GöNÜlden esiNTİler. A’YÂn-i sâBİte kazâ ve kader necdet ardiç terzi baba necdet ardiç



Yüklə 2,1 Mb.
səhifə20/32
tarix03.01.2019
ölçüsü2,1 Mb.
#88712
1   ...   16   17   18   19   20   21   22   23   ...   32

İmdi İsmail (a.s.), bizim zikr ettiğimiz şeye usûru sebebiyle gizli olanı bilmesi sebebiyle Rabb'i indinde, marzîdir. Bakın bir hakikati ele alıyor, peygamberlerin hayat hikayeleri değil burada hakikatleri belirtiliyor. Suri yaşadıkların yaşantıları değil özlerinde olan hakikatlerinde a’yân-ı sâbitelerinin gereği anlatılıyor. Ve kezâlik her bir mevcûd Rabb'i indinde marzîdir. Ve her bir mevcûd, beyân ettiğimiz üzere, Rabb'i indinde marzî oldukda, diğer abdin Rabb'i indinde marzî olmak lâzım gelmez. Yani her marzi kendi rabbı indinde marzidir, ama diğer rabbın indinde marzi olması lazım gelmez. Zîrâ rubûbiyyeti, ancak külden aldı; vâhidden almadı. Binâenaleyh ona külden, ancak ona münâsib olan şey müteayyen oldu. O da onun Rabb'idir (8).

Ya'nî İsmail (a.s.) fiil, "ayn" için sabit olmayıp, ancak aynda mütecelli ve zahir olan Rabb-i hâs için sabit olduğuna ve o ayn dahi ancak kendisinden zâhir olan şeyi kabiliyyet ve isti'dâdı ile Rabb'inden taleb eylediğine ıttılâı sebebiyle, Rabb'i hâs indinde merzi razı olunan ve beğenilmiştir. Burada İsmail (a.s) ın anlayışını belirtiyor. İsmail (a.s.) hadisenin böyle olduğuna ıttıla sebebiyle yani ıttıla orayı idrak etmek oraya tulu etmek yahut tabi etmek orasını anlamak ma’nâsındadır, şimdi İsmail (a.s.) fiilin oluşumu ayn için sâbit olmayıp yani fiili a’yân-ı sâbite için fiil sabit değildir, a’yân-ı sâbitede fiil yoktur demek istiyor.

A’yân-ı sâbite dediğimiz şeyde fiil yoktur, ayn için sâbit olmayıp yani fiil ayn için yani hakikati özü bir şey için sabit olamayıp ancak aynda mütecelli ve zâhir olan yani aynda mütecelli ve zâhir olan Rabb-ı Has için sabit olduğuna ve onun aynı dahi ancak kendisinden zâhir olan şeyi kabiliyet ve istidadı ile Rabbından talep ettiğine ıttılayı sebebiyle Yani İsmail (a.s.) anladı ki diyor, ayn için sâbit bir fiil yoktur ancak o aynın Rabb-ı Hassı için sâbit olduğunda Rabb-ı Hasından zuhur eden fiildir. Şimdi a’yân-ı sâbite var, o a’yân-ı sâbitenin programı hangi esma üzere ise o esma onun rabbı olmaktadır. İşte o rabbın hususiyeti itibariyle bir fiil ortaya çıkmaktadır diyor. İsmail (a.s.) bunu anladı diyor.

İstidadı ve rabbından taleb eylediğine ittila sebebiyle yani bunu idrak etmesi sebebiyle Rabb-ı Hass indinde merzidir. İsmail (a.s.) dahi Rabb-ı Hası indinde razı olunmuşlardandır. Yani genel olarak bunu anlattıktan sonra İsmail Fass-ı olduğu için şu hakikatleri anlatmak için bunu anlatıyor, yani daha evvelden mevzunun başından beri gelen özellikleri, yaşam sistemlerini İsmail (a.s.) ın anladığını anlatmak için neyi anladığını anlatmak için bunları anlatmış oluyor. Rabbı hass indinde merzidir ve beğenilmiştir. Zîrâ rabb-i hâssı o mevcudun üzerine yani rabb-ı hasın hususiyeti ile meydana gelmiş üzerine rubûbiyyeti, devamlı kıldı; ve onun isti'dâdı hasebiyle, ona tecellî edip efâlini onda izhâr eyledi.

Bununla beraber her mevcûd, Rabb-i hâssnıın indinde merzi olmakla yine o mevcûd, diğer abdın Rabb'i indinde merzi olmak ve beğenilmek lâzım gelmez. Onun için işte bir çok kimseler bir araya geldiği zaman senin fikrin yanlış benimkisi doğru, ötekisi diyor yok benimkisi doğru, seninkisi yanlış diye yani hiç kimse kimsenin fikrini beyenmek zorunda da değil ama inkâr etmek zorunda da değildir. çünkü hepsi ayrı Rabların zuhuruyla meydana geldiği için görünmeleri faaliyetleri ayrı ayrı olacaktır, ama ayrı ayrı ve birbirlerine zıt olan şeyler kendi Rabları hasları indinde merzidirler ve mahbubdurlar diyor.

Zîrâ mevcudun her birisi rubûbiyyeti, ancak tüm esmadan aldı; yani isimler mertebesinden aldı, vâhid-i muayyenden almadı. Yani tek bir vahid makamdan almadı. İsimlerin cümlesinden aldığından hepsi de ayrı ayrı zuhurlar oldu. Eğer hepsi vahid makamından alsaydı hepsinin tecellileri bir olacaktı. Ve külden onun için zahir olan şey dahi, ancak kendisine münâsib olan şeydir. Yani ism-i külliden yani isimlerin küllünden onun için müteayyin olan şey dahi yani külden o varlık için tayin edilen şey dahi ancak kendisine münasib olan şeydir. Yani kendisinin programı kadar olan şeydir. Ve kendisinin münâsibi olan şey de onun isti'dâdıdır. Yani kendisine göre olan hakikat da kendi istidadıdır. Ve o mevcûd için kendisine münâsib olarak külden zâhir olan şey onun Rabb'idir. Bu bahsi biraz îzâh edelim:

Ma'lûm olsun ki, "ulûhiyet", ya'nî mertebe-i '"vahdet", Vahidiyet, kendisinde isim ve resim olmayan "ahadiyyet" mertebesi ile, esma mertebesi ve sıfat olan "vâhidiyyet" arasında bir mertebe-i mutavassıtadır. Ve bu ulûhiyet mertebesi rubûbiyyet-i mutlakayı îcâb eder. Şimdi deniyor ki Uluhiyet Ahadiyet mertebesi ile yani ilah Uluhiyet, Ahadiyet mertebesi ile vahidiyet mertebesi arasında bir berzahtır. Ayrıca şöyle de denebilir, Ahadiyet kendisinde isim ve resim program hiçbir şey olmadan teklik mertebesi, Vahidiyet ise Uluhiyetin zuhur sahası, mahalidir. Vahidiyet diye bir mertebe tek başına Ahadiyet gibi tek başına bir mertebe değildir. Vahidiyet mertebesi. Uluhiyet mertebesinin açılmasına bir sahadır

Bu sahanın da faaliyete geçtiği yani diğer sahalara açılıma geçtiği Rahmaniyet mertebesidir. O halde Vahidiyet Uluhiyet, Rahmaniyet aynı sahada oluşan üç isimli mertebedir. İşte Vahdet kendisinde isim ve resim olmayan mertebe-i Ahadiyet ile mertebe-i Esma ve Sıfat olan Vahidiyet arasında bir mertebe-i mutavasıtadır. Bakın çok güzel bir tarif bu. Yani Uluhiyet denilen hal Ahadiyet mertebesi ile Vahidiyet mertebesi arasında bir vasıtadır, yani ara bölmedir, Ahadiyet olmasa Uluhiyet olmaz, Uluhiyet olmasa Vahi-diyet olmaz, Uluhiyet Ahadiyetten hakikatini almakta, vahidiyet mertebesinde de bunu zuhura çıkarmaktadır, genişletmektedir, dağıtmaktadır, Rahmaniyeti ile de bütün âleme yaymaktadır.

Bakın Uluhiyeti bu şekilde tarif eden başka bir tarif yoktur. Bir çok tarifleri var da, ama bu kadar açık ve berrak şekilde tarif eden yoktur. Ahadiyet mertebesi ile Esma ve Sıfat mertebesi olan Vahidiyet mertebesinin arasında bakın geçiştir diyor. İkisini birleştirendir. Eğer Uluhiyet mertebesi olmamış olsa Vahidiyet mertebesi hiçbir şekilde faaliyete geçemiyor. Daha ileri geçemiyor. İşte onun için Allah isminin hakikatini tarif ederlerken “Bütün varlıktaki varlıkların yani bütün varlıkta ne varsa eksi ve artı, bütün varlıkların varlıklarını kendi mertebelerinde korumaya verilen addır Uluhiyet” yani bütün varlıkların hakkını kendi mertebelerinde koruyan mertebenin adı Uluhiyettir.

İşte burada Cenâb-ı Hakk Allah Mertebe-i Uluhiyet kafire kafir olduğu için, iman ehline de iman ehli olduğu için rızkını vermez, Uluhiyeti yönüyle verir, güneş açıldığı zaman küfür ehli de olsa inkâr ehli de olsa put perest de olsa ateşperest de olsa hepsine ışığını ve ısısını veriyor. Yağmur için de öyledir, yani Allah hem Müslümanın hem bütün âlemlerin Rabb-ul âlemidir, Rab-ul erbabıdır, yani Uluhiyet mertebesinde bu ayrımlar olmaz, çünkü varlık sebebi Allah’tır hepsinin ama burada imtihan olmamız ve olunması gerektiğinden, şeriat mertebesinde de bahsedildiği gibi dileyen ehl-i küfre yönelir, dileyen ehl-i imana yönelir.

Mertebe-i mutavasıtadır ve bu mertebe-i Uluhiyet Rububiyet-i mutlakayı icab eder. Yani Uluhiyet mertebesi eğer var ise mutlaka Rububiyet mertebesini de gerekli kılar. Çünkü ilâh var ise, onun meluh-u olacaktır. Uluhiyet mertebesi olmamış olsa bu âlemlerde hiçbir şey olmaz. Bu âlemlerde birşeyler varsa mutlaka Uluhiyet mertebesinin tecellilerindedir zuhurlarındadır. Bu tecelliler de Rab, Esma-ı İlâhiyenin hususiyetleri olan Rablar hükmüyle ortaya çıkmaktadır. Yani esmalar, Rablar derken her bir esma Rab, rab da terbiye edici ma’nâsınadır. Bütün bu âlem terbiyeler silsilesi yani eğitimler silsilesi içerisinde olmaktadır, sadece insan eğitilmiyor, bütün varlık kendi mertebeleri itibariyle eğitilerek kemallerine ermiş oluyorlar, bunları hükmünde tutanlar da onların Rabb-ı Hasları olmaktadır.

İşte böylece Uluhiyet Rububiyet-i Mutlakayı icab eder. Yani Uluhiyet mutlak bir rububiyeti yani terbiyeyi gerektirir, zira meluh olmayınca İlâh kimi terbiye edecektir. Eğer bir yerde Meluh varsa İlâh mutlaka vardır, bir yerde İlâh varsa meluh da mutlaka vardır. Çünkü ikisi bir birinden ayrı olmaz. Ahadiyet mertebesinde Abdül Kerim Cili Hz lerinin bildirdiğine göre İnniyeti ve Hüviyeti vardır sadece ama bunun da ne olduğunu bilmemiz mümkün değildir. toplu olarak “ENE” inniyeti ve Hüviyeti olarak biliyoruz. Zîrâ kul olmayınca "ilâh" kimi terbiye edecektir. Halbuki âlemlerin kaffesi meluhtur. Binâenaleyh Allah Rabbü'l-âlemindir. Yani âlemlerin Rabbıdır.

O'nun âlemler üzerindeki rubûbiyyeti rubûbiyyet-i mutlaka ve umumi mutlak bir rububiyettir. Ve her mevcudun bu "ulûhiyyet" mertebesinden aldığı hisse ve nasîb, ancak kendisinin Rabb-i hâssı olan bir isimdir. Ve bu ismin rubûbiyyeti rubûbiyyet-i hâssa ve mukayyededir. Kendisine has ve kayıtlı rablıktır, Binâenaleyh her bir mevcûd rubûbiyyetini külden, ya'nî esmanın tümüne cami' olan ulûhiyyet mertebesinden almış olur. Ve bu, aldığı rubûbiyyet-i hâssa dahi onun kabiliyyet ve isti'dâdına muvafık olup, mazhar olduğu ism-i hâssa mahsûs bulunur.

İşte o mevcudun ef’âlinden razı olan ve ondan sudur eden şeyleri beğenen ancak bu ism-i hâstır. Bir başka isim beyenmese de kendinden zuhura geleni o ism-i has kendine hastır beyenir. Meselâ muhtedinin Rabb'i olan Hâdî ism-i hâssı, ona hidâyetle mütecellîdir; ve mühtediden Hâdiden sâdır olan ef’âl ve ahlâktan razıdır. Ve keza dall olan kimsenin Rabb'i dahi, o dalle, dalâletle tecelli edendir. 0 Rab dahi Mudili ism-i hâssıdır ve ondan razıdır Ve keza müntefiin, faydalananın Rabb'i Nâfî'; ve zarar görenin Rabbi Dârr; ve intikam olunan kimsenin Rabb'i Müntakım; ve rahmet edilmişin (merhumun) Rabb'i Rahmân'dır. Merhum Rahmet edilmiş manasınadır. Genelde o hale gelenlerin hepsine “merhum” denilir. Yani şaki de olsa katil de olsa merhum denir.

Yani Rahmaniyetten Rahmet edilmiş ma’nâsınadır. O zaman nasıl oluyor, Rahmet edilmiş yani şaki oluyor da Rahmet nasıl oluyor. İşte buradaki merhum genelde ölmüş ma’nâsına veriliyor halbu ki kelimenin aslı Rahmet olunmuş Rahmaniyetten kaynaklanıyor merhumun rabbı Rahmandır. İşte bütün âlemdeki esma-ı İlâhiyenin dağılımı Rahmaniyet mertebesinden başlıyor, böyle olunca da Rahman arşa istiva etti اَلرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى 20/5 hakikati ile de ütün âlemi Rahmaniyet hakikati sarmış oluyor. O halde gadap dahi Rahmanından meydana geliyor. Mudil Rahmandan meydana geliyor. İşte peygamberimizin buyurdukları “rahmetim gadabımı geçmiştir” hükmü buraya dayanıyor. Çünkü Gadab ve Mudil Rahmaniyetten, Rahman asıl bunlar O’nun zuhur mahallidir. Rahman olmasa onlar da olmaz. Yani varlık sebepleri Rahmandır. İşte bütün varlık aynı zamanda merhumdur. Yani Cenâb-ı Hakk’ın bütün varlığa Rahmeti, Rahmaniyetn bütün varlığa Rahmati kendi istidatları üzere olmaktadır. Kendi istidatlarını zuhura getirmiş olan bütün varlıktan da esmaları isimleri razı olmaktadır, varlıklar da kendilerini meydana getirdikleri, hayat sahasına çıkardıkları için isimlerinden razıdır. O zaman merzidir. İsimler merzi razı olunmuş olmaktadır.

Ve diğerleri de de bunlara kıyâs olunur. Birinin indinde razı olunan kimse diğerinin indinde beğenilmez. Ve keza bir isme nazaran saîd olan, diğer isme göre saîd olmaz.

Çünkü a'yân-ı mevcûde mevcut olan ayanları rubûbiyyetlerini kül olan ulûhiyetten ayrı ayrı ism-i hâslar ile aldı; yani bu değişik isimler Uluhiyetten istihkaklarını ayrı ayrı özellikte ayrı hususiyetler olarak aldılar. Çünkü Uluhiyet mertebesinde Rahmaniyet mertebe-sinde bunların hepsi mevcuttur Vahidiyet mertebesinde. Yoksa bir ism-i muayyenden almadı. Yani tek belirli bir isimden almadılar hepsi. Allah isminden aldılar, bu yönüyle tek isimden ama Allah bütün Esma-ı İlahiyeyi kapsam alanına alan Cami ismi olduğundan Allah isminin içinde bütün isimler mevcut olduğundan her bir varlık da kendi Rabb-ı hassının zuhuru olduğundan her ne kadar hepsi tek yerden almış olmalarına rağmen Zat mertebesinde Esma mertebesinde hepsi ayrı ayrı Rabb-ı Haslarından aldılar.

Eğer bir ism-i muayyenden alandı, yani tek bir isimden almış olsaydı, bakın Zat’tan değil Zat ismi olan Alah isminden değil her esma kendi isminden muayyen yani tayin edilmiş bir isimden aldılar.

Eğer bir ismi muayyenden alaydı, mevcudat rubûbiyyette müşterek olur ve cümlesinin efâli, o ism-i muayyen indinde marzî olmakla, hepsi müsâvî surette saîd olurdu. Eğer Esma-ı İlâhiyelerden herhangi birisinden bütün varlık aynı ismi almış olsalardı bütün varlık aynı olarak zuhur ederdi. Said ise said olurdu hepsi. İşte bu hakikati çok daha iyi idrak etmiş olan bizden evvelki ariflerimiz irfani büyüklerimiz onlar dan biri olan Mevlânâ Hz leri bu hakikate dikkat çekerek “Burası çokluk alemidir, burada birlik olmaz” diye çok açık olarak belirtmektedir. Yani bir çok Esma-ı İlâhiyenin zuhuru olduğundan o zuhurlarda ayrı ayrı istikametler ifade ettiklerinden burada birlik olmaz.

Ahirette bu birlik olacak ne şekliyle iki yönüyle biri Cemali isimler biri Celâli isimler olarak Esma-ı İlâhiye ayrılacak Cemâli isimler Cennette Celâli isimler Cehennemde olacak ve orada ihtilaf olmayacaktır. Orada bu tecelliler de olmayacak. İşte o yüzden burası bakın Cennetten çok ilerde bir yerdir. Cennette belki zevki sefa vardır, ama burada Ariflik vardır, irfaniyet vardır, Marifetullah bilgisi buradan alınıyor, cehennem de buradan alınıyor, Cennet de buradan alınıyor, her ikisinin kapısı burasıdır. Yani burada cenneti seçmek de var Cehennemi seçmek de vardır. İnsan olduğu için Cenab-ı Hakk İnsanları diğer varlıklardan ayırmak suretiyle Uluhiyeti itibariyle bulunan bütün meratib-i İlâhiyeyi insanın varlığına koymuş, bütün zıt isimler insanda mevcuttur, Mudil ismini de koymuş Hadi ismini de koymuş, diğer varlıklarda bunların değişmesi mümkün ama insanın tercih hakkı olduğundan bunları değiştirebilmesi mümkündür.

İşte değiştirmek için de biraz gayret sarf etmek gerekmektedir. O da nefis mücadelesi ismi altında insanlara yapılan eğitimler ile bunlar düzenlenmektedir. İşte şeriat mertebesindeki emir ve nehiyler, bunu düzene sokmak içindir. Yapılmış emirlerdir. Fıtri olarak bütün varlık said olursa o zaman cennete ihtiyaç kalmazdı cehenneme de ihtiyaç kalmazdı neden fıtri olarak saidlik bir mükâfat gerektirmiyor. Çünkü kendi varlığında olanı ortaya koyuyor. Bir üzüm, üzüm olacaksa o üzüm kendi fıtratı üzere olduğundan üzüme mükâfat verilmez. İşte bütün insanlar said olsaydı yani bütün insanların esması tek esma adı isminin zuhuru olsaydı bütün insanların Rabb-ı Hassı Hadi ismi olsaydı fıtri olarak bu fiilleri işleyeceklerinden mükafat hak etmezlerdi. İşte kendi bünyelerinde Hadi’nin karşılığı Mudil de olduğundan ama ism-i cami olan Allah Esması kendisinden zuhur eden varlıkları ikaz ettiğinden burada Mudil de var Hadi de var, seçmeyi de insanlara bıraktığından emir ve nehiylerle ve peygamberlerin getirdiği şeriatlarla ki bunun toplamına emr-i teklifi deniyor, teklif edilen hususlara uymakla kişi mükafat kazanmış oluyor.

Eğer uymazsa da cezası ona göre oluyor. İşte böyle bir bireye ayırım selâhiyeti verilmemiş olsaydı insanlar halife olmazdı ve birey olmazlardı, diğer varlıklar gibi sadece zuhur mahali olurlardı, o zaman da kendilerine ait hiçbir varlıkları da olmazdı. Muayyen indinde marzi olmakla hepsi müsavi surette sait olurdu fakat her bir mevcudun hissesini ve nasibini bir ism-i hassın tavassutu ile külden alması mevcudatın razı ve saadette yek diğerine müsavi olmamalarını netice eyler. Yani böyle olması neticelenir. Binaen aleyh bir ism-i hassa göre sait olan diğer bir ism-i hassa göre şaki olur.

İşte burada zâten bunların zuhura çıkması ve bu âlemde, gerek said ve gerek şaki olanların şehadetinin yapılması için buraya bunlar gelmekteler işte onun için buranın ismi şehadet âlemidir. Yani kim hangi fiili işledi diye müşahede âlemidir. Şehadet, şahitlik âlemidir. Kiramen katibin denilen görevliler dahi bunların şahitleri ve kayıt tutucuları olmaktadır. Onlar bizim şahitlerimiz olacaktır. Yani amel defterleri verildiği zaman اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا 17/14 sen kendi kitabını oku bu gün sana bu kitap yeter. Kitabını görenler zâten ilk hükmünü kendileri vereceklerdir. Nereye gideceği daha orada belli olacak ancak bunun mertebeleri hangi kata gideceği cehennem veya cennete بِاَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ

Mahşerde mahkeme-i kübra da Hak tarafından belli olacaktır

Ve hiçbir kimse rubûbiyyeti, Hakk'ın ahadiyyeti haysiy-yetiyle ahz etmez; ve bunun için ehlullah, ahadiyyette tecellîyi men' eyledi (9).

Bakın burası da çok büyük bir faniyet ve bilgi hazinesidir.

Ya'nî zâtı ahadiyyet cüzlere ayrılan olmadığı cihetle, falan cüz'ünü filan şey; ve falan cüz'ünü de filan şey elde etti demek mümkün olmadığından; ve binâenaleyh onda ne isim ne de resim bulunmadığından, burada Ahadiyetten bahsediyor, yani Ahadiyet-ten falan varlık şunu aldı filan varlık şunu aldı diye bir şey söz konusu değildir. Hiç bir kimse "rubûbiyyet'i Hakk'ın "ahadiyyet'i haysiyyetiyle elde etmez. Daha önce de belirtildiği gibi Ahadiyette tek kişi bilinmesi vardır, şöyle diyelim, Zat-ı Mutlak amaiyette iken bilinmekliğini istedi ve tecelli etmeye başladı. Yani bir derya coştu, ikinci bir derya orada meydana geldi, birinci derya “küntü kenzen mahfiyyen” yani gizli olan derya, Ahadiyet ismi ile ortaya çıktı, AHAD teklik ismi, burada ne Allah ismi ne başka Rahman rahiym gibi sıfatlar hiçbir şey yoktur. Orası bir bilinmezlik halidir.

Yani ilk sahaya çıkması sahneye çıkma o sahne de ayrı bir sahne olmadığından kendinden kendinin kendi olarak çıkmasıdır. Mahluk olarak çıkması değil, Zât’ı yönünden Zât’ıyla ve Zât’ında olmaktadır. İşte AHAD dedikleri bu mertebedir. İşte dinimizin içerisinde şeriat mertebesi ile yapılan tenzih mertebesi buraya aittir. Yani gerçek ma’nâda dinimizin bildirdiği tenzih Ahadiyet mertebesine aittir. Çünkü orada ne tecelli ne zuhur ne herhangi bir şey 29/6 ayetinde اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ Allah âlemlerden ganidir. Yani bu âlemlere ihtiyacı yoktur, yani o mertebede Ahadiyet mertebesinde daha bu âlemler yoktur. İşte tenzih budur. Kadim tenzih, Mutlak tenzih budur, yoksa Allah şundan münezzehtir, bundan münezzehtir, derken zâten bir varlık ortaya getirmekteyiz şundan bundan derken. âlemlerden ganidir derken o zaman bu yaptığımız tenzih teşbihi tenzih olmaktadır. Tenzih ederken farkında olmadan teşbih ediyoruz.

Yani şundan bundan ganidir tenzihtedir dediğimiz zaman zaten biz ne tenzih yapıyoruz ne bir şey yapıyoruz. Ama genelde tenzih bu şekilde oluyor, bu tenzihte beşeri tenzih oluyor. İlâhi tenzih değildir. yani beşerin kendi zannında ululaştırıyorum dediği Allah’ı tenzih ediyor ayrıca. Allah tenzih edilmez çünkü zuhurdadır, Zât-ı Mutlak tenzih edilir. Veya Ahadiyet mertebesi itibariyle ki oradaki ismi Ahadiyet mertebesindeki isim Zât-ı Mutlak. Bunun da ne olduğunu beşerin anlaması mümkün değildir. Ama Zat olarak şimdi her birimizin bir Zâtımız vardır, bunu bilip anlıyormuyuz anlamıyoruz işte bizim de zatımız tenzihtedir bakın bu şekilde. Çünkü bu zâtımız a’yân-ı sâbitelerimiz itibariyle Allah’ın Zât’ına dayanmaktadır.

İşte Ahadiyet mertebesinde tecelliyi men etti diyor irfan ehli, yani orayla tecelli bağlantısını sakın düşünmeyin, mümkün değil diye bize büyük bir bilgi veriyor, idrak veriyor ve de o mertebenin hakikatini de bu şekilde bir başka yönüyle anlatmış oluyor. Yani orada bir faaliyetin olmadığını olamayacağını oradan bir şey alınamayacağını söylüyor. İşte orada ehlullahın bildirdiği Zat’ı Mutlak’ın ayrıca Vücud-u Mutlak’ın, vücudsuz Vücud-u Mutlak’ın bir inniyeti bir Hüviyeti olduğunu biliyoruz. Yani en ileri derecede bunu bildiren de bir kişi olmuş o da Abdül Kerim Cili İnsân-ı Kâmil adlı kitabında bildiriyor. Başka bir yerde de bu bilgiyi bulmak mümkün değildir. Yani bu açıklıkta bu güzellikte o mertebeyi anlatan yerler bulmak mümkün değildir.

Bir çok tarikat kitaplarında anlaşılması zor olan yazılarla anlatılmaya çalışılıyor, yani Zat’ı Ahadiyet mütecezzi olmadığı cihetle yani bölünmediği, cüzlere ayrılmadığı cihetle falan cüzün falan şeye ahz eyledi demek mümkün olmadığından, binaen aleyh onda ne isim ne de resim, yani ne isim ne sıfat o mertebede daha henüz bulunmadığından hiçbir kimse rububiyeti Hakk’ın Ahadiyeti yönüyle alamaz. Yani rububiyeti Ahadiyetten alamaz. Çünkü oraya bağlantısı yoktur. Nereden alır, Uluhiyetin rahmaniyetinden alır. Zîrâ "rubûbiyyet" bir sıfattır; ve zât-ı ahadiyyet ise esma ve sıfattan beri kılınmıştır. İşe bu sebebden nâşî ehlullah, mertebe-i ahadiyyette tecellî yoktur, derler. Ahadiyet mertebesinde tecelli yoktur derler.

Zîrâ tecellî için, bir tecellî olunan şey lâzımdır. Tecelli olması için bir zemin olması lazımdır, Halbuki cemî'-i niseb ve izâfât cemi nisbetler ve izafatlar zât-ı ahadiyyette mahv ve müstehlektir. Yani yoktur ve helaktadır. Yani müstehlektir sadece O’nun içindedir, hükümsüzdür faalyette değildir.

İmdi sen O'nunla O'na nazar edersen, O kendi nefsine nazırdır. Böyle olunca O, kendi nefsine, kendi nefsiyle nazır olmaktan zail olmadı (10).

Ya'nî ey ârif, sen makâm-ı fenâda, Hakk'a nefsin ile değil, yine Hak ile nazar edersen, O'na nâzır olan sen olmazsın; O kendi nefsine nâzır olur, yani o kendi nefsine bakar olur. Her ne kadar ortada bir vücut var ise de ama o ayan-ı sabitesi hakikati ile onları idrak etmiş olduğundan kendisinin sadece bir izafetten meydana geldiğini izafetten ibaret olduğunu anladığı zaman Hakk’ta fâni olmuş ama gene de bir şuuru vardır, yani bütün esmasıyla birlikte kendine ait bir şeyin olmadığını kendisinde bir ismin tasarrufta olduğunu idrak edince Rabbından da Rab-ul Erbab’a yolculuğu yapınca Rab-ul Erbab olan Allah’a ulaştığında kişi o zaman Hakk’ta fani olmuş olmaktadır.

İşte fenâfillâh mertebesi burasıdır. İsimlerin rabbının tesirinden kurtulup, ama o rab da Rab-ul Erbab’a bağlı olduğundan rabbı yönüyle Rab-ul Erbaba ulaşması mümkündür. Bakın burası mühimdir, Eğer biz rabbımızı idrak edemezsek Rabb-ı hasımızı idrak edemezsek veya o mertebeyi idrak edemezsek Rabb-ı Hasımız tek olarak hangisidir, dersek o zaman biz yine tek ahlâkta kalmış oluruz. Sadece o rabb-ı hassın hükmü altında diğerlerini bilmemiş oluruz. Rabb-ı hasımız bir olmakla birlikte ama bizde bir çok rabb-ı hassın tesiri olduğunu bilmeliyiz ve o rabb-ı hasların hepsinden, bakınız burası mühim, hepsinden istifade ederek Rabb-ul Erbab’a ulaşmamız mümkün olmaktadır, oradan da sıfatlara ulaşmamız mümkün olmaktadır.

Dolayısıyla kendimizi bir başka mahal bir başka makamda daha geniş manada tanımaktayız, kendimizi tanıdığımız zaman ki ben, biz diye zannettiğimiz bu varlığı Cenâb-ı hakk’ın bir sıfatı sıfatının zuhurları olan Esmaların tecelligâhı tecelli yeri olduğunu anladığımızda biz fenâfillâhız. Uykuda bir insan fânidir, gündüzden fânidir uykuda olan insan, fenâfillâh bu şekilde değildir, şuursuzluk halinde kendini kaybetmek değildir, şuurlu olarak kendinin ne olduğunu bilmek kendinin Hakk’a ait olduğunu bilmek fân-i fillâh, fâni-i Hakk, Hakk’ta fâni olduğunu idrak etmektir.

İşte kişinin fenâfillâhta eli ayağı tutulur herhangi bir fiili olmaz, dendiği bu husustur. Fiili olur ama, kendine ait bir fiili olmaz, fiil Hakk’ın fiilidir. İşte bunu tecrübelerle, yani fenâfillâh’a girmesi fenâfillâh’ta yaşaması ve fenâfillâhın kemâle ermesi ve bakâbillâh olmakta. İşte o fenâfillâh’ın neticesi olan bakâbillâha geldiğinde o kişinin ibadeti ubudet hükmüne gelmektedir. Birey beşeriyeti ile yaptığı rabb-ı hasıyla yaptığı ibadet evvelâ emirlerle ibadet olmakta neden, nefsi ile yaptığı için, kendini ben zanneti, ve Hak’tan ayrı olan, bir varlık olarak ibadet ettiği içini ibadeti abidlik hükmünde oldu. O kimse ibadet etti ona da denmekte. Ama kendindeki isimlerin sıfatlara bağlı, sıfatların da Hakk’a bağlı olduğunu anladığında fenâfillâh, bunları a’yân-ı sâbitesi itibariyle aslında, fâni denen şeylerin kendinin asli hâli olduğunu a’yân-ı sâbite idrakiyle anladığında kişi Hakk ile bâki olmaktadır.

Bakâbillâh’ın hakikati de budur, a’yân-ı sâbitesi itibariyle kendindeki Hakk’ı idrak edip yaşadığında, işte o mahal ehlullah olmakta, gerçek ma’nâda ve veli olmaktadır. İşte onun yaptığı ibadetler dışarıdan bakıldığında ibadet abdiyettir ama, hakikati itibariyle bakıldığında “Ubudet”, Ubudetin tarifi ise “Ubudet Hakk’ın fiilidir.” Kul görünümünde olan Hakk’ın fiilidir. İbadet ise beşerin fiilidir. Aynı kişidir, vaktiyle yaptığımız ibadetlerimiz çalışmaların neticesinde ubudete çevrilir, ama dışarıdakiler bunu bilmez, seyr-i sülûkta hakk’ın varlığında fâni olmuş bakâbillâh ile tekrar geriye döndürülmüş olan bir kimseyi daha evvel tanıyanlar o kimse zannederler, o kişi zannederler, halbuki o kişi gitmiştir artık, bitmiştir, yenisi gelmiştir, yeni olarak gelmiştir, ama bunu dışarı dan kimse anlayamadığı için ancak bu yollarda olan kimseler Cenâb-ı Hakk anlatırsa anlatır veya anlarlarsa anlarlar, aksi halde herhangi bir kimsenin bu hâli anlaması da mümkün olmaz, çünkü ortada bir nişanı yoktur.

Eğer ârif isen makâm-ı fenâda Hakk’a nefsin ile değil, yine Hakk ile nazar edersin.” Dediği işte budur. Yani sendeki a’yân-ı sâbiten itibariyle mahluk olmayan tarafını idrak edersin, mahluk olmayan tarafınla yani Hakk ile nazar edersin, yani Allah’ı Allah görür dediği hadise budur, Allah’ı Allah bilir dediği hadise budur. O’na nâzır olan sen olmazsın, yani evvelki beşeriyetinle olan sen olmazsın, hakikatinle var olan sen olursun ki, o da Hakk’tan başka bir şey değildir. O kendi nefsine nazır olur o zaman. Şöyle tarif ederiz; senin gözünle kendi nefsine bakan olur, ama senin dediğin dahi O’nundur. O ise evvel ve âhır bulunduğu halde zail olmadı. Yani uzaklaşmadı değişmedi, daima kendi nefsine kendi nefsi ile nazırdır. İşte tam tevhid de budur. Bir başka varlık yoktur ki, karşılıklı iki varlık olsun ve hiçbir şeye Ahadiyet ile tecellisi yoktur.

Varlıkta tecelli ne kadar yüksek olursa olsun, Uluhiyet tecellisi vardır, Vahidiyet tecellisi vardır, Ahadiyet tecellisi olmaz. Çünkü orası tecelligâh yeri değil, kendi yerinde bir makamdır. Zât-ı Mutlak’ın olduğu bir sahadır. Saha bile bir tarif içindir, saha yoktur ki orada bir saha olsun, sadece bir isim vardır, orada bizim bilebileceğimiz bir hal yoktur, mahiyetini bilemiyeceğimiz bir yaşantıdır. Ahadiyet ile tecellisi yoktur. Zîrâ tecellî, haktan gayrı olan şeyler için inkişâfdan ibârettir. Yani açılma ise Ahadiyette yoktur. Halbuki burada ne haktan gayri olan şeyler ve ne de haktan başkası yoktur. Ve bu mertebe, butûn/bâtın mertebesidir; zuhur mertebesi değildir. Tecellî ise butûn/bâtın değil, zuhurdur.


Yüklə 2,1 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   16   17   18   19   20   21   22   23   ...   32




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə