa İnsân-ı Kâmildir diyor.

Yakıyn bir meşhut Ruh-u Azam’dır, zira Hakk Teâlâ مِنْ رُوحِى 15/29 ve مِنْ رُوحِنَا 21/91 beyan-ı âlisi ile kendisine izafe buyurdu. Yani ruh benimdir dedi. Âdem-i Kebir bakın halife Âdem, Âdem-i Kebir yani büyük Âdem halife-i ûlâ (yüce halife) yani Âdem (a.s.) ın lâkaplarını söylüyor, tercümân-ı ilâhi, Allah’ın tercümanı Miftah-ı vücut, yani vücûdun anahtarı, bu beden vücûdu değil, âlem mevcudiyetinin anahtarı, ki besmele de odur, kalem-i icat, yani icat eden kalem, Cünd-ü Ervah, ruhlar ordusu, onun evsafındandır. Bakın o venefahtü’nün vasıflarındandır ki o da insana verilmiştir. Bütün bu vasıflar da aynı zamanda insanındır.

Şebeke-i vücûda düşen ilk sayd/av o idi. Meşiyeti kadime onu âlem-i halkta kendi hilâfatına nasb etti. Şebeke-i vücûd; bütün âlem vücûduna düşen ilk av o idi. Diyor bakın ne güzel bir av değil mi. Meşiyet-i kadîme yani ilâhi ezeli dileme onu âlem-i halka kendi hilâfetine nasb etti. Yani İlâhi dilek Allah’ın ezeli dileği bu âlemlere onu halife nasb etti. Esrar-ı vücut hazinelerinin mekâlidini ona tenfiz eyledi. yani anahtarlarını kilitlerini ona verdi, onunla vazifelendirdi. Onu onda tasarrufa mezun kıldı, ve onun üzerine bahri hayattan bir nehr-i azim açtı, hayat denizinden ona geniş büyük bir nehir açtı. Hayat deryasından ona bir nehir açtı aksın diye. Ta ki feyz-i hayat dâimâ ondan istimdat ede. Hayatın feyzi dâimâ o imdat edilene yetişe.

Eczayı kevn üzerine iki âlemin cüzleri üzerine ifaza eyledi, feyiz verdi. Bu suret-i kemâlât-ı ilâhiye makarr-ı cemde yani Zât-ı Mukaddesten muhalli tefrikaya yani kudsi makamdan tefrika fark alemine yani bu âleme yani âlem-i halka bunları eriştire. Ve a’yân-ı tefasilde yani tafsilatlı a’yân-ı icmalden münkeşif oldu. A’yân-ı tefasile yani tafsilatlı a’yân a’yân-ı icmalden toplu olan a’yân’dan tafsilat âlemi münkeşif oldu, inkişaf etti, açıldı. Keramet-i Cenâb-ı İlâhi O’na iki nazar bahşetti, iki yönüyle baktı, biri Celâl-i Kudreti ezeliyetin müşahedesi için ikincisi Cemâl-i Hikmeti ezeliyetin mülâhazası için, anlaşılması için.

Birinci nazar akl-ı fıtrıden ibarettir ki mukbildir, önceliklidir ve onun neticesi muhabbet-i Cenâb-ı İlâhidir. İkinci nazar; akl-ı halki ve müdbürden ibarettir, onun neticesi nefs-i küllidir. Ruh-u izâfinin aynı cemden istimdad eylediği her bir feyzi nefs-i külli kabul eder, onun mahalli tafsili ruh-u izâfi ile nefs-i külli arasında şiil ve infial ve kuvvet ve zaaf hasebiyle zâhir oldu. Onların rabıta-i imtizaç ve vasıta-ı izdivacı ile mütevellidad-ı ekvan mevcut oldular. Yani bütün bu âlemler onların izdivacından meydana geldi.

Binaenaleyh kaffe-i mahlûkat bütün mahlûkat ruh ile nefsin neticesi ve nefis ruhun neticesi ve ruh emrin neticesi oldu. Yani bütün bu mahlûkat ruh ile nefsin neticesidir. Yani ruh ile nurun izdivacından bu âlemler meydana geldi diye de belirtiliyor burada ruh ile nefsin neticesi ve nefis ruhun neticesi ve ruh emrin neticesi hani ruh "Rabbi“min emrindendir” 17/85 âyetinde belirtildiği gibi.

Zira Hakk Teâlâ ruhu hiçbir sebeple değil ancak Zât’ının Zâtiyetiyle ıshar eyledi. Emir ile işaret olunması o sebepledir, vesaireyi de vasıta-ı ruh ile ıshar etti ki halk ondan ibarettir. Âlem-i şehadette vücud-u Âdem mashar-ı Ruh oldu, Âdem’in vücudu ruhun zuhur mahali oldu. Vücud-u Havva mashar-ı suret-i nefs oldu, suret vücudun sebebi nefsi oldu, beni Âdem’in sureti zükurunun tevellüdü ruh-u külli suretinden müstefattır, yani istifade etmiş meydana gelmiştir, velâkin sıfat-ı nefs ile mümtezicdir, yani nefis sıfatı ile birliktedir ve tevellüdat-ı inas yani insanların doğumları tevellüd etmeleri sıfat-ı ruhun imtizacı ile nefs-i külli suretinden zâhir oldu.

Bu cihetten hiçbir suret-i inasta meb’us olmadı, zira nübüvvet nüfus-u beni Âdem’de tasarruf ve alem-i halkta tesir hususunda zukuret nisbetine haizdir. Vel hasıl ayn-ı vahide olan vücud-u vahidiyet yine ayn-ı vahide olarak mertebe-i ruhiyete tenezzül etmiş ve rütbe-i vahidiyette nasıl ki bil cümle esmanın suver-i ilmiyyeleri yek diğerinden temayüz etmiş ise yani ayrı ayrı belirlenmiş ise mertebe-i ruhiyette dahi onların zilâli olan ervah yani gölgeleri olan ruhlar dahi öylece yek diğerinden temeyyüz etmiştir, yani birbirlerinden ayrılmıştır, böylece bu mertebede dahi Zat’ı itibariyle vahid ve nisebi itibariyle kesirdir.

Yani Ruh denilen şeyler Zât’ı itibariyle tek ama şuunat zuhurları itibariyle de kesirdir, yani çoktur. Her bir ruh ayn-ı vahideden nesebinden biridir. Ve her bir ruh ayn-ı vahidenin yani tek aynın niseblerinden yani suretlerinden biridir.

Hakikat-i Melâike-i kiram

Şimdi bakın “Melek” dediğimiz şeylerin hakikati nedir, hani genelde kanatlı uçuşan lâtif ruhani, nurani varlıklar olarak bilinir. Ma’lum olsun ki vücudun yukarıda tafsil olunan suver-i ilmiye yani hakikat-ı insaniye mertebesinden tenezzülü yine o mertebede sabit olan sıfat-ı kudretin mezahiri yani kuvva ile vâkidir. Zira vücutta kudret ve kuvvet olmayınca irade ettiği bir şeyin icadı mümkün olmaz. Allah Teâlâ Hz leri “zül kuvvetil metin” dir ve Kudret Sıfatı saire gibi vücud-u hakikinin şuunatından bir şe’n olduğu cihetle Zat’ının gayrı değildir.

Böyle olduğu halde maddiyyun onu müstakil bir şey zannedip menşeyi tekvini ki müstakil vücuda istinad ettirdikten sonra birine madde diğerine kuvvet demişlerdir. Şüphe yok ki bu hüküm onların vehme müstenid bir zanlarından ibarettir. Tekrar başa geçerek bunları anlamaya çalışalım.

Ma’lum olsun ki, yani şöylece bilelim ki vücudun, mutlak vücut ve bu mertebelerdeki daha evvelki yerlerden okuyamadığımız yerlerde de vücut mertebelerini anlatmakta idi, bu vücud-u mutlakın tafsil olunan suver-i ilmiye, ilmi suretler bölümü yani hakikat-ı insaniye mertebesinden tenezzülü vücud-u mutlakın hakikat-ı insaniye mertebesinden tenezzülü yine o mertebede sabit olan yani o mertebede mevcut olan sıfat-ı kudretin mezahiri yani kudret sıfatının zuhurudur. Yani kuvva ile vakidir. Zira vücutta kudret ve kuvvet olmayınca irade ettiği bir şeyin icadı mümkün olmaz. Yani herhangi bir şey bizler de yapmaya kalksak eğer bizde de İrade ve Kudret olmamış olsa biz hiçbir şey yapamayız. İşte bütün âlemlerde de Cenâb-ı Hakk Allah Teâlâ Hz leri zül kuvvetil metin dir, Esma-ul Hüsnada da geçmekte ya ve kudret sıfatı-ı saire gibi yani diğer sıfatlar gibi vücud-u hakikinin şuunatından bir şuun bir şen bir bölüm olduğu cihetle Zât’ından gayri değildir. Yani Kudret sıfatıdır.

Böyle olduğu halde maddiyun onu müstakil bir şey zanneder. Yani madde âlimleri kudreti, Hakkın Zât’ından ayrı bir şey olarak zannederler böyle karar verirler. Menşe-i tekvini yani zuhura gelişi iki müstakil vücuda istinad ettirirler. Yani zuhura gelen varlıkları iki kuvvete bağlarlar. İki kuvvete istinad ettirdikten sonra birine madde, diğerine de kuvvet demişlerdir. Şüphe yok ki bu hüküm onların vehme dayanan bir zanlarından ibarettir. Yani madde ve kuvvet ayrı şeylerdir demişlerdir. 53/30 ve 10/36 âyetlerinde buyurur.

﴿٣٠﴾ ذَلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَى

53/30- Onların bilgiden yana erişebilecekleri işte bu kadardır. Muhakkak ki Rabbin, yolundan sapmış olanı en iyi bilendir. Ve O, hidayete ereni de en iyi bilendir.

﴿٣٦﴾ وَمَا يَتَّبِعُ اَكْثَرُهُمْ اِلا ظَنًّا اِنَّ الظَّنَّ لا يُغْنِى مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا اِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

10/36- Onların birçoğu (kupkuru bir) zandan başka bir şeye uymaz. Zan ise haktan hiç bir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz ki Allah onların ne yaptıklarını bilir.

Ef’âl kuvvet ile tezahür edeceğinden yani her hangi bir fiil kuvvet ile meydana geleceğinden Ef’âl-i İlâhiye dahi melâike-i Kiram ile zâhir olur. Şimdi burada biraz benzeyiş verdi yani bazı terimleri anlattı, ön bilgi verdi, esas melâike-i kiramın nasıl meydana geldiğini şu satırlarda anlatmaktadır. Ef’âl yani fiiller kuvvet ile tezahür edeceğinden bakın her birerlerimiz ne iş yaparsak yapalım, bu kuvvet ile meydana gelmektedir. Yürümemiz, kalkmamız, konuşmamız, mesleğimizi yapmamız hep bir kuvvet ile olmaktadır. Ef’âl kuvvet ile tezahür edeceğinden ef’âl-i İlâhiye dahi, Allah’ın fiilleri dahi melâike-i kiram ile zâhir olur. Yani bütün bu âlemde her ne türlü vak’a meydana geliyor ise bir kuvvet ile olur, bunun da ismine melâike-i kiram denmektedir. Kuvva-ı ilâhiyyenin yani İlâhi kuvvetlerin ismi lisân-ı enbiya aleyhimüsselâmda melâikedir. Yani Allah’ın kuvvetinin peygam-berler lisanındaki ismi melâikedir. Cem olarak tek olarak “melek” denmektedir. Öyle hayellerimizde uçuşan kaçışan silüyetler düşünmeyelim, ancak o şekilde olan kuvvetler de vardır, Allah’ın değişik tipte kuvvetleri vardır onlar da onlardan biridir. Ama melek zâten kuvvet demektir.

Tekrar edelim ef’âl-i İlâhiye dahi melâike-i Kiram ile zâhir olur. Kuvayı ilâhiyenin ismi yani ilâhi kuvvetlerin ismi lisân-ı enbiya aleyhimüsselâm da melâikedir, yani peygamberlerin lisanında ilâhi kuvvetlerin ismi melâikedir. Zira melek “kuvvet” ve “ şiddet” ma’nâsınadır. Melâike iki kısımdır birisi tabii, diğeri unsuridir. Melâike-i tabiyyun anasırın bulunmadığı fezada suver-i tabiyeden mütekevvin olan ervah-ı ulviyyedir. Melek kuvvet ve şiddettir, peki burada insan nedir, insan Sultandır, sultan da güç demektir. Melekler kuvvet, insan güçtür. Çünkü kuvvetler güce bağlıdır. Esas olan güçtür, gücün zuhurları da kuvvet ile meydana gelir. Onun için insan bu babda da melâike-i kiramdan yücedir ve onun için Ruh-u Sultani denmiştir. Ve o yüzden melekler kuvvetler güç sahibi olan Âdem (a.s.) a bu yüzden secde emrini almışlardır.

Zira melek kuvvet ve şiddet ma’nâsınadır, melâike iki kısımdır, birisi tabii ama bizim tabiata bağlı tabii ma’nâsına değildir, fıtri olarak tabii her hangi bir sebebe dayanmadan maddeye dayanmadan tabii diğeri unsuridir, anasır yani madde kaynaklı meleklerdir. Nasıl bizde bedenimiz unsurdan anasır, anasır-ı erba dört unsurdan meydana gelmişiz, işte melâike-i kiram da bu âlemde olan melâike-i kiram da unsuridir. Melâike-i tabiiyyun yani tabii melâikeler anasırın bulunmadığı yani bu dört unsurun bulunmadığı fezada yani gökler âleminde suver-i tabiiyyeden yani tabi suretlerden mütekevvin olan ervah-ı ulviyedir. Yani ulvi ruhlardır.

Yüksek ruhlardır, yüksek meleklerdir. Bunlar fezada mütekevvin oldukları yani fezada meydana geldikleri ve anasırdan mürekkep meydana gelmiş olan cisimler ile münesebaddar olmadıkları cihetle Âdem’e secde ve serfuru ile emir olunmadılar. Bakın ne kadar mühim bir bilgi burası. Yani meleklere Âdem’e secde edin denildiği zaman bu tabii melekler, Âdem’e secde ile emir olunmadılar, unsuri melekler Âdem’e secde emir olundular. Yani yeryüzündeki melekler Âdem’e secde emri aldılar. Yani unsiri olan bu madde âleminden meydana gelenler Âdem-e secde emri aldılar, diğerleri tabii olanlar secde emri almadılar.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ




Yüklə 2,1 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   8   9   10   11   12   13   14   15   ...   32




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə