Güneş yaşadığım şehri yeniden yavaş yavaş terketti. Karardı her yer. Yaşamak zorunda kaldığım bir gün daha aynı sıradanlıkla, aynı boktanlıkla sona erdi



Yüklə 15,8 Kb.
tarix29.10.2017
ölçüsü15,8 Kb.
#21410


DÜŞÜŞ

Güneş yaşadığım şehri yeniden yavaş yavaş terketti. Karardı her yer. Yaşamak zorunda kaldığım bir gün daha aynı sıradanlıkla, aynı boktanlıkla sona erdi. Bu duyguyu öyle uzun zamandır hissediyorum ki artık günün boktanlığını pek de umursamıyorum, alıştım iyice. Gözlerimi açtığım andan itibaren içip sarhoş olmaya çalışıp bi şekilde bir yerde sızıyorum, sızmaya çalışıyorum. Çünkü öyle çok da kolay değil bu iş. Bazen litrelerce alkol almam gerekebiliyor. Hergün sarhoş olabilecek kadar çok içebildiğim söylenemez. Bunu denemiştim aslında ama bütün paramı birkaç günde harcayıp günlerce parasızlıktan aç ve içkisiz kaldığımdan vazgeçtim. Kimse bedava günahını bile vermiyor. Para dünyayı yönlendiren tek gerçek. Her ay hesabıma dört kişilik bir ailenin bir ay geçinmesine yetecek para yatıyor ve ben tek başıma bu parayı her ayın sonunda sıfıra indirmeyi beceriyorum. Hayatımın en büyük başarısı bu olsa gerek. Sürekli benzer şeyleri yaparak hayatımı sürdürüyorum, uyuyarak, içerek... İşte buna ne kadar yaşamak denirse o kadar yaşıyorum ben de. Bir gün dünyanın boktan bir bataklıktan hiçbir farkının olmadığını anladım. Ne kadar çırpınırsa insan, o kadar hızla batıyordu. O günden sonra bıraktım çırpınmayı, debelenmeyi. Dünyanın beni yavaş yavaş öldürüşünü izlemeye karar verdim. Bunun gerçekten çok yavaş ve çok ızdırap verici olduğunu söyleyebilirim. Ancak alışıyorum gitgide acıya, gitgide daha da vurdumduymazlaşıyorum.



Uyanalı bir saat olmamıştır. Belirli bir uyanış saatim yok. Güneşle anlaşamıyoruz. Ben gözümü açarken o, yerini geceye bırakmış oluyor çoğu zaman. Dışarıda güneş doğarken evden çıkıp, batarken evlerine giren ve günün aydınlık saatlerinin tamamını üç beş kuruş para kazanıp borçlarını ödeyebilmek için çalışarak geçiren insanlardan tiksiniyorum. Yaşamlarını, daha fazla para kazanmak için harcayıp da benden daha iyi olduklarını, daha iyi yaşadıklarını iddia eden insanlar midemi bulandırıyor. Hayır, benden daha iyi ya da daha mutlu değiller. Kendilerini kandırıyorlar. Ben uzun zaman önce anladım dünyanın anlamsız bir uğraş olduğunu, onlar ise buna inanmamakta ısrar edip; çalışarak, daha güzel kıyafetler, daha güzel mobilyalar alarak, şarabın en yıllanmışını içerek daha mutlu olacaklarını sanıyorlar. Koca bir yalan! Sadece kendilerini daha iyi hissediyorlar. Bu duygunun, benim beş, altı şişe biradan sonra işeyip hissettiğim rahatlıktan hiçbir farkının olmadığını anlamamakta diretiyorlar. Maddi hiçbir şey, para, ev, araba, hiçbir şey insanın daha mutlu olmasını sağlayamaz. Bunu anladıklarında, ömürlerini boşa geçirdiklerini, aslında hiçbir zaman mutlu olmadıklarını farkedip pişman olacaklar ve bu tam olarak Azrail’le göz göze geldiklerinde gerçekleşecek. Yani ellerinden hiçbir şeyin gelemeyeceği o vakitte. Bense bütün bunların farkında olarak, bu dünyada sadece bir gün ölmek için yaşıyorum. Hayatta kalmamı sağlayan tek şey alkol. Susuzluğumu bile alkolle gidermeye alıştığımdan beri uyanır uyanmaz başlarım içmeye. Uyandığımdan beri 2-3 şişe devirmiş olmalıyım. Çay ya da kahve içmeyi çok önce bıraktım. Su içmeden de yaşamaya çalışmıştım ancak bir hafta sonunda susuzluk sınırına dayanmış olacağım ki onsuz yaşayamayacağımı anladım. Yaşamama yetecek kadar su da içiyorum artık. Şimdi kalkıp dolaptan bir şişe bira daha alabilir ve televizyondaki saçma sapan dizileri izlemeye devam edebilirim. Dizileri seviyorum. Düşünmemi engelliyorlar. Onları izlerken bir şey hissetmiyorum, heyecan yahut merak duymuyorum. Sadece seyrediyorum küçük kutunun camında hareket eden renkli resimleri. Televizyon gerçekten en kolay ulaşılabilecek uyuşturuculardan bir tanesi. Saatlerce, günlerce kendisini izletip açlığınızı, sususluğunuzu bile unutturabilir size. Ancak bu gece televizyonun anlattığı hikayeler ilgimi çekmiyor. Dışarı çıkıp, bir meyhanede içmeyi düşündüm. Yıllardır sokağımdan ayrılmamış gibi hissediyorum. Yaşamak için gerekli olan her şeyi köşedeki bakkaldan alıyor, para çekmem veya faturaları ödemem gerektiğinde de bakkalın çırağı biraz komisyon karşılığında bu işleri benim yerime hallediyordu. Yani köşedeki bakkaldan daha ileriye gitmek için bir sebep yoktu. Bir meyhanede içmeyeli uzun zaman olmuştu ve maalesef en yakın meyhane birkaç sokak aşağıdaydı. Yürüyerek on beş dakikadan fazla sürmeyeceğine emin olsam da kendimi şehrin surlarının dışına çıkacakmış gibi hissetmeme neden oluyordu. Sanki surların dışına çıktığımda geri dönemeyecekmiş yahut döndüğümde bıraktığım gibi bulamayacakmış gibi bir his. Sahip olduğum tek şey bu daire ve ben burayı da kaybetmekten bu denli –üç sokak aşağı inemeyecek kadar- korkuyorum. Dışarı çıkma fikrini kafamdan atıp buzdolabından bir bira daha aldım ve balkona çıktım. Balkon karşıdaki binaya bakıyordu ve ben farkında olmadan görebildiğim pencereleri izlemeye başlamıştım. Her pencere ayrı bir hikayeydi çoğu zaman. Belli oyuncuların oynadığı, her gün değişen farklı hikayeler. Televizyon izlemekten farkı yoktu. Oturduğum yerden sekiz- on pencere görebiliyordum. Çocuk odaları, yatak odaları, salonlar... Mesela yatak odalarından birinde otuzlu yaşlarda bir çift her gece 12de sevişiyordu. Üst pencerelerden birinde bir kadın makyajını siliyordu. Başka bir pencerede bir çift bağıra bağıra kavga ederken yanlarında duran çocuk ağlıyordu. Hepsi birbirinden farklıydı. Mutlular, öfkeliler, ağlayanlar ve hiçbir şey hissetmeyen ben. Hiçbiri umrumda değildi. Sevgilisiyle konuşurken etrafına kahkalar saçan bir kızın ertesi gün telefona bakarak ağlıyor olması ilgimi çekmiyordu. Sevgilisi onu terk mi etmişti, aldatmış mıydı yahut sadece bugün aramamış olması mı kızın ağlamasına neden oluyordu bilmek istemiyordum. Ben de bir zamanlar birini seviyordum sanırım. Hayal meyal hatırlıyorum öyle bir duyguyu. Bir şeyler hissetmeyeli uzun zaman geçti, çok uzun. Neydi, nasıl bir şeydi sevmek denilen. Sanki mutlulukla ilgiliydi. Yanında olmasından mutlu olduğun insanı severdin. En son annemi sevmiştim, en son onun yanında mutluydum. Sonra aniden gitti. Beni cami avlusuna bırakılmış bir bebekten daha yalnız ve daha çaresiz bıraktı. Ölüm aniden, hiç beklemediğin yerden gelirmiş, bunu öğretti giderken. Sonra hayat hiç eskisi gibi olmadı. Sonra ben hiç mutlu olmadım. Mutluluk yoksa sevgi de yoktu.

Bir bira daha bitti. Sonra bir tane daha... Bir tane daha... Başım dönüyor mu? Hayır, henüz değil. Kaç saattir izliyorum karşı binayı, farkında değilim. Çok zaman geçtiğini farketmemi sağlayan tek gösterge yerdeki bira şişelerinin sayısının sürekli artması. Güneşin doğmasına daha var. Uyuma saatime de daha vakit var anlamına gelir bu. Birkaç günü hiç uyanmadan yaşamayı isterdim oysaki. Uyanık olduğum vakitlerin bir işe yaradığını düşünmüyorum. Bir hafta uyanmasam, yataktan çıkmasam, kimsenin benim için endişelenmeyeceğini biliyorum. Yalnızlık, işte tam manasıyla bu, kimsenin senin için endişelenmemesi, kimsenin seni düşünmemesi. Karşı binayı izlemeye devam ediyorum, henüz sıkılmadım. Binanın ışıkları söneli çok oldu. Aynı kız hala ağlıyor. Bazen ağlamaktan kızarmış gözlerini bu tarafa dikiyor, göz göze geldiğimizi hissediyorum. Sonra o ağlamaya devam ediyor, bense umursamamaya. Birazdan gidip kendimi yatağa atacağım. Kafamı, yıkanmamaktan artık kahverengileşmeye başlamış yastığa gömüp tanrıya beni bir an önce uyutması için yalvaracağım. O ise bu dualarıma ancak iki saat içinde geri dönüş yapabilecek. Onun yoğunluğunu anlayabiliyorum ancak yıllardır her gün uykudan başka bir şey istemeyen bu insana, biraz torpil yapmasını tercih ederdim. Belki de beni torpil yapmaya değer biri olarak görmüyordur, kim bilir.



Son biramı da bitirmek için kafama dikmiştim ki ağlayan kızın balkona çıktığını gördüm. Bir taraftan ağlıyor bir taraftan ise ısrarla cevap vermeyen bir yeri, birisini –ki bence sevdiği çocuğu- arıyordu. Bu saatte aradığı kişinin çoktan bilmem kaçıncı rüyasını görmekte olduğunu ve ne kızın ısrarlı arayışlarının ne de durmadan akıttığı gözyaşlarının bu rüyayı yarıda kesebileceğini düşündüm. Kız astım krizi geçiriyormuşçasına hızlı nefes almaya –belki de nefes alamıyordu- başlamıştı ve bir taraftan da kızın elleri durmaksizin titriyordu. Ağlaması kesilmiş değildi. Balkonun kenarına doğru yürüdü yavaşça ve aradığı çocuğu uçurumdan atarcasına telefonu fırlattı balkondan. Kızın babasının bir aylık maaşına eşdeğer olan telefon bulunduğum binanın duvarına çarpıp parçalandı. Sonra sakinleşmeye başladı. Ellerinin titremesi durmuş, nefes alışı düzelmeye başlamıştı. Gözlerinden yaş gelip gelmediğini göremiyordum ancak ağlaması kesilmiş gibiydi. Sanki bütün sorunları o paramparça olan telefon yüzündendi. O gidince düzelmiş gibiydi her şey. Bütün öfkesini telefonla birlikte atmış gibiydi. Sonra birden, kız kendini bıraktı balkondan aşağı. Telefonun parçalanması yetmemişti anlaşılan, kendini de parçalamak istemişti, kelimenin tam anlamıyla.

Dünyadan, bu şehirden, oturduğum siteden ve balkonumdan izlediğim canlı televizyonun oyuncu kadrosundan bir kişi eksildi. Şişenin dibinde kalanı içtim. İşedim. Yattım. Hayat yarın yine beni umursamadan, yaşamak istemeyişime aldırmadan aynı şekilde devam edecekti. Uyumadan önce tanrıya bana uykunun yanında intihar etme cesaretini vermesi için dua ediyordum.

Yüklə 15,8 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə