Halvet Der Encümen



Yüklə 94,14 Kb.
tarix12.08.2018
ölçüsü94,14 Kb.
#69791


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

أَجْمَعِينَ وَصَحْبِهِ وَآلِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِناَ عَلىَ وَالسَّلاَمُ وَالصَّلاَةُ الْعَالَمِينَ رَبِّ لِلهِ اَلْحَمْدُ


HALVET DER ENCÜMEN
Allah Teâlâ ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ
Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz.” 1
Hak yolcularının mühim edeplerinden birisi de ‘’halvet der encümen’’dir. Bu Farsça ifadenin manası, halkın arasında iken Cenab-ı Hak ile beraber olmaktır. Buna, “zahiri halk, batını Hak ile olmak” da denir.

Halvet der encümen kısacık bir deyimdir fakat içinde pek çok mana saklıdır. Arifler bu tabirle hak yolcusunda bulunması gereken zahir ve batın edeplere dikkat çekmişlerdir.


Halvet, yalnızlığa çekilmek, insanlardan ayrılmak ve kendi âlemine yönelmek demektir ve iki şekilde olur. Birincisi zahirde, diğeri batında gerçekleşir. Zahirdeki halvet, insanlardan ayrılıp yalnızlığa çekilmek, kalbi uyandırmak ve Yüce Allah’a yakınlık sağlamak için bir yere kapanmaktır. Batındaki halvet ise, gönlünü sadece Yüce Allah’a bağlamak, her işte ilâhi rızayı aramak ve bütün huzuru zikirde bulmaktır.
Kalbi gafletten uyandırmak, zikre alıştırmak, gönlü bir noktaya toplamak ve nefsin afetlerinden kurtulmak için arifler çeşitli yollar seçmişlerdir. Bazıları bunun için insanlardan tamamen ayrılıp özel bir köşeye çekilmişler ve orada zikir, fikir, ilim, ibadet gibi hayırlı amellerle meşgul olmuşlardır. Böylece insanlardan gelecek zararlardan korunmak istemişlerdir. Bundaki asıl hedef, kimseden zarar görmemek ve kimseye de zarar vermemektir.
Bu tür halvet insanın hayatında belli bir süre için güzel olur. Mesela, hayat boyu gerekli olacak ilim, terbiye ve sanatları öğrenmek için böyle bir zaman gereklidir.
Dinimizin asıl hedefine gelince, Hak rızası için halka hizmet etmek esastır. Bütün peygamberlerin asıl vazifesi budur. Bu da ancak halkın içine girmekle mümkün olmaktadır. Fakat bu iş usulüne göre olursa faydalı olur. Yoksa insan gaflete düşer, farzları zayi eder, harama bulaşır, zarar görür.2

Büyük müfessir Fahreddin er-Razî Hazretleri ise şöyle diyor:


“İnsanların Cehenneme girmelerinin birinci sebebi Allah'u Teâlâ’nın zikrinden gafil olmalarıdır. Cehennem azabından kurtulmanın sebebi de zikrullahtır. Çünkü kalp Allah’ı zikirden gafil olup dünyaya daldığında kendilerine hırs kapıları açılır, artık dünyanın peşinde koşarak, zulmetten zulmete, gafletten gaflete düçar olurlar. Ne zaman ki kalbine zikir ve ilahi marifet kapısını açıp marifetullah hâsıl olursa helak ve husrandan kurtulurlar. Böylece mükevvenatın sahibini bilmeğe başlar ve selamete ulaşırlar.”3
El İşte, Gönül Allah’ta
Önce şunu belirtelim: Halkın içinde Hak ile olma prensibi, Kur’an ve Sünnet’te öğretilen bir vazifedir. Allah dostu kâmil müminlerin sıfatıdır. Gerçek akıl sahiplerinin ahlâkıdır. Erkek-kadın her mümin bu edebe davetlidir. Çünkü ilâhi sevgi ve dostluk onda gizlidir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz önümüze şu ölçüyü koymuştur:
Bir kimse Allah katında ne kadar sevildiğini ve kıymeti olduğunu bilmek istiyorsa, kendisinin Yüce Allah’ı ne kadar zikrettiğine ve O’nu nasıl yücelttiğine baksın. Allah kulunu kalbindeki vaziyete göre değerlendirir.” 4
Rabbimiz hepimizden şunu bekliyor:
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنْ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا
Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Onu sabah akşam tesbih edin. Böyle yapmaya devam ederseniz, karanlıklardan nura çıkmanız için Allah size rahmet eder, melekler sizin için istiğfar eder. Allah müminlere çok merhamet edicidir.” 5
Menkıbe
Bir haberde şöyle nakledilmiştir:
Cebrail (a.s.), Hz. Resulullah’a (s.a.v.) gelerek şöyle dedi:
Allahu Teâlâ sana buyuruyor ki: Senin ümmetine verdiğim şeyi hiçbir ümmete vermedim.”
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Ey Cebrail, o nedir?” diye sordu;
Cebrail (a.s.), “O, Allah Teâlâ’nın “Siz beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim” ayetidir. Allah Teâlâ bunu senin ümmetinden başka hiçbir ümmete söylemedi” dedi.6
Büyük arif Ali el-Havvas Hazretleri şöyle demiştir: “Yapılacak en kerametli iş bir kulun Allah’ı anmasından daha üstün ve faziletli değildir. Çünkü kul Allah’ı anmakla Onun yüce katında Onunla birlikte olmuş olur.”7
Menkıbe
Anlatıldığına göre Süleyman peygamber (a.s) maiyetiyle birlikte dolaşmaktayken kuşlar üzerinden uçup kendisini gölgeliyor; davarlar, sair hayvanlar, cinler, canavarlar ve insanlar sağında ve solunda gidiyor, kendi sini koruyor ve emrini bekliyorlardı.
İsrail oğullarından bir abid adam yanlarından geçerken Süleyman Peygamber’e (a.s);

Ey Davud’un oğlu! Allah sana büyük bir hükümdarlık vermiş!” dedi.


Süleyman Peygamber (a.s) abidin böyle dediğini işitince ona şöyle karşılık verdi:
Müminin amel defterinde kayıtlı olan bir tespih, Davud’un oğlu Süleyman’a verilen hükümdarlıktan çok daha hayırlıdır. Çünkü hükümdarlık, gelip geçicidir. Ama tesbihatta bulunmanın sevabı kalıcıdır.” 8
Kemalatın Gerçek Ölçüsü
Büyük sahabi ve müfessirlerin piri İbn-i Abbas r.a., Ahzab Suresinin 41. ve 43. ayetlerinde geçen çokça zikrin nasıl yapılacağını şöyle açıklamıştır:
“Yüce Allah yapılmasını farz kıldığı bütün ibadetler için bir zaman, şekil ve sınır belirlemiştir. Bunlar için bazı özürleri kabul etmiştir. Ancak zikir böyle değildir. Allahu Teâlâ zikir için belirli bir sınırlama getirmemiştir. Onu terk etmek için aklı başından gidip deli olmanın dışında  bir özür kabul etmemektedir. Yüce Allah hepimize şu emri vermiştir: ‘Namazı bitirdikten sonra ayakta, otururken ve yanınız üzere yatarken Allah’ı zikrediniz.’ 9
Bu şu demektir: Gece, gündüz, karada, denizde, vatanınızda, yolculukta, zengin iken, fakir iken, rahat ve geniş anlarınızda, sıhhat ve hastalık durumlarınızda, gizli ve açık her halde Yüce Allah’ı zikredin. Onu sabah akşam tesbih edin. Böyle yaparsanız Allah size rahmet eder, günahlarınızı bağışlar, melekler de devamlı sizin için dua ve istiğfar eder.” 10
İmam Mücahid bin Cebr (r.a) demiştir ki: “Bir kimse, ayakta iken, yatarken, yerine göre kalbinde veya dilinde Allah zikri olmazsa, Allah’ı çok anan zümreden sayılmaz.”11
Ebu’l-Melih (r.a.) yolda yürürken gaflete düşüp Allahu Teâlâ’yı anmadığında ne kadar yol almış olursa olsun gaflete düştüğü noktaya geri dönerek Allah’ı anıp şöyle derdi: “Üzerinde yürüdüğüm tüm toprak parçalarının kıyamet günü lehimde tanıklık yapmalarını istiyorum.”
Her durumda zikri tavsiye eden şu hadis-i şerifi de burada hatırlatalım:
Kim bir yere oturur da orada Yüce Allah’ı hiç zikretmezse, bu kendisi için bir noksanlık ve Allah katında kınama sebebi olur. Kim bir yere uzanır da orada Yüce Allah’ı hiç zikretmezse, bu kendisi için bir noksanlık ve Allah katında bir kınama sebebi olur. Kim bir yolda yürür de bu esnada Yüce Allah’ı hiç zikretmezse bu kendisi için bir noksanlık ve Allah katında kınama sebebi olur.” 12
İşte ayet ve hadislerde anlatılan bu hal, halkın içinde Hak ile beraber olmaktır. Allah dostları bu halin peşine düşmüşler ve onu elde etmek için bütün gayretlerini kullanmışlardır. Velilik için keşif ve kerameti değil, bu edebi gerekli görmüşlerdir.
Büyük veli Ebu Said Harraz k.s. der ki:
Kâmil insan, kendisinden türlü kerametler meydana gelen kimse değildir. Gerçek kâmil, halkın arasında oturur, onlarla alış veriş yapar, evlenir çoluk-çocuğa kavuşur, insanlara karışır, fakat bu esnada bir an olsun Yüce Allah’tan gafil olmaz.”

Kalbi O’na Bağlamanın Yolu
Özellikle gizli zikir yolunu tercih eden arifler, bu prensip üzerinde çok durmuşlardır. Ariflere göre halkın içinde Hak ile olmak iki şekilde gerçekleşir. Birincisi kalp ile ikincisi kalıp iledir. Kalp zikirle, kalıp edeple süslenmeden bu mana anlaşılamaz.
Menkıbe
Nakşî yolunun pirlerinden Hace Abdulhalık Gücdevanî (k.s.) Hazretleri gençlik yıllarında hocası Şeyh Sadreddin’den tefsir dersi alıyordu. Şu ayete geldiler:
Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.”13 Hocası ayetin tefsirini bitirince, Abdulhalık Gücdevanî, hocasına şunu sordu:
“Efendim! Bu ayette bahsedilen gizli dua ve zikir nasıl yapılır. Şayet insan zikir ve duayı açıkça yapsa insanlar görür ve işitir. Bunda gösteriş tehlikesi var. Şayet bu zikri kendi içinden yapacak olsa onu da şeytan fark eder. Çünkü hadis-i şerifte: “Damarları içinde kanın dolaşması gibi, şeytan da insanın içinde dolaşır.”14 buyruluyor. İnsanlara ve şeytana fark ettirmeden Hak Teâlâ gizlice nasıl zikredilir?” Hocası soruyu hayranlıkla karşıladı ve:
“Evladım! Bu ledünni, ilahi bir ilimdir. Allahu Teâlâ dilerse seni dostlarından birisi ile buluşturur, o sana bu gizli zikri öğretir” dedi. Hace Hazretleri o dostu beklemeye başladı. Nihayet Allahu Teâlâ kendisini önce Hızır (a.s.) ile ve daha sonra büyük arif Yusuf el-Hemedanî Hazretleri ile buluşturdu. Hızır (a.s.) kendisine gizli yolla nefy u isbat (La ilahe illallah) zikrini öğretti.15
Ebu Yakub Nehrecurî’ye (k.s) Allahu Teâlâ’nın rızasına nasıl kavuşulur diye sordular. O da “Cahillerden uzak kalmak, âlimlerin sohbetinde bulunmak, ilmi ile amel edip, Allahu Teâlâ’yı anmaya devam etmek” diye buyurdu.16
Kalbin devamlı Yüce Allah’ı zikretmesi için gafletten uyandırılması ve zikre alıştırılması  gerekir. Bunun için güzel bir tövbe ettikten sonra usulünce zikre devam edilmelidir. Zikre devam ede ede kalp zikre alışır. Zikir kalpte yerleşir. Sonra bütün bedene yayılır. Zikir kelimelerini kullanmadan da kalp Yüce Allah’ı zikretmeye başlar. Zikrin nuru kalbi sarar. Böylece kul bütün varlığı ile Yüce Allah’ın azametini hisseder; kudret, tecelli ve rahmetini seyreder. Arifler bu zikre “zatî zikir” veya “zikr-i sultanî” derler. Kalp bu hale ulaşmadan manevi ilimleri elde edemez. 17
Gazali der ki: Kalpten şeytanın vesvesesini atmak, ancak o vesveseyi veren şeyden başkasını kalbe koymakla mümkündür. Allah’ı zikirden başka kalbe her ne korsan, şeytanın vesvesesine yardımcı olabilir. Kalbi şeytanın vesvesesinden koruyan, ancak Allah’ı anmaktır. Allah’ı anmakta şeytanın nasibi yoktur. Her şey ancak zıddı ile tedavi edilir. Şeytan vesvesesinin zıddı da Allah’ı anmak ve Ondan yardım dilemektir.18
Gavs-ı Sâni "İnsanın kalbine zikir yerleşince daha durmaz. Çarşıda, pazarda alışveriş yaparken kalp 'Allah' der. Siz istemeseniz de çalışır. Nasıl ki mideniz sizin elinizde olmadan gıdaları hazmediyor, siz uyurken bile işine devam ediyorsa, içine zikir yerleşen kalp de öylece zikreder. Bunun sevabını yalnızca Allah bilir." Her fırsatta kalbinizi zorlayın. Yatarken, otururken, kahvaltıyı beklerken, dilinizi damağınıza yapıştırın, (ders olarak çektiğiniz virdin haricinde) sayı tutmadan ve dilinizi oynatmadan "Allah" deyin. Kalbinize "Allah" dedirtmeye çalışın. Bir müddet sonra kalp zikre geçer. Fakat biz zikrin çokluğunda değiliz. Biz zikrin huşu ve hudusundayız. Zikir huşu ve huduyla çekilmez, gafletle çekilirse nefse bir şey olmaz. "Nakşibendîler örtü altına girip zikir çekmekle beraber yerken, içerken, otururken, yürürken, hatta uykularında bile Rabbü'l-âlemîn'i zikrederler, işte gerçek zikir ehli bunlardır."
Zikirle kalbin içindeki boş düşünceler, şüphe ve vesveseler silinir gider. Zikrin nuruyla kalbin içi aydınlanır. Kalp zikrin feyzi ile feyizlenir, tadı ile tatlanır. Artık her şey Yüce Allah’ı hatırlatan bir çeşit zikir sebebi olur. Varlıklar kalbe perde olmaz. Kalp Yüce Rabbini tanıdıktan ve O’nun tecellilerini müşahede ettikten sonra başka hiçbir varlık ile perdelenmez. Bu kalp sahibi nereye baksa, kiminle karşılaşsa, ne yapsa Yüce Allah’ı zikreder. Yerken içerken, konuşurken, yatarken kalbi ile Allah’ı zikreder. Artık istese de Yüce Allah’ı unutamaz. Bu hal mümkündür, fakat kolay değildir. Bunu elde etmek için Yüce Allah’ın özel yardımı yanında kulun dikkat edeceği bazı edepler vardır. İmam Rabbanî k.s., bu edeplerin en önemlilerini şöyle hatırlatır:
Kalbin Allah’tan gayri her şeyi unutacak derecede zikir içinde kaybolması ancak, Ehl-i Sünnet akidesi üzere hak mezheplerin hükümleriyle amel etmek suretiyle elde edilir. Bu, peşine düşülecek en büyük hedeftir. Cenab-ı Hak ile huzur bulup selim hale gelen kalp sahipleri, herhangi bir varlığa nazar ettiklerinde, ilk olarak onları yaratanı hatırlarlar ve eşya ile perdelenmezler. Ne kadar düşünseler, bizzat eşyaya ait bir vücut ve sıfat akıllarına getiremezler. Her şeyde ilâhi tecellileri müşahede ederler. Buna ‘fenâ-i kalbî’ denir. Tasavvufta ilk basamak budur ve diğer velayet makamları bu halin üzerine gelişir.” 19

Büyük arif Ahmed el-Haznevî şöyle buyurdular: “Vakitlerin devamlı olarak Allahu Teala’nın ismini anarak geçirilmesi vaciptir. Parlak olan İslam dinine uygun olan her şey alış-veriş de olsa, kişinin yaptığı ameller zikir sayılır. Öyle ise yapılan bütün işlerin zikir olması için bütün dav­ranışlarda İslamiyetin hükümlerine uyulması gerekir. Çünkü zikir gafleti kov­maktan ibarettir. Bütün fiillerde Allahu Teala’nın emirlerine ve yasaklarına riayet edildiğinde gafletin etkisinden kurtuluş mümkün olup, Allahu Teala’yı devamlı zikrin sevabı hâsıl olur.”


Bir Kalpte İki Yar Olmaz
Necmüddin Kübra k.s. der ki: ‘’İki zikir bir yerde bulunmaz. Devamlı dünya varlıklarını zikir ve dert eden kimse, Allah’ı gerçek manada zikredemez. Allah’ın zikrine dalan kimse de kalbini dünya ile meşgul etmez. Hz. Peygamber s.a.v. devamlı Allahu Teâlâ’yı zikrederdi. Peygamberlerin ve velilerin normal işleri de zikir sayılır. Çünkü onların bütün davranış ve işleri Hak ile olur, hak ölçülere uyar. Zikirden gaye, kalbin Allah ile huzur bulmasıdır.” 20
Menkıbe
Hadis-i şerifte:
Hesab günü, ‘Neden zikirden gafil bulundun” diye sorulunca;
-Dünya işlerini tedvir etmek beni meşgul etti, diyene;
-İşin, Süleyman (aleyhisselam) kulumunkinden daha mı çoktu? O hem dünya hükümdarı ve hem Peygamber idi. Bir an Hakk’tan gafil olmadı.
Diğer başkası:
-Hastalığım mani oldu diyene;
-Eyyub (aleyhisselam) kulumdan da mı daha ziyade hasta idin? Vücudunun her tarafını hastalık sarmıştı. Bir an olsun Hakk’ın zikrinden uzak kalmadı.
Bir diğeri:
-Sıkıntı da, darda idim, diyecek cevabında;
-Yunus (aleyhisselam) kulumdan da mı daha darda idin? O balığın karnında yine Hakk’ın tesbihine devam etti.
Keza bir başkası:
-Kuyulara, zindanlara düştüm de zikredemedim deyince:
-Yusuf (aleyhisselam) kulumdan da mı daha zor durumda idin? O oralarda bir an Hakk’ın zikrini, fikrini ve hikmetini unutmadı denilecektir.
Böylece itiraz edenler hep mülzem kılınacaklar, susturacaklar; mahcup ve pişman olacaklardır. 21
Arifler, zikrin fayda vermesi için kalbin günah kirlerinden uzak ve temiz tutulmasını gerekli görmüşlerdir. Çünkü her bir günah kalbin üzerine siyah bir nokta olarak çöker. Bu siyahlıklar tevbe, istiğfar, zikir ve salih amellerle temizlenmezse kalbi kapatır, karartır ve katılaştırır. Böyle bir kalp ölmüş gibi gaflet içinde kalır. İbadetten zevk almaz. Ne yapsa taklitte kalır. Bu kalbin özel bir terbiye ve tedaviden geçmesi lazımdır. Onu uyandıracak ilâhi bir sevgiye ve feyze ihtiyacı vardır. Günümüzde birçok müslüman kalbini ihmal edip gafletine bir çare aramadığı için, Allah dostlarının yaşadığı güzellikleri hiç tatmadan ölür gider. Hâlbuki kalbimiz Rabbimiz için tahsis edilmiş çok özel bir yerdir.22
Büyük velilerden Ebu’l-Hasen Şazili (k.s) der ki: “Nifak alametlerinin birisi de zikrin dile ağır gelmesidir. Derhal tevbe et, tazarru ve niyaz eyle ki, Allahu Teâlâ zikrini sana kolay ve hafif eylesin ve sana tevfik ve hidayet eylesin.”23
Her mümin, kalbinin durumunu, nefsinin hallerini, Rabbi ile arasındaki hukukunu kontrol için günün belirli saatlerini ayırmalıdır. Amellerinin günlük muhasebesini yapacağı bir vakti olmalıdır. Midesinin hakkı olduğu gibi, kalbinin de hakkı ve görevi olduğunu kabul etmelidir. Midesi gibi kalbin de bir gıdaya ihtiyacı olduğunu düşünüp, en münasip saatleri zikir için tahsis etmelidir. Kalbine bu şekilde vakit ayırmayan bir kimse, sadece günlük olarak kıldığı beş vakit namaz ve haftada bir okuduğu Kur’an tilâvetiyle kalbini diriltemeyeceğini, nefsini terbiye edemeyeceğini, Yüce Allah’ı çokça zikredenlerden olamayacağını bilmelidir.

Ka’b el-Kurazî (r.a.) şöyle demiştir: “Bir kimseye zikri terk etmek ruhsatı verilmiş olsa idi Zekeriya’a (a.s.) verilirdi. Çünkü ayet-i kerimede Zekeriya’a (a.s.) sükût orucunu Allah (c.c.) emretti: “Halkla konuşmayacaksın ancak işaretle meram anlatacaksın.” “Fakat bu zamanda Rabbini çok zikir et”24 buyurmakla konuşmaktan menettiği halde zikri çok yapmasını emrederek, zikri terke ruhsat vermedi.”25


Menkıbe
Rivayet olunduğuna göre Hz. Musa (a.s), Yüce Allah ile mükâleme de bulunurken şöyle sordu:
Ya Rab, kullarından hangisini sevip hangisini sevmediğini nasıl anlayabilirim?
Ey Musa, ben bir kulumu seversem, onda iki alamet meydana getiririm.
Ya Rab, o alametler nelerdir?
Onu gökler âleminde anmam için beni zikretmesini kendisine ilham ederim. İkinci olarak da üzerine azabım ve intikamım inmesin diye, kendisini yasaklarımı çiğneyip de gazabıma maruz kalmaktan korurum. Ey Musa, bir kulumdan kızarsam, onda iki alamet meydana getiririm.
Ya Rab, o alametler nelerdir?
Beni zikretmesini kendisine unuttururum. İkinci olarak da onu nefsi ile baş başa bırakırım ki, yasakladığım alanlara girip gazabıma maruz kalsın. Dolayısıyla da üzerine azap ve intikamım insin!26
Ahlakına Bak, Kalbini Anla
Halkın içinde Hak ile olmanın diğer şekli edebi muhafaza etmektir. Allah dostları kime ne muamele etseler, hak ölçülere, ilâhi emirlere uygun davranırlar. Onların bütün işleri ve davranışları kendilerinin Allah adamı olduğunu ortaya koyar. Onların ciddiyet halleri gibi şakaları da güzeldir, edeplidir. Herkese nasıl muamele gerekiyorsa öyle davranırlar. Dostlarının haklarını güzel korudukları gibi düşmanlarına da haksızlık etmezler.
İnsanın iman ve akıl seviyesini ölçecek, kalbinin durumunu ortaya koyacak en güzel ölçü, insanlara karşı muamelesidir. Kalbi Yüce Allah’a bağlı olan kimse, her işinde hayâlı, vefalı ve edepli olur. İçindeki edep dışına yansır. Kalbindeki sevgi, davranışlarını güzelleştirir.
Alaaddin Attar k.s. bu konuya şöyle dikkat çeker: “Batında Allah ile zahirde Allah’ın emirleriyle olmak lazımdır. Bu iki hali kendisinde toplayan kimse kâmil olur.”
Şeyh Safi k.s. bu sözü şöyle açıklar: “Hak yolcusu gönlünü Cenab-ı Hakk’a bağlamalıdır. Niyetinde O’nun rızası ve cemalinden başka bir şey olmamalıdır. Bunun yanında, zahirdeki bütün işlerini Kur’an ve Sünnet’e uygun yapmalıdır. Dinin emirlerine ters düşen her şeyden kaçınmalıdır. İşte içi ve dışı ile bu hali elde eden kimseye sadık denir.” 27
Dışından bakılınca hak adamı gözüken, fakat içiyle halktan gelecek menfaatlere göz diken kimse ise, sadık ve samimi değildir. O ya cahil ya da münafıktır.
Hak yolcusunun iç içe yaşadığı ilk topluluk ailesidir. Sonra komşuları, mahallesi, iş çevresi ve bütün cemiyet gelir. Kalbi Yüce Allah’a bağlı mümin, bütün bu yerlerde hak adamı olduğunu, Allah rızası için yaşadığını göstermelidir. Kalbinin ne derece uyanık olduğunu, çektiği zikrin kendisine ne kadar fayda sağladığını ve nefsini hangi ölçüde terbiye ettiğini insanlara karşı davranış biçimiyle ölçmelidir.
Kalbi zikir ve Allah sevgisi ile dolu bir insanla akrabalık, arkadaşlık, yolculuk, ticaret... kısaca bütün işler güzel olur. Hak âşıkları insanlarda kusur aramakla, dedikodu, gıybet, alay, hakaret ve boş sözlerle meşgul olamazlar. Boş işlerle uğraşan kimsenin kalbi de boştur.
Menkıbe
Anlatıldığına göre İbrahim b. Ethem, dünyayla ilgili konuşmakta olan bir adamın konuşmalarına kulak misafiri olunca yaklaşıp adama sorar:
Şu konuşman karşılığında bir sevap kazanacağını umuyor musun?
Hayır…
Bu konuşman sayesinde ilahi azaptan kurtulacağını ümid ediyor musun?
Hayır…
Madem öyle, sana sevap kazandırmayacak ya da ilahi azaptan kurtulmanı sağlamayacak şeyleri ne diye konuşuyorsun? Sen Allah’ı zikretmeye bak! 28
Yüce Allah’ı tanıyan kalpler geçim ve rızık endişesiyle, yarın ne olacağım korkusu ile yatıp kalkmazlar. Yüce Allah’ın zikriyle huzur bulmuş bir insan, hiç kimseden bir rağbet, muhabbet ve menfaat beklemez. Her ne yaparsa Allah rızası için yapar. Yağcılık bilmez, yalana yanaşmaz, verdiği sözden caymaz. Girdiği her işte Yüce Allah’ın razı olduğu hali bilir ve canı pahasına onu yerine getirir. Bu kimse halkın içinde Hakk’ın şahidi olur. Ona bakanlar edebi görür, doğruyu tanır, gerçek müminin farkını anlar, hayra yönelir, Allah’ı zikreder.

Kula Hizmet, Allah’a Hizmettir
Arifler, halkın içinde Hak ile olmak gerekir sözüyle, Allah için insanlara hizmeti de kastetmişlerdir. Allah dostları ilimi tebliğ, güzel ahlâkı yayma ve hizmet için halkın içine girmeyi tercih etmişlerdir. Bu konuda şu hadis-i şerifi prensip edinmişlerdir:
Hayır ve hizmet için insanların içine karışıp onların eziyetlerine sabreden bir mümin, onlara karışmayan ve eziyetlerine sabretmeyen kimseden daha hayırlıdır.“ 29
Nakşi yolunun piri Şâh-ı Nakşibend k.s., “bizim yolumuzun esası halvet der encümendir” der ve ekler:
Terbiye yolumuzun temeli sohbettir. Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır, cemiyete girip insanlara hizmet etmektedir. Hizmet ancak sohbetle güzel olur. Hizmetle sohbet birbirini takviye etmeli ve tamamlamalıdır. Bir de bu yolun yolcuları birbirini çok sevmelidir. Öyle ki bu sevgi içinde fani olmalıdırlar.”
Halkın içinde Hak ile olmanın bir manası da tevazu ve sadeliği tercih etmektir. Hak yolcusu, zahirde halk ile aynı şartları paylaşır, herkes gibi normal elbise giyinir. Fakat içiyle apayrı bir iklimde yaşar. Kalıbı yerde, kalbi ve ruhu göklerdedir. Eli ticaret ve kârda, gönlü Yüce Allah’tadır. Kalbinin içindeki aşkı, zikri, ilim ve marifetleri gizler. Halktan birisi gibi görünür. Halini yansıtacak özel bir kıyafet seçmez. İçindeki manevi güzelliği ve Yüce Allah ile olan beraberliğini bir sır gibi saklar. Onu ortaya koymak için yol aramaz. İnsanlar tarafından bilinmek ve övülmek istemez. Kendisine Allah tarafından ikram edilen manevi ilim, muhabbet, keşif, keramet gibi özel hallerinin bilinmesinden utanır. Ancak irşatla görevli kâmil veliler, vazife ve makamın gereğine göre davranırlar. 30
Üstat Ebû Ali Dekkâk’ın (rah) şöyle buyurmuştur:
Halkın giydiği elbiseden giy, onların yediğinden ye, fakat sırrın (kalbin) ile onlardan ayrı ol.”
Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur:
İnsanlar arasına karışan ve onların verdikleri eziyetlere dayanan bir mümin, insanlar arasına çıkmayan ve onların eziyetlerine katlanmayan müminden daha hayırlıdır.” 31
Seyyid Abdulhakim Hüseynî (k.s) Hazretleri buyururlar ki:
İnsanlar üç kısımdır: Akıllılar, ahmaklar ve eblehler... Ahmaklar yalnızca dünyaya yönelen ve ona hizmet ederek ahireti unutanlardır. Eblehler, yalnız ahirete yönelirken dünyayı ihmal edenlerdir. Akıllılar ise, hem dünyayı ve hem de ahireti ihya edenlerdir.”
Mescitte miskin miskin yatıp başkalarından rızık bekleyen kimselere Hz. Ömer (R.A.) Efendimiz soruyor: “Sizler kimlersiniz?” Diyorlar ki, “Bizler mütevekkilleriz.” Yani işlerini Allah’a havale etmiş, O’na güvenen, O’na dayanan kimseler... Aldıkları karşılık, ölçünün ta kendisi: “Hayır, sizler mütevekkil değil, müteekkillersiniz!” Yani (hazır) yiyiciler...
İşte İslâm’ın öngördüğü zühd anlayışı, Sahabe-i Kiram ve bir velinin sözleriyle böyle.
Ayrıca, yeryüzüne gelen her peygamberin bir iş ve meslek sahibi olması, Allah’ın veli kullarının çoğunun, Terzi Baba, Somuncu Baba, Abdul Aziz Debbağ (derileri tabaklayan), Alauddin-i Attar (güzel koku satan veya yapan) gibi mesleklerle anılmaları, dergahlarda çalışmanın en faziletli adab sayılışı, müminlerin dünya ile olan münasebetlerini çok canlı ve açık bir şekilde ortaya koyar.
Bu devrin büyükleri de bir taraftan irşadla meşgul olurken, diğer taraftan ziraatla, ticaretle ve benzeri işlerle uğraşmaktadır. Bu güzel örnek devrimizde de Allah’a kulluğun nasıl yapılacağını anlatmaya kâfi gelmez mi?

Bu izahlardan sonra, dünya malıdır diye elbise giymeyip ağaç yapraklarıyla örtünen, kır yemişleriyle hayatta kalmaya çalışan derviş ve zahid kıssalarını, gerçek zühd anlayışıyla nasıl bağdaştırabiliriz? Allah dostlarından bu şekilde yaşayanlar olmuştur. Ancak bunlar ölçü olarak kabul edilmemiş bilakis özel hal olarak değerlendirilmiştir. Zira bu kıssalar, kâmil mürşidlerin müritlerine örnek olarak gösterdikleri ideal bir hayat tarzı olmamıştır. Onlar Allah’ın Rasulü’nü örnek alarak yaşar ve ona teslim olurlar. Müritlerine de ideal bir hayat olarak bu hayatı gösterirler.


İşte böyle insanlar yetiştirmeyi gaye edinen İslâm, inananlara dünyadan firar etmeyi değil, dünyayı kullanmayı, ona tasarruf etmeyi, ona mahkûm değil, hâkim olmayı öğretir. İslâm insanı dünyadan koparmaz, ona dünya ile ahireti kazanmayı öğretir. 32
Gafletten uzak olanlar dünyası için ahireti, ahireti için de dünyasını terk etmeyen insanlarıdır. Dengeyi, itidali bulmuşlardır. Her işlerinde Allah’ın emirlerine uymayı gözetirler. Gavs-ı Sani Hazretleri’nin k.s. buyurduğu gibi, her ikisini de yarış yapan iki araba gibi birlikte götürürler.33
Allah Teâlâ, sadatların himmet ve bereketiyle, dünya ve ahiret dengesini kurmayı, büyüklerin muradı doğrultusunda bu kutlu yoldan ayrılmamayı bizlere nasip etsin inşallah. Âmin.

1 Nur, 37

2 Semerkand Dergisi, Halk İçinde Hak İle Olmak, Dr. Dilaver Selvi, Nisan 2002

3 Abdülkadir İsa,Hakaik ani’t-Tasavvuf, 123; Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî ve Nakşibendi Tarikatı, 198.

4 Hakim, Ebu Ya’lâ, Beyhakî

5 Ahzap, 41-43

6 Kuşeyrî, Risale, 224.

7 Şaranî, Levakıhu’l-Envari’l-Kudsiyye, 260.

8 Tasavvufun İlk Basamağı Zikir, Hüseyin Okur

9 Nisa, 103

10 İbnu Kesir, Tefsir; Suyutî, er-Dürrü’l-Mensur

11 Ebu Nuaym, Hilye, 3, 283; Şaranî, Tabakat, 1, 39; Yafiî, Neşru’l-Mehasin, 248; Nevevî, Ezkar, 10; Sıddıkî, el-Futuhatu’r- Rabbaniyye, 1, 120;

Bursevî, Ruhu’l-Beyan, 7, 176.



12 Ahmed, İbnu Hıbban

13 Araf; 7/55.

14 Buharî, Ahkam, 21; Ebu Davud, Sünnet, 15, (4719); Tirmizî, Rada, 17,

15 Erbilî, el-Mevahibu’l-Sermediyye, 95; Ahmed Sıddıkî, Şah-ı Nakşibend, 72; Mevlana Safî, Reşahat, 25; Salahuddin b. Mübarek, Enisü’t-

Talibin, 126.



16 Şaranî, Tabakat, 1, 111

17 Sühreverdî, Gerçek Tasavvuf

18 Gazali, İhya, 2, 1394.

20 Tasavvufî Hayat

21 Hüseyin Okur, Zikir Sohbeti

22 Semerkand Dergisi, Halk İçinde Hak İle Olmak, Dr. Dilaver Selvi, Nisan 2002

23 Şaranî, el-Envaru’l-Kudsiyye, 1, 73; Abdülkadir İsa,Hakaik ani’t-Tasavvuf, 156.

24 Al-i İmran; 3/41.

25 Ebu Nuaym, Hilye, 3, 215; Şaranî, Tabakat, 1, 38.

26 Ebü’l- Leys es-Semerkandî, Tenbihü’l-Gafilin, 398,

27 Reşahat

28 Tasavvufun İlk Basamağı Zikir, Hüseyin Okur

29 Tirmizî, İbnu Mace, Ahmed

30 Semerkand Dergisi, Halk İçinde Hak İle Olmak, Dr. Dilaver Selvi, Nisan 2002

31 İbn Mace,Fiten,23;Tirmizî,Kıyâmet,55;Ahmed,el-Müsned,II,43-V,365

32 Semerkand Dergisi, Hayatı Ahiret İle Dengelemek, Cemil Mollahanoğlu, Haziran 2000

33 Semerkand Dergisi, Ah Bu Gaflet Uykusu, Mustafa Bahadıroğlu, Ocak 2007


Yüklə 94,14 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə