İLİm-felsefe-kur’an işIĞinda iman



Yüklə 2,07 Mb.
səhifə1/31
tarix03.01.2019
ölçüsü2,07 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   31

İLİM-FELSEFE-KUR’AN IŞIĞINDA İMAN 2

Önsöz 2


Bu Eser Bana Nasıl İntikal Etti? 4

ÜNİVERSİTE'DEN AYRILIŞ 6

FARAN (PAHRAN)'DAN PİRENELER'E 22

Nur Üstüne Nur 22

İKİ VAHY ARASI 28

Issız Bir Adada Büyüyen Çocuğun Hikayesi 28

İnananların Çekişmesi 33

Şans Ve Kader İhtilafı 46

İSLAM VE BATI FİLOZOFLARININ BİRLEŞTİĞİ FİKİRLER 51

Birinci Bölüm 51

İkinci Bölüm 60

Üçüncü Bölüm 66

El- Cisr İle Darwin Arasında 79

1- Yaşama Kavgası: 81

2- Canlılar Arasındaki Ayrılık: 81

3- Soyaçekim (Veraset) Ayrılıkları: 82

4- Tabiatın Ayıklaması (Seçme): 82

İmtihan Gecesi 101

Rabbimin Kelimeleri 106

Onyedinci Yüzyıldan Bin Sene Önce 119

Tesadüfün Payı 123

UFUKLARDA 128

Allah'ın Kudretiyle Dürülenler 128

Şefkatli Annemiz 134

Küçük Kardeşimiz 139

Dev İmbik 141

Komşuların Hediyeleri 145

Büyük Misafirhane 146

KENDİ NEFİSLERİNDE 159

Üç Karanlık 159

Cinler Ülkesinde 164

Dilini Koru 170

Sabır Çağlayanı 172

Gülen Ve Ağlayan Kaya 176

HOCAMIN VASİYETİ 180

İman Ve Akıl 181

ESER HAKKINDA YAZILANLAR 190


İLİM-FELSEFE-KUR’AN IŞIĞINDA İMAN




Önsöz

“Fer almışken tulû-i kibriyadan

Bugün bîvaye kalmış her ziyadan

Bu mülkün farkı yok bir tengnadan

Niçin nur inmiyor artık semadan?”1

Çağımız gerçekten de bahtsızlıklarla dolu bir çağdır. Yir­minci asrın insanı madde ve teknik alanda birçok şeyler yapa­bildi ama manevi alanlarda o nisbette zor ve dar çıkmazlara girdi. İlim, kendisinden beklenen ümit ışığını vereceğine korku üstüne korku getirdi dünyamıza. Felsefe derin bir sessizlik için­de tehlikelere adeta alkış tutuyor. Dinin sosyal hayattaki fonk­siyonunu kabullenmemek sanki en kıymetli meta.

Bir buhran geçiriyor dünyamız, hem de sonu felaketlerle bitecek kadar korkunç bir buhran. Dünyanın liderliğini elinde bulunduran milletlerin insanlığa verecek yeni bir şeyi yok. Ka­pitalizm yaşlanmış, komünizm iflas etmiş. İnsanlara rehberlik etmek asıl görevi olan felsefe amansız bir şekilde dine karşı mücadele açmış bulunuyor. Ve böylece manevî alanda kendisi­ne destek olacak yegane dayanağını yıkmak istiyor. Bu çağın ikinci yarısı gerek batıda, gerekse doğuda köklü fikirlere sahip düşünür yetiştiremedi. Dünyamızın problemlerine parmak ba­sacak ve insanlığı gelecekteki tehlikelere karşı uyaracak beyin­ler ne yazık ki görünmüyor ortada.

İslam dünyası ancak bu çağın ikinci yarısının başlarında uyanmaya başladı. Gözünü açtığında iki büyük savaşın yıkıntılarını gördü. Bir savaş sonrasının sessizliğinden faydalanarak yer yer istiklalini elde ettiyse de ekonomik ve kültürel bakım­dan sömürge olmaktan kurtulamadı. Kendisini fiilen mahkûm etmiş bulunan milletlerin avı oldu. Yeni yeni başlayan kendine dönüş hareketleri ise sömürgeciler tarafından yetiştirilen taklit­çi aydınlar tarafından şüphe ve endişeyle karşılandığı gibi za­manla sindirici metotlarla yok edilmek istendi. Şimdiyse doğu İslam ülkeleri bu kendine dönüş hamlesinin savaş alanı içinde bulunuyorlar. Bir savaşçı taktiği ile çalışmak zorundalar. Bu­nun için dünya edebiyatına veya felsefesine, hatta tefekkürüne bir şeyler ekleyecek çalışma yapacak durumda değiller. Birkaç zaman sonra bu savaşçı neslin mahsullerini de elbette göstere­cektir Mevla bize.

Batı dünyası ise kendi alemine dalmış, liderliğini elinde bu­lundurduğu bir koca dünya halkını ölüme ve intihara doğru son hızla sürüklüyor. Çağların biriktirdiği manevî hazineleri birer birer yok pahasına, mahvediyor. İlim veriyor insanlığa, huzur alıyor. Refah veriyor, mutluluk alıyor. Makine veriyor, ruh alıyor. Mikrop veriyor, şifa alıyor. Dert veriyor, derman alı­yor. Kısacası insanın insanlığına yaraşan ne varsa alıyor elin­den, yerine insanlığı öldürücü ne varsa veriyor. İslamın büyük şairi Muhammed İkbal daha 1930'larda Avrupa'nın bu korkunç iflasını özlü mısralarında şöyle anlatıyor :

“Ey bahar rüzgarı Frenk alemine benim tarafımdan de ki: akıl uç­mağa kanatlandıkça daha kıskıvrak bağlanır.

Bu, yıldırımı ciğerinden vurur, o ise kendine ram eder. Aşk bü­yücü akıldan daha cesurdur.

Göz ancak gül ve lalenin rengini görür, halbuki o renk perdesinin altında apaçık görünen bir şey daha vardır.

İsa mucizesini gösterebilirsin, şaşılacak bir yanı yok bunun. Asıl şaşılacak şey senin hastanın daha çok hasta olduğudur.

İlmi toplayıp yığmışsın ama gönlü ihmal etmişsin. Ne kadar acı­yorum kaybettiğin o büyük servete!.”2

Gerçekten de Avrupa ilim ve teknik yığmış insanların gö­zünün önüne ama gönlünü almış ve ruhsuz, manasız, donuk, katı birer külçe ve yığın haline getirmiş onları. Yahya Kemal'in deyimiyle bir zamanlar Tulû-i kibriyadan fer almışken, bugün her türlü ışıktan nasipsiz kalmış ve kimsesizler yurdu haline gelmiş bir dünyada yaşıyoruz. Artık semadan nur inmiyor. As­lında semadan nurun inmediği hiç bir an yoktur ama insanlar o nuru görmek istemiyorlar. Yarasalar gibi aydınlıktan nefret ediyorlar ve kendi elleriyle uydurdukları karanlıklarla dolu su­ni alemin aydınlık olduğunu sanarak kendilerini aldatıyorlar. Ve batı düşüncesi A’sından Z’sine kadar bu karanlıklar dünya­sını aydınlık gösterebilmek için didinip duruyor.

Çağımıza damgasını basmış bulunan batı ilmi, hurafelerle doldurulmuş bir dinin elinden yakasını kurtarmak için çok ter döktü. Nice kurbanlar verdi bu uğurda. Ama savaşı kazanınca bu sefer kendisi aynı hareketleri tekrarlamaya başladı. Dinin aşırı giden yanlarına karşı çıkayım derken bütünüyle din mef­humuna karşı çıktı. İlimlerin anası sayılan felsefe ise kendisini bu suni savaşın girdabından bir türlü kurtaramadı. Hala kendi uydurduğu bir takım yapmacık fikirlere karşı ateş püskürmekte günlerini öldürüp gidiyor.

Kısacası dünyanın ne doğusunda, ne de batısında insanlığa kurtuluş vaadedecek bir atılım yok. Yeryüzünde insanlığı kur­tarmak için gönderilmiş bulunan ümmet ise kendisini dahi kurtaramamanın hazin manzarasını bile göremiyor. Bilerek ve­ya bilmeyerek kurtuluş yolunun geçitlerini kapamak ve tıka­makla meşgul.

Şurası muhakkak ki, bu krizin ve buhranın temelinde inançsızlık faciası yatıyor. Yüreklerden iman çekilmiş ve yerini kin, nefret ve ihtiras duyguları almış. Kültür yuvaları yetişen nesillere kurtuluş simidi olan iman duygusunu vereceklerine felaket getiren imansızlık şırıngaları vuruyor. Bizim neslimiz imansızlığın amansız sancılarını çekiyor. Edebiyata vuruyor başını boş, sanata vuruyor boş, tekniğe ve maddeye vuruyor boş, felsefeye vuruyor boş... Çünkü hepsi de asıl manivelayı yi­tirmişler...

İşte elinizde bulunan bu kitap böyle bir imansızlık buhranı­nın kasıp kavurduğu yirminci asır münevverinin dramını dile getiriyor. Boşluklar içinde dönüp duran nesillerin acı hikayesi var bu eserde. Okuduğumuz zaman kendi kendimizi görüyo­ruz sanki. Çepeçevre intihar gruplarıyla sarılmış bir insan, ne­reye gitse içini dindirecek bir şey bulamıyor. Din, kalıplaşmış ve klişeleşmiş şekli yırtıp öze inemeyen din adamlarının elinde yetişen nesillere bir ruh vermekten uzak. Dini takdim edenler bilmiyorlar asıl onu. Kültür yuvaları ise dinî duyguları yıkmış olmanın acıklı sevinci içerisinde eğlenip duruyorlar. Maneviyat eri bir bilginin yanına varan eserimizin kahramanı orada felse­fe gerçeği ile karşılaşıyor. Dini yıkmak için en büyük silah olan felsefe, bu bilgin kişinin elinde şimdi dini yapmak için en bü­yük vasıta oluyor. Maddî ve teknik bilgiler dini inançları orta­dan kaldırıcı bir silah olarak kullanılırken burada dini kökleş­tirmenin en kuvvetli aleti olarak çıkıyor karşımıza...

Yazarın anlattığına göre eserin asıl müellifi Buharalı bir Türk bilgini. Adı Şeyh Ebu'n-Nûr el Mevzun. Peşaver Üniversitesi'nde dinî bilgiler tahsili yapan Ad'af oğlu Hayran felsefî eserler okur. Sonra bu konuda hocalarına bir takım sorular so­rar ve aldığı cevapların hiç birisi kendisini tatmin etmez. Ayrı­ca hocaları böyle sorularla kafasını meşgul etmemesini, aksi takdirde dinden çıkacağını ihtar ederler ve o da bu yüzden okumaktan vazgeçer. Sonra babasının tanıdığı bir bilgin olan Şeyh Ebu'n-Nûr el-Mevzun'un yanına gelir ve ondan felsefe dersleri alır. Tutulduğu inançsızlık buhranından ancak edindi­ği bilgiler sayesinde kurtulur. Büyük bilgin Ebu'n-Nûr el-Mevzun ona hiç bir şeyi yasaklamaz. Her şeyi okumasını ve iyi olan yanlarını alıp kötü olan yanlarını atmasını söyler. Yirminci asır insanını imansızlık vadisine iten felsefenin aslında gerçek felse­fe olmadığını, aksine felsefenin insanları daha çok dine cezbedeceğini bildirir ve önce felsefî bilgileri okutur. Sonra dünya literatüründeki bütün mütefekkirlerin nasıl Allah'ı aradıklarını ve bu arayışlarını dile getirirken nasıl yanıldıklarını veciz bir ifadeyle diyaloglar halinde nakleder. Ve haddi zatında gerçek manada hiç bir filozofun Allah'sız olmayacağını, çünkü düşü­nen insanın Allah'sızlığı kabul etmeyeceğini söyler. Klasik eserlerden farklı bir üslûp ile karşılaşıyoruz burada. Eser ne ro­man havasında, ne de diğer eserlere benziyor. Eski çağlardan beri daha çok filozofların benimsedikleri diyalog türünde yazıl­mış bulunuyor. Müellif bize anlatmak istediği şeyleri öğrencisi­ne anlatıyor, kafamızı yoran veya anlaşılması güç olan hususla­rı da öğrenciye sorduruyor. Böylece okuyucu diyaloglarda bir bakıma kendisini buluyor. Şüphesiz ki düz anlatımdan daha te­sirli bir ifade tarzı bu.

Gerçi eserin giriş kısmında “bu eser bana nasıl intikal etti?” başlıklı bölümde yazar bize eserin asıl sahibinin kendisi olma­dığım, sadece Türkçe'den Arapça'ya tercüme ettiğini ve müelli­fin aslında Buharalı bir Türk olduğunu söylüyor. Ancak bunun da müellif tarafından bir üslûp özelliği vermek için mi, yoksa gerçekten müellifin Ebu'n-Nûr el-Mevzun adındaki bir Türk alimi mi olduğunu bilmiyoruz. Eserin orijinalinin Türkçe olma­sı, hocanın Türk olması, talebenin Hindistanlı olması ve naşirin Arap olması belki de evrensel İslam birliğinin ifade edilmesi içindir. Vakıa eserde her şey büyük bir dikkat ile ele alınmış bulunuyor; ayrıca müellifin Buhara'daki yaşadığı camiin resmi yer alıyor. Talebenin adının “Ad'af oğlu Hayran” olması, hoca­nın “Ebu'n-Nûr el-Mevzun” olması ilginç elbette. Hoca bir ay­dınlığın timsali burada! Tarafsız bir bilgi nuruyla dolu birisi! Ayrıca bilgisinde de son derece dengeli, muvazeneli. Hiç bir şe­yi oldum olasıya reddetmediği gibi, kendiliğinden de kabul et­miyor. Adımını gayet dengeli atıyor. Bunun için de “Aydınlık sahibi, dengeli” birisi anlamına gelen uzun bir isim taşıyor. Ta­lebe ise tamamen boşluklar içinde kıvranan birisi. Hakikat pe­şinde geziyor. Tarihin başından beri bütün filozofların ve düşü­nürlerin kafasını kurcalayan ve zihnini allak bullak eden soru­ların cevabını arıyor: “Biz kimiz, nereden geldik, nereye gidiyo­ruz?” Ama bu sorular karşısında onun aklı ve zihni gayet güç­süz kalıyor. Felsefe binlerce yıldan beri bu soruların cevabı ile uğraşıyor ama hala gerçek bir cevap verebilmiş değil. İşte bu­nun için onun da adı: “Son derece güçsüz, hayretler içinde kıv­ranan” anlamını taşıyor. Bunların hepsi belirli bir maksada gö­re planlanmıştır elbette.

Burada dinle felsefe birbirinin düşmanı değil dostu, hatta birbirinin tamamlayıcısı. İlim dini yok etmek için didinmiyor, aksine onun hakikatlerini tasdik edici bir rol oynuyor. Şurasını da belirtmek lazım ki, müellif yer yer aşırı bir yorumculuğa ka­çıyor. Son derece fazla bir iyimserlikle bütün filozofların çalış­malarında hiç bir art niyet aramıyor, aksine hepsinin de samimî olduklarını ve asıl gayelerinin -ister beyan etsinler, ister beyan etmesinler- Allah gerçeğini araştırmak olduğunu ve bu ezelî hakikatin tecellilerini kavramak istediklerini söylemek istiyor. Bu da kanaatimizce dinle felsefeyi uyuşturmak için aşırı bir feragatkarlığın eseri. Yer yer katılmadığımız görüşleri de oluyor. Mesela insanlığın menşei ile ilgili kanaatlerine katılmak müm­kün değil. Ancak o da bu kanaatini Sultan Abdülhamid devri bilginlerinden Trablusşamlı Hüseyin Cisr'in kaleme aldığı “Risale-i Hamidiye” adlı esere dayandırmaktadır. Buna göre Darwin tarafından ortaya atılmış bulunan tabiî ayıklama ve türle­rin menşei fikri islam'ın hükümlerine aykırı değildir. Darwin'in Allah'a inandığını farz edecek olursak bu fikrin nasları te'vil ederek yorumlanmasının mümkün olacağını belirtmekte­dir. Her şeyden önce Darwin'in görüşü çağdaş antropoloji ve felsefe tarafından kabule şayan görülmemiş ve de büyük deği­şikliklere uğrayan bu görüşü çağdaş filozoflardan Max Scheler ve Arnold Gehlan temelden sarsmışlardır. Bu arada ilmi görüş­lerle İslam inançları arasında bir bağdaştırma yapmak için ken­dimizi zorlarsak işin sonunun nereye kadar varıp dayanacağı kimse tarafından kestirilemez. Binaenaleyh ilmî teorileri kesin gerçeklermiş gibi ele alarak islamî hususları ve Kur'an'ın ayet­lerini bunlara uydurmak hata olur. Çünkü ilim hiç bir konuda kesin söz söyleyemiyor. Dün söylediğini bugün reddediyor. Nitekim 19. asırda güneşin hiç hareket etmediğini söylerken bugün güneşin de belirli bir hızla galaksi içerisinde hareket et­tiğini söylemektedir. Termodinamik kanunları, atom fiziği ve kuanta teorisiyle birlikte birçok şeylerin değiştiği gibi Einstein'in kainat teorisiyle daha önceki hipotezlerin birçoğu temel­den yıkılmıştır. Ama Kur'an'ın hükümleri her zaman geçerli ve bakidir. Ancak ilim onun ifade ettiği gerçeklerin birçoğunu he­nüz keşfedememiş olabilir. Bu ise bizi Kur'an'ın bildirdiği şey­leri veya İslam'ın hükümlerini ilmin verilerine uydurmaya sevk etmemelidir. Bu görüşten hareket ederek biz de müellifin bu zorlamalarına katılmadığımızı bildiriyoruz. Ancak herkesin fikrine müdahale etmemek gerektiğini kabul ettiğimizden do­layı müellifin görüşleri hiç bir tahrif yapılmaksızın aktarılmış­tır.

Gerek üslûp, gerekse muhteva yönünden tamamen değişik ve yeni olan bu eserin asıl gayesi İslamın ilim ve felsefeyle zıt veya onlara düşman bir din olmayıp bizzat onların ortaya at­tıkları gerçeklerin İslamın belirttiği gerçekleri teyit edici oldu­ğunu belirtmektedir. İlmi yine ilmin silahı ile alt etmek şüphe­siz ki başarılı bir taktiktir. İşte müellif bunu yapmaktadır. Bu vadide daha nice başarılı eserlerin kültür dünyamıza katılması­nı dilerken müslümanların sorumluluklarını yüklenerek başını taştan taşa vurup kurtuluş yolu arayan ve ne aradığını bilmeyen insanlara İslamın sönmez ışığını ulaştırmalarının zamanı­nın çoktan geldiğini hatta geçmekte olduğunu hatırlatır, Allah'dan muvaffakiyetler temenni ederiz.

Mayıs 1974 Göztepe Dr. H. Bekir Karlığa3



Bu Eser Bana Nasıl İntikal Etti?

Çocukluğumuzda oynadığımız yerlerin, gençliğimizde ya­şadığımız günlerin anıları, kalbimizde acı, tatlı izler bırakarak mazinin uzak köşelerinde kaldı.

Aradan geçen bu uzun ayrılıktan sonra, onlara geri dön­mek mümkün olsaydı da, gözlerimizle o günleri bir daha görebilseydik. Zaman zaman gönüllerimiz o günlerin özlemiyle, acısıyla, sevinciyle, yalnızlığıyla, pişmanlığıyla keder ve korku­larıyla dolup taşıyor, o günleri yeniden canlandırıyordu. Evet, bu mazinin derinliğine gömülmüş çocukluk ve gençlik günleri­mize yanmamak elde değil...

Mazide, ayrıldığımız dost ve ahbaplarımızla ilerde ayrılaca­ğımız eş, dost ve arkadaşlarımıza acı acı ağlamaktan zevk du­yuyoruz. Dostlarına, kıymetli ahbaplarına ve aziz arkadaşları­na veda ederek uzun bir yolculuğa çıkan yolcu gibi ağlamakta­yız. Ne var ki, bu yolcunun gözyaşlarını, uzaklarda bekleyen dostlarına kavuşma sevincinden başka bir şey elbette dindirmeyecektir...

Hayatımızın son basamaklarında, ömrümüzün son baharın­da bu yalancı dünyada yaşamayı gözümüzde pek büyütüyoruz. Onu çok sevdiğimiz gibi değersiz ve pek zehirli buluyoruz. Bu sebepten içimizde yok olma, fena bulma korkusunu duyuyor ve hissediyoruz. İşte bu durum karşısında geçmiş zamanlarımıza kıyasla ömrümüzün son yıllarında ebedî hayata daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Bununla beraber ebedî yaşama isteği, ezelî, ebedî var olan Allah'a, O'nun bize vad ettiği öteki dünyaya, ahiret gü­nüne inanmamızı zarurî kılıyor. Eğer ahiret inancı olmasaydı, şu yalancı hayat çok zalim çok gaddar hatta abes olurdu.

Çocukluğumun tatlı günleri parlak, sihirli renkleriyle güzel kokularını etrafa yayan çeşitli çiçek ve güllerin süslediği şirin bahçemizde, şehrin binalarının bittiği yerdeki Taynal camisinin avlusunda geçmişti. Buralarda benim çocukluk hatıralarım var­dı, hepsi de bence çok değerli ve azizdi. Bu anılarım bana, bay­ram sabahlarını hatırlatır. Sabah erkenden babam kalkar, sabah namazını kıldıktan sonra beni de yanma alır, camiye yakın olan kabristandaki ölülerimizi güneş doğmadan az önce ziyaret ederdik. Sonra camiye döner bayram namazını kılardık. Yine çocukluk hatıralarım bana, o günlerin yaz mevsimlerindeki tat­lı yaz akşamlarını hatırlatıyordu; akşamları caminin avlusu içindeki ağacın dibinde oynar, orada bulunan havuz ile kuyu arasında koşar gezerdim.

Babam da, etrafına toplanan talebelerine ders verirdi. Baba­mın dikkatinin dağılması sonucu caminin yanı başındaki bah­çeye koşar, söğüt ağaçlarından koparıp kırdığım dallardan at yapar; üzerine binerek koşar gezerdim. Minarenin yivli çift merdivenlerini hatırlıyorum, avluya açılan kapıdan çıkar çık­maz kendimizi içerde bulurduk, hatta bazı günler caminin ihti­yar müezzinine yalvarırdım; “ne olur haydi beraber minareye çıkalım da ezan okuyalım...” derdim. O da: “ezan vakti gelme­den ezan okunur mu oğlum?” der ve isteğimi yerine getirmezdi. Bununla beraber beni, yine akşam vaktine kadar oyalar, her türlü teselliye başvururdu. Hiç unutamadığım, tatlı tebessümüyle annemi hatırlıyorum. Anneme, o minareden, sarmalı merdiveninden, camideki havuzdan ve o derin kuyudan bah­sederdim. O da beni korkutur; “oralarda büyük yılanlar vardır sakın yaklaşma” derdi ve hizmetçimize döner ona sıkı sıkı tembih eder, “minareye çıkmaya, kuyuya yaklaşıp bakmaya müsa­ade etmemesini” söylerdi.

Evet, çocukluk ve gençlik hatıralarım bana, o günlerde ya­şayan insanlarla, ölen insanları tek tek hatırlatıyordu. Onlar artık bu dünyadan ve bizden ayrıldılar, mazinin derinliklerine doğru inleyerek giden, hıçkırık sadalarından çıkan yankıların acı üzüntülerinden başka bir şey bırakmadılar. Ne var ki, Onla­rı anmak insana üzüntü ve elem veriyor. Ama bu çok tatlı bir elemdi. İşte ben, (Taynal) camiine döndüğüm zaman, kalbimde yine bu hatıralar canlanıyor. Sanki birisinin ateşte kızartılmış kıpkızıl demiri kalbime sapladığını hissederim.

Yıllar, bizi bu mahallemizden uzaklaştırıp, camiden ve hat­ta bu kentten de uzaklara attı. Bu şehirden ayrılmıştık, başka yere yerleşmiştik, aradan bir hayli zaman geçmişti ki gurbette geçen uzun bir hasretten sonra, doğup büyüdüğüm bu şehre döndüm. Özlemlerim beni, Taynal camiine doğru çekti getirdi.

Güneş sıcağını henüz yeni yeni hissettiriyordu; kuşluk vak­tiydi, namaza gelen cemaatten daha kimsecikler gözükmüyor­du. Bu sessizlik içinde, çocukluğumda oynadığım yerleri, gez­diğim ve koştuğum bahçeyi gördüm. Hatıralarımın acı üzüntü­sü altında sarsıldım. Kendime hakim olamayarak bir kenara oturdum, ağlamaya başladım. Oyuncağını elinden kaptırmış küçük çocuk gibiydim o gün.

Gam ve keder içinde bu hatıralarımın üzüntülerine dalmış­tım ki bu sırada, caminin yüksek kubbesinden, ağır ağır yankı­lanan ve caminin doğu tarafında bulunan odadan bir ses işit­tim. Çocukluğumda bu odaya mezarlar olduğu için yaklaşamazdım. Sonra doğruldum odanın kapısından içeriye bir göz attım, baktığımda heybetli, uzun boylu, beyaz saçlı, aksakallı, bir ihtiyar gördüm. Garip bir giyinişi vardı ve bana doğru yak­laştı, selam verdikten sonra yanıma oturdu. Fasih bir Arapçayla, Türkçesinin tesirinden de kurtulamayarak bana

“Ey kardeş seni ağlatan nedir?” dedi.

“Babamla bu camide yaşadığım günleri ve çocukluğumu hatırladım” dedim. O da:

“Baban kimdir?” dedi.

Babamın ismini henüz tamamlamadan, adamın titrediğini gördüm. Yaşlarla dolmuş gözleriyle bana bakarak dedi ki:

“Demek babanız Şeyh el-Cisr'dir ha.”

“Evet” dedim ve kendisine:

“Siz kimsiniz efendim?” diye sorduğumda;

“Ben bu şehirden uzaklarda, çok uzaklarda Elmaî ailesindenim. Bu ailenin bir kısmı Şam'a göç etmiş oraya yerleşmiş, bir kısmı da Hicaz ülkesine göç etmiş. Sonra Hicaz'dan da babamın dedesi Hindistan'a gitmiş orada yerleşmiş. Adım Pencaplı Ad'af (çok zayıf, güçsüz) oğlu Hayran (hayrette kalmış) dır.”

“Ta Hindistan'dan buraya niçin geldiniz?”

“Ben Hindistan'dan gelmedim, Semerkant'dan geldim, da­ha doğrusunu istersen, Semerkant’ın bir köyü olan Hartenk'ten geldim.”

“Peki ama seni bu uzak ülkelerden buralara, hatta bu ca­miye getiren burada ikamet etmene sebep olan amil nedir?”

“Babanızı ziyaret etmek için, memleketinize uğradım,” dedi.

Ona, hayretle bakarak dedim ki:

““Babam öleli bir hayli za­man oldu.”

“Hayret edilecek bir şey yok. Hac farizasını ifa etmek için Mekke'ye doğru gidiyordum. Hocamın bana anlattığı, babanı­zın da talebelerine dersler verdiği bu odayı ziyaret etmek için geldim. Caminin cemaatı, babanızın bu odaya çekilerek kitap­larıyla haşir neşir olduğunu ve burada talebelerine dersler ver­diğini söylediler. Benim de hoşuma giden tarafı; bu caminin ta­mamen, Hartenk camisine benzemesiydi. Çünkü ben o camide ömrümün en güzel ve tatlı günlerini yaşadım. Bu sebepten Hi­caz'a gitmeden burada birkaç gün kalayım, hocamı hidayet yoluna irşad eden bu büyük zatın makamında, birkaç gün ibadet­le meşgul olayım ve ondan sonra Hicaz yoluna devam edeyim diyerek burada kaldım.”

“Hocanız da kim?”

“Allah rahmet etsin, Semerkant alimlerinden Şeyh Ebu'n-Nûr (Aydınlık babası, ışıklı) El-Mevzun (dengeli ölçülü)'dur.”

“Bütün günlerinizi ibadetle mi geçirmektesiniz?”

“Şimdi burada ibadetle geçirmekteyim. Bundan önce, ho­cam El-Mevzun tarafından dikte ettirilen Dalalet ve İman Hikayem'i yazıyordum. Babanızı da işte o zaman tanımıştım.”

“Dalalet ve İman Hikayeniz” nedir, lütfen anlatır mısınız?”

“Çok uzun bir hikayedir, Allah nasip ederse neşredece­ğim.” dedi. Sonra kalktı, mezarların bulunduğu odaya gitti ve biraz sonra koltuğunda bir büyük defterle geri döndü, onu ba­na uzatarak dedi ki:

“İşte babanızın talebesi olan hocam Şeyh El-Mevzun'un bana dikte ettirdiği ve benim hiç müdahale etmeyip kendi el yazımla yazdığım eser budur; al, bak, tedkik et” dedi. Ben def­teri aldım baktım, defter çok büyüktü. Ona dedim ki:

“Eser çok büyük, müsaade ederseniz evime götüreyim de orada okuyup tedkik edeyim.”

Beni bir süzdü ve “

Türkçe biliyor musunuz?” dedi.

“Evet çok güzel biliyorum.”

“Öyle ise bu eseri evine götürmene müsaade edebilirim, ancak senin Şeyh El-Cisr'in oğlu olduğuna kani olmam gerekir.”

“Benim, size burada nesebimin doğruluğunu inandır­mam imkansızdır, ancak benimle beraber evime teşrif buyurur­sanız, halkın şahitliği ve merhum babamın kitaplarıyla isbat et­mem mümkün olabilir.” dedim.

“O kadarına lüzum yok, yalnız size bir soru saracağım: Ba­banızın en büyük eseri nedir ve en önemli bölümü hangisidir?”

“ Babamın en büyük ve tanınmış kitabı (Risalet'ül Hamidiyye)4'sidir. En önemli bölümü ise Allah'ın varlığını isbat edip materyalist münkirleri red eden bölümüdür. Ancak bu bölü­mün önemli tarafları da eserin, diğer bahis ve konuları arasın­da anlatılmaktadır. Eserin son kısmı ise bazı hikmetleri ihtiva etmektedir. Hatta buradaki o önemli bölümü ayrı bir kitap ha­linde basmak niyetindeyim.” Adam;

“Şimdi senin hakikaten Şeyh El-Cisr'in oğlu olduğuna inan­dım. Bu emaneti ancak sen kaldırabilirsin, bu kitabı sana karşı­lıksız veriyorum. Özetlemek istediğimiz konularla benim Dala­let ve İman Hikayem bu kitapta yazılmıştır, bastır da herkes oku­sun. Herkesin faydalanmasından başka bir karşılık istemiyo­rum. Belki ecel gelip beni bulur, amel defterim kapanırsa onun faydası dokunur bana...” dedi.

Kitabı verdi, birkaç gün daha kaldıktan sonra Hicaz'a gitti.

“Ben de kitabı birkaç sene içinde Türkçe'den Arapça'ya çevirdim. Aradan uzun bir zaman geçmişti, yolum Taşkent'e uğradı. Bütün arzum Hartenk'e gitmek ve orada Hayran İbn Ad'af'ı ziyaret edip, ona tercüme ettiğim eserin Arapça'sını gös­termekti. Büyük hadîs imamı Buharı hazretlerinin kabrini de zi­yaret edecektim. Oraların umumî müftüsü Veliyullah Babahan’ın oğlu, Ziyaeddin Babahan bu hususta bana yardımcı oldu. Semerkant'a, oradan da Hartenk'e kadar refakat etti. Veliyullah Babahan babam merhumun çok samimî ahbabı idi.

İmam Buharî camii şerifi hadiminden Hayran İbn Ad'af’ın hac­ca gittiğini, bir daha dönmediğini, orada vefat ettiğini öğrendik.

Sonra İmam Buharî'nin camiini ve kabrini ziyaret ettik. Bu cami, aynen Hayran’ın anlattığı gibiydi. Taynal camiine çok benziyordu. Mahallelerden dışarıda binalardan ayrı ve bir bah­çe içindeydi. İmam Buharî'nin kabri orta boşlukta etrafı ağaç­larla çevrili büyük ağaçların gölgesindeydi.

Sonra geri girdik. Hayran ile hocasının ders okuduğu odayı gördük. Hayran’ın söylediği gibi, odanın penceresi caminin av­lusuna İmam-ı Buharî'nin kabrine bakmaktaydı. Bu odada iki rekat namaz kıldık ve namazdan sonra Hayran İbn Ad'af için Cenabı Hak'a dualar ettim, ona bol rahmetler diledim. Bu man­zara karşısında kendimi tutamadım, gözlerim yaşla dolmuştu. Ağladım, ağladım. Arkadaşım durumumu hayretle izliyordu.

İşte bu eser böyle intikal etti bana. Okuyucularıma bu ema­neti böyle takdim ediyorum.

Abdullah Nedim El-Cisr, Lübnan5



Yüklə 2,07 Mb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   31




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə