İdeal Türk Tipi mi Yoksa Bir Tipoloji Galerisi mi



Yüklə 21,25 Kb.
tarix22.12.2017
ölçüsü21,25 Kb.
#35712

İdeal Türk Tipi mi Yoksa Bir Tipoloji Galerisi mi?

Recep İvedik: “Yırtmaktan” Vazgeçmiş Bir “Mahalle Delikanlısı”nın Varoluş Çırpınışları, “Adam Olmak”
Yrd.DoçDr. Yıldız Akpolat

Atatürk Üni. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü
Hesap Verme
Dünyayı bir metin gibi okumak, araştıran öznenin karşısında dünyayı alabildiğine pasifleştiren bir epistemolojik argümandır. Bu postmodern epistemolojik eğilim öznenin adem-i merkeziyetçiliğine binaen aslında “yazarın” ölümünü ilan ederken metni yaratıcısından koparır ve onu yorumlayarak yeniden yazan, yaratan bir diğer öznenin malı konumuna getirir. Aydınlanma ve pozitivist bilimin temel sayıtlılarını yerinden eden yeni epistemoloji, modernitenin yaratısı olan özneyi merkez-dışı değil merkezin kendisi konumuna getirerek modernite ile olan göbek bağını koparamadığını ispat eder.

Bu giriş aslında benim empirim olan Recep İvedik filmlerini nasıl yorumlayacağıma daha doğrusu yorumlamaktan kaçınacağıma dair bir ipucudur. Bu bir hesap vermedir aslında, belki de yorumlarken kendi çelişkili konumunun farkındalığının beyanıdır. Hem özne nesneye kendini yansıtır bundan kaçış yoktur sayıtlısının kaçınılmaz olduğunun hem de nesneye saygı duyulması gerekir sayıtlısını kabul eden bir yorumcunun kendi konumunun ifşasıdır. Bu sosyolojik analizde Recep İvedik filmleri Türk insanının yaygın bir tipolojisi olarak ele alınacaktır. O tipi her an görmememiz onun yokluğuna bir işaret olmaz ancak bizim elitliğimizin bir göstergesi olabilir. Sosyolojik analizlerde daima, Giddens’ın belirttiği gibi “çifte bir hermeneutik” durumu vardır: Sosyal dünya bir yorumdur sosyolog bu yorumu yeniden yorumlayarak sosyolojinin diline tercüme eder. Ancak kendisi zaten bir yorum olan sanat eserini, her sanat eseri Heideggerci anlamda varlığı açımlamak zorunda değildir, yorumlamak çifte değil üçlü bir hermeneutik çabanın ürünü olmak zorundadır. Şahan Gökbakar’ın Türk tipi yorumu, Türk insanını yorumlamasının bir ürünüdür, benim ki ise onun yorumu üzerine bina olan bir yorumdur. Bu durumda aslında “gerçek” olandan bir kat daha yabancılaşma söz konusudur. Bu yabancılaşmayı aşmanın yolu ise benim de bu toplumda yaşar oluşum ve onun gördüklerini görmüş olmamdır. Tabii ki, gözlerimiz farklı: Şahan Gökbakar Türk toplumunda komik olanı görürken ben sosyolog olarak bu tipleri anlamaya ve açıklamaya çalışan bir gözle empirime yaklaşırım. Bu itibarla Recep İvedik karakteri benim için Türk toplumunun ürünü olan ve yapısal koşulların tetiklediği bir tiptir. Sanat bir “abartı”dır, Recep İvedik ile ilgili bazılarımızın irkilmesi belki bundan olabilir ama bu onun olmadığını göstermez.


Yeni bir “Şaban” Karakteri mi?
Şaban filmleri 1970’lerde tüm Türkiye’yi kasıp kavururken bu karakter de elit-aydınlardan gelen, tıpkı Recep İvedik karakteri gibi, aşağılayıcı tepkilere mazhar olabiliyordu ancak bu durum elit-aydının kendi toplumu ile olan geniş mesafesinden başka bir şeyi ispatlayamıyordu. Türkiye’de sağ ya da sol olsun elit-aydının adına konuştuğu Türk sivil toplumu veya daha doğrusu Türk sociusuna olan mesafesi bazen aydının olması gerektiği epistemolojik mesafeyi aşmaktadır. Aydının konumu kendi toplumu ile farkındalığı sağlayıcı bir epistemolojik mesafede olmalıdır ancak bizde bu mesafe burun kıvıracak denli nitel bir mesafe haline gelebilmektedir. Alınan batılı eğitim Türkiye’de modern-elit olmaya hizmet etmektedir neticede ise Atsız’ın vurguladığı gibi “devşirmeler” ile bu tür bir eğitimden geçmemiş olan Şaban ya da Recep İvedik karakterleri arasındaki mesafeyi sonsuzca açmanın yanı sıra nitel olarak da birbirini dışlama ve alay etmeye kadar varan tepkilere de yol açmaktadır nitekim Tanzimat’tan beri yeni bir hal alan ikici yapımız bu dışlamaya binaen oluşmaktadır. Şerif Mardin’in “Tanzimat’ta Aşırı Batılılaşma”da verdiği edebi örneklere Cumhuriyet döneminde de rastlamak mümkündür. Örneğin Atsız’ın Gazi asker ile “Garson” saç kesimli sosyetik kızı konu alan şiiri gibi.

Şimdi de Recep İvedik karakteri ile tekrar karşımıza çıkan yeni “Şaban” karakterine bir göz atalım. Karşılaştırma yapmak (Ufuk Özcan arkadaşımın belirttiği gibi) hem farklılık hem de benzerlik temelinde yapılabilir. Benzerlik noktasında her iki karakter de ortalama Türk insanına gönderme yapmaktadır, farklılık noktasında ise Şaban yeni göçmüş bir köy delikanlısının şaşkınlığını ve çekingenliğine sahipken Recep İvedik Kars’tan çok önce göç etmiş bir ailenin çocuğudur –ki Kars artık Türkiye’nin “uzak doğusu”dur o kadar İstanbul’dan uzaktır- ve İstanbul’a İbrahim Tatlıses gibi kendi kültürünü egemen kılma çabasından farklı olarak kentte bir alt kültür oluşturmuştur. Bu alt kültür mahalle aralarında gözüken, caddelerden bulvarlardan saklı bahçelerde yeşerdikten sonra otobüslerin içinde “fortçuluk” biçiminde minibüsün arkasına yapıştırılmış yeni Türk atasözleri ile kendi değerlerini biçimlendiren bir “kamyoncu” kültürü olarak nitelendirilebilir. Oldukça abartılı erkek cinselliğine dair jest ve mimikleri olan “Turkish şaka”larla kendini fütursuzca ifade eden bir kültürdür.

Bu filmde sık sık tekrarlanan “adam olmak” değeri içinde toplumsal bir yönerge taşır. Toplumsal ortamlarda insanlar nasıl davranmaları gerektiğini onlara bildiren hareket kanunları olan “değerler” ile yollarını bulurlar, bu değerler bir tür pusuladır. Mahalle delikanlısının pusulası da “adam olmak”tır. Recep İvedik’in ninesinden ona nasihatlerle iletilir: Çalışmak, evlenmek ve saygın olmak. Bu üç amacı gerçekleştirmenin serüvenine dalar İvedik. Toplumlar kültürel amaç koymakta mahir olmalarına rağmen her zaman herkes için bu amaçlara ulaşabilecekleri meşru yolları açamazlar. İvedik yetersiz eğitimi ile ancak madalyonun öteki yüzü olan eğitimli-seçkin kuzeninin yanında “patron yarısı” olarak iş bulabilir. Kendine ait olmayanı miras ile kendine hasrediverir. Burada artık çekingen Şaban’ın çoktan aşıldığı görülebilir, “hakkının” peşinde olan “yırtıcı” bir karakterdir. İvedik ezilmeye karşı direniş göstermeye çalışır. O artık lütuf talep eden değildir, “haksız” hakkının peşindedir: Toplumun ona tanımadığı avantajların peşindedir. Yapısal koşulların fırsat tanımadığı bir yapıda İvedik çokça duyduğumuz tiratları kullanır, kişisel onurunu korumak için: Senin derdin ne, Ne yapalım yani, Çok da korktum, Sen beni kovamazsın ben istifa ederim, Sen benim kim olduğumu biliyor musun, Haddini bil gibi.

Recep İvedik elinden alınıp çoktan gitmiş olan avantajlarla ötekisi olmuş kuzenine kafa tutmakta, ona yol göstermektedir “sağ duyusu” ile. Türk sinemasında çok bildik bir temadır: elit-modern-eğitimli-zenginin tüm avantajlarına rağmen yurdum insanının “sağ duyusu” sürekli batılı eğitimli olanı galebe çalar bu şekilde geniş yığınların onuru iade edilir.

Recep İvedik’in kullandığı analojik akıl yürütmeler onun dilinde ifadesini bulur bu aynı zamanda Türk’ün hep dem vurulan “pratik zekasının” nişanesidir: Yaptakçılık. Bir yere ait olanı bağlamından koparıp başka bir bağlama monte etmek, montaj sanayi bize çok uyar mesela; yaratmak değil farklı amaçlarla kullanmak. Örneğin filmde görüldüğü üzere uçağa otobüse muamelesi yapmak. Analojik akıl yürütme benzemeden, benzetmekten yola çıkarak düşünmedir. Sabiha Gökçen isim benzerliğinden ötürü Safiye Soyman, Hipokrat yemini prostat yemini, rezervasyon ise rezervuar olur. Biz buna kendi aramızda “uysa da söyledim uymasa da söyledim” deriz. Biz onu kendi mantığımıza oturtmuşuzdur ya gerisi karşımızda anlama krizine girenin “anlayışının kıtlığına” havale edilir. Hep bir üste çıkma çabaları dilimize vurur. Üreterek değil üretmiş olanı retorikte aşağılayarak zafere kavuşuruz: Kedi ulaşamadığı ete mundar der.

Recep İvedik küreselleşen bir mahallenin delikanlısıdır aynı zamanda.: Yoga yapar, İngilizce parçalar, interneti kullanır, cebinde USB taşıyacak kadar teknolojik gelişmelere de açıktır, ama sürekli bir “kendimizleştirme” veya yerelleştirme mantığı içinde birden Q-yerelleşmenin numunelerini bize sunuverir: Yogada lotus oturuşu bağdaş kurma olarak tercüme edilir, golf oyunu çelik-çomak oyununa indirgenerek kendimizleşir, golf sahasında trafikteymiş gibi araba sürülür ve küfredilir, “mobilleşen dünyadaki küresel ısınmalar” gibi büyük ölçekli laflar ağızdan düşmez. Amerikan futboluna bile artık aşinayızdır sanki güreşe benzer. Bu tür örnek yaşam görüntüleri aslında “everything goes” diyen postmodern dünyaya batı-dışının neden bu kadar rahat eklemlendiğini -hatta yaratımında katkısı olduğunu, özellikle Pasifik kıyıları- açıklar gibidir. Modern olana eklemlenmekte zorlanırken kuralsız oyunun kural olduğu bir dünyaya biz daha “esnek” katkılarda bulunabilmekteyiz. Bizim için zaten her zaman “her şey mubahtı”, araç değil amaç önemliydi kılıfı bulduktan sonra… Şimdi kılıfa bile gerek kalmadı. Son model kapitalist üretim biçimi olan “esnek üretime” esneyerek uyum sağlıyoruz.

Biz tam bir postmoderniz. Anlık geçişleri yaşayabilmekteyiz uyum sağlamakta ise hiç sıkıntımız olmuyor. Biz kültür değiştirmeye zaten alışmışız, hiçbir kültürü içselleştirmeden. Filmde görüldüğü üzere elektro müzikten birden Ankara havası ile oynamaya geçebiliyoruz hiç şaşırmadan, zaten biz hem doğu hem batı değil miyiz? Kapitalist batı Türkiye’yi yeni işçi deposu görmekte çok haklı bizim kültürümüz çok renkli. Şimdilerde buna “çokkültürcülük” denmekte, oysa biz zaten hep buyduk. Erken Cumhuriyet dönemi aydınları batılılaşmanın stresi ile baş etmeye çalışırken; “aslında biz değişmiyoruz aslımıza dönüyoruz “, diyorlardı. Bilemezlerdi asıl şimdi aslımıza döndük: Kendimiz olduk.

Şaban karakterinde ve 80 öncesi Türk sinemasında hep vurgulanan zorunlu erdemlerimiz (habitus) artık sıkça gündeme getirilmese de Recep İvedik karakterinde yardım severlik, hak-helal bilme, gözü tokluk gibi değerler kısmen yer buluyor ama maalesef değersel-amaçsal eylem olarak değil, amaçlar uğruna araçsallaştırılmış biçimde. Weber bizim yaratıcılığımızı görse eylem kuramını tadil ederdi sanırım.

Batı-dışı toplumun bireyi, sürekli tepesindeki otoritelere karşı rüşt ispatlamaya çalışırken –duruma ve alana göre değişiklik gösteren- yaş, cinsiyet, fiziksel güç ve şiddet araçlarına dayalı hiyerarşi ise kendi ötekilerini sürekli çocuk yerine koyma eğilimdedir. Filmde bu süreci ninenin azarlarında fark edebiliyoruz. Hocam Nilgün Çelebi’nin teşhis ettiği “uzamış çekirdek aile”nin bir ferdi olan Recep İvedik toplumda “adam olamamanın” bedelini azarlanarak, öder. Bir yanda koruyuculuğumuz ile çocuklarımızı atıl kılıyoruz diğer yanda koşullarını kendimizin hazırladığı bir rolde onları görünce kızıveriyoruz, sanırım çok da haklı değiliz.

Biz her şey olamayabiliriz ama en iyi olduğumuz konu, kendimizi bilmektir. Recep İvedik kendi dramımızı ortaya koyar: Agresifim, kompleksliyim. Benzer bir temayı MFÖ bir şarkısında da dillendiriyordu: Psikopatım. Kişinin kendini bilmesi kadar iyi bir meziyet olamaz. Yapının zorunlu koşullarına Türk insanı bir zamanlar alçak gönüllülük ile uyum sağlarken artık klinik bir vaka olduğunun bilincinde. Postmodern bir dünyada kapitalizmin kaygan zemininde zaten nesneleşerek kendini teslim etmiş bir ülkede gerçeğe katlanamamanın en meşru yolu “delirmek” her halde. Ama bu ilginç bir delirme, kendini kaybetme değil mücadele edemediği koşullarda kendi ile dalga geçerek delirme.



Sonuçta ne denebilir ki, toplumsal ve kişisel savunma mekanizmalarına karşı soğuk aklın vizesi ile ahkam kesmek kolaydır. Ne denebilir ki; güleriz ağlanacak halimize. Ve bir kez daha Nietzsche’yi hatırlayabiliriz. Ona göre sanat gerçeğe katlanmanın bir yoludur. Nietzsche bunu “yüksek sanat” için söyler ama bu da bizim yüksek sanatımız hem gerçeği açımlıyor hem de ona katlanmanın yolunu öğretiyor. O yüzden bu filmin bu kadar yüksek izlenmesi olağan dışı değil: Biz sanattan anlıyoruz!







Yüklə 21,25 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə