GöNÜlden esiNTİler. A’YÂn-i sâBİte kazâ ve kader necdet ardiç terzi baba necdet ardiç



Yüklə 2,1 Mb.
səhifə7/32
tarix03.01.2019
ölçüsü2,1 Mb.
#88712
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   32

Diğer taraftan başka bir internetten gene kader hakkında indirdiğimiz bilgiye bakalım;

-------------------

Kader konusu islâm dininin en girift konulardan birisidir. Kader konusunda söylenecek her söze dikkat etmek gerekir. Çünkü imanın şartlarından biri kadere imandır. Kader konusunda yanlış düşünmeleri yüzünden yoldan çıkıp sapıklığa düşen bir çok tarikat olmuştur, kaderiyye tarikatı da bunlardan biridir. Kader nedir? Aslında bu sorunun kısa bir cevabı yoktur, lügat anlamı açısından kader, ölçü, miktar, plan program takdir biçim ve şekil verme demektir.

Dini açıdan Cenâb-ı hakk’ın kainatı ve içindekileri zamanı kıyameti, ahiret alemetlerini yani bütün mükevvenatı yaratmadan önce bir ölçü ve programa göre takdir etmesidir. Levh-i Mahfuz denen ilahi deftere yani bilgisayara kayıt etmesidir diyebiliriz. Özet olarak kul kendi iradesi ile yolunu çizer ve yaptıklarının neticesine katlanır, şeklinde özetleyebileceğimiz görüşü savunanlara kaderiyeciler denmiştir ki bunlar hakkında ümmetimin Mecusileridir kaderiyeciler şeklinde bir hüküm gelmiştir. Kader mevzuunda, birisi olan kaderiyeciler peygamber efendimizde “Bunlar ümmetimin Mecusileridir” demiştir.

Kaderiyeciler “kul kendi kaderini kendi yazar görüşünde olanlar dır, bunun diğer ismi de yani kaderiyecilerin diğer ismi de Mutezilecilerdir. Allah’ da ötelerden bir yerde veya başka bir boyutta oturup bu boyutta yapılanları seyir eden bir varlığın adıdır. Esasen Kur’ân-ı Kerîm baştan sona bu görüşü iptal için sayısız hükümler serdeder.

Allah’ın azameti yüceliği sonsuz varlığı yanında insanın yeri iradesi ve kudreti sahip olduğu şeyler nelerdir, kısaca “Allah” ismi ile işaret edilen indinde insan neleri yapacak güce ve iradeye sahiptir. Yüz milyarlarca güneşin birbirlerinden çok büyük uzaklıklarla içinde yüzmekte oldukları kainatın var edicisi katında insanın yeri nedir.?



Buyurun bu konuda bir hadis-i Kudsi: Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu, Allah (c.c.) şöyle diyor;

Ey kullarım, hepiniz delâlettesiniz ancak benim hidayet ettiklerim hariçtir. Benden isteyiniz ki sizi hidayete erdireyim, hepiniz fakirsiniz ancak benim zengin ettiğim hariçtir, benden isteyiniz ki size rızık ihsan edeyim, hepiniz günahkarsınız, ancak benim mağfiretle verdiklerim müstesnadır. İçinizden her kim benim bağışlayıcı olduğumu bilir de benden mağfiret dilerse günahlarının büyüklüğüne aldırış etmeden bağışlarım. Sizin evveliniz ve ahiriniz diriniz ve ölünüz yaşınız ve kurunuz kullarımdan en takvalısı kalbi gibi olsalar bu durum benim mülkümde bir sivrisineğin kanadı kadar artış meydana getirmez. Sizin evveliniz ve ahiriniz diriniz ve ölünüz yaşınız ve kurunuz en şaki kulun kalbi gibi olsalar yani hepsi inkarda olsalar bu durum benim mülkümden bir sivrisineğin kanadı kadar eksiltmez.

Sizin evveliniz ve ahiriniz, diriniz ve ölünüz, yaşınız ve kurunuz, bir sahada toplansa ve içindekilerden her insan ümmetleri istediği kadar istese her isteyenin istediklerini veririm ve bu benim mülkümden hiçbir şey eksiltmez. Öyle ki içinizden biri denize uğrayıp iğneyi suya daldırıp alsa kesinlikle bilin ki ben sınırsız ihsan ediciyim. Varlığın sâhibiyim, yüceyim. Dilediğimi yaparım, bağışım bir sözdür, azabım bir sözdür, bir şeyin olmasını istersem emrederim “Ol” derim, o şey olur,

nasıl bir şeyler anlatabiliyor mu bizim yerimiz haddimiz gücümüz irademiz kudretimiz hakkında bu hadisi kudsi.

Kainatta dünyadan bir milyon küsür defa büyük güneşin yeri iğne ucu ile gösterilemezken gururundan kendine biçtiği payeden yanına yaklaşılmayan insanın yeri acaba daha iyi anlaşılabiliyor mu bu satırlarda. Bizde Allah’a rağmen bir iş yapabilecek potansiyel mevcut mu,

وَمَاۤ اَمْرُنَاۤ اِلا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ hiç şüphesiz, biz her şeyi kader ile yarattık bizim emrimiz bir göz kırpma gibi yalnızca bir keredir, 54/50 Kader: Allah’ın geçmiş ve gelecek tüm olayları tek bir an olarak bilmesidir. İnsanların önemli bir bölümü Allah’ın henüz yaşanmamış olayları önceden nasıl bildiğini sorarlar ve kaderin gerçekliğini anlayamazlar. Oysa yaşanmamış olaylar bizim için yaşanmamış olaylardır. Allah ise zamana ve mekâna bağımlı değildir, zaten bunları yaratan kendisidir, Allah katında zaman diye bir kavram yoktur, bu nedenle Allah için geçmiş gelecek ve şu an hepsi birdir ve hepsi olup bitmiştir.

Bu toplumda yaygın olan çarpık bir kader anlayışıdır. Örneğin ölümden dönen bir hasta için kaderini yendi gibi cahilce ifadeler kullanılır oysa kimse kaderini değiştiremez, ölümden dönen kişi kaderinde ölümden dönme yazılı olduğu için ölmemiştir. Kaderimi yendim diye kendilerini anlatanların bu cümleyi söylemeleri ve o psikolojiye girmeleri de yine kaderlerindendir. Çünkü kader Allah’ın ilmidir, tüm zamanı aynı anda bilen ve tüm zamana ve mekana hakim olan Allah için her şey kaderde yazılmış ve bitmiştir. Allah için zamanın tek olduğunu Kur’an’da kullanılan üsluptan da anlarız. Bizim için ölümümüzden sonra bazı yaşanacak olaylar Kur’an’da çoktan olup bitmiş olaylar olarak anlatılır. Allah bizim bağlı olduğumuz izafi zaman boyutuna bağlı değildir. Allah tüm olayları zamansızlıkta dilemiş insanlar bunları yapmış tüm bu olaylar yaşanmış sonuçlanmıştır.

İslâmda kader inancı ile ilgili değişik anlayışlar olmasına rağmen ehl-i sünnet dediğimiz çoğunluğun orta yol islam anlayışına uygun olarak Maturidilik ve Eşarilik adı altında iki meshebin görüşleri yaygınlık kazanmıştır. Bunlara karşı Mutezile ve Cebriye mesheblerinin görüşü islam düşünce tarihinde azınlıkta kalmış fazla yaygınlık kazanamamıştır. Türk toplumunda ağırlıklı olarak ehl-i sünnetin kader anlayışı hakimdir. Ehl-i sünnet mesheplerinden Maturidiliğe göre yüce Allah’ın ezelden ebede kadar olacak bütün şeyleri zaman ve yerini özellik ve niteliklerini ezeli ilmi ile bilip sınırlaması ve takdir etmesi demektir. Allah’ın ezelde irade ettiği ve takdir buyurduğu şeyleri zamanı gelince meydana getirmesi ve yaratmasına da Kaza denir.

Eş’âriliğe göre tanımların aynı olmasına rağmen Maturidinin “Kader” dediğine “Kazâ” , kazâ dediğine de kader denilmektedir. Dünyada meydana gelmiş ve gelecek olan her şey Allah’ın ilmi, dilemesi, takdiri, ve yaratması ile olur, yani her şeyin bir kaderi vardır, bunun anlamı ise insanların hür iradeleriyle seçecekleri şeylerin nerede ve ne şekilde seçileceğini Allah’ın ezeli zamanla sınırlı olmayan mutlak ilmiyle bilmesi ve bilgisine göre dilemesi ve buna göre takdir buyurup kulun seçimine göre yaratmasıdır, bu durumda Allah’ın ilmi kulun seçimine bağlı olup Allah’ın ezeli anlamda bir şeyi bilmesinin kulun irade ve seçimi üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur.

Aslında insanlar yüce Allah’ın kendileri hakkında sahip olduğu bilgiden habersizdirler, pratik hayatta bu bilginin etkisi altında olmaksızın kendi iradeleri ile davranmaktadırlar. Kader ve kazaya inanmak farz olmakla beraber insanlar kaderi bahane ederek kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar. Bir insan Allah böyle yazmış bu şekilde takdir etmiş deyip hata yapamayacağı gibi yanlışlık yaptıktan sonra da ben ne yapayım Allah’ın takdiri böyleymiş alın yazım buymuş diyerek kendini suçsuz ve kaderi mazeret olarak gösteremez.

Çünkü bu fiiller insanlar böyle tercih ettikleri için bu seçime uygun biçimde Allah tarafından yaratılmıştır, bu nedenle kazâ ve kadere güvenip çalışmayı bırakmak olumlu sonucun sağlanması ya da olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak ve tedbirleri almamak islami anlayış ile bağdaşmaz. Bununla ilgili tevekkül kavramı vardır, tevekkül insanın bütün işlerinde Allah'a daya’nıp güvenmesi O’nun iradesine boyun eğerek işin sonunu O’na bırakması anlamına gelir. Tevekkülde bir taraftan meşru hedefe ulaşabilmek için gerekli tüm çabayı gösterirken bir taraftan da Allah’a dayanıp güvenmek ve işin sonunu ondan beklemektir.

Hareket ve faaliyeti bırakmak şeklinde anlaşılan bir tevekkül anlayışı islam ile bağdaşmaz. Tevekkül uyuşukluk ve hareketsizlik ve tedbirsizliğin bir mazereti değil bütün güçlüklere rağmen işlerimizi başarmamıza yardım edeceğine inandığımız Allah’a samimi güven ve ümidimizdir. Bu sebeple “eşeğini bağla sonra Allah’a tevekkül et” denilmiştir.

Kader inancı konusunda ehl-i sünnet anlayışına uymayan Cebriye ve Mutezile mesheplerine ait iki görüş daha vardır, bunlardan Cebriyeye göre insanda irade hürriyeti seçme imkanı ve fiili yapma gücü yoktur. Bu itibarla insan özgür değil aksine robot gibi Allah (cc) tarafından önceden belirlenmiş işleri yapmak zorundadır. Başka bir ifade ile insan tıpkı rüzgarın önünde oraya buraya sürüklenen bir yaprak gibidir anlayışına sahip olan cebriye anlayışı ehl-i sünnet bilginlerince eleştirilmiştir. Buna rağmen kader ve tevvekkül anlayışını tam anlamamış bazı kişilerin bu görüşleri benimsemiş olduğu görülmektedir. Halbuki bu görüşün benimsen-mesi durumunda bazı konuların açıklanması mümkün değildir. Bunların başında da kişinin nasıl sorumlu tutulacağı günah ve sevap kavramlarının ne anlamlara geldiğinin açıklanması gelmektedir.

-------------------



Küçük bir yorum.

Şimdi bu her iki kazâ ve kader hakkında yazılan yazılarda, yazılara baktığımız zaman ittifakla görüyoruz ki, ikisi de “yaratma” dan bahsediyor. İşin aslında daha burada çözümsüzlüğe gittiği açık olarak görülmektedir, çünkü bu âlemde hakikati itibariyle “yaratma” diye bir şey yoktur, sadece zuhur ve tecelli vardır. Ancak şeriat ve tarikat mertebesinde olan kimseler bu kelimeyi kullanmakta mazurdurlar, çünkü o mertebede, tenzih ağırlıklı, yani ötelerde olan bir Allah anlayışı olduğundan, ötelerde olan Allah, burada olan varlıkları, çok dar bir anlayış içerisinde yaratmış, yani yoktan var etmiş hükmü ile, çıkarıldıklarından bu âlemler hadis, Allah’ın varlığı da bâki olarak düşünülmektedir. Yani bütün bu âlemdekiler, sonradan var edilmiş varlıklar olarak, yoktan var edilmiş varlıklar olarak düşünülmektedir. Böyle bakıldığında zâten âyet-i kerimelerde belirtilen Zât’i hakikatlerin anlaşılması kesinlikle mümkün olamamaktadır. Bu iki tebliğde de iki bildirgede de beşeriyet mertebesinden yani ef’al mertebesinden kader mevzuunu izah etmeye çalışmadır.

Bu kader mevzuu Allah’ın Zât’ına ait bir mevzu olduğundan ef’âli mertebede ef’ali ifadelerle bunun tamamen mutmain olarak anlaşılması zaten mümkün değildir. Ancak yukarıda da ifade edildiği gibi kader anlayışı hakkında üç ana fikir ortaya çıkmak-tadır, bunun birincisi “Kaderiyye” de dedikleri Mutezile anlayışıdır, diğeri “Cebriye” anlayışı diğeri de “Ehl-i sünnet vel cemaat” anlayışıdır ki bizim de içinde bulunduğumuz zahiren, o hükümdür, Mutezilede bu ikinci bölümün sonlarında bahsedildiği gibi Allah’ı ortadan kaldırmakta yani Allah’ın insan üzerindeki hükmünü ortadan kaldırmakta insanın bütün fiillerinin hâliki onların ifadesine göre yaratıcısı kendi olduğu hükmüne varılmaktadır.

Yani kul kendi fiilini halk eder diye tabir edilmektedir. Mutezile anlayışı böyle. Kul kendi fiilini halk eder. Diğeri ise Cebriye hükmünde olan kul hiçbir şey yapmaz, kul fiilini işlemekte mecburdur, der. Yani kulun hiçbir hükmü yoktur, kula ne program verilmişse Cenâb-ı Hakk ne âmir hüküm olarak, sen şunu yapacaksın, bunu yapacaksın demişse onun dışında hiçbir şey yapamaz dolayısıyla kul fiilini yapmakta mecburdur. Yani kul memurdur. Memur ise mes’ul değildir.

Şimdi bu ikisi birbirinin tam zıddıdır, biri Allah’ın kudretini ortadan kaldırmakta diğeri ise kulun mesuliyetini ortadan kaldırmaktadır. Biri diyor ki “kul bütün fiilini kendi ortaya getirir”, demekle Hakk’ı dışlamış olmakta, diğeri ise “kul fiilini yapmak mecburiyetindedir” demek suretiyle kulluğun iradesini devre dışı bırakmaktadır. İşte bunların ikisi de belli bir yerde doğrudur, ama genelde yanlıştır. Kul fenafillâh mertebesine geldiği zaman kendine ait bir varlığı olmadığından onun üzerinde Cenab-ı Hakk işlemek-tedir, o zaman Cebriyeyi düşünebiliriz. Ancak gene yanlış olur, çünkü cebir iki varlık arasında olur. Cebreden ve cebir edilen, âlemde böyle bir husus olmadığından yani âlemde ikilik olmadığın dan Cenâb-ı Hakk kendi kendisiyle meşgul olduğundan o zaman ikinci bir varlık olmadığından cebir diye zâten bir şey söz konusu olamaz.

Şimdi bir insan kendi saçını kesiyorken saçına cebretmiş mi olur, olmaz çünkü kendi saçıdır. Ama bir insan makası alsa da başka birinin saçını o istemediği halde zorla kestirse, kesse o zaman cebir olur, ki o da haksızlık olur. İşte bütün bu ve diğer teferruat olan kaza ve kader bahsini kendi bünyesinde ve mutedil olarak birleyen ehl-i sünnet vel cemaat Maturidiye ve Eşariye imamlarının ki Maturidi bizim imamımız, İmâm-ı Azam Ebu Hanifi’nin, bakın ilimdeki önderi Maturidiyyedir. İmâm-ı Azam Ebu Hanife fiildeki önderimizdir. Düşüncedeki tefekkürdeki önderimiz Maturiyedir, İmam-ı Maturiye, yalnız zâhir olarak, bizim gerçek önderlerimiz, bâtıni önderlerimiz ayrıdır. Ehlullah, Ârif kimselerdir, bunlar ise suret olarak uymamız lâzım gelen islâmın şeriat hüküm-leridir.

İmâm-ı Azam Ebu Hanife fiili imamımızdır, yani onun koymuş olduğu Kur’ân-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden tarayarak, ayırarak aldıkları hüküm üzerine fıkhi ilim olarak bizlere bildirdikleri namaz, haç oruç, zekât bunlar nasıl yapılır farzı sünneti nelerdir, diye bize bildirdikleri İmam-ı Azam Ebu Hanifi Hz leridir. Düşüncede, idrakte itikattaki önderimiz de, Allah nedir, nicedir, gibi İmâm-ı Maturidi dir. Diğerlerinin de Şafi, İmam-ı Şafinin çevresinde olanların itikattaki imamı da İmâm-ı Eş’ari dir.

Ehlullahtan birine sormuşlar “Hangi meshebdensin” diye “Hüda meshebindenim” demiş. İşte tevhid ehli olmaya çalışan bizler de Hüda meshebindeyiz. Nerede, aşkta muhabbette, irafniyette Hüda meshebindeyiz. Ama fiiliyatta yani namaz hac oruç zekat hüküm-lerin de İmâm-ı Azam Ebu Hanifi meshebindeyiz. Varlığımız ayrı, yani beden varlığımızın hukuku hükümleri ayrı, gönül âleminin ve marifet âlemimizin hukuku hükümü ve önderleri ayrıdır. Bunları birbirine karıştırmamamız lâzımdır. Hepsi kendi mertebesinde gerçektir, sahihtir ve doğrudur. İşte zâhiren içinde bulunduğumuz ehl-i sünnet vel cemaat kazâ ve kader anlayışı genelde kitaplarda kader ve kazâ diye geçer ama aslı Kazâ ve kaderdir. Yani evvelâ kazâ hükmü sonra kaderdir.

Cenâb-ı Hakk’ın bizim üzerimizde kendi programladığı bir sahamız vardır, buna kazâ-ı mutlak veya kazâ-ı mübrem denmektedir. Bunu değiştiremiyoruz. Ama bir bölümümüz var ki, buna da kazâ-ı muallak, denmekte boşta olan, işte bu sahayı Cenâb-ı Hakk bize bırakmıştır, oralarını biz doldururuz. Gerçi Cenâb-ı Hakk ezelden bilir, bizim oraları nasıl dolduracağımızı, ama böyle yapın diye yazmaz. Bizim ne yapacağımızı, o boşlukları nasıl dolduracağımızı, bildiği için bizim kitabımız yazılmıştır. Ama o sayfa bize boş olarak verilir. Biz burada onları doldururuz. Ama Cenâb-ı Hak o dolduracağımız yerleri daha evvelden bildiğinden zâten doldurmuştur. Ama böyle yapın diye değildir. Bizim ne yapacağı-mızı bildiği içindir ama bize verilen kaderde boştur.

İşte bu da ehl-i sünnet vel cemaatın, daha itidalli daha mantıklı, hem Allah’a hüküm veren, yani Allah’ın kulun üstündeki hükmünü belirten, hem de kulun hürriyeti olan, bir sahasının olduğunu belirten anlayıştır, bu anlayış. Ancak bütün bu anlatılanlar dahi ehl-i sünnet vel cemaat Kazâ ve kader anlayışının zahiridir. İşte gerçek ma’nâ da kazâ ve kader hakkında hakikatini anlamak için, Ehl-i sünnet vel cemaat anlayışının batını ile birlikte, zahirini yaşayıp idrak ettiğimiz zaman, işte en dengeli, en mükemmel kader anlayışına, bu şekilde ulaşılmış olunmaktadır. Aksi halde ehl-i sünnet vel cemaatin zâhir olarak ifade ettiği bölümler diğerlerine göre çok dengeli olmakla birlikte ama çok araştırmaya kalktığınız zaman, onun içerisinde de bir sürü boşluklar bulunmakta, neden kaza ve kader anlayışının gerçeğinde boşluklar olmamakla birlikte, ama anlayanlar bakış açılarını, fiil mertebesine göre değerlen-dirdikleri için, fiil mertebesi de daha ötelerdeki mertebeleri kapsamına alamadığı için, ötelerde olan kazâ ve kader hükümle-rinin anlaşılması mümkün olamamaktadır.

İşte bunu anlatacak yaşatacak yaşayacak, yaşanacak tek yol vardır o da seyr-i sülûk yolu, irfaniyet yolu ehlullah’ın yolu, evliyanın yoludur, işte böyle seyr-i sülûk yapıldıkça ancak bu şekilde kişi, her mertebede geldiği her mertebede kader anlayışını o mertebenin oluşumu hakikati istikametinde idrak ettikçe, kader anlayışına ve yaşantısına geçmiş olabilmektedir. Yani kader, ilmi diğer herhangi bir fıkıh ilmi gibi kitaptan okunarak ezberlenecek bir şey değil, bizatihi kişinin kendi hayatını ilgilendirdiğinden ve bir ömür boyu kapsamına aldığından her ulaştığı yerde, ve o yerin kaderini anlamakta, o yerin hakikatini anlamakta, ve o yerin hakikatine göre kadere bakmaktadır, işte bu da, ef’âl âleminden başlayarak ef’âli kader, esmai kader, sıfati kader, Zâti kader mertebesi olarak, kendisinde bunlar açılmış olacaktır. Belki biraz sıkıcı oldu ama Zâhiren genel bir bilgi olması bakımından bunları da söylememiz gerekiyordu. Şimdi burada sahih hadislerden meydana gelmiş olan, Kütüb-i sitte deki kitaplardan Sünen-i Trimizi isimli kitaplardan, kader bölümü olarak bazı hadis-i şerifler vardır ikinci bölümde inşeallah onlara bakalım.

-------------------

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Bu akşam 12 Mayıs 2011 Perşembe akşamı sohbet mevzumuz kader hakkında idi, daha evvelce ona başlamıştık bu akşam da Sünen-i Tirmizi isimli hadis kitabından kader bahsine devam edelim, Kader babları;

-------------------



Bab-1: Mevzu kader bahsinin derinliklerine dalmanın sert hükmü hakkındadır. 2216. Hadis-i şerif o kitabın içerisinde Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet edilmiştir dedi ki Kader mevzuunda bir birimizle çekişmekte iken Rasulullah (s.a.v.) üzerimize çıka geldi. O kadar kızdı ki yüzü kırmızılaştı hatta yanaklarına sanki nar sıkılmıştı, sonra şöyle buyurdu, size bu kader mevzuunda münazaa mı emredildi ve ya ben size bununla mı gönderildim. Sizden önceki milletler bu meselede çekiştikleri için helâk oldular, artık bu mevzuda münazaa etmemenizi sizden ciddi olarak istiyorum. Bu babda ömer, aişe ve enes (r.a.) den hadis rivayet edilmiştir.

Bu hadis gariptir, onu yalnız bu vecihten Salih el Murri’nin rivayetinden bilmekteyiz. Bu zatın münferiden tek başına rivayet ettiği garip hadisleri de vardır. Belirtildiği gibi bir gün peygamber efendimiz bir topluluğun üzerine gelmiş veyahut oradan geçiyormuş, bu topluluk kader bahsi üzerine karşılıklı istişare ediyorlarmış, konuşuyorlarmış ama biraz çekişme gibi olmuş aralarında, Peygamber efendimiz de bu hadiseyi görünce biraz kızıyor, bu babda konuşmayın bu tehlikeli bir mevzudur diye, daha evvelki kavimler de bu yüzden helak olmuştur, gibi ikazda bulunmuş böyle bir hadis vardır.



Bab-2: Âdem ile Musa’nın delilli münakaşası hakkındadır, 2217. Hadis, Ebu Hüreyre (ra) dan rivayet edilmiştir, Rasulullah (sav) buyurdu ki Âdem ile Musa delil göstererek münakaşa ettiler ma’nâ âleminde. Musa; “Ya Âdem sen o kişisin ki Allah seni kudret eliyle halk edip ruhundan sana ruh üfledi, ve sen insanları ayarttın onların cennetten çıkarılmalarına sebep oldun.” Dedi. Musa (a.s.) Âdem (a.s.) a böyle bir söz söyledi ma’nâ âleminde. Âdem dedi ki; “sen de Allah’ın konuşmak için seçtiği Musa’sın, gökleri ve yeri halk etmeden önce Allah’ın bana yazdığı mukadder kıldığı bir işi işledim diye beni ne hak ile kınıyorsun” dedi. Rasulü Ekrem; “Âdem Musa’ya delil kuvveti ile galip geldi buyurdu.” dedi

Bab-3: Mevzuu: saadet, mutluluk ve şekavet, bedbahtlık hakkındadır. Abdullah bin ömer (r.a.) dan rivayet edilmiştir, dedi ki Ömer (r.a.) “Ya rasulallah” dedi, “yapmakta olduğumuz işin yeni peyda olan bir iş veya bir başlangıç mı, olduğu yoksa önceden tamamlanan Allah tarafından takdir edilen bir işte mi çalıştığımız kanatindesin” Rasul-u Ekrem şöyle buyurdu; “Ey Hattab’ın oğlu önceden tamamlanan kati olarak tayin ve tesbit edilen bir işte herkes kendine takdir edilen işi kolaylıkla başaracaktır, ne var ki mutluluk ehlinden olan şüphesiz mutluluk için çalışacak ve behbahtlık ehlinden olan da şüphesiz behbatlık için çalışacaktır.

Bu babda Ali Hüzeyfe’den bin esid ve İmran dan bin husayn (r.a.) dan hadis rivayet edilmiştir, bu hadis hasen sahihtir. Bu hadisin üzerinde çok durulması lazım gelmekte üç husus var, dikkatimizi çektiyse eğer, birincisi önceden tamamlanan işte herkes kolaylıkla başaracaktır, ikinci bölümü, ne var ki mutluluk ehlinden olan şüphesiz mutluluk için çalışacak ve behbadlık ehlinden olan da şüphesiz onun için çalışacaktır diye üç mertebeden haber veriyor.

Ali Kerremallahüveche’den rivayet edilmiş tir, dedi ki Rasulullah (sav) ile beraber bulunduğumuz bir sırada ve kendisi toprağı elindeki çalı ile eşelerken birden başını göğe kaldırdı ve sonra şöyle buyurdu; “içinizden hiçbir fert yoktur ki onun cehennemden oturma yeri veya cennetten oturma yeri bilinmemiş olsun.” Yani takdir edilmemiş olsun. Ashab “Ya rasulullah o halde tevekkülü terk edelim mi, “ Rasul-u ekrem şöyle buyurdu; “Hayır çalışın ve herkes yaratıldığı işi kolaylıkla başaracaktır.

Bab-4: Mevzu: Amellerin Hatimelerle Bağlı Olduğu Hakkında

2220. Hadis, Abdullah bin Mesud (r.a.) dan rivayet edilmiştir, dedi ki; Rasulullah (sav) ki sadık ve mastuktur, bize şöyle anlattı; “Sizden her birinizin yaratılış maddesi annesinin karnında 40 günde bir araya getiriliyor, sonra bu kadar zamanda alaka, pıhtılaşmış kan haline geliyor, sonra da bir o kadar zamanda mudge, et parçası haline geliyor, sonra Allah ona bir melek gönderiyor, melek ona ruh üfler ve bu meleğe dört şey emredilir. Rızkını, ecelini, amelini ve şaki veya said olduğunu yazar. Kendisinden başka mabud-i hakiki bulunmayan Allah’a yemin ederim ki sizden biriniz cennet ehlinin amelini işleyecek ve kendisi ile cennet arasında yalnız bir arşın kalınca behbatlık yazısı galip gelerek cehennem ehlinin ameli ile son bulacak ve dolayısı ile cehenneme girecektir.

---------

Bu sizden biriniz de cehennem ehlinin amelini işleyecek, kendisi ile cehennem arasında yalnız bir arşın kalınca mutluluk yazısı galip gelerek cennet ehlinin ameli ile kapatılacak dolayısıyla cennete girecektir. Bu da değişik yönden bakış açısı olan hadis-i şeriftir, bunun üzerinde durulduğu zaman veya düşünüldüğü zaman biraz acabalar hatıra getirmektedir, o zaman neden bir ömür boyu kişi amel-i sâlih işlesin ki! madem cehenneme gidecek ise cennete bir arşın kala cehenneme gidecekse neden işlesin, diğeri de bütün bir ömür boyu kötülük işler de cehenneme bir arşın kala sonra cennete götürülür, bunların üzerinde durulması lazımdır.

Bunu şöyle düşünebiliriz, bir insan sureten ibadet etmektedir, beni görsünler bana şöyle desinler, yapsınlar diye ibadet etmekte-dir, işte bu o farkında olmadan bu yaptığı ibadetlerle zanneder ki ben cennete giderim, o niyetle yola çıkar, ama oraya yaklaştırılınca asli hali galip gelir, yani içindeki inkâr hali galip gelir, cehenneme gider. Diğer yönüyle de bir insan, kötü kötü, kendi kendini levm eder ben kötüyüm bir işe yaramam ben cehenneme gideceğim diye o niyetle düşünür, ama safiyeti ile iyi niyetlidir, Cenâb-ı Hakk onun iç bünyesine bakar suret olarak cehenneme gideceği yerde siret olarak Cennet ehli olur. Bunun böyle bir açıklaması vardır.

---------

2221. Hadis: Muhammedden bin Beşşar Yahya bin Said tarikiyle el Ameş’ten Zeyb bin Veheb’den Abdullah bin Mesut’tan bize rivayet etmiştir, Abdullah bin Mesut Rasulullah (s.a.v.) bize şöyle anlattı, dedi ve bu geçen hadisin benzerini zikretti. Bu babda Ebu Hureyre ve Enes (r.a.) dan rivayet edilmiştir. Ahmed bin El Hasan’dan işittim; Bu hadis hasen sahihtir,

2222. Muhammed bin El Â’la, Veki tarikiyle El ameşten Zeyd’den ve geçen hadisin eşini bize tahdis rivayet etti.



Bab-5: Mevzu: Her Çocuğun Fıtrat Üzere Müslümanlık üzere din-i İslam üzere doğduğu hakkında.

Ebu Hüreyre (r.a.) dan rivayet edilmiştir, dedi ki “Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu her çocuk islâm milleti dini üzere doğar ve sonra anne ve babası onu Yahudi ve hıristiyan veya müşrik kılarlar. Bunun üzerine ya rasulullah dedi ya bundan Yahudi ve Hıristiyan veya müşrik yapılmadan önce ölenler, Rasul-u Ekrem, onların yaşamış olsalardı ne yapacak olduklarını ancak Allah bilir buyurdu.

---------

Burada da çok mühim meseleler vardır, şöyle diyelim bu hadis Peygamberimiz söylediği için Peygamberimizden sonra gelen, yani Hakikat-ı Muhammedi üzere peygamberimiz 40 yaşından sonra dünyaya gelen bütün insanların hepsi islâm fıtratı üzere doğar. Yani fıtri ve tabi olarak ümmet-i Muhammed’den olmaktadırlar.

Peygamber Efendimize peygamberlik geldikten sonra doğan bütün çocuklar islâm fıtratı üzere, islâm fıtratı üzere dediği, Muhammedi ümmet olarak doğarlar. Neden, çünkü geçmiş peygamberlerin ümmetleri nesilleri nesih olmuştur kaldırılmıştır. Peygamber Efendimiz gelmezden evvel İsâ (a.s.) a peygamberlik geldiği süreden Hz Peygambere Peygamberlik geldiği süreye kadar doğan çocuklar iseviyet fıtratı üzerine idi. Ondan evvel doğanlar Museviyet fıtratı üzere idiler çünkü en üst mertebede onlar vardı. Ama Museviyet ve İseviyet peygamber Efendimizle nesh/kaldırma, edildikten/kaldırıldıktan sonra peygamberimizden sonra gelen bütün çocuklar islâm fıtratı üzere yani mü’min olarak, sonra annesi babası onu hıristiyan yapar, putperest yapar, diye belirtilmektedir. Bu da mühim bir mevzudur.

Şu anda iki tür ümmet vardır, birisi ümmet-i davet birisi ümmet-i icabettir. Yani Müslüman olanlar ümmet-i icabet, yani davete icabet etmiş olanlar, içinde bulunmakla şeref duyduğumuz bizler, davete icabet etmeyenler davet edilenler kıyamete kadar davet edilecek olanlar işte diğer insanlar.

2224. Hadis: Ebu Hüreyre (r.a.) dan rivayet edilmiştir, Rasulullah (s.a.v.) den bu geçen hadisin manaca benzerini rivayet etti ve fıtrat dini olan Müslümanlık üzere doğar dedi. Bu hasen hadis sahihtir.



Yüklə 2,1 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   32




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə