Heceli Kelam Melekesi



Yüklə 56,47 Kb.
tarix07.08.2018
ölçüsü56,47 Kb.
növüYazı

Heceli Kelam Melekesi

Ve

Mazohist Eğilimler

Eski adıyla “Heceli Kelam Melekesi” veya “Aphasie” tıpta; kanama zedelenme gibi travmalar nedeniyle, beyindeki kortikal lisan alanlarının boşalması sonucunda, insan konuşamıyor veya konuşulanı anlayamıyor olması durumudur. Duyduğunu, okuduğunu anlama, minimal düzeydedir. Aphasie, (Afazi) büyük bir konfüzyonel boşluğu, karmaşayı ifade eder. Çevreden gelen sesli ve yazılı uyaranların, kişide hiçbir izlenim uyandırmadığı bir boşluktur, silinmişliktir. Büyük bir bellek kaybıdır. Aphasie hastası, bu karmaşa ve bellek kaybı içinde, hiçbir şey yakalayamadığı ve her şey uçar gibi cereyan ettiği için, hasarın boyutu hakkında bir düşünce de oluşturamaz. Ben Türkiye toplumunun büyük bir bölümünün bu durumda olduğunu düşünüyorum. Hepimiz bir anda beyin travması geçirmedik. Bizim kortikal lisan alanlarımız boşaldı. Bu nedenledir ki, ortak dilimizi kaybettik.

Türk insanına iletilen mesajlar öylesine kaotiktiler ki, zihnimizde olanları bütünlüklü tasarımlar halinde şekillendirmemiz imkansızlaştı. Hatırlarsanız, bir süre önce TBMM’nin tavanına çiğ köfte atmışlardı. Bu neyin işaretidir biliyor musunuz? Meclis kavramının, milletvekillerinin zihinlerinde kaydının olmamasıdır. Aynı şekilde Ömerli Barajı’nın kıyısına inşa ettirdiği villasının kanalizasyonunu suya döken zihniyet, içme suyu kavramının yerleşmediği bir zihniyettir. Mimar Sinan’ın mezarını apteshaneye çeviren zihniyet, mimari yapı, estetik, yücelik kavramlarının olmadığı bir zihniyettir. Örnekleri sonsuza dek uzatabilirim.

Sağduyu sahibi her aydının yüreğine bıçak gibi saplanan bu sözler, ünlü yazar Sn. Alev Alatlı’ya ait. Ülkenin içine düştüğü kaos ve onun yarattığı karanlık, entellektüellerin zihninde doğan ışıklarla yer yer de olsa aydınlanıyor. Sn. Alatlı’nın verdiği örneklere paralel anlatımlarla, ülke düzeyinde yaşanan yanlışlıkları, av camiası için de seslendirebiliriz.

Örneğin:


Avcılar örgütlenmiyor, bu neyin işaretidir, biliyor musunuz?

Bu onların, “sorunları olduğunun farkında olmadıklarının” işaretidir!..

Avcılar niçin okumaz, biliyor musunuz?

Ait olduğu toplumun karakteristiklerini bire bir taşıdıklarındandır.

Avcılar, limit dışı avlanmayı neden alışkanlık haline getirmişlerdir, bilir misiniz?

Göçebe kültürünü, dört dörtlük temsil ettikleri içindir.

Avcılar, yaban hayvanı üretimi ile, niçin ilgilenmezler bilir misiniz?

Avcıların büyük bir çoğunluğu “ellerini taşın altına koymak istemez”de ondan.

Bir memur, kendisine verilen dilekçeyi neden sumen altı eder bilir misiniz?

İşi ile ilgili ahlak kavramı hakkında, herhangi bir değer yargısına sahip olmadığı içindir.

Bir veya birkaç memur, neden toplantı tutanaklarını gerçeğin aksine değiştirirler, bilir misiniz?

Bu güne kadar yaptıkları her usulsüzlüğün, yanlarına kar kaldığını bildikleri içindir.

Bir yazı adamı, niçin yalan yazar bilir misiniz?

Yaşamın tüm temel değerlerinin, yalan üzerine kurulu olmasındandır.

Bir köşe yazarı, neden sürekli olarak yağdanlık rolünü üstlenir, bilir misiniz?

Kendi meşruiyetinin zemini, kaypak olduğundan ötürü, her an tutunabilecek bir dal aradığındandır.

Bir insan neden “Susurluk” denince feryat eder bilir misiniz?

Onda “Aydınlık korkusu vardır da ondan” diyebilirsiniz.

Biz de bu örnekleri kolaylıkla çoğaltabiliriz.

Her neyse, yeni bir bin yıla girerken Orman Bakanlığı’nda alışılmadık bir şeyler oluyor. Örneğin, Milli Parklar ve Av-Yaban Hayatı Gn. Md. Sn. Hüsrev Özkara göreve başlar başlamaz geleneksel davranışın aksine en zor yolu tercih ediyor. Yani işe, “Kendi evinin önünü temizlemekle” başlıyor. (Bu eylemini, hangi noktaya (!) kadar sürdürebileceğini takip edeceğiz) Bu davranışın Batı Dünyası’ndaki benzer anlamı özeleştiridir ve bu bir erdemdir. Bu bağlamda çalışma arkadaşlarına ilk emri; “Aktüel durumu tespit edin” şeklinde oluyor. Gördüğü manzara her ne kadar iç açıcı olmasa da çözüm yine de mümkün. Önemli olan, yıllardır saklanan gerçeklerin gün ışığına çıkması. Bu durumdan, senelerdir hem amirlerini, hem de kamuoyunu aldatan insanlar fazlasıyla tedirginler. Halbuki bir nebze vicdan sahibi olsalar, hiç kimsenin ikazına gerek kalmadan görevden değil, meslekten ayrılırlar. Bu tespit emri olmasa, yaşanan acı gerçeklerden hiç kimsenin haberi olmayacak, dolayısıyla yıllardır yaşanan bozuk düzen, yani karambol devam edecekti.


Karambolun Türk Dil Kurumu sözlüğündeki anlamlarından biri “Karışıklıklardan yararlanarak birilerini aldatmaktır”. Hiç kimse karambol ustası olduğunu ispata çalışarak evrenin değişmez yasası olan değişimin önünü kesemez. Yaşam, bu düşüncenin savunucusunu ve sempatizanlarını bilgisayar jargonu ile “Recycle bin”e yani “Geri dönüşüm kutusuna” atacaktır. Bu kutudan, gerçeği görüp günceli yakalayabilenler, yani zamana uyum sağlayabilenler ayakta kalabilecek, geriye kalanlar yalnızlığın karanlığında yok olacaklardır. Ülkemiz günün moda deyimi ile içimizdeki İrlandalılara rağmen her alanda Batının erişmiş olduğu düzeyi yakalamaya mahkumdur. Bu, sosyal demokrat görüntüsü içinde despotizm sergilemeye meraklı bir takım kişilerin işine gelmese de, cumhuriyetin yaşayabilmesi için, “olmazsa olmaz” şartıdır.
Orman Bakanlığı’nda kısa sürede oluşan bir diğer yenilik, açıklık prensibi. Yeni Genel Müdür Sn. Hüsrev Özkara, kendisine avcılıkla ilgili sorulan her soruyu, en açık şekilde yanıtlıyor. Bilgiler artık sır değil. Niçin sır olsun ki? Orman Bakanlığı’nın avcılık konusunda muhatabı Türk avcısı değil mi? Sinejetik diye bir bilim dalı varsa, Orman Bakanlığı’nın da avcılarla işbirliği içinde olması, er veya geç kaçınılmazdır. O zaman, aynı amaca hizmet eden insanlar, birbirinden niçin bilgi saklasın ki? Dilerim ki Sn. H. Özkara bu tutumunu görevde kaldığı sürece devam (!) ettirebilsin.
Statükoyu muhafazadan medet umanların, işine gelse de gelmese de, bireyin ön plana çıktığı bir çağa giriyoruz. İnsanını aşağılayan, onun adına ona dünyayı dar eden, ceberut devlet anlayışı artık “out”. “İn” olan, katılımcılığı teşvik eden demokratik bir yönetim anlayışı. “AB’ye gireceğiz ve insan haklarına saygılı olacağız” bilgi çağını yakalamak istiyoruz derseniz, başka seçeneğiniz yok demektir. Bu bağlamda, Sn. Orman Bakanı Nami Çağan’ın AB ile uyum yasaları çerçevesi içinde bakanlık adına incelemelerde bulunmak üzere yurt dışına bir görevli göndereceğini duyduk. Bu çalışmalar bizleri umutlandırıyor.

Değişiklikler bunlarla sınırlı değil. Bilindiği üzere her yıl, mart ayından sonra yapılan MAK toplantılarında, içinde bulunulan yıla ait, avcılıkla ilgili olmak üzere; avın başlayacağı ve biteceği tarihler, avlanabilecek yaban hayvanı türleri, miktarları ve avcılığı disipline edecek benzeri düzenlemeler yapılır. Komisyon kararlarını sadece yayınlanan belgelerden takip edenler bu komisyonda yaşanan gerçekleri tam anlamıyla bilemez.


Çok renkli geçen bu toplantılara, kimi zaman süslü (!) hanımlar da gelir. Bu komisyon, bıldırcına “yerli kuştur” diyebilen ve kuş kadar aklı olmayanlara da açıktır. Toplantılara av turizmi yaptıran firmalar da, doğal olarak katılır. Senelerce evvel av turizmi için öngörülen fiyatların bu alandaki dünya gerçekleri ile uyuşmadığını defalarca söylemem ve iddialarımı, belgelerle ispat etmem üzerine pek çok tartışma yaşadığımı hatırlıyorum. Her geçen yıl, bu münakaşalar daha da artınca, 64 sayılı MAK kararının 18.maddesi gereğince, av turizmi ile ilgili olarak, “Avlanma bedelleri her yıl aralık ayının 2’inci haftasından sonra yapılacak toplantıda belirlenir” denildi. Öncelikle amaç, yeni yıla girmeden hangi av hayvanlarının avlanıp avlanamayacağını ve ava açılan türlerin birim fiyatını tespit etmekti. Acente sahipleri “Fiyatları yüksek bulursak, uluslararası fuarlara boş yere katılıp masraf yapmayalım” derlerdi. Diğer amaç ise sınırlı olan tartışma zamanının arttırılmasıydı. Acente sahipleri, MAK toplantılarını “Ne olur, ne olmaz!..” diye, yine de yakından takip ettiler.
Geçen sene, ilgili madde gereğince aralık ayında yapılan toplantı, kelimenin tam anlamı ile utanç verici olmuştu. Toplantıya katılan işletme şefleri, seslendirdiğim gerçekleri duyunca, şimdilerde av turizmi acentesi sahibi olan eski meslektaşlarına çok ağır sitemlerde bulundular. Orman mühendislerinin içinde, yapılan yanlışlıkları görenler çoğunlukta. İçlerinde pırıl pırıl insanlar var. onları etkisiz ve çaresiz kılan, sistem!.. Üst düzey bürokratların korkusu ise daha başka. Doğruyu söylese koltuğunu, yanlışı söylese onurunu kaybedecek. Evde ise, çoluk çocuk aş bekliyor !.. Hiç unutulmaması gereken bir de acı gerçek var. kaybedilen koltuk bir gün olur kazanılabilir de… Ya kaybedilen onur!.. Herkes, bu kaybın telafisinin mümkün olmadığını biliyor. “İki dere bir ara” veya “İki ucu ballı (!) değnek” tabirleri bu duruma tam uyuyor. Tasvip edilmeyen bu konumu zaman içinde., “siyasi otorite yarattı” dersek, pek de yanlış bir tespit olmaz sanırım.
Her neyse…
Toplantıya katılanlar, bedel tespiti konusunda anlaşamayınca komisyon başkanının, her zaman ki (!) yönetimi kullanarak, çalışma süresinin dolduğunu ve, “Bir daha bir araya gelmek dileği ile” dedikten sonra, toplantıyı kapattığını hatırlıyorum. Daha sonra, kendi aralarında sessiz sedasız bir araya gelen sınırlı (!) sayıdaki üye, özellikle yaban domuzu için avlanma bedellerini “Batan geminin malları bunlar” mantığı ile tespit etmişler. Yaptırım gücümüz olmadığına göre, bu gerçekleri olduğu gibi yazmaktan başka elimizden ne gelir ki? Bizim görevimiz,sadece doğruları seslendirmek ve bir anlamda, tarihe not düşmek. İşte 1999 yılının aralık ayına bu acı gerçekleri yaşayarak geldik.
27 Aralık 1999 tarihinde Gn. Müdür Sn. Hüsrev Özkara’nın imzasını taşıyan nazik bir davetiye aldım. Bu çağrıda; 64 sayılı Merkez Av Komisyonu Kararının 18. (d) maddesi gereğince 29 Aralık 1999 Çarşamba günü saat 15.00’te Gn. Müdürlük’te yapılacak toplantıya iştirakimiz isteniyordu. Kendilerine cevaben aşağıdaki faks mesajını göndererek bu toplantıdan affımı rica ettim. Çünkü söylenecek her şeyi daha evvel defalarca söylemiştim.

Sn. Hüsrev Özkara

Milli Parklar ve Av-Yaban Hayatı

Genel Müdürü / Orman Bakanlığı

ANKARA

28.12.1999



2000/2001 yılı av döneminde yabandomuzu için uygulanacak ücretler hususunda 64 sayılı MAK kararının 18. (d) maddesi gereğince 29.12.1999 tarihinde Genel Müdürlüğünüzde yapılacak toplantı için nazik davetinizi aldım. Teşekkür ederim.

Bilindiği gibi, yabandomuzu ve ayı avı hususunda devletin, “elindeki sınırlı kaynakları yeterince özenle korumadığı” hususunda somut delillerimi de içeren yazılarım, 1993 yılından bu yana gerek gazetelerde, gerekse yayınlanmış olan kitabımda, kamuoyuna defalarca duyurulmuştur. Bu tür çalışmalara, ömrüm ve sağlığım el verdiği müddetçe de devam edeceğim. Bu konudaki somut gerçekler, sizin emrinizle başlatılan “Aktüel Durum Tespiti” ile “Çuvala girmeyecek kadar sivri bir mızrak” haline gelmiştir. Hatırladığım kadar, benzeri bir konuda yaşanan olumsuzlukların bir kısmına da siz canlı olarak Pozantı Üretme İstasyonu’nda şahit olmuştunuz. Bu konu, özel olarak görevlendirdiğiniz Orman Mühendisi Sn. Memduh Iğırcık tarafından yapılan araştırmalar sonunda makamınıza sunulan “Görev Raporu” ile yeterince açıklandı diye düşünmekteyim.

Ayrıca, AVGÜNÜ dergisinin aralık 1999 yılına ait 38.sayısının 7.sayfasında bulunan 1. No’lu Tabloda, MAK’ın uyguladığı yabandomuzu fiyatları ile CIC’in uyguladığı fiyatlar birbirleri ile mukayese edilmiş ve aradaki 6 kat mertebesindeki uyumsuzluk bütün çıplaklığı ile ortaya konulmuştur. 2 no’lu tablodan anlaşılan ise, ülkemizin geçmiş 6 sene içinde 2.000.000 $ kaybettiği gerçeğidir. Bu rapor, benim yıllardır yüksek sesle seslendirmeye çalıştığım olumsuzlukların, şimdi de sizin mensubunuz tarafından da seslendirildiğinin ilk kanıtıdır. Yabandomuzu ile bağlantılı olmak üzere, uygulanan avlanma yöntemlerinin, avcılığın olması gereken etik değerlerinden ne derece uzak olduğu, yine aynı raporun içeriğinden anlaşılmaktadır. Şimdi yaşanan bunca gerçeğe rağmen “Hala tartışılacak bir konu var” denebilir mi?

Davet yazınızda, beni lütfedip danışman sıfatı ile taltif etmişsiniz. Bunun içinde ayrıca teşekkür ederim. Müsaadenizle katıldığım aktüel durum tespit çalışmaları sırasında, edindiğim bilgiler bana, yaban domuzu ve yaban keçisi avını ülke genelinde en az üç veya dört yıl kesinlikle yasaklanmasını emretmektedir. Bu zaman zarfında avlanma planları hazırlanmalı ve av turizminde uygulanacak fiyatlar acilen CIC değerlerine yükseltilmelidir. Aksi taktirde yaban hayvanlarını koruma ve üretmekle yükümlü Orman Bakanlığı, içine düşürülmeye çalışılan durumdan, müteessir olacağı kaçınılmazdır. Yine bu durum, aday olmaya çalıştığımız AB’nin gerçekleri ile de çelişmektedir.

Bu toplantıya şimdiye kadar kaç kere katıldıysam hepsinde de ufak ayrıntılar dışında aynı şeyleri söyledim. Ama ne çare ki; görevin gerektirdiği bilgi birikiminden yoksun, kişisel kaygılarla sesiz kalmayı erdem sanan, oturduğu yerden milletin parasıyla kıl keçisi beslemeyi, yaban hayvanı üretimi zanneden, meslek etiği hakkında en ufak bilgi sahibi olmayan birkaç görevli yüzünden, söylediğim tüm gerçekler, bugüne kadar göz ardı edildi. Şimdi, eldeki pek çok somut bilgi ve delilden sonra canlarını, bizzat sizin yönetiminize emanet etmiş olan onca çaresiz hayvanı, içinde bulunduğu son derece vahim durumdan ancak siz kurtarabilirsiniz. Gerçeği sadece aklımızla değil, kalbimizle de anlayabiliriz. Gerçek anlamda bu canlıları kim korumaya çalışıyor? Kimler (!) pazarlamaya çalışıyor? Kısa sürede edindiğiniz bilgilerden sonra bu konuda, en azından benim bilgime, “ihtiyacınız yoktur” diye düşünüyorum.

Ben, düşüncemi izninizle seslendirdim. Sonuçta yasalara dayanan adli yargılamalardan daha büyük bir yargılama vardır ki, bu da her kişinin kendi vicdanıdır. Mutlak hakimle baş başa kalırken doğru tespiti yapabilmeniz umudu ile Tanrı yardımcınız olsun. Saygılarımın kabulü ricasıyla.


Avcı Eğitimi ve Yaban Hayvanı Üretme Vakfı

Yönetim Kurulu Başkanı

Mehmet Emin Bora

Daha sonra öğrendiğime göre acente sahipleri, geçmiş senelerden kalan alışkanlıkları (!) doğrultusunda büyük bir hevesle katıldıkları toplantıdan, istedikleri (!) sonucu çıkaramamışlar. Komisyon onlara özde, “Bir sayım yapalım bakalım, avlatılacak hayvan potansiyelimiz var mı?” demiş. “Aktüel durumu tespit edin” emrini veren bir Genel Müdürden mevcut raporu gördükten sonra ancak bu beklenirdi. Aldıkları bu cevap karşısında av turizmi yaptıran firma sahipleri, genel müdürlüğü pek kızgın terk etmişler!..


Niçin?

Aktüel Durum Raporu, gerçeğin ta kendisi değil mi?

Ben yıllardır sizlere, tutulan yol yanlış demedim mi?

Bindiğiniz dalı kesiyorsunuz, demedim mi?

Hem niye telaş ediyorsunuz ki?


  1. grubu belgeye sahip bir seyahat acentesinin, avcılıktan gelen üç beş

kuruşa (!) ihtiyacı olabilir mi? Milli Parklar’ın yayınladığı resmi raporlardan av turizmi yaptıran tüm acentelerin Orman Bakanlığı’na son 6 sene içinde toplam olarak –ortalama- her sene için 143.000 Dolar ödediğini öğreniyoruz.
Bulgaristan’ın 1992-1993 yılına ait, av turizmi geliri 5.000.000 Dolar!..
Bu ülkenin yüzölçümü 110.843 km2. Ülkemizden, toprak olarak, 7 defa küçük.

Bizim yıllık gelirimiz 143.000 Dolar!..

Acente sahiplerinin iki de bir “Devletimize para kazandırıyoruz” dedikleri para bu!..

Bu para, büyüklü küçüklü İbo’ların katıldıkları sünnet düğünlerinde, havaya fırlatılan kadar.

Bulgaristan’la ülkemizi bu açıdan karşılaştırırsanız, bizim gelirimizin 35 Milyon Dolar olması gerekir.

O zaman bu fark, nereden doğuyor?

Bu güneşe, kar dayanır mı? Bu sorularımın yanıtını kim verecek?

Orman Bakanlığı, Gidengelmez Dağları’nda 8 bekçi, 1 de bekçibaşı çalıştırıyor.

Bir yıl için, bu kadroya yaklaşık olarak 118.000 Dolar ödeniyor!..

Artvin’deki 8 işçinin, Orman Bakanlığı’na maliyeti 105.000 Dolar!..

Her iki alanın sadece koruma giderleri, av turizminden elde edilen gelirden daha büyük!..

İşletme şeflerinin ücretleri ve diğer genel giderler bu harcamalara dahil değil!..

Bu güneşe, kar dayanır mı? Bu sorularımın yanıtını, kim verecek?

Av turizmi yaptıran acente sahiplerinden birine, iki ay evvel,; “Av turizminden elde ettiğiniz gelirlerin, toplam turizm gelirlerinizin içindeki yüzdesi nedir?” diye, bir soru sormuştum. Bana gülerek: “Av turizminden elde ettiğimiz gelirler, diğer gelirlerimizin içinde, çok küçük kalır” demişlerdi.

Öyleyse, bu telaş, bu kızgınlık, niçin büyük?

Orman Bakanlığı tarafından tutulan resmi avlanma zabıtlarından, vurulan domuzların çoğunluğunun “bebe-belik” olduğu ortaya çıkıyor. Kaz Dağları’nda vurulan 177 domuzdan 9 tanesi 3 yaşından büyük, geri kalanı yavru ve dişi!..

Yazık değil mi?

Günah değil mi?

Hangi Avrupalı avcı, bu “fareden biraz daha hallice” domuzları, onca yoldan vurmaya gelir ki?

Trofe değeri olmayan hayvanı, Avrupalı avcı niçin vursun?

Yoksa, vurulan hayvanların trofe değeri mi var?

“Avlanma planı” olmadan avlanmak, hangi ülkede var?

Orman Bakanlığı’nın, acentelere iş yaratma gibi, sağduyu sahibi hiç kimsenin anlayamadığı bir yükümlülüğü (!) mü var? Olmadığını hepimiz biliyoruz. Öyleyse bu komisyonda görev alan bazı memurların, av turizminin açılması yönündeki çabalarının sebebi ne? Bu dirençli tutumları sonunda, Konya Bozdağ’da bulunan yaban koyunlarının avlatılabilmesi için, (av turizmi adı altında) malum şirketlere özel imkan sağlarlarsa hiç şaşırmayız. Geriye, göçmen kuşlarla, yerli kuşumuz keklik kalır ki (yazın bir tarafa) bu gidişle sıra onlarada gelecektir.


Bu güneşe, kar dayanır mı? Bu sorularımın yanıtını, kim verecek?
Pek çok konuda, her şeyi (!) bilen Metin Sertoğlu, bu konuda kendisine yöneltilen bir soruya: “Av turizmi hakkında yeterince bilgi sahibi değilim” diye buyurmuşlar!..
Atıcılık Federasyonu’nun isminin başındaki “avcılık” kelimesini–olur olmaz yerde- bahane ederek kendisine, Merkez Av Komisyonu toplantılarında temsil hakkı isteyen M. Sertoğlu, bu kadar önemli bir konuda hiç bir şey bilmiyormuş!.. Peki, sana sormazlar mı “Okuduğunu da mı anlamıyorsun?” diye. Sunulan belgeler, avlanma ücretlerinin düşük değil,çok çok düşük olduğunu gösteriyor. Bakanlık ve acente görevlileri tarafından av mahallinde tutulan avlanma zabıtları, yavru ve dişi hayvanların avlandığını değil, tabir caizse “itlaf” edildiğini söylüyor. Haydi bakalım, bu gerçek katliamı durdurmak için de süslü hanımların koluna girip bakanlığın kapısına dayansana!..
“Ben, yeterince bilgi sahibi değilim” diyen bir kişi, nasıl olur da iddialarını belgelerle ispat eden diğer kişiler “Ahkam kesiyorlar” diyebiliyor?
Mantık bunun neresinde?

Sağduyu neresinde?

Akıl neresinde?

Hikmet neresinde?

Doğal kaynaklar böyle mi korunur?
Bu güneşe, kar dayanır mı? Bu sorularımın yanıtını, kim verecek?
“Aktüel Durum Tespiti” için Orman Bakanlığı’nın bilgisi dahilinde, gece gündüz, dağ taş demeden, 13 gün içinde 3650 km yol kat edip, yıllardır yaşanan bir çok önemli yanlışlığı, belgeleri ile ortaya çıkardık. Bu süre zarfında devletin “çayı-çorbası” şöyle dursun cebimizdende onca para harcadık. 400 kareden fazla – slayt olmak kaydı ile- fotoğraf çektik. Ankara’da yapılan 2. Work Shop toplantısında, bu çalışmalarımızı dinleyen M. Sertoğlu’nun “Elinize sağlık” dediğini hatırlıyorum. Ben de “Bir daha ki sefere hep beraber gidelim de bu acı gerçekleri bir kez de gözünüzle görün” dediğim zaman, yanılmıyorsam ‘Benim kalbim(!) var, ben dayanamam” demişti. Ben de inanmıştım.
Hani senin kalbin?
Oturduğun yerden “Devletin çayı çorbası haram olsun” diye maksatlı yazmak kolaydır. Bu çirkin gidişat karşısında “susmak”, “bilmezi oynamak” bal gibi, bile bile taraf olmak demektir.

Kimden yana taraf oluyorsun?

Ne için?

“köre renk, sağıra ahenk” anlatılamazmış derler, bu doru bir tespittir. Yanlış olan, bu ülkede kendince cin geçinenlerin, işlerine gelmeyince “bilmezi” oynamaları. Bu durum, tek kelime ile yakışıksızdır. Kamuoyunun, bu rolü oynayan 3.sınıf aktörlere her zaman “Vicdanınız da mı yoktu?” diye, soru sorma hakkı vardır. Gazete köşesinden “kendi görüşünü paylaşmıyor” diye insanlara yersiz ve haksız sıfatlar yüklemek, bu insanları kamuoyu karşısında küçük düşürme çabası, hiçbir kimseye kazanç sağlamaz. Hele hele, bu kişilerin rızklarını temin ettiği işleri ile ilgili alaycı ifadeler kullanmanın özellikle gazetecilik ahlakı ile bağdaşır hiçbir ilintisi olamaz. Bir dergide, kendi kaleminden yayınlanan özgeçmişinde “Geçmişin yanlışlarını yüreğinde taşıyan bir avcıyım” diyen Sertoğlu’na bir hatırlatma yapmak isterim. Şimdiye kadar yapılan ve bundan sonra da aynı mantıkla sürdürülmek istenen av turizmini düzenleyen mevcut kriterler, yanlıştır ve eksiktir. Ayrıca, acentelerin uyguladıkları avlanma yöntemlerinin, avcılık etiği ile bağdaşır hiç bir tarafı da yoktur.
Bu konuda “taraf” olduğunuza göre, (geçmişteki hatalarınızı o zamanın kriterleri içinde yok saysak da) içinde bulunduğumuz zamanda da yüreğinizdeki temel yanlışların tazeliğini muhafaza ettiğini, hatta her geçen gün daha da gelişerek büyüdüğünü ibretle görüyor, hayretle izliyorum. Bu iddiamın somut delili, 1974 yılında vurduğunuz 70 adet hayvan değil, hala katledildiklerini görmezlikten geldiğiniz 170 yavru ve dişi domuzdur.
Bu denli yoğun bir fikri karmaşa yaşarken, özgeçmişinde yazmayı unutmuş (!) olduğun mesleğinizi size bir fotoğraf karesiyle anımsatırken, mesleklerin utanılacak bir tarafı olmadığının bir kere daha altını çizmek istiyorum. Kullandığın üsluba gelince “Kem söz sahibine yakışır, dolayısıyla yadırgamayız.” Diyebileceğim. Israrlı tutumun sonunda “Çatlak sesin” (bu tabir sizindir) kime ait olduğunu, herkesin öğreneceği gün yakındır.
Öte yandan “…. Dünya ülkelerinde “Ben avcıyım” diye, sokakta dolaşan insana çevreci ve hayvan dostları bir araba dayak atarlar” diyebilen Sertoğlu’nun, Atıcılık Federasyonu’nun başındaki avcılık kelimesini kaldırmamaktaki, ısrarının gerekçesini, (!) şimdi daha iyi anlıyorum. Kafası karışmış. İnsan bir araba dayak yiyeceği kuruluşun başında niçin kalıcı olmak istesin ki? Aphasie’nin sonucunu gördünüz mü?
Alev Alatlı haksız mı?

Nereden bilebilirdik bu eğilimi?


Evlerden uzak, tövbe tövbe!… Geçer inşallah.

Her neyse, şimdi şapkayı masaya koyup düşünmek zamanı!.. Bu ülkede, doğruları belgeleyerek sunarsanız az sayıda da olsa bazı insanlar size kızar. Niçin? Sadece bu sorunun cevabı bile, “konuya yeterince açıklık” getirir diye düşünüyorum. Halbuki kızarak bir yere varılmaz, bir şeyler öğrenilmez. Bu konuda, içinde öğreti olan pek çok örnek var.

Örneğin:

Eski bin japon masalına göre, kavgacı bir samuray günün birinde zen ustasını, cennet ve cehennem kavramlarını açıklamaya davet eder. Ancak rahip onu küçümseyen bir tavırla; “Sen eşeğin tekisin, senin gibilerle kaybedilecek zamanım yok” der. Onuru zedelenen samuray, öfkeden çıldıracak gibi olur ve kılıcını kınından çekerek “Seni bu küstahlığın için öldürebilim” diye bağırır. “işte” der zen rahibi sakince “Bu cehennemdir”. Samuray kapıldığı öfkeyi ima eden ustanın doğru sözleri karşısında irkilir ve sakinleşerek kılıcını kınına sokar. Daha sonra eğilerek kendisine kazandırdığı içgörü için teşekkür eder.”İşte bu cennettir” der rahip.

Bu örnek, sizce de yeterince açık değil mi? karışıklıklardan yararlanarak, kamuoyunu sürekli aldatmayı, yaşam biçimi olarak benimseyenlerle varılabilecek son noktaya geldik. Ülkeyi cennete çevirmenin yolu, dürüst ve ilkeli olmak şartı ile, akıl ve bilimden geçer. Tutarlı mantık budur.
Mustafa Kemal Atatürk;

“Memleket mutlaka çağa uygun uygar ve yeni olacaktır. Bizim için bu, yaşam davasıdır. Bütün özverimizin sonuç vermesi, buna bağlıdır. Halkla çok temasım vardır. O saf kitle, bilemezsiniz ne kadar yenilik taraftarıdır. Vatanımızda, hiçbir zaman bu engeller, bu yoğun kalabalıktan gelmeyecektir. Halk gönençli, bağımsız, zengin olmak istiyor. Komşularımızın refahını gördüğü halde fakir olmak pek ağırdır.”diyor.

Onca yıldan sonra, Mustafa Kemal’in bu tespitini doğrularcasına avcıların da çok büyük bir kısmı oynanan oyunlara rağmen kendisini ve sistemi yenilemek istiyor. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı’na çıkıyor ve yeni dünyanın ahvalini makama arz ediyor. Orman Bakanı’na çıkıyor, Genel Müdürle işbirliği yaparak mevcut sistemdeki temel yanlışlıkları, belgeleri ile ortaya koyuyor.Birileri de bundan büyük ölçüde rahatsız oluyor!.. “Engellemeye” çalışıyor. Terbiye hudutlarını aşıyor. Düzeyi aşağıya çekmek istiyor. Aldanmamamız lazım. Şimdiye kadar, gereken mesafeyi elde edemedikse bu bizim eksikliğimizden kaynaklanmıyor!.. Dilerim ki, bu sefer de böyle olmaz ve Sn. Genel Müdür, başlangıçta gösterdiği tutarlı tavrını sürdürür.



“……Kaybetmeyi, ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı, bir ömür sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile, zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür” sözü İ.Ö.9.yy da yaşamış olan Xsentius’a aittir.

Bu ülkede, bu mirası bırakmış veya bırakacak olan, sağduyu sahibi pek çok insan var. tek sorun, “Sessiz Çoğunluk”. Sn. Erdoğan Arıpınar Radikal Gazetesi’ndeki köşe yazısında bu kitleyi bir otostopçuya benzeterek; “Parmağı ile işaret edip sizi durduran otostopçu, “Benzin, tamirat, amortisman, sigorta gibi sorunları siz halledin, beni de istediğim yere götürün. Eğer kaza yaparsanız tazminat davası açarım.” der” diyor. Sizce haksız mı? Biz, toplum olarak bu felsefeye sahip değil miyiz? İnsanımız o kadar yılgın ki, ülke genelinde yaşanan her olumsuzluğu görerek sadece “Yıl hırsızın, yıl uğursuzun” diyebiliyor. Herkesin gönlündeki, dilindeki “temiz toplum” sözü ve özlemi, boşu boşuna oluşmadı.


Tesadüfe bakın!.. Susurluk’ta yayınlanan Olay Gazetesi’nde şair,
“İyi eğitim, üretmesini bilen,

Çevresini düşünen, semiz toplum isteriz.

Üç kağıtçı, hırsızdan, hurafeden arınmış

Yönetimle beraber, temiz toplum isteriz.” diyor.

“İbo’ların kulağını bir kere daha çınlatalım.

“Ben de isterem!..”






Yüklə 56,47 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə