Hastalık bir yaşam gerçeği olarak her bireyin hayatının içindedir



Yüklə 93,19 Kb.
tarix27.01.2018
ölçüsü93,19 Kb.

GİRİŞ

Hastalık bir yaşam gerçeği olarak her bireyin hayatının içindedir. Kimi zaman bireyin kendisi kimi zaman da bireyin yakın ve uzak tanıdıkları bu deneyimi yaşamak zorunda kalarak, kişinin yaşam dengesinin bozulmasına, geçici veya sürekli olarak başkasının bakımına ve yardımına ihtiyaç duymasına sebep olur.

Hastalığın insan bedeninde yol açtığı biyolojik, psikolojik ve sosyal değişimler, günlük yaşam dengelerinin bozulması, hayata dair beklenti ve planların değişmesi tüm hastalıkların ortak özellikleri olmasına rağmen (Bulut, 2012:1), kanser ölüm gerçeği yönü ile diğer hastalıklardan ayrılır. Bilimsel ve teknolojik gelişmelere, erken teşhis ve tedavi yöntemlerindeki başarılara rağmen, kanser birçok insan için ölümle eş anlamlı bir hastalıktır (Ersoy, 1999:1).

Kanser, tüm dünyada görülen ve yaygınlığı sürekli artan çağımızın en önemli sağlık sorunlarından biridir. 21. Yüzyılın başlarında ölüme neden olan hastalıklar sıralamasında yedinci ve sekizinci sıralarda yer alırken, şimdilerde Türkiye ve birçok dünya ülkesinde ölüme sebep olan hastalıklar arasında kalp hastalıklarından sonra ikinci sırada yer almaktadır (Açıkmeşe, 2007:12; Karakaş, 2007:1). Dünya genelinde, her yıl ölümlerin %13’ü kanser sebebi ile olmaktadır ve 2012 yılında 14 milyon yeni kanser vakası tespit edilmiş ve aynı yıl içinde 8.2 milyon kişi de kanser sebebi ile hayatını kaybetmiştir (WHO, 2015:“Cancer”). Dünya Sağlık Örgütü kanser ülke profili 2014 raporunda, Türkiye’de, 2014 yılı içinde 422.000 ölüm olayı gerçekleştiğini ve bunların 90.000 kişi kanser sebebi ile hayatını kaybettiğini bildirmiştir (WHO,2014).

Dünya sağlık örgütü verilerine göre, 2000 yılında 10 milyon olarak bildirilen yeni kanser vakasının 2020 yılında % 50’lik bir artışla 15 milyona ulaşılacağı tahmin edilmektedir. Bu artışın yoğunlukla, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde gerçekleşeceği belirtilmekte ve nüfusun yaşlanması ile bağlantılı olarak artış göstereceği düşünülmektedir (WHO,2003).

Kanser, vücudun tüm bölümlerini etkileyebilen geniş bir hastalık grubunu tanımlamak için kullanılan genel bir terimdir. Kanserin en belirgin özelliği, hücrelerin kontrolsüz büyümesi ve bu hücrelerin anormal bir şekilde diğer organlara yayılımıdır. Metastas adı verilen bu anormal yayılım, kanserden ölümlerin en önemli sebebidir (WHO, 2015: “Cancer”).

Kanserin, tanı ve tedavi süreci oldukça uzundur. Sayısız test, cerrahi girişim, radyoterapi ve kemoterapinin yer aldığı uzun bir tedavi sürecini gerektirir. Süreç içerisindeki tüm bu işlemler, bireyi ve ailesini fiziksel, psikolojik, ekonomik ve sosyal anlamda sıkıntıya sokabilmekte, hastalığın seyrindeki belirsizlikler de eklenince, bireyde anksiyete, korku ve depresyon gibi belirtilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır (Dedeli, Fadıloğlu ve Uslu, 2008:138). Depresyon, kanserli hastalarda en sık görülen ruhsal bozukluktur (Karakaş, 2007:2).

Her birey, hastalığı farklı bir şekilde yaşasa ve onu kendi deneyimi, bilgisi, değerleri ve gereksinimleri doğrultusunda açıklamaya çalışsa da (Kayır, 2014:1) ölümle eşanlamlı görülen kanser çoğunlukla korku, umutsuzluk, suçluluk, çaresizlik, terk edilme düşüncelerini içinde barındırır ve birey için yıkıma ve psikolojik krize sebep olarak, hastalığın seyrini ve tedavi sürecini olumsuz anlamda etkiler (Karakaya, 2014:1). Kanser hastalarının, tedavi öncesi ve tedavi sonrası dönemde yaşam kalitelerinin iyileştirilmesi ve devamı için desteğe gereksinimleri vardır. Alınan sosyal desteğin boyutu ve içeriği hastaların mobidite ve mortalite oranında önemli bir rol oynamaktadır (Çalışkan, Duran, Karadaş, Ergün ve Tekir, 2015:28).



  1. PROBLEM

Kanser hastalarının algıladıkları sosyal desteğin depresyon düzeyleri ve anksiyete düzeyleri üzerinde anlamlı bir etkisi var mıdır?

      1. Alt Problemler

1-Kanser hastalarının algıladıkları sosyal destek ile anksiyete düzeyleri arasında ilişki var mıdır?

2- Kanser hastalarının algıladıkları sosyal destek ile depresyon düzeyleri arasında ilişki var mıdır?

3- Bireylerin cinsiyeti algıladıkları sosyal destek düzeylerini etkiler mi?

4- Bireylerin sosyoekonomik düzeyleri ve sosyokültürel düzeyleri  algıladıkları sosyal destek düzeylerini etkiler mi?



1.2. TANIMLAR

Kanser

Kanser, hücrenin yapı taşı olan ve hücrenin büyüme ve çoğalmasını kontrol eden genlerde meydana gelen hasar sonucu, hücrelerin kontrolsüz bir şekilde büyümesi, çoğalması ve yayılması (Yazgan, 2004:4) sonucu tüm vücut bölümlerini etkileyebilen geniş bir hastalık grubu için kullanılan terimdir (WHO, 2015: “Cancer”)..



Depresyon

Depresyon, duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendisini gösteren, bireylerin yaşantılarını algılamada, anlamlandırmada veya değerlendirmede yaptıkları çarpıtmalardan kaynaklanan bir duygu durum bozukluğudur (Bulut, 2012:7; Akt., Karataş, 2015:4). En belirgin özelliği duygu-durum değişiklikleri olup (Bulut, 2012:7), kişi kendini mutsuz ve yalnız hisseder ve hayattan zevk almaz. Benlik saygısında azalma, kişilerarası ilişkilerde geri çekilme, kendini aşağılama ve suçlama gibi yaşadığı duygular (Tutarel-Kışlak, 1995) sebebi ile kişisel, mesleki ve ailesel sorumluluklarını yerine getiremez (Bulut, 2012:7).



Anksiyete

Anksiyete, uyku, iştah ve konsantrasyon bozukluğu gibi çeşitli fizyolojik belirtilerin eşlik ettiği, hoş olmayan, bunaltı, iç sıkıntısı, kaygı ve endişe duygusu ve yaşantısıdır. Optimal düzeyde anksiyete, bireyin gelişimine, olgunlaşmasına ve amacına ulaşmasına hizmet ederken, aşırı anksiyete özellikle hastalık sürecinde yoğun kayıp duygusunun yaşanmasına, hastalığın olumsuz algılanmasına, hastanın sosyal etkileşiminin bozulmasına ve yaşam kalitesinin olumsuz etkilenmesine sebep olur (Bulut, 2012:7; Karakaş, 2007:11).



Sosyal Destek

Alıcı ve verici olarak adlandırılan iki kişi arasında gerçekleşen, kişilerin ilişkilerinde sevgi, değer, yardım, güven işbirliği, iletişim gibi unsurları içeren ve her iki tarafında iyilik durumunun artırılmasını amaçlayan bir yardım etme ve sosyal ilişkiler sistemidir (Çalışkan, 2007: 7; Bulut, 2012:7). Hastalık gibi kişinin stres altında olduğu durumlarla baş edebilmesinde çevresindeki bireyler tarafından bilgi, güven, para, materyal ve alet gibi gerekli kaynakların sağlanarak, hastalık sürecinin sağlıklı bir şekilde geçirilmesinde hasta ve yakınlarının birbirlerinden aldıklarını düşündükleri yardım sürecidir (Güni, 2005:45; Çalışkan, 2007:7).



    1. SAYILTILAR

1.Araştırmanın örneklem grubunun evreni temsil ettiği varsayılmaktadır.

2. Araştırmaya katılan kişilerin, Demografik Bilgi Formu’na, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği’ne ve Beck Anksiyete Ölçeği’ne ve Beck Depresyon Ölçeği’e içtenlikle ve gerçek durumlarını yansıtacak şekilde yanıt verdikleri varsayılmaktadır.

3. Araştırmada kullanılan Demografik Bilgi Formu’nun katılımcıların sosyo-demografik özelliklerini; Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği’nin katılımcıların algıladıkları sosyal destek düzeylerini; Beck Anksiyete Ölçeği’nin katılımcıların anksiyete düzeylerini ve Beck Depresyon Ölçeği’nin katılımcıların depresyon düzeylerini ölçtüğü varsayılmaktadır.


    1. SINIRLILIKLAR

Araştırmanın sınırlılıklarına aşağıda yer verilmiştir.

  • Bu araştırmada toplanan veriler örneklem ile sınırlıdır.

  • Araştırmaya katılan bireylerin sosyo-demografik özelliklerine ilişkin veriler, Demografik Bilgi Formu’nda yer alan sorulara verdikleri cevaplar ile sınırlıdır.

  • Araştırmaya katılan bireylerin algıladıkları sosyal destek düzeylerine ilişkin veriler, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği’nin ölçtüğü özelliklerle sınırlıdır.

  • Araştırmaya katılan bireylerin anksiyete düzeylerine ilişkin veriler, Beck Anksiyete Ölçeği’nin ölçtüğü özelliklerle sınırlıdır.

1.5. ARAŞTIRMANIN AMACI

Bu çalışma, kanser hastalarının algıladıkları sosyal desteğin depresyon düzeyleri ve anksiyete düzeyleri üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır.



1.6. ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ

Tüm dünyada görülme sıklığı ve yaygınlığı artan kanser, çağımızın en önemli sağlık sorunlarından biridir. Kanser sözcüğü tek başına bireyler üzerinde olumsuz duygular uyandırmaya yetmektedir. Buna, tanı ve tedavi sürecinin uzun ve yorucu olması, tedavide kullanılan yöntemlere bağlı gelişen yan etkiler, bunlara bağlı gelişen fiziksel ve ruhsal değişiklikler ve hastalığın tedaviye yanıt verip vermeyeceği gibi belirsizlikler de eklenince kanser, hastalar ve aileler üzerinde ciddi baskı oluşturmaktadır. Bu zorlu süreçte, kanser hastası yalnız olmadığını, eskisi gibi hatta eskisinden de daha çok sevildiğini ve değer verildiğini görmek ve hissetmek ister. İster hastanın birinci dereceden yakını olsun isterse gönüllü bir kuruluş sosyal desteğin varlığı ve hastalık üzerindeki etkisi kanser hastası için atlanamayacak kadar önemli bir konudur. Sosyal destek kanser hastasına bir yandan daha kaliteli bir yaşamın kapılarını açmakta, bir yandan da hastalığa ve belirsizliğine duyulan korkusu azaldığı için depresyon ve anksiyete düzeyini azaltmakta ve yaşamdan alacağı doyumu artırmaktadır. Bu araştırma, sosyal desteğin kanser hastaları için önemini vurguladığı ve yaşadıkları anksiyete ve depresyon düzeyleri üzerindeki etkisini incelemesi açısından önemlidir.



BÖLÜM II

KURAMSAL ÇERÇEVE

Bu bölümde, araştırma kapsamında incelenen kanser ve kansere bağı gelişen depresyon, anksiyete ve sosyal destek değişkenlerinin kuramsal bilgilerine ve yurtiçi ve yurtdışında yapılan çalışmalara yer verilmiştir. İlk bölümde, kanser ile ilgili kuramsal bilgilere, izleyen bölümlerde de, depresyon ve anksiyete ve sosyal destek ile ilgili literatürde yer alan bilgilere yer verilmiştir.



2.1. Kanser

Kanser, insanlık tarihi kadar eski bir hastalıktır. Bununla birlikte, paleopatolojik bulgular, tümörlerin prehistorik zamanlarda insanoğlu dünyada henüz yokken hayvanlarda var olduğunu göstermektedir (Hadju, 2011:1097). Tarihte Mısır papirüslerinde (Ebers Tıp Papisürü, Edwin Smith Papisüs) ve eski Hint yazmalarında ilk tanımlamalarının yapıldığı ve tümör olarak adlandırıldığı görülmekte (Papac, 2002:391), tedavi sürecinde ölümle sonuçlanabileceği belirtilmektedir (Yazgan, 2014:6).

Kanser, Latince kökenli “cancer” sözcüğünden türetilmiştir (Kızıler, 2007:6). Tarihte “Kanser” terimini ilk olarak Hipokrat kullanmış ve organizmada şifa bulmayan yeni yapılar olarak tanımlamıştır. Hipokrat ve ekibi, kanserin doğal sebeplere bağlı olarak oluştuğuna inanmıştır (Hadju, 2011:1097).

2.1.1. Kanserin Tanımı

Normal koşullarda hücreler ihtiyaca göre bölünerek çoğalırlar ve bu çoğalma işi genlerin kontrolü altındadır. Çeşitli sebeplerle genlerin yapısı bozulur ve hasara uğrar. Yapısı bozulan genler hücre bölünmesi ve büyümesi sürecini kontrol edemez, görevlerini tam olarak yapamazlar (Kızıler, 2007:6-7; Kahrıman, 2014:7). Sonuçta hücreler kontrolsüz bir şekilde bölünüp büyüyerek yapı ve işlev bakımından normal hücrelerden faklı olan tümörleri oluştururlar. Oluşan bu yeni sınırsız hücreler daha çok bölünüp büyüyebilmek için salgıladıkları enzimlerle (proteolitik ve fagositik enzimler) sağlıklı hücreleri eriterek vücut içinde çoğalmaları için kendilerine yer açarlar. Kontrolsüz bir şekilde büyüyebilme ve çoğalabilme özelliğinin yanında kanser hücresinin en belirgin özelliği vücut içinde başka bölgelere yayılabilmesidir. Bulundukları yerden en uzak vücut bölgelerine yayılarak normal hücre ve dokuları işgal eder, işlevlerini bozarak görevlerini yapmalarına engel olurlar (Kızıler, 2007:6-7).

En genel tanımı ile kanser; genlerin çeşitli sebeplerle hasara uğraması sonucu görevlerini yerine getirememesi sonucu hücrelerin farklılaşarak kontrolsüz bir şekilde büyüyüp, çoğalması sonucu oluşan ve vücudun tüm bölümlerini etkileyebilen geniş bir hastalık grubunu tanımlamak için kullanılan genel bir terimdir (Kahrıman, 2014:7; WHO, 2015: “Cancer”).

2.1.2. Kanser Sınıflandırılması

İnsanlık tarihi kadar eski olan kanser (Hadju, 2011:1097) dünyadaki en karmaşık hastalıklardan biridir (Savcı, 2006:18). Bulundukları yerden vücudun en uzak bölgelerine kadar yayılabilme özelliğinden dolayı (Kızıler, 2007:7) kanserler köken aldıkları doku ve organlara göre isimlendirilirler. Halen bilinen iki yüzden faza çeşidi vardır (Savcı, 2006:18). En sık görülen kanser türleri; akciğer, meme, lenfoma ve lösemiler, sindirim ve üreme sistemlerinden kaynaklanan kolon, mide, rektum ve serviks kanserleridir (Aydın, 2004:10; Savcı, 2006:18) ve genelde kanser türleri karsinoma, sarkoma, lösemi ve lenfomalar olmak üzere 4 grupta toplanır:



  • Karsinomalar; kanser vakalarının %85’ini bu tür oluşturur. Başlangıç yeri doku ve deridir. Vücuttaki birçok organın hücrelerinin sınırsız çoğalması ile uzanan ya da iç organları saran bir türdür (Kızıler, 2007: 7; Taşkıran, 2010:3).

  • Sarkomalar; kemik, kartilaj (kıkırdak dokusu) ve eklem dokularının kötü huylu tümörüdür. Başlangıç yeri yağ, kas, kan hücreleri veya diğer bağ dokuları olabilir.

  • Lösemiler; kan hücrelerinin yapımından sorumlu organların kanserleridir (Kızıler, 2007: 7). Başlangıç yeri kemik iliği gibi kan oluşturucu dokulardır ve kan dolaşım sistemi içerisinde anormal hücreleriyle beslenir (Taşkıran, 2010:4).

  • Lenfomalar; lenf ya da limbik sistem kanserleri olup (Kızıler, 2007: 7), başlangıç yerleri bağışıklık sistemidir (Taşkıran, 2010:4).

Hastalığın belirti, bulgu ve tedavisi kanserin cinsine göre değişiklik gösterdiği için kanserin sınıflandırılması oldukça önemlidir (Taşkıran, 2010:4). Globokan (2012) verilerine göre, dünyada 14.1 milyon yeni kanser vakası, 8.2 milyon kansere bağlı ölüm ve 32.6 milyon kişi kanser hastasıdır. Yeni kanser vakalarından 8 milyonu, daha önce kanser tanısı almış kişilerden de 5.3 milyonu hayatını kanser sebebi ile kaybetmektedir. 5 yıllık süre içerisinde kansere bağlı gelişen ölümlerin 15.6 milyonu dünyanın az gelişmiş bölgelerinde olmuştur.

2.1.3. Kanserin Belirtileri

Kanserin belirtileri hastalığın bulunduğu organa ve vücuttaki yayılım derecesine ve kişiden kişiye göre değişiklik göstermektedir. Belirtilerin çeşitlilik ve değişiklik göstermesine rağmen, üzerinde dikkatle durulması ve doktor kontrolünü gerektiren genel belirtiler şu şekilde sıralanabilir;



1) Vücudun herhangi bir yerinde şişlik,

2) İyileşmeyen ya da iyileşmesi geciken yaralar,

3) Ben ve siğillerdeki değişiklikler,

4) Olağandışı kanamalar,

5) Yutma güçlüğü,

6) Sürekli öksürük ve ses kısıklığı,

7) İdrar ve dışkılama alışkanlıklarındaki değişiklikler,

8) Nedeni açıklanamayan ateş ve zayıflama,

9) Kilo kaybı (Savcı, 2006:20; Kutluk & Kars, 1992: 20-21).

2.1.4. Kanser Tanı ve Tedavisi

Kanser tanısı, hastaların bir takım şikayetler sebebi ile sağlık kurumuna başvurmasından sonra yapılan bir dizi tetkik ve tanı yöntemlerinin sonucu koyulur. Bazen de hastanın hiçbir şikayeti olmamasına rağmen kontrol amacıyla muayene olmaya gittiğinde tesadüfen ortaya çıkar. Kullanılan tanı yöntemleri sadece tanı koymak değil hastalığın derecesini ve yaygınlığını tespit etmek amacıyla da yapılır.

Tanı koymada kullanılan yöntemler;

1)Hastadan anamnez alma ve hastayı muayene etme,

2)Laboratuvar incelemeleri, (Kan sayımı, biyokimyasal analizler vb)

3)Radyolojik yöntemler (Röntgen incelemeleri, radyoizotop taramalar, endoskopi, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi, magnetik rezonans görüntüleme, sitoloji

4)Biyopsi ve histopatolojik tam (Kutluk & Kars, 1992: 22-24).

Erken teşhis kanserde hayat kurtarıcı bir öneme sahiptir. Ne kadar erken teşhis edilirse, kanserli hücrelerin yayılımını kontrol altında tutarak normal hücre ve dokulara daha fazla zarar vermesi engellenmiş olur. Kanser teşhisi ile kanserin türü, yerleştiği doku veya organ, büyüme ve yayılma oranı gibi özellikleri belirlenir (Güni, 2005: 2-3). Kanser hücresinin özelliklerine göre tedavide nasıl bir yol izleneceği belirlenir. Kanser tedavi planı, hastalığın evresine, yayılım varlığına, hastanın genel durumuna, tedaviyi tolere edip edememe durumuna göre belirlenir. Tedavinin amacı hastalığın yönetilebilir ve kontrol edilebilir olmasını sağlayarak hastalığın iyileştirilmesi ve hastayı hastalıktan tamamen bağımsız hale getirerek (Savcı, 2006:20; Taşkıran, 2010:5) nitelikli yaşamasını sağlamaktır (Karaaslan, 2013:9).

Kanser tedavisi karmaşık olduğu kadar maliyeti yüksek ve uzun süren bir tedavidir (Karaaslan, 2013:9). Kanser tedavisi, onkolog, radyoterapist, cerrah ve patoloğun yer aldığı bir ekip tarafından yapılır. Tedavide kullanılan başlıca yöntemler cerrahi, radyoterapi, kemoterapi ve diğer tedavi (immünoterapi, hormon tedavisi, lazer tedavisi) yöntemleridir (Kutluk & Kars, 1992: 22-24).

Cerrahi tedavi, kanser tedavisinde kullanılan en eski tedavi yöntemlerinden biridir. Kemoterapi ve radyoterapi kullanılmaya başlanmadan önce tek tedavi olarak cerrahi yöntem kullanılırdı. Cerrahi tedavide beş farklı yaklaşım uygulanmaktadır.



  1. Tanısal cerrahi, tanı amacıyla doku alınması, iğne biyopsisi ve kemik iliği biyopsisi gibi müdahale yöntemlerini içerir.



  1. Önleyici cerrahi, “kanser öncesi lezyon “olarak bilinen ve kansere dönüşeceği bilinen dokuların çıkarılması işlemidir.



  1. Sitoredüktif cerrahi, tümörün büyük bir kısmını çıkarmak amacıyla yapılan cerrahi işlemdir.



  1. Küratif cerrahide amaç tam tedavi etmektir. Bunun için kanserli doku ve yayılma olasılığı olan komşu bölgeler, bazen lenf bezlerinin de çıkarılması işlemidir.



  1. Palyatif tedavi, ilerlemiş kanser vakalarında uygulanır. Burada amaç hastalığın acil sorun yaratan bulgularını önlemeye çalışmak, varsa bunları düzeltmek ve hastanın yaşamını uzatmaktır (Kutluk & Kars, 1992: 26-27; Savcı, 2006:21).

Radyoterapi, lokal bir tedavi yöntemi olup kanser tedavisinde kullanılan temel yöntemlerden biridir. Radyoterapide, kanserli hücreye zarar vererek etki gösteren X- ışınları, elektronlar ve gama ışınları gibi iyonize ışınlar kullanılır (Karaaslan, 2013:9). Radyoterapi ile hastaya kanserli bölgeyi etkileyecek şekilde yüksek dozda ışın vererek kanserli hücrenin yol edilmesi ve üremesi engellenerek yok edilmesi amaçlanmaktadır. İşlem sırasında hastalar acı hissetmemesine rağmen, kanserli hücrelerle birlikte sağlıklı hücrelerde etkilenmektedir (Kızıler, 2007: 8).

Yapılan çalışmalar, cerrahi ve radyoterapi tedavisinin erken tanı konmuş lokal kanserlerde etkin olduğunu vücuda yayılımın gerçekleştiği kanserlerde ise tek başlarına etkinlik göstermedikleri belirlenmiştir. Hastalığın sistemik olarak tedavisi için 1940 yılından beri kemoterapi yöntemi kullanılmaya başlanmıştır (Savcı, 2006:22). Kemoterapi, kanser hücrelerinin çoğalmasını durdurmak ve yok emek amacıyla sitotoksik ajanlar denilen (kimyasal maddeler) ilaçların kullanılması yöntemidir (Karasalan, 2013:10). Kemoterapide amaç hastalığın başladı yere değil, yayıldığı uzak bölgelerdeki tüm kanserli hücreleri etkilemektir (Kutluk & Kars, 1992: 29). Sistemik etkiye sahip olan kemoterapötik ilaçlar, kanserli hücrelerle birlikte, kemik iliği, ağız, saç follikülleri gibi hızlı üreyen sağlıklı hücreleri de yok etmektedir.

Kemoterapinin dört uygulama ilkesi vardır. Bunlar;


  1. Tedavi (Amaç kanserin tamamen iyileştirilmesi olup, tedaviden tam cevap alınması beklenir)

  2. Kontrol (Tedaviye tam cevabın alınamadığı durumlarda hastanın yaşam süresini uzatmayı amaçlar.)

  3. Semptomları hafifletmek ( Uygulanan tedaviden ve kontrolden tam iyileşme sağlanamadığı durumlarda, tümöre bağlı gelişen ağrı, acı, tıkanıklık gibi semptomları hafifleterek hastanın rahatını sağlamak, yaşam kalitesini artırmayı amaçlar.)

  4. Profilaksi ( Adjuvan ve neoadjuvan olarak kullanılan iki tipi vardır.)

  • Adjuvan kemoterapide, cerrahi ve radyoterapi ile birlikte uygulanan tedavidir. Metastaz riski yüksek olan tümörler çıkarılır.

  • Noeadjuvan kemoterapi, tümörün küçültülmesi ve cerrahi operasyonun daha kolay yapılabilmesi amacıyla cerrahi tedaviden önce uygulanır (Sadırlı, 2008:23).

Kanser, uzun bir tedavi programını gerektirir. Hastalarda bu süreç içerisinde ilaçlara bağlı zor ve hoş olmayan bulantı, kusma, ağrı, yorgunluk, enfeksiyona yatkınlık, uyku ve beslenme sorunları, ağız içinde yara, cilt ve tırnaklarda değişiklik, saç dökülmesi gibi yan etkiler gelişmektedir (Savcı, 2006:22; Sadırlı, 2008:31). Bu yan etkiler hastaları psikolojik olarak yıpratmaktadır. Meme kanseri tedavisi gören bir kanser hastasının ifadeleri dikkat çekicidir:

Bu hastalık benden bir göğsümü aldı. Şimdi meme protezi kullanıyorum. Dışarıdan kimse göğsümün bir tanesinin olmadığını fark etmiyor bile. Ama saçımın, kaşlarımın ve kirpiklerimin olmaması bana göğsümün olmamasından daha ağır geldi. Çünkü her aynaya baktığımda kendimi çirkin ve kötü hissediyordum.”(İsmini vermek istemeyen bir hasta)



3.1. Kanser ve Psikopatoloji

Literatürde, kanser hastalarındaki psikiyatrik ve psiko-sosyal morbidite oranının %30-40 arasında olduğu, anksiyete, depresyon ve uyum güçlüğünün en sık rastlanan psiko-patoloji olduğu belirtilmektedir. Hastalık sürecinde yaşanan tüm psişik durumlar, hastanın bakımını, tedavi sürecini ve yaşam kalitesini ve dolayısı ile hastalığının iyileşme sürecini, şiddetini ve tedaviye verilen cevabı etkilemektedir (Turan, 1992).



3.1.2. Kanserli Bireylerin Psiko-Sosyal Özellikleri

Kanserde hasta ve yakınlarını korkutan ve onları psikolojik olarak yıpratan çok fazla etmen vardır. Hastalığın kronik bir hastalık olması, tanı ve tedavi sürecinin uzunluğu, tedaviye bağlı yan etkilerin çokluğu, tedaviye olan inancın azlığı, belirsizlik, ameliyat ve ölüm korkusu, organ kaybı, ağrı ve acı gibi etmenler bireyi psikolojik yönden ciddi bir şekilde etkilemekte, bireyin yaşamını ve geleceğini etkileyen tüm bu değişimler hastaların uyum sorunu yaşamasına sebep olmaktadır (Savcı, 2006:23; Sadırlı, 2008:34). Hastalar için kanser kelimesi, yalnızlık, çaresizlik, terk edilmişlik, suçluluk duygularını ve ölümü çağrıştırır. Ölüm riskinin yaşama şansından fazla olduğu inancı ve belirsizlik hastaları yenilgiye ve kedere, zihinsel ve duygusal bir iç gerilime sürükler (Savcı, 2006:23).

Elizabeth-Kübler Ross, kanser hastalarının hastalıkla yüzleşme dönemlerini 1.İnkar 2.Öfke,3.Pazarlık, 4.Depresyon 5.Kabullenme evreleri olarak tanımlamıştır (Açıkmeşe, 2007:17;Tuncay,2009:28).


  1. İnkar: Hastalığını öğrendiği ilk birkaç günlük dönemi kapsar. Kişinin gerçek durumu yadsıyarak yüzleşmekten çekindiği, onu yok saydığı dönemdir. Başarısız bir savunma olduğu düşünülmesine rağmen, anksiyeteyi baskıladığı için önemli ve gereklidir.

  2. Öfke: Bu aşamada birey, “Neden ben? sorunu sık sık kendine sorar. Öfke aileye, arkadaşlara, sağlık personeline kişinin etrafında olan sağlıklı her bireye yönlendirilebilir. Kızgınlığın asıl hedefi Tanrıdır.

  3. Pazarlık: Bu aşamada hasta farklı stratejiler geliştirmeye başladığı, işbirliği yaptığı ve tedaviye uyum gösterdiği dönemdir (Mete, Önen, 2001:184). Kişi sağlıklı olabilmenin karşılığı olarak pazarlık yapar ve iyi davranışlar sergileyeceği konusunda söz verir. Bu aşamada “İyilik yap, iyilik bul” inancına bağlı olarak kişi adil düzeni tekrar sağlamayı ve sürdürmeyi amaçlar.

  4. Depresyon: Gerçekte hastalık adalet yasalarına uymaz. Pazarlık çabalarının boşuna olduğunu fark eder ve kişi hastalık üzerindeki kontrolünü yitirmeye başlar. Bu aşamada hastalar, geçmişte yaptıklarına, yapmak isteyip te yapamadıklarına, kayıplarına ve hatalarına söylenmeye başlar ve kendini ölümüne hazırlanır ve yas tutmaya başlarlar.

  5. Kabullenme: Hastanın sona yaklaştığını düşündüğü dönemdir. Bu dönemde hasta öfkelenmeyecek kadar yorgun, zayıf ve sakindir ve ölüm kavramına alışmıştır (Okyayuz, 1995: 188)

Bu aşamalar kişiden kişiye farklılık göstermekle birlikte çoğu zaman içi içe geçmiş durumdadır (Ersoy, 1999:15). Sürelerin gereğinden fazla uzaması, hastanın diğer aşamaya geçememesi, psikiyatrik yardımı ve tedaviyi gerektirir (Açıkmeşe, 2007:17). Bundan dolayı, aşamaların özelliklerinin bilinmesi tedavinin gerekliliğini belirleyebilmek açısından önemlidir (Ersoy, 1999:16).

Tuncay (2009) kanser hastalarının sıklıkla yaşadığı kontrol kaybı ve buna bağlı olarak gelişen güçsüzleşme sorununu incelemek ve sosyal hizmet model önerisi geliştirmeyi amaçladığı çalışmasında, kansere uyum sürecinde hastaların bazı aşamalar deneyimlediği kaydedilmiştir. İlk aşama kayıp aşaması olarak da nitelendirilen kriz aşamasıdır. Hastalar bu aşamada kişisel kapasitelerinin, bazı fiziksel işlevlerinin ve yaşam kalitelerinin kaybıyla yüzleşmektedir. İkinci aşama, yüzleşme aşamasıdır. Hastaların psikolojik baskı ve duygusal karmaşa yaşadıkları bu aşama, depresyon, korku, kaygı, düş kırıklığı ve kızgınlık gibi duyguların yoğun olarak yaşandığı bir aşamadır. Üçüncü aşama, hastanın gerçekleri kabul ettiği aşamadır. Uyum sürecinin başladığını gösteren bu aşamada, hasta tüm enerjisini ve gücünü yeni durumu sorgulamaya, anlamlandırmaya harcadığı dönemdir. Hasta, kabullenme ile hastalık sürecini kontrol algısı artarak, kaygı, kızgınlık gibi duygular azalmakta ve baş etme stratejilerini kullanmaya başlamaktadır. Bu nokta sosyal desteğin devreye girdiği ve öneminin arttığı noktadır (Tuncay, 2009: 29-30).

Çalışmalar, kanser hastalarında psikiyatrik bozukluk oranının %29-47 arasında değiştiğini göstermektedir (Ateşçi, Oğuzhanoğlu, Baltalarlı, Karadağ, Özdel ve Karagöz, 2003:146). Kanser hastalarında görülen psikiyatrik bozukluklar;

1.Uyum bozuklukları,

2.Anksiyete bozuklukları

3.Depresif sendromlar

4.Organik beyin sendromları

5.Kişilik bozuklukları

6.Ağrılı sendromlara eşlik eden psikiyatrik sendromlar,

7. İştahsızlık,

8. Bulantı-kusma başlıkları altında sınıflandırılmaktadır (Açıkmeşe, 2007:17; Karakaş, 2007:11).

Derogatis ve arkadaşları (1983) üç kanser merkezinden 215 kanser hastada psikiyatrik bozukluk varlığını incelemiş ve DSM-III tanı sistemine göre tanı konmuştur. Buna göre, hastaların % 47’si psikiyatrik bozukluk tanısı konmuş, bunların %44’ü klinik belirtiler, % 3’ü ise kişilik bozukluğu göstermektedir. Hastaların % 68’i uyum bozukluğu, %13’ü majör depresyon, %8’i organik mental bozukluk, %7’si kişilik bozukluğu ve %4’ü anksiyete bozukluğu tespit edilmiştir. Psikiyatrik bozukluk tanısı olan hastaların %85’inde temel belirti depresyon veya anksiyete olduğunu bulgulamışlardır.



3.1.3. Kanserli Hastalarda Depresyon ve Anksiyete Bozuklukları

İnsanoğlu, duyguları ile çevresel uyaranlara tepki verir. Bu uyaranlar kimi zaman kişinin anıları kimi zaman da düşünceleri olabilmekte ve anlık zamanlar içinde duygudurumu değişebilmektedir. Neşe, üzüntü, sıkıntı, taşkınlık ve çökkünlük yaşadığı duygudurum değişikliklerinden bazılarıdır. Bir duygudurum bozukluğu olan depresyonda kişinin normal olarak düşünülen neşe, kin, nefret, sıkıntı korku gibi duygudurum değişiklikleri aşırı hale gelmekte veya uygun olmayan tepkilere dönüşmektedir (Duran, 2009:12-13). Kanser, içinde barındırdığı belirsizlik ve ölüm riski ile hastaların duygudurumlarını bozarak, kaygı ve korku yaşamalarına yol açmaktadır. Depresyon, %4,5 ile %58 sıklık oranı ile kanserli hastalarda en sık görülen psikiyatrik bozukluktur (Karakaş, 2007:13). Tedavi edilmeyen depresyon ölüm riskini artırması sebebi olduğu için kanserli hastalarda depresyon dikkatle ele alınması gereken bir konudur (Bulut, 2012:15).

Kanser, belirsizlik ve korkularla dolu bir hastalıktır. Bu korku ve belirsizlik hem hastayı hem de yakınlarını olumsuz anlamda etkileyebilmekte, depresyon ve anksiyete düzeylerini artırabilmektedir. Holland ve arkadaşları “Evrensel 6’lı” olarak adlandırdığı ve kanser hastalarının yaşadıkları ortak korkular şunlardır:


  1. Ölüm,

  2. Aileye bağımlı hale gelme,

  3. Beden görünüşünde ve kendilik imajında değişme ve bozulma,

  4. Okul, iş ve sosyal yaşamda yaşının gerektirdiği sorumlulukları başaramama,

  5. Kişilerarası ilişkilerin kesintiye uğraması,

  6. Hastalığın ileri evrelerinde şiddetli ağrı ve rahatsızlık yaşamadır (Özgüven, 1996:1).

Colleoni ve arkadaşlarının (2000) meme kanserinden opere olmuş ve psikolojik yardım alan (39 hasta) ve almayan kontrol grubu (78 hasta) hastaları üzerinde hastaların depresyon ve kemoterapiyi kabul etme arasındaki ilişkiyi araştırmışlardır. Araştırma sonucunda, depresyon tanısı almış hastaların %50’si tedaviyi kabul ederken, kontrol grubunun % 92’sinin kemoterapi tedavisini kabul ettiklerini belirlemişlerdir. Mevcut depresyon tanısının, hastanın tedaviyi kabul etmesinde önemli bir etken olduğunu göstermektedir (Akt. Mete, Önen, 2001:187). Depresyon, hastanın tedaviye uyum sürecini zorlaştırmakta, tedavi süresini ve tedavi maliyetini artırmakta ve iyileşme sürecini olumsuz etkilemesinden dolayı (Bulut,2012:16), depresyon tanısının konulması ve tedavi edilmesi hastalığın gidişatı için önemlidir. Bedensel belirtilerin tıbbi duruma, uygulanan tedavinin yan etkilerinin de depresyon belirtilerine benzeyebileceği gözden kaçırılmamalıdır. Kanserli hastada depresyon tanısını koyarken ayır edici belirtiler, disforik mizaç, özgüven kaybı, çaresizlik ve değersizlik hissi, umutsuzluk ve suçluluk duygusu, konsantrasyonda güçlük çekme, aşırı bağımlılık, öfke, aile bireyleri dahil sosyal ortamlardan geri çekilme, göz teması kurmama, intihar düşünceleri gibi belirtiler depresyonun habercisi belirtileri olup, uyanık olunması gerekir (Mete, Önen, 2001:187).

Kanser hastalarında depresyondan sonra sıklıkla görülen bir diğer psikiyatrik bozukluk anksiyetedir. Birçok araştırmacı, çalışmalarında kanser hastalarında depresyonla birlikte anksiyete varlığını da incelemişlerdir. Kanser hastalığında yaşanan korku, kaygı, sıkıntı ve belirsizlik anksiyetenin nedenleri arasındadır (Bulut, 2012:7).

Şahin (2015), Palyatif ve Destek Bakım Servisi’nde yatarak tedavi gören, son dönem 105 kanser hastasının anksiyete ve depresyon belirtilerini ve bu belirtilerle ilişkili olabilecek etmenleri belirlemek amacıyla bir çalışma gerçekleştirmiştir. Bu çalışmada, hastaların %47,6'sında saptanan anksiyete riski literatür ile uyumlu, %79'unda saptanan depresyon riski literatürün üzerinde yüksek olarak belirlenmiştir. Hastaların anksiyete düzeyleri üzerinde yaş ve öğrenim durumunun, depresyon düzeylerinde ise yaş, öğrenim durumu, medeni durum ve hastanın kimlerle beraber yaşadığının etkili olduğu saptanmıştır. Yaş arttıkça, eğitim düzeyi düştükçe anksiyete ve depresyon düzeyinin arttığı, evli ve eşleriyle yaşayanlarda depresyonun daha az görüldüğü tespit edilmiştir.

Turan (1992), kanser hastalarında anksiyete, depresyon ve uyum güçlüğü gibi temel psikolojik sorunların yaygınlığı, derecesi ve şiddeti ve bu psikolojik bozuklukların hastaya ilişkin psiko-sosyal değişkenlerle bağlantısı araştırdığı çalışmasında; hastaların %23'ünde depresyon, %20' sinde anksiyete ve %26'smda uyum güçlüğü saptamıştır. Medeni hal, eğitim durumu ve mesleklerinden memnun olmayan, ekonomik sıkıntı çeken, hastane ve ilaç masraflarını karşılayamayan, hastalık süreci ile arkadaşlık ve sosyal ilişkilerinde geri çekilme yaşayan, duygu ve düşüncelerini ifade etmekte zorluk çeken hastaların kaygı ve depresyon puanları diğer hastalara göre daha yüksek bulunmuştur. Bu çalışma, tıbbi tedaviye ilaveten kanser hastalarında psikolojik tedavi ve bakımın, psiko-sosyal desteğin önemini vurgulamaktadır.

Anuk (1997), Kanser hasta ve eşlerinin anksiyete-depresyon düzeyleri ile evlilik ilişkisi niteliğini sosyal çalışma açısından değerlendirmiş, Hastalar ve eşlerinin anksiyete düzeyleri arasında anlamlı pozitif korelasyon, depresyon düzeyleri arasında ise anlamsız korelasyon saptanmıştır. Erkek hasta eşlerinin ve kadın hasta eşlerinin anksiyete ve depresyon düzeyleri arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Bununla birlikte, sosyal çalışma kapsamında hastalar için eş desteği ile eşle duygu ve düşünce paylaşımı olmamasının anksiyete ve depresyon düzeyini arttırdığı saptanmıştır. Kadın hastaların depresyon düzeyinin erkek hastaların depresyon düzeyinden daha yüksek olduğu, kadın hastaların anksiyete ve depresyon düzeyleri ile evlilik ilişkisi bağlamında eşlerine yönelik olumsuz değerlendirmeleri arasında pozitif korelasyon saptanırken, olumlu değerlendirmeler ile anksiyete ve depresyon düzeyleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Tedavi sürecinde hem kanser hastalarının hem de eşlerinin tedavi sürecinde karşılaştıkları sorunlarla baş edebilmeleri için sosyal çalışma, psikolojik yardım ve desteğe gereksinimleri vardır.

Yılmaz (2014), kanser hastası 15-19 yaş grubunda 41 adölesanda yaptığı araştırmada, adölesanların altıncı aydaki umutsuzluk, depresyon ve anksiyete düzeylerinin ilk tanı anına göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. İstatistiksel açıdan anlamlı bulunan ve adölesanların altıncı aydaki umutsuzluk, depresyon ve anksiyete düzeylerinin ilk tanı anına göre daha yüksek olmasının sebepleri kanser tanısının konulmasından sonraki süreçte tedaviye bağlı gelişen semptomlar, tedavinin yan etkilerine bağlı beden imajında bozulma, okula devam edememe, arkadaş ilişkilerinde ve sosyal aktivitelerde azalma, ebeveynlere bağımlılığın artması ve bağımsızlık kaybı yaşamalarıdır.

Tıbbi ve psikiyatrik hastalıklar birbirleri ile çok boyutlu etkileşim halindedirler. Bazı durumlarda her iki tür hastalıkta aynı bulgulara rastlanabileceği gibi bazı durumlarda birbirlerinin bulgularını ve öykülerini maskeleyebilir ve hatta sonuçlarını dahi etkileyebilmektedir. Psikiyatrik hastalıkların uygun tedavisi tıbbi hastalığın tedavisine katkıda bulunur. Hastalığın seyrini olumlu anlamda etkilemekte ve hastanın yaşamdan aldığı doyumu artırmaktadır (Boztaş ve Arısoy, 2010:319).

4.1.Kanser ve Sosyal Destek

Sosyal destek, bireyin stresle baş edebilmesi için gerekli kişisel yeterliliğini, genel bir pozitif etki yaratarak sorunlara olumlu bakabilmesini, duygusal anlamda dengeli olmasını, kendi değerinin farkına varmasını, yaşamdan aldığı doyumu artırmayı ve psikolojik olarak iyilik halini artırır(Aydın,2004:6). Sosyal destek aile, akraba, arkadaş, komşu gibi yakın kaynaklardan sağlanabildiği gibi sivil toplum kuruluşları ve gönüllü kuruluşlar tarafından da sağlanabilmektedir (Güni,2005:37). Sosyal desteğin kaynağı neresi olursa olsun, kanser hastalarının hastalığa fiziksel ve psikolojik uyum sürecinde ve tedaviye katılmada önemli bir yer tutmaktadır (Çalışkan ve ark.,2015:28).



4.1.1.Sosyal Destek ve İşlevleri

Sosyal desteğin temel amacı bireyin ruhsal ve fiziksel sağlığında iyileştirmektir. Bunun gerçekleşmesi için hastaya sunulan sosyal desteğin hastaların bağlılık gereksinimlerini doyurması, kimlik duygusunun koruyarak güçlendirmesi ve kendine güveni artırması gerekmektedir (Güni,2005:35). Bundan dolayı sosyal desteğin dört işlevi vardır. Bunlar;



  1. Kişinin stresli durumlarla baş edebilmesine yardım edecek, ait olma, sevgi, değer verme, empati gibi duyguları içeren duygusal destek,

  2. Fatura ödemek, ev işi yapmak gibi bireyin sorununu onun adına çözme eylemlerini ve somut yardımları içeren yardım (araçsal) destek,

  3. Öğüt verme, yönlendirme, öneri ve geri bildirimde bulunma gibi bireyi stresli durumlardan kurtulması için çözüm yollarını gösteren bilgi desteği,

  4. Bireyin öz güvenini artıran ve onun güven gereksinimini karşılamak amacıyla verilen güven desteğidir (Güni,2005:34; Taşkıran,2010:18-20).

4.1.2.Kanserde Sosyal Desteğin Önemi

Kanser hastalarının medikal tedaviden maksimum düzeyde faydalanabilmesinde sosyal destek önemlidir ve hastaların tanı ve tedavi sürecinde yaşadıkları fiziksel, psiko-sosyal ve maddi sorunlarla baş etmede hastaların sosyal destek almaları gereklidir (Işıkhan, 2007). Kanser tanısının konulduğu andan itibaren hem hasta hem de ailesi ve yakınları bu hastalıktan etkilenmektedir. Bu süreçte sosyal destek kaynakları değişikliğe uğramakta, kimi zaman ailenin yerine arkadaş ve komşu alabilmektedir. Kanser hastalığında hasta ve yakınlarının karşılaşabileceği sosyal sorunların bilinmesi önlem almak ve çözüm üretmek hastalığın seyrinde önemli bir rol oynamaktadır (Dedeli, Karadeniz,2009:19).

Kanserde karşılaşılan sosyal sorunlardan bazıları şunlardır:

-“Kanser aile bireyleri birbirine daha çok yakınlaşmakta, bazıları ise birbirinden uzaklaşmaktadır,



-Eşler, genellikle evle ilgili rol ve sorumlulukların değişmesi ve hasta eşin duygusal sorunları karşısında yetersizlik ve çaresizlik hissetmektedirler,

-Aile bireyleri ve arkadaşlar kendi alışkanlıkları ve hastaya karşı nasıl davranacakları hakkındaki belirsizlik yüzünden hasta ile yakın olmaktan kaçınabilirler, bu da sosyal izolasyona neden olmaktadır,

-Hasta, ailede ve toplumdaki rol ve sorumluluklarını yerine getiremeyebilir,

-Mesleki yaşamda performans eksilmesi, işe gidememe, buna bağlı sosyal konumunda ve maddi kazançta kayba uğrayabilirler,

-Kanser hastası olmaktan kaynaklanan etiketlenme sorunu yaşayabilirler, -Yakınlarla ve tedavi ekibiyle sağlıklı iletişim becerilerini geliştirememekten kaynaklanan sorunlar yaşayabilirler,

-Yaşam planı ve önceliklerini yeniden oluşturmaya gereksinim duyabilirler ki bu durum da hastanın psikolojisi üzerinde yoğun bir baskıya neden olabilir,

-Hastalarda beden imajında ve benlik saygısında değişim, yorgunluk, aktivite intoleransı, immobilite ve immünosüpresyone sekonder olarak enfeksiyona yatkınlık gibi nedenlere bağlı sosyal izolasyon meydana gelebilmekte; sosyal izolasyon da anksiyete ve depresyonu artırabilmektedir” (Akt. Ülger, Alacacıoğlu, Gülseren, Zencir, Demir ve Tarhan, 2014:85)

Sosyal destek konusunda yapılmış çalışmalar incelendiğinde; Çalışkan ve arkadaşları (2015), sosyal destek düzeyinin artıkça hastaların genel sağlık durumlarının, fiziksel, rol, emosyonel ve bilişsel fonksiyonlarının arttığını bununda fiziksel ve psikolojik olarak hastalığa uyumu kolaylaştırdığını, sosyal destek düzeyinin azlığı durumunda ise hastalarda halsizlik ve uykusuzluk gibi semptomların arttığını belirlemişlerdir. Bu çalışma sosyal destek kaynaklarının farkında olma, bunları kullanabilme ve kaynakları artırmanın kanser tedavisinin seyrinde önemli bir rol oynadığını göstermektedir.

Özyurt (2007) çalışmasında, kanser hastalarının algıladıkları sosyal destek düzeyini incelemiş, araştırma sonucunda, hastaların sosyal desteği çoğunlukla birinci derece yakınları eş ve çocuklarından aldıklarını, ailelerin sunduklarını düşündükleri destek düzeyinin algılanan destek ile anlamlı bir ilişki içinde olduğunu buna rağmen, hem ailelerin hem de hastaların sunulan sosyal destek düzeyinden memnun olmadıklarını belirlemiştir.

Özgüven (1996), kanser hastaları ve onların birinci derece yakınlarında psikiyatrik hastalıkları incelemiş, araştırma sonucunda, kanser hastalarının %60’ının, yakınlarının ise %40’ının DSM-IV Eksen I tanısı aldıklarını, her iki gruba da büyük çoğunlukla uyum bozukluğu tanısı konulduğunu belirlemiştir. Kanser hastalarının depresyon, anksiyete, umutsuzluk ve yeti yitimi puanları ve birinci derece yakınlarının puanları ile yüksek bir korelasyon gösterdiği belirlenmiştir. Bu bulgular kanserin tüm aileyi etkileyen bir hastalık olduğu görüşünü desteklemektedir.

Demirel (2015), 15-24 yaş aralığında 82 kanser hastasının sosyal destek düzeyleri ve yaşam doyumunu incelediği çalışmasında, hastaların tedavi süreleri, hane halkı aylık gelir durumları, gelir düzeylerini algılayışları, sosyal yardım alma durumları, aile türleri, ailenin ilgisinin algılanışı yaşadıkları evin niteliği, evlerinde ki oda sayıları, aile bireylerinin hastayı ziyaret sıklığının hastaların yaşam doyumu düzeylerini etkilediğini, hastaların sosyal destek düzeylerinin arttıkça, yaşam doyumu düzeylerinin de arttığını tespit etmiştir.

Atlı (1997), çalışmasında kanserli hasta ve ailelerinin, hastalığın teşhis ve tedavi sürecinden nasıl etkilendiklerini, hangi işlevlerini sağlıklı olarak yerine getiremediklerini, sosyal destek algılama derecelerini, aileden algılanan sosyal desteğin aile işlevlerinden etkilenip etkilenmediğini incelemiştir. Araştırma sonucunda, ailelerin, problem çözme, iletişim, roller, duygusal tepki verebilme, gereken ilgiyi gösterme, davranış kontrolü ve genel fonksiyonlar açısından aile işlevlerinin yerine getirip getiremedikleri incelendiğinde, kanserli hasta ailelerinin roller, duygusal tepki verebilme, gereken ilgiyi gösterme işlevlerinde sağlıksızlık gösterdiği özellikle roller işlevinin aile içinde sorun alanı teşkil ettiği görülmüştür.

Kanserin tanı ve tedavi süreci hem hasta hem de ona bakım veren kişiler için zorlayıcı olabilmektedir. Kahrıman (2014) kanserli hastalara bakım verenlerin bakım yükü ve algılanan sosyal desteğin düzeyi arsındaki ilişkiyi incelediği çalışmasında hastanın bağımlılık düzeyi arttıkça bakım veren tarafından olumsuz olarak nitelendirildiği, hastayı yıkamak ve beslemek gibi kişisel görevlerin, alışveriş yapmak gibi kişisel olmayan görevlere kıyasla daha zor ve sıkıntı verici olarak algılandığını belirlemiştir. Buda bakım verenin yükünü artırmakta, hem hasta için hem de bakım veren için soruna dönüşebilmektedir.

Tuncay (2010) kanserle baş etmede destek gruplarının özeliklerini, yararlı ve potansiyel yönlerini incelediği çalışmasında, kanser hastalarının destek gruplarına katılması ile depresyon ve anksiyete düzeylerinin azaldığını, hastaların yaşam kalitelerinin sorun odaklı baş etme stratejilerinin ve hastalığa olan uyumlarının arttığını belirtmiştir.

Tel ve arkadaşları (2013) çalışmalarında, hastaların yaş, sosyal destek ve depresyon düzeyleri arasında yakın korelasyon belirlemişler, depresyondan korunmada ve tedavisinde kanser hastalarının bakımında önemli bir başa çıkma methodu olduğu için sosyal desteğin etkin kullanılması gerektiğini belirtmişlerdir.

Pınar ve arkadaşları (2012) jinekolojik kanser tanısı konmuş 187 Türk kadın hastanın yaşam kaliteleri, depresyon ve anksiyete düzeyleri ile sosyal destek arasındaki ilişkiyi inceledikleri çalışmalarında, alınan sosyal desteği türü ile yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit etmişlerdir. Sosyal destek düzeyi yükseldikçe yaşam kalitesi artmakta, anksiyete ve depresyon oranı düşmektedir.



Chong Guan ve arkadaşlarının (2015) Malezya’da meme kanserli hastaların yaşam kalitelerini, aldıkları sosyal destek, depresyon ve anksiyete düzeylerini inceledikleri çalışmalarında, hastaların göreceli bir şekilde yaşam kalitelerinin iyi, anksiyete ve depresyon düzeylerinin düşük olduğunu belirlemiş, bu sonuçta hastaların aldıkları yüksek kalitedeki sosyal desteğin önemli olduğunu vurgulamışlardır. Genel sağlık durumları ile aldıkları sosyal destek arasında pozitif korelasyon belirlemiş ve aralarındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.

Benzer şekilde, Kim ve arkadaşları (2016) meme kanserli hastalarda sosyal desteğin depresyon üzerindeki etkilerini incelemişler ve depresyon ile aile desteği arasında negatif korelasyon tespit etmişlerdir. Aile desteği arttıkça depresyon düzeyinin azaldığını belirmişlerdir.

Yüklə 93,19 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə