İLİm-felsefe-kur’an işIĞinda iman



Yüklə 2,07 Mb.
səhifə2/31
tarix03.01.2019
ölçüsü2,07 Mb.
#88844
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   31

ÜNİVERSİTE'DEN AYRILIŞ

Kainatın Rabbi olan Allah'a hamd ve sena, Resullerin ve nebilerin sonuncusu Muhammed Mustafa'ya salat ve selam ol­sun.

Peşaver üniversitesinde öğrenciydim, ben de, öteki talebeler gibi ilim kaynağından bir şeyler öğrenmek umuduyla gelmiş­tim. İnsanoğlunun, ilme ve onun sırlarına muttali olmaya fıtrî bir iştiyakı ve sonsuz bir sevgisi vardır. Her şeyin aslını, mahi­yetini, illetini, sebebini ve hikmetini sorma; bunlar üzerinde araştırma ve incelemeler yapma isteği ile gayret sarf ederler. Ben de ruhi boşluğumu doldurup, fikrimi kurcalayan istifham­ları gidermek gayesiyle benden yaşlı olanlara, hocalarıma ve il­men üstün derecede bulunan üniversite arkadaşlarıma bazı so­rular sordum. Onlara sorduğum sorular şunlardı:

Kainatın aslı ve mahiyeti nedir? Ne zaman yaratılmıştır? Neden yaratılmıştır? Kim yaratmıştır? Nasıl yaratmıştır?

Bu sorularıma cevap vermekten kaçındılar. Bu soruları sor­duğum için benimle alay ettiler. Benden bahsederken: “O, talib-i ilim değildir. Dinî ilimleri öğrenmek için de gelmemiştir. Sofist felsefecinin birisidir” demekten çekinmediler. Hocaların bu sözleri talebe arasında yayılmıştı, onlar da hocalarına yaranmak için benimle alay etmeğe başladılar. Bana çirkin adlar tak­tılar, hatta bu hususta birbirleriyle yarış ettiler.

Bana yöneltilen istihzalar ve alaylar, dinî ilimlerden ziyade felsefe'ye yönelmeme, bu ilme ilgi duymama sebep oluyordu. Öyle ki, bende şu kanaat hasıl olmuştu; bu hakikatler ancak fel­sefe yoluyla bilinir ve idrak edilir. Akıl ve din birbirleriyle bağ­daşmayan ve birleşmeyen iki zıt şeydir. Eğer bu böyle olma­saydı, din bilginleri, hocalar felsefeden kaçmazlardı, hiç olmaz­sa benimle bu hususta münakaşaya girişmekten çekinip ürkmezlerdi.

Bu sebeple dinî dersleri ihmal etmeye başladım. Felsefe ki­taplarını aramaya koyuldum. Bizim memleketimizde bu tür felsefî eserlerin nadir bulunuşu, bulunanların da fazla bilgi ver­memesi nedeniyle, felsefe kitaplarını anlamadan okuyor, oku­dukça kendimde daha fazla şüphelerin doğduğunu hissediyor­dum. Bununla beraber, fikirlerimin aklî ve felsefî diyalektiği içinde boğulup gitmekteydim. Hocalarım da benim bu halim­den usanıp bıktılar. Yakalandığım bu felsefe hastalığının, öğ­renci arkadaşlarıma sirayet etmesinden endişeye düştüler; süresiz olarak üniversiteden çıkarılmama karar verdiler. İşte böy­lece, üniversiteden kovularak ayrılmış, ilim yuvasını istemeye­rek terk etmiştim.

Kovulma haberim babamda bir yıldırım tesiri yaratmıştı, beni ilim yuvasına geri çevirmek için bütün gayretini harcıyor­du. Hidayet yoluna geri dönmem için çaba sarf ediyor, felsefeyi bırakıp dinî ilimlere yönelmemi tavsiye ediyor, bu hususta ba­na birçok nasihatlerde de bulunuyordu. Ve diyordu ki:

“Yaz tatillerinde gücümün yettiği kadarıyla sana felsefe okutmağa ve anlatmağa hazırım.” Ve nasihatinin akabinde söz­lerine ilaveten:

“Oğlum, ben de senin gibi bu hastalığa yakalan­dım, felsefe'ye karşı son derece temayül ettim. Senelerce şek ve şüpheler içinde şaşırdım kaldım. Bu sırada büyük üstadım Semerkandlı Ebu'n-Nûr El-Mevzun o gün bana, sana bugün veri­len nasihatin aynısını vermiş ve demişti ki:

“Felsefe; denizler üstünde bir denizdir. O denize açılan kişi sahi­linde tehlikeler ve şüphelerle karşılaştığı gibi denizin derinliklerinde de huzuru, selameti ve îmanı bulur, elde eder.”

Oğlum dinle beni; vazgeç bu kısır ve karışık bilgileri oku­maktan, bırak artık onları, çünkü aklına ve îmanına zararları dokunur” dedi. Babama şunu sordum:

“Baba, akıl ile îman birbirlerine zıt şeyler midir?”

“Hayır, öyle bir şey düşünülemez!”

“Mademki öyle, neden ve niçin bu kainat hakkında ve ya­ratılışı hususunda aklî bir münakaşayı ve araştırmayı hocalar ve din adamları inkara kalkışıyorlar?”

“Din bilginlerinin büyükleri, aklî münakaşa ve tartışmalar­da bulunmuş ve uzun uzun kitaplar yazmışlar, münkir ve şüp­hecileri susturmuşlardır. Ancak bir gencin felsefeye fazla tema­yül göstererek bir denizde yok olmasına rıza göstermiyorlar. Onlara göre, felsefeye düşkünlük, imanı yerinden oynatır, ze­deler.”

“Peki, diğer yüksek okul ve fakültelerde okuyan kardeş­lerimiz felsefeyi, esas bir temel bilgi olarak öğrenmektedirler. Hocalar bizleri, din tahsili gören öğrencileri felsefe'den uzak­laştırmaya çalışıyorlar. Yasaklamaktan dolayı elde ettikleri fay­dalar nelerdir? Din tahsil edenler nisbeten azdır. İlerde irşad makamlarını işgal ettiklerinde, halk tabakasından felsefenin et­kisi altında kalmış, şüpheye düşmüş, bir kimse gelir de bugün benim sorduğum soruları sorarsa; onun karşısında donup kal­malarını mı istiyorlar? Yahut bugünkü hocaların beni kovduğu gibi kovmalarını mı istiyorlar?. Babacığım; bu böyle devam ederse, insanlar arasında inkarcılığın çoğalacağını hatırınızdan çıkarmayınız.

“Bu doğrudur oğlum, ancak şunu hatırlatmak isterim; bü­yük üstad Ebu'n-Nûr El-Mevzun diyor ki:

“Az felsefe okuyan kimse felsefeden istifade edemez. Okul­ların programında felsefeye geniş olarak yer verilemez.”

“Baba, şurası muhakkaktır ki, dînî tahsil yapanlar mutla­ka felsefe okumalıdırlar. Zira çok önemli olan irşad görevini yaparken, felsefeye son derece muhtaçtırlar” dedim.

Babam başını eğerek dedi ki:

“Bunun hepsi doğru, fakat şimdi elden ne gelir?”

“Hocan El-Mevzun verdiği sözünü yerine getirdi mi?”

“O vefakar bir insandı, sözünün aksi olan bir şeyi yapma­dı, ancak yaşlandığı için ibadete, zühd ve takvaya yöneldi, Pencap'tan ayrıldı, öz yurdu olan Semerkant'a gitti. Şimdi Hartenk köyünde İmam Buharı hazretlerinin türbesi yanındaki camide günlerini ibadetle geçirmektedir.

Babam bu sözleriyle, farkında olmadan benim üniversite­den kaçmama vesile oluyordu. Halbuki önce üniversiteye tek­rar dönmemi istemişti. Böylece babam ihtiyarlığa ayak bastığı bugünden itibaren bir daha benim yüzümü hiç göremeyecekti, çünkü ben Semerkant'a hareket etmeye karar vermiştim.

Yaya olarak yola çıktım, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Semerkant'a vardım. İlk işim Hartenk'i sormaktı, bu köyün pek uzak olmadığını öğrendim, güneş batmak üzereyken köye girdim. Beni köyün çocukları karşılamıştı. Köyün yabancısı ol­duğum için şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Az sonra gelişimden köyün büyükleri haberdar edildi. Üç kişi beni köy muhtarının evine götürdü. Orada misafir kalabileceğimi söylediler. Misafir kaldığım ev sahibi bana, niçin geldiğimi sordu, ben de gelişi­min sebebini izah ettim. Adam:

“Heyhat, Mevzun ile görüşmek biraz zor. Çünkü o, tam beş seneden beri köyden uzakta bir bahçede İmam Buharı hazretleri­nin mezarı yanındaki camide ibadete çekildi, hiç kimseyle gö­rüşmemektedir. Yaz mevsimlerinde gündüzleri bahçede uyu­makta, gece camiye çekilmektedir. Kış mevsimlerinde ise pence­resi İmam Buharı hazretlerinin mezarına bakan küçük bir hücre­ye çekilmektedir, hiç kimse yanına girmez. Çok kimseler onunla görüşmek ve sohbet etmek istedilerse de bu mümkün olmadı. Biz bile bu köyün halkı olduğumuz halde, onunla görüşemiyoruz. Yemeğini caminin hizmetçisiyle gönderiyoruz. Hizmetçi yemeğini kapının önüne bırakır onu görmeden geri döner” di­yerek hocayla görüşmemin imkansız olduğunu anlatıyordu.

Ben de “inşaallah başkaları için mümkün olmayan bu lütfü Allah benden esirgemez. Yalnız sizden bu hususta bana yar­dım etmenizi rica edeceğim. Yemeğini ona benim götürmemi sağlayabilir misiniz?” dedim.

“Bizden rica ettiğiniz şey bu ise, hay hay, gayet kolay” de­diler.

Sabahın erken saatlerinde, hocanın yemeğini elime aldım, misafir kaldığım ev sahibi birisini çağırarak, şeyhin bulunduğu bahçeyi bana göstermesini söyledi. Bu kılavuzla beraber önce camiye geldik, sonra adam, bana bahçeyi gösterdi, her zaman olduğu gibi yemeğin bırakılacağı yeri işaret ederek geri dönüp gitti. Adamın gösterdiği yere geldim. Yemeği yerine bıraktım. Yanına da bir küçük kağıt parçasına şunları yazdım:

“Nedir? Kimdir? Nedendir? Nasıldır? Neredendir?... Ne zamandır?...”

Sonra geriye döndüm, oraya yakın bir yere oturdum. Şeyh'in gelmesini beklemeğe başladım. Aradan bir saat kadar bir zaman geçmemişti ki, uzaktan heybetli, uzun boylu, hafif kamburca, buğday benizli, nuranî, aksakallı, orta omuzlu ve başı açık bir ihtiyar belirdi. Yemeğini bıraktığım yere doğru yaklaştı ve yemeğini alırken gözleri, kağıttaki yazıya ilişti, eline aldı ve okudu, okuduktan sonra telaşlı telaşlı sağa sola bakın­maya başladı.

Hemen yanma koştum, gözlerini kaldırınca karşısında beni gördü ve derin derin baktı, sonra yavaşça, dedi ki: “Korkma, bana biraz yardım et de kalkayım.” Ona yardım ettim, ayağa kalktı, bahçeye doğru beraberce yürümeye başladık. Orada bir su arkının yanana geldik, yüzünü yıkadı ve oturdu, gözlerini yummuştu, bir ara sessizce düşündü. Kendi kendine (La havle vela kuvvete illa billah) dedi. Bunu üç defa tekrarladı, sonra bana döndü:

“Oğlum, beni üzdün, bütün zillet ve hakirliğimle daldı­ğım taat ve ibadetimin zevkini yarıda bıraktırdın. Yine bana, nefsin yakalandığı en tehlikeli hastalıklardan, şek, şüphe ve şaşkınlık üzüntülerini hatırlattın. Allah seni affetsin! Sen kim­sin, söyle bakayım”.

“Eski talebelerinizden Pencaplı Abdullah'ın oğlu, Hayran.”

“Öyle mi? Ad'af’ın oğlu musun? Hoş geldin, baban nasıl?”

“İyi,” dedim.

“Görüyorum ki, aynen babanın düştüğü musibete duçar ol­muşsun.”

“Evet efendim. Sizi bana haber veren ve yanınıza gelme­me sebep olan da o idi.” Hoca dalgın dalgın bana baktı, sonra gözlerini yanımızdan akan berrak suya çevirdi. Gayet dalgın bakıyordu suya. Gözleri yaşarmıştı. Sonra şöyle dedi:

“Bu asrın gençleri..., acı sizin haliniz, sizler îman yoluyla gelen hakikat ile, akıl yoluyla gelen idrakin meyvelerisiniz. Fel­sefeden bir parça alıyorsunuz, dinden de -şayet mümkün olur­sa- bir parça koparıyorsunuz, sonra kafanızda dinle felsefenin birleşemeyeceği hatası yer ediyor. Akılla dinin uyuşamayacağını kabul ederek felsefenin imansızlığa götüreceği kanaatine saplanıyorsunuz. Hayır! Hakikat hiç de öyle zannettiğiniz gibi değil oğlum! Bilakis felsefî bilgi; akıl yoluyla Allah'ı tanıma bilgisidir. Çünkü felsefenin temeli iman, akıl metodları ve idrak kuralları üzerinde inşa edilmiştir.

Fakat felsefe, denizler üstünde bir denizdir. O denize açılan kişi sahilinde tehlikeler ve şüphelerle karşılaştığı gibi derinlik­lerinde huzuru, selameti ve îmanı bulur, elde eder. Daha önce babanıza da söylemiştim bunu.”

Hemen hocanın eline kapandım ve ona, mütereddit halim­den, şek ve şüphenin bana verdiği şaşkınlıktan şikayet ettim. Yolumu aydınlatmasını rica ettim. Bunun üzerine bir müddet düşündü, sonra, dedi ki:

“Hayran! Bu zannettiğin gibi kolay ve ucuz elde edilen bir şey değil, uzun bir zamana ve çok çalışmaya ihtiyaç var. Öyle bir zamanda geldin ki, benim şu anda bir ayağım kabirde, di­ğeri dünyadadır... Köyde evin nerede?”

“Benim köyde evim yok efendim, köye henüz dün gel­dim. Köy muhtarının evinde misafir kaldım, bana ikram ve iz­zette bulundular.”

“Bu köyde evleri kiraya vermezler, muhtarın evinde de misafir kalman doğru olmaz... Kalk şimdi köye git, oradan, kendine yatacak döşek, üzerine örtecek yorgan ve bir de büyü­cek defter al gel. Hemen bu gece derse başlayalım. Çünkü en sakin ve uygun vakit gecedir. Gündüzümü sana ayıramam. Zi­ra onu, dünyanın zevk ve lezzetlerinden, huzur duyduğum çağlayan suların kenarında, hışırdayan yaprakların arasında, ağaçların gölgesinde sabah namazından akşam gün batıncaya kadar, Allah'ı zikretmek ve ibadet etmek için ayırdım, ikinci bir kere görüşünceye kadar Allah'a ısmarladık şimdi.”

Akşamüzeri yatağım sırtımda camiye geldim. Kimseler yoktu, sadece caminin kandillerini yakan bir ihtiyar vardı, sa­bah beni köyden camiye getiren ve bana kılavuzluk eden adamdı bu ihtiyar. Geldiğimi görünce, bana doğru yaklaştı, se­lam verdikten sonra, halimi hatırımı sordu: ben de ona, İmam Buharı hazretlerinin merkad-i şerifi yanında ibadete çekileceği­mi, camide de yatmaya karar verdiğimi söyleyince; ihtiyarın yüzünde memnunluk belirtilerinin sevinci göründü ve dedi ki:

“Çok memnun oldum, fakat üstad Mevzun gibi bizi soh­betinizden mahrum etmeyiniz. O da senin gibi bundan 5 sene önce merkade mücavir olarak gelmişti, sonra ibadete daldı, hiç kimseyle görüşmez oldu, biz de onu göremiyoruz, ben köyden gelmeden önce, o, sabahları çok erken saatlerde bahçeye çıkı­yor. Akşam güneş battıktan sonra, karanlıklar etrafı sarınca ca­miye dönüyor. Bunun için kimse göremiyor onu. Zaten o da kimsenin kendisini görmesini istemiyor,” dedi. Ben de ona:

“Caminin ferraşı sen misin?” Dedim.

“Evet, ben bu camiye tam elli yıldan beri hizmet etmekte­yim.”

“Güzel ama! Bu, camide namaz kılanları göremiyorum.”

“Nerden gelsin namaz kılmak isteyenler. Cami köye çok uzak! Yoldan geçen veya merkadi (İmam Buharî'nin mezarı) zi­yarete gelenler olursa bu camide namaz kılarlar.

Biraz daha konuştuktan sonra, birlikte akşam namazını, sonra da yatsı namazını eda ettik. Bana suyun bulunduğu yeri gösterdi, veda ederek yanımdan ayrıldı ve köye gitti. Kapıyı kapadığım sırada Üstad'ın kapısının açıldığını gördüm, beni çağırıyordu, yanına gittim. Selam verdim, elini öptüm. Otur­mamı söyledi, oturdum, halimi ve hatırımı sorduktan sonra bir saat kadar babamdan bahsetti.

“Defterin yanında mı?” dedi; ben de

“Evet yanımda,” dedim. Bunun üzerine;

“Şimdi dinle beni, be­nim söylediklerimi ve senin sorduklarını yazacaksın ve bu def­tere yazdıklarını da gündüzleri yeniden bir daha okuyup ders­lerini tekrar etmiş olacaksın. Ben senin için, sorulu cevaplı (dialog şeklinde) öğretim yolunu seçtim, çünkü bu; diğer metotla­ra nazaran anlama anlatma ve tartışma yönünden daha kolay bir öğretim yoludur.

Şimdi sor bakayım sorularını,” dedi. Hayran bin Ad'af:

“ Benim sorularım, o küçük kağıda yaz­dığım sorulardır. Onları huzurunuzda bir daha tekrar etmeyi edebe uygun bulmuyorum.” Ebu'n-Nur el-Mevzun:

“Bu sorular, insandaki düşünce duygusunun başlangıcından bu yana bütün gelmiş geçmiş filo­zofları, hatta insanların hepsinin akıllarını bir hayli meşgul etti. Bu sorulara cevap verecek ilim ancak felsefedir. Fakat felsefe­nin verdiği cevapların, doğru, sahih ve ikna edici bir cevap ol­duğunu veya olmadığını ileride anlatacağım zaman kavraya­caksın.

Felsefe her şeyi tanımak ve bilmek ister; her şeyin hakikati­ni, mahiyetini, aslını ve gayesini. Hatta bununla da iktifa et­mez. Daha ötelerine, zahirî görünüşlerinden başka, gizlilikleri­ne kadar nüfuz eder. Görüp hissettiğimiz şu alem'in ötesini ve öncesini araştırır: Bu kainat'ı kim yarattı? Neden yarattı? Ve ne zaman yarattı? Bunu yaratan varlık kimdir? Zatının aslı ve ma­hiyeti nasıldır? Sıfatları nelerdir ve bu sıfatların hakikati nedir? Sonra insanın hakikati nedir? Akıl nedir? Nasıl idrak eder ve bu idrakin eriştiği hakikatlerin doğruluğu ne derecedir?

Hayır dediğimiz şey nedir? Güzel dediğimiz şey nedir? Ne­den hayra hayır, güzele de güzel denmiştir? Ve buna benzer şeylerin hakikatini, başlangıcını anlamak, bilmek ve tanımak is­ter. Felsefenin birçok tarifleri vardır.

“Felsefe, eşyanın hakikatini araştıran bir bilgi dalıdır.” “Felsefe, temel bilgilerin ana ilkesini araştıran bir bilgidir.”

Bu iki tariften başka da felsefe tarifleri vardır. Benim tari­fim ise şöyledir: “Felsefe, temel bilgilerin hepsinin başlangıç nokta­sını akıl gücüyle idrak etme çabasıdır.” İleride benim bu tarifimin doğruluğunu anlayacaksın.”

Hayran bin Ad'af:

“İlim de eşyanın hakikatinden bahset­mektedir. İlim, Felsefe'den ayrı mıdır? Ebu'n-Nûr el-Mevzun:

“İlim ile Felsefe'nin arasındaki fark, ilim kainatın zahirî nizam ve şartlarıyla uğraşır. Felsefe ise bu kainatın aslını, hakikatini, illetini araştırır ve onunla uğraşır. Tabiat bilgini maddenin görünen olayları üzerinde araştırma yapar. Bunu yaparken hiç o maddenin aslı veya varlığının se­bep ve illetleri üzerinde araştırma yapmaz. Matematik bilgini, aritmetik ve geometri üzerinde inceleme ve araştırma yapar­ken, zaman ve mekan üzerinde durup, onun hakikati ve mahiye­ti hakkında hiç bir inceleme yapmaz. İşte Matematik ve Tabiat bilgini inceleme ve araştırmalarını akıl yoluyla yaparlar. Her ikisi de ancak bu akıl sayesinde inceleme ve araştırmanın zevk ve lezzetini tadarlar. Fakat aklın mahiyeti ve yapısı hakkında hiç bir inceleme yapmazlar. Çünkü gerek matematikçi gerek ta­biat bilgini, maddenin iç esrarının hakikatine nüfuz edemeyen bilgiler üzerinde uğraşırlar. Buna karşı filozof, hem bir şeyin aslını ve illetini, hem de sebeb-i vücudu hakkında araştırma ve inceleme yapar, sonuçları bildirir. Filozof, Aklın, Ruhun, Zama­nın, Mekanın niteliğini ve idrak gücünün hakikatini, doğru düşünmesi bakımından Aklî hastalıklardan salim olmasını, bunla­rın hepsini ele alarak, üzerlerinde incelemeler yapar. Kısacası; filozof hem akıl hem de düşünülen şey üzerinde araştırma ve etütler yapan akıl kaideleri ile hareket eden bilgindir. İşte, bu, Kainatın hakikati, illeti, nedeni üzerinde araştırma ve inceleme­den doğan Varlık ilmine Varlık Felsefesi (ontoloji) denilir.

Akim mahiyeti, hakikati ve onun idrak etme gücü üzerin­deki araştırma ve incelemeden doğan ilme de Bilgi felsefesi (epistemoloji) denilir. İyiyi kötüyü, hayrı ve şerri, güzeli ve çir­kini ayırarak hayır ve güzelin üzerindeki araştırmalardan do­ğan bilime de, Değerler felsefesi denilmektedir. Burada sana izah ederek açıklayacağım yalnız Varlık Felsefesi ile Bilgi Felsefesi'dir. Bunun ikisinden başkası bizim için önemli değildir,

Hayran bin Ad'af:

“ Anlayamadım sayın hocam! Mevzuun birisi ötekisinden niçin daha önemlidir?”

Ebu'n-Nûr el-Mevzun:

“Bunu anlayamayacak ne var! Bi­raz düşünmeyle, niçin önemli olduğu idrak edilir, ihtimam gösterdiğim konu çok açık ve bariz bir şekilde zuhur etmekte­dir. Bahis konusu olan Varlık Felsefesi, bütün mevcudatı ele ala­rak, onun hakikati, var oluş nedeni ve illeti üzerinde, Yaratan (Halik) ile yaratılmış (mahlûkat) üzerinde araştırma ve incele­meler yapan bir bilimdir. Ele aldığımız ikinci konu ise, Akıl yo­luyla elde edilen bilgilerin ne dereceye kadar doğru olduğu ve bu bilgileri aklın nasıl elde ettiği, elde etme araçları ve yolları üzerinde inceleme ve araştırma yapan filozofların bu husustaki görüşlerini öğreten bir bilimdir. Sende ruhi boşluk yaratan, ka­fanı kurcalayan, seni şüpheye düşüren soruların cevabı yalnız bu iki konu içindedir. Bu sorularının, hayır ve şer, güzel ve çir­kin gibi konuları araştıran değerler felsefesi ile alakası yoktur.

Hayran bin Ad'af:

“Evet, buyurduğunuz gibi benim kafa­mı meşgul eden konu hemen hemen “Varlık felsefesi” ile alaka­lıdır. Ancak bilgi ile ne derece alakalı olabilir?” Ebu'n-Nûr el-Mevzun

“Öyle sanıyorum ki, kafanı sadece metafizik meselesi meşgul etmektedir. Bu ise ancak Bilgi Felsefesi'nin ışığı altında mütalaa edilir. İncelememizde doğru bir metod takip edebilmek için bilgi felsefesinde beyan edilen bilgi yollarını, takip ettiği metot ve vasıtaları ve bunların konumuzla ne derece ilgisi olduğunu, konuyu kavramak için ne nisbette yardımcı olabileceğini öğrenmek gerekir.” Hayran bin Ad'af:

“Hocam, sözünüzden de anlaşıldığına göre Bilgi Felsefesi, Varlık Felsefesi'ne yardım eden metafizik meselesinde ve gerçeği bulma hususunda bir vasıta ve metot ola­rak görünmektedir. Öyle mi?”

Ebu'n-Nûr el-Mevzun:

“Evet öyle.” Hayran bin Ad'af:

“Bu itibarla felsefenin esas konusu me­tafizik meselesidir. Ebu'n-Nûr el-Mevzu:

“Evet, felsefenin hedefi geçmişte, halde ve gelecekte Allah'ı aramak, O'nu tanımak ve bilmektir.”

Sonra üstad yastığın altından büyük bir kitap çıkardı.

“Haydi, artık derse başlayalım,” dedi. Hayran:

“Kitabın adı nedir hocam? Ebu'n-Nûr:

“Bu, Allah'ı arayan mütefekkirlerden bahse­den bir kitabdır. Hayran:

“İsmi nedir? Ebu'n-Nûr:

“Yunan Filozofları”. Hayran:

“Nasıl oluyor da bunlara Allah'ı arayan mütefek­kir diyebiliyorsunuz?” Ebu'n-Nûr:

“Kitap Allah'ı arayan mütefekkirlere aittir, bi­raz önce söylemedim mi? Felsefenin özü Allah'ı aramaktır diye.”

Hayran:

“Ben, Yunan filozoflarının bazı görüşlerini oku­dum, kafir oldukları kanaatine vardım.” Ebu'n-Nûr:

“Vardığınız kanaat doğrudur, onlar kafirdirler ama yalnız Yunan tanrılarını inkar etmişler, hakiki Tanrı'yı (Allah'ı) inkar etmemişler, onu arıyorlar. Allah'ı arayan bu mute­berlerden bir kısmı, Hakkın zatını tasavvur etmekten acze düştü. Diğer bir kısmı da, acze düşmekle beraber dalalete sap­mışlardı. İleriki bahislerimizde de göreceğiniz gibi, onlardaki keskin zeka ve samimi araştırma, kainata şaşkın ve acemice ba­kışlarla doluydu. Şek, şüphe, birbirine zıt fikirler, açık ve kapalı safsatalardan meydana gelen zifirî karanlığın içinde saklıydı. Yunanlıların ilk filozoflarından olan Miletli Thales (M. Ö. 600)6 kendisinden sonra gelen bütün filozofların, hatta tüm insanlı­ğın zihnini meşgul eden kandırıcı bir ukde ile işe başladı. Ona göre, gördüğümüz kainatın yoktan yaratılmış olması mümkün değildir. Her başlangıç hakikatte değişimden başka bir şey de­ğildir. Dolayısıyla kendisinden bütün bütün maddi objelerin meydana geldiği ezelî ve ebedî bir ilk madde (arkhe) kabul et­mek gerekir ki bu su'dur. Evet, bildiğimiz su.

Anaksimenes ise,7 suyu değil da hava'yı arkhe (ana madde) olarak kabul etmektedir. Anaksimenes'e göre hava, sudan daha çok değişme, birleşme ve ayrılma niteliğine sahiptir. Çünkü ha­va, soğutulunca su, ısıtılınca buhar olur. Isıtma fazlalaşırsa eski haline dönüşür. Biraz daha ısıtılınca ateş karışımına inkılap eder. Ve böylece gördüğümüz güneş ve ay meydana gelir. Şa­yet hava yoğunlaşırsa beyaz bulut olur. Sonra su olur, eğer yo­ğunluğu çok şiddetti olursa toprak, taş ve maden meydana ge­lir. Hayat için hava şarttır. Hava olmadan hayat olmaz. Dolayı­sıyla kainatın ana maddesi su değil, havadır. Anaksimenes'in görüşü zahirî yönden basit gibi görünmekte ise de derin mana taşır.

Anaksimandros8 diyor ki:

“Su veya hava’nın kainatın ana maddesi (arkhe) olması uzak bir ihtimaldir. Zira suyun ve havanın özellikleri kainatta bulunan maddelerin özelliği ile bağdaşamaz. Su’yun kendine mahsus özel sıfatı vardır, hava’nın da kendine göre özellikleri vardır. Kainattaki maddelerin ise daha başka ve onlardan ayrı özel vasıfları vardır. Bir şeyin ana maddesinin başka, onun meydana getirdiği veya ondan teşekkül eden maddenin daha başka özellik ve sıfatlar taşımasını akıl kabul etmez.” İşte bu­nun için Anaksimandros, aklıselime uygun olan şu sonuca va­rır: “Kainatın esası, hudutsuz ve sonsuz, bununla beraber şekli olmayan bir maddedir.”

İşte burada, benim önceden size izah ettiğim, hikmeti anla­mış olacaksınız; eski Yunan filozoflarının Tanrıları inkar etmelerindeki, mazeretleri bu yöndendir. Onlar bu kainatın kayna­ğını, fikir ve akıl yoluyla araştırma gücüne sahip kimselerdi. İyi ve kötü gibi beşerî sıfatlara sahip Yunan Tanrılarının dışında kainatın kudret kaynağı olan hakiki Tanrı'yı (Allah'ı) arıyorlar­dı. Aklî yönden ileriye ışık tutan bu araştırmayı yapacak kapasitede idiler. Bu kainatın sarhoş, yalancı, sahtekar, zani ve bü­tün kötülüklerin kaynağı olan Yunan tanrılarının yaratığı oldu­ğunu akılları kabul etmiyordu. Bunun için de hakiki Tanrı'yı (Allah'ı), arıyorlardı. Hiç bir şeye benzemeyen ve onların şuur ve idraklerinin üstündeki hakiki ilahî kuvveti idrak etmeye ça­lışıyorlardı.

Hayran:


“Yunanlılarda taptıkları tanrılardan başka tanrı inancı veya fikri mevcut muydu?” Ebu'n-Nûr:

“İnsan, yeryüzünde akliyle düşünen bir varlık olma sıfatına malik olduğundan bu yana, hakiki tek tanrı (Al­lah) düşüncesi ve inancından yeryüzü halî olmamıştır. Eski Yunan filozoflarından Xenophanes’in9 düşündüğü tek tanrı inancı­nı bizzat kendisi nasıl anlatıyor, Bu düşüncesiyle zamanın en ulvî mertebesine yükselen, Xenophanes, Yunan mitolojisinde anlatılan insan tabiatındaki (antrophomorphyrue) tanrı anlayı­şını reddediyor ve ilah olarak taptıkları insan gibi yiyen içen, doğan ve ölen tanrılarıyla istihza ederek onlara şöyle haykırı­yor:

“Bu tanrıları, ilahları insanlar kendileri icad edip kendi şekillerinde tasavvur ettiler. Eğer öküzler, aslanlar ve atlar re­sim yapmasını bilselerdi onlar da insanlar gibi kendilerine ben­zeyen ilahlar yaparlardı. Hayır. Hayır! Bu tanrılar Tanrı ola­maz, onlar ilah değillerdir. Hakiki Tanrı bunlardan başkadır. O, bütün kainatın ötesinde, onların üstünde, her şeyden ulvî, hiç bir suret ve şekilde bize benzemeyen, bizim yapımızda ol­mayan, bizim gibi düşünmeyen, gören, işiten ve düşünen bir tek, parçalanmayan tümdür. Bu büyük tek varlık olan Tanrı'nın zatını idrak etmek için de Xenophanes diyor ki:

“Bu Tanrı'nın zatını, hakikatinin ne olduğunu idrak etmeye bizim aciz aklımız muktedir değildir.” Ve bu sözüyle metafizik tarihinde iki bin sene ileriye giderek diyor ki:

“Hiç bir insan; Tanrının zatını ve sıfatlarını tamamıyla bile­mez. Çünkü bunu idrak etmeye aklı muktedir değildir. Şayet tesadüfi olarak zatını vasfedip açıklarken hepsinin hak olduğu­nu, tek tanrının vasfına uygun düştüğünü anlasa bile, onun ak­lı, bu hakikati idrak etme kudretine sahip değildir. Ve böylece söylediğinin hak olduğunu bilmekten uzaktadır.”

Hayran:


“Sayın hocam, sözlerinizden anladığıma göre; Xenophanes bu görüşüyle zamanından iki bin sene ileriye adım­lar atarak, felsefenin Allah'a imanla sonuçlandığını açıklamak­tadır. Hakikaten bu böyle ise lütfen bu hususta beni aydınlatınız. Böylece Peşayer Üniversitesinde okuduğum felsefecilerin safsatalarından beni kurtarmış olursunuz.

Ebu'n-Nûr:

“Sana önceden de söylediğim gibi sabırlı ol­man gerekir. Şimdi bu tavsiyemi bir daha tekrar ediyorum, sa­bırlı ol! Hemen birini açıklamakla doğrudan doğruya sonuca geçmek fayda vermez. Senin fikrini meşgul eden felsefeye eski ve yeni filozofların görüşlerini anlamadan geçmemiz yerinde olmaz. Şayet yenilerin görüşünü geçmişlerinkini anlatmadan izah edecek olursak, birisi gelir, “hayır eskilerin görüşü doğru­dur” der ve aklını, fikrini bulandırır. Böylece döner dolaşır, yi­ne dûçar olduğun şek ve şüphecilik hastalığına tutulursun. Ye­nilerin görüşlerini anlayıp tamamıyla idrak etmek için elbette geçmişlerin ilmini bilmek gerekir. Bu hususta biraz sabırlı ol­man lazım!

Hayran


“Sayın hocam! Görüşlerin ve düşüncelerin sıra­sıyla birbirine bağlanmasının hikmetini şimdi anlamış bulunuyorum, beni bu hususta mazur görünüz.” Ebu'n-Nûr

“Bunlardan sonra gelen filozof Parmenides'dir.10 Bu filozofa göre nesnelerin hepsi daima değişen şeyler­dir. Biz bu nesneleri ancak zahiri görünüşleriyle tanırız. Görü­nüşleri itibariyle değişme ve yok olma sıfatlarından kurtula­mazlar. Bu, gibi sıfatlardan uzak bir şey vardır. O da, varlık (l'etre) sıfatıdır. Bu daimî bir var olmadır, bizim de kainatta asıl olarak alacağımız ancak bu varlıktır.

Hayran:

“Varlık dediğimiz nesne nedir?” Ebu'n-Nûr:

“Parmenides bize bunu şöyle anlatmaktadır:

“O, ezelî, değişmeyen, yok olmayan, öncesi olmayan, son­rası olmayan ezelden ebede daimi var olan, hareket ve sükûn­dan münezzeh, parçalanmayan bir bütün, bir halden diğer bir hale geçmeyen kamil, tam ve kül olan ve O'nun ötesinde başka, bir varlık olmayan tek varlık'tır” Hayran:

“Nasıl olur da hem var olur, hem de hareket ve tegayyür (değişme) sıfatından uzak olur? Halbuki biz bütün var olan şeylerin, hareket ettiğini ve değiştiğini görmekteyiz.” Ebu'n-Nûr:

“Bizim hissedip gördüğümüz şeyleri, Parmenides varlık kategorisinde görmemektedir. Ona göre bunlar ancak var olan şeylerin, görünüşüdür. (Apperences) ve bu varlıklar yok olup fena bulmaya mahkûmdur. Ezelî varlık ise ebediyyen vardır. Eşya değişme sıfatıyla muttasıf olup, değişen varlıkla değişmeyen bir varlık, var olanla var olmayan bir varlık birleşemez.” Hayran:

“Hocam, burasını anlayamadım, Parmenides'in bu sözü (Vahdet-i vücud) varlık birliği manasına mı geliyor?”

Ebu'n-Nûr:

“Evet, öyle açıklıyor, Hayran. Akıl tecerrüd et­mektedir. Aslında bu filozoflar hissedip gördüğümüz mevcu­datı inkar etmemektedirler.

Onlar sadece bu mevcudatın aslı olan, kamil, değişmeyen, sabit; mevcudattaki sıfatlardan mütecerrid ve yoktan var edici, yaratıcı sıfatına sahip varlığı aramaktadırlar. Ben şuna inanıyo­rum ki: İşte bu belki de, onların kasdetmedikleri ve duymadık­ları tek varlık olan Allah'ı arama ve tanıma ve ona inanma ar­zusudur.

Parmenides'ten sonra talebesi olan Melissos geldi.11 Üstadının görüşlerine, bu varlığın sonsuzluğu fikrini ve onun daima diri ve bilici olduğunu açıkladı. Bu filozofun; “varlık ezelî, ebedî ve sonsuzdur. Hareketten münezzeh bir diridir, daimî bilendir.” Sözünü isbat etmek için öne sürdüğü delilleri dinlediğinde, be­nimle beraber şöyle diyeceksin: “bu filozoflar tek ve bir olan varlıktan, yani Allah'tan bahsetmektedirler. Onlar bunu ister idrak etsinler ister etmesinler...” Melissos, görüşünü isbat için, diyor ki: “Her değişen varlığın elbette bir başlangıç noktası vardır. Bu varlık, değişen bir yaratığa benzememektedir. Aksi takdirde “var olmayan”dan meydana gelmesi gerekirdi. Öyleyse varlığın başlangıcı yoktur. Başlangıcı olmayan bir varlığın nihayeti de yoktur. Nihayeti olmadığına göre hareketsiz de­mektir. Çünkü ondan sonra hareket edecek bir son yoktur ki, orada nihayet bulsun. O, değişmeyendir. Şayet değişen bir var­lık olsaydı, “Biz”den daha çok olurdu. Halbuki O, birdir, ezelî­dir. Ebedî ve diridir... İrade sahibidir. Bilici ve değişmeyen bir varlıktır...” Hayran, bunları düşün de öyle karar ver.

Daha sonra gelen Herakleitos12 iki görüş arasında bir orta yol izledi. Şöyle diyordu:

“Gördüğümüz gibi, her şeyde daimi bir değişme vardır. Bir çevrilme, bir halden diğer bir hale geçme vardır. Bir an için de olsa, eşya, tek bir hal üzerinde durmamaktadır. Bizim müşahe­de ettiğimiz istikrar ise nisbîdir. Bununla beraber, gördüğümüz istikrar, vehimdir. Değişme halini görememenin aczinden doğ­maktadır.”

Herakleitos, şu neticeye varmıştır:

“Bir şey aynı anda hem var, hem de var olmayandır. İşte bu var olanla var olmayanın birleşmesi anında var oluş meydana geliyor ki, bu varlığın hakikî aslıdır.”

Fakat Herakleitos hayal üzerinde durmamakta, kainatın açıklanması hususunda, tabiata yönelmekte, eski görüşlere dönmektedir.

“Kainatın asli ateş'tir. Sonra ateş, havaya çevrildi, hava su­ya, su da cemadata...”

Böylece cemadat suya, su havaya, hava ise ateşe dönüştü. Herakleitos'un iddiası şöyle bir sonuca varıyor:

“Canlının hayatı ısıyla beraber yaşamaktadır. Ruh ise bizzat ateş'ten ibarettir.”

Bundan sonra “dört unsur filozofu” olarak bilinen Empedokles gelmişti. Önceleri Parmenides ile Herakkitos arasındaki gö­rüş ayrılığını birleştirmek istedi. Şöyle diyordu:

“Varlık, atom'lardan tekevvün etmiştir. Parmenides’ın varlı­ğın özellikleri konusundaki: “O, ne artar, ne de azalır”, sözü ta­mamen atomlara mutabık bir hükümdür. Herakleitos'a ait daimî var oluş fikrinin ise cisimlere mutabık ve muvafık olması müm­kündür. Çünkü cisimlerde daimi bir değişme şekli vardır.”

Bu görüşünden sonra Empedokles:13

“Daima değişen ve kainatın aslım teşkil eden bir madde: Su, hava ve ateş, görüşü ile “varlığın değişmezliği” görüşü ara­sında orta bir yol tutmak istedi. Böylece on sekizinci yüzyıla ka­dar hakim olan (dört unsur) nazariyesini ortaya attı. Teorisi şöy­leydi:

“Varlık dört unsurdan teşekkül etmiştir: Toprak, Su, Ateş ve Hava. Kainattaki her şey bu dört unsurdan oluşmuştur. Ara­larındaki ayrılık nisbî farklılıktan başka bir şey değildir...”

Buraya kadar Empedokles kendi zamanındaki ilimlere para­lel hareket eden filozof olarak asrının görüşünü aşarak atom fikrini ortaya atmaktadır. Atomları hareket ettiren gizli bir kuv­vetten bahsederken, mazbut bir düşünüşle işe başlıyorsa da meseleyi kısır bir hayal içinde sonuçlandırıyor. Buna misal ola­rak bakınız ne diyor:

“Gördüğümüz kainatı meydana getiren asıl madde (arkhe) haddizatında ölüdür. Onda “hayat” denilen, bir “canlılık” ve “hareket” yoktur. Bu itibarla, ölü ve hareketsiz maddeyi hare­kete getiren ve canlandıran onun dışında bir kuvvetin mevcut olduğunu elbette kabul etmemiz gerekir.”

Bundan sonra verimsiz ve kısır bir hayale doğru sürükle­nir:

“Maddenin hareketi, birleşme ve ayrılmadan ibarettir. Bu­nun ikisi de birbirine zıt şeylerdir. Bir kuvvetten meydana gel­meleri mümkün değildir. Elbette bunlar için iki kuvvetin mev­cudiyeti zaruridir. Bu kuvvetin birisi pozitif, diğeri de negatif­tir. İşte bu iki kuvvetin birisi sevgi, diğeri ise nefret'tir. (L'amor et la discotde). Bu dört unsur “Sevgi” kuvvetiyle birleşir. “Nefret” duygusuyla de birbirinden ayrılırlar. Sonra “Sevgi” bütün kuv­vetini toplayarak, kainatta gördüğümüz şeylerin birer birer te­lifine ve inşasına başlar. Kainattaki her şey bunlardan teşekkül eder.” der.

Hayran:

“Hocam! “Sevgi” ve “Nefret” kuvveti neden ileri gelir?” Ebu'n-Nûr:

“Hayal kuruntuları üzerine kurulmuş bir gö­rüşle mi münakaşa etmek istiyorsun? Dur dinle!...”

Empedokles, bununla da yetinmez:

“İlahlar (tanrılar) ve bütün canlılar dört unsurdan tekevvün etmiştir, ancak bunların içinde tercih edilen maddeler, hava ile ateştir. Ateş, Zeus tanrısı; Hava, Hera, yerküresi Eros tanrısı, su ise Nesos'u temsil eder. Nesos ağladıkça yeryüzüne yağmur damlaları düşer.” demekten çekinmez. Sonra, boş ve temelsiz sözleriyle safsatanın en aşırısına gider ve:

“İnsanlar, günah işlemiş ilahlardan başka bir şey değildir. Bu sebeple bütün beşeriyete saadet saraylarından uzakta yaşa­maları şartıyla, ceza hükmü verildi. Onlar “fani insan” kılığına sokuldu. Canlı cisimler, yeryüzünde başlangıçta kolsuz, gövdesiz ve bacaksız meydana gelir. Omuzsuz kol, alınsız göz teşek­kül eder. Sonra bunlar “sevgi” kuvvetiyle bir araya getirilir, toplanır, eklenir, insan olur!..” Hayran:

“Hocam! Nerdeyse beni eski şüphelerime döndü­recek bu sözler! Çok rica ediyorum. Bu safsata dolu sayfaları

kapayınız.” Ebu'n-Nûr:

“Bu söz ve görüşleri zikretmekteki maksa­dım, filozofların, nasıl tedrici bir fikir çelişmesi içinde bu kainatın hakikatini idrak etmeye çalıştıklarını sana göstermek ve nasıl idrak ettiklerim belirtmektir. Bu araştırmalar bir gölge mahi­yetindedir. Metafizik, asırlar boyunca, felsefenin en fazla meş­gul olduğu konuyu teşkil etmiştir. Biraz sabırlı ol! Seni isteni­len esas gayeye ileteceğim.

Sonra, Atomist felsefe görüşünün sahibi Demokritos14 geldi. Maddenin bölünmesi mümkün olmayan en küçük parçasını düşünmüş ona, Yunancada “bölünemez” anlamına gelen “atom” adını vermiştir.

Demokritos, atom fikrini daha geniş bir şekilde izah ederek şöyle der:

“Kainat, sonu olmayan, sayılamayan atomlardan tekevvün etmiştir. Bu atomlar, birbirine benzer, her biri aynı cinstendir. Ezelî ve ebedî olup kendiliğinden hareket eder, boşlukta dönen cisimlerdir. Atomların hareket ve çarpışmasından bütün eşya meydana gelmiş, böylece bütün kainat teşekkül etmiştir.”

“Eşyadaki sıfat ayrılıkları ise; bir cismin teşekkülü anında, atomların birbirleriyle bileşim ve karışımlarında aldığı şekil, tip ve biçimden veya onlara bakan kişilerin bakış farklarından doğmaktadır.” Kainatın ezelî ve ebedi oluşunu şöyle isbat edi­yor:

“Var olan bir varlık yoktan var olamaz. Varlık, var olmaya­na doğru gitmez. Yani; varlık ezelî ve ebedîdir. Varlığı boşlukta olmasaydı, hareketi de olmazdı.”

Bunları söyledikten sonra fikirlerini şöylece toparlamakta­dır:

“Bu kainatta üç ezelî hakikat vardır: Atomlar, boşluk ve ha­reket (Les atomes, Le vide, Le mouvement).,.”

Hayran:

“Maddi alemin atomlardan meydana gelmesi aklın kabul ettiği bir hakikattir. Fakat bu atomları yoktan var eden ve onların hareket etmesini sağlayan kimdir?” Ebu'n-Nûr

“Demokritos, bu sorulara karşı bir cevap ver­miyor ama başkaları cevapları hazırlamışlardır. Demokritos, şu iddiasıyla normal düşünce yolundan ayrılmıştır:

“Atom zerrelerinin hareket etmesi (kör) ve tesadüfi zaruret­lerden doğan bir sonuçtur. İşte bu kör zaruret onları, harekete, karşılaşmaya, birleşmeye, birbirleriyle mezcolmaya götürmekte ve bu kainatın tekevvün ve teşekkülüne yetmektedir. Böylece kainatta ne varsa, (cansızlar) bitkiler, hayvanlar, insanlar hatta ruhlar ve ilahlar (tanrılar) bile bu atom zerrelerinin telif ve ter­kibi (kör, tesadüfi bir zaruret) sonucunda meydana gelen kuv­vetle boşlukta hareket etmektedir.”

Bunu takiben gelen Anaksagoras,15 Demokritos'un bu (kör, te­sadüfi zaruret) görüşünü çürüttü ve onu akılsızlıkla suçlayarak görüşlerinde yanıldığını belirtti ve şöyle dedi:

“Bu alemde tecellî eden nizamı, mahlûkattaki güzelliği, öl­çütü ve biçimli hareketi, kör ve tesadüfi bir zorunluluğun icabı saymak veya onun kuvvetiyle meydana geldiğini sanmak im­kansızdır, muhaldir. Çünkü kör bir kuvvet, anarşik hareketten başka bir netice vermez: Maddeyi hareket ettiren kuvvet; irade ve olgun akıl sahibi, bilici, her şeyi gören ve her şeyin hükmünü yerli ye­rinde ifa vaz'eden bir Hakim'dir.”

Hayran:

“Bu görüş derin, mazbut ve mantıkî bir düşünce tarzı... Acaba Anaksagoras bu sözleriyle Allah'ın varlığını isbat etme gayesini mi gütmektedir?” Ebu'n-Nûr:

“Bilmiyorum, Hayran! Ancak şu bir hakikattir ki, Allah'ın hidayeti Peygamberler’in lisanında, Yunan felsefelerinden çok daha önceydi. Hatta benim kanaat ve düşüncem şu­dur:

Eski felsefî görüşlerin çoğu, Mısır'da, Çin'de ve Hindis­tan'da görülen tarihin karanlıkları içinde unutulan Peygamber­ler lisanından kalan bakiyeler olsa gerektir. Hatta doğru dürüst birçok hikmetler ihtiva eden bu felsefeler, haddizatında pey­gamberlerin sözleri olup filozoflar zümresine mal edilmiştir. Bu hikmetli sözler nübüvvet sahibi veya resullere ittiba eden kişilerin sözleri de olabilir.

Şu kadar var ki Anaksagoras, nebilerin getirdiği “tek varlık olan Allah'a iman” esası etrafında dönmüş dolaşmıştır. Aklı se­liminin ve mazbut düşüncesinin bu gerçeği idrak ettiğini; “Muhkem olan şu kainatın, bu nizamının, ancak akıllı, iradeli, bilici ve hakim bir kuvvetin eseri olduğunu kabul etmek gere­kir.” sözünden anlamaktayız. Şu bir gerçektir ki, Anaksagoras, ruha bağlı felsefî bilim çığırını açan ilk kişidir. Çünkü o, bu gö­rüşüyle, hak ve hakikati ifade eden bir filozof olduğunu göster­mektedir. Bu sebepten Aristoteles (M.Ö. 384-322) onun için bakı­nız ne diyor:

“Seleflerinin hezeyan ve safsataları önünde, olgun akimin ve mazbut düşüncesinin isabetli görüşünü muhafaza eden tek adamdır Anaksagoras...”

Hayran:

“Asıl felsefenin başlangıcına, ancak şimdi gelmiş bulunuyoruz.” Ebu'n-Nûr:

“Muhakkak ki, felsefe, insanı hak ve hakikati açıklamaya doğru ileten bir bilimdir. Ancak çok ağır ve yavaş adımlar atarak yoluna devam eder. Şayet önünde, bazı şüpheci ve safsatacıların koyduğu maniler olmasa er geç hakkı bulacak ve ona erişecektir. Mazbut düşünceyi yok eden safsatacılar var oldukça felsefe yerinde sayar durur.” Hayran:

“Aldatıcı bir münakaşa manasına gelen, “Safsata” kelimesini çok işitiyorum.” Ebu'n-Nûr:

“Safsata” kelimesi “sofistler” tabirinden alın­mıştır. Sofistler eski Yunanistan'da yaşamış bir kitle olup, halka birtakım gerçekleri değiştirerek diyalektik ile öğretirlerdi. “So­fist” kelimesi Yunanca'da “öğretmen” manasına gelir. Onun için bu ad verilmiştir onlara. Aslında her sanat ve ilimde öğret­menlik yapanlara “sofist” denilirken zamanla sadece bunlara denmiştir. Arapların kullandığı safsata kelimesi de işte bu kök­ten gelmektedir. Sofistlerin belirli bir felsefî doktrinleri mevcut değildir. Hakikatin araştırılmasından ibaret olan felsefî ruhtan da yoksundular. Ancak onlar Yunanistan'da sosyal şartların neticesi ortaya çıkmış öğretmenler gurubuydu. Onların devrin­de mitolojik ilahların inkarı bir dalga halinde gelişiyordu. Bir nebze tecellî eden demokratik akım bazı kimselere devlet ma­kamlarının kapılarını açmıştı. Onlar bu havadan istifade ederek halka beyan, hitabet ve diyalektik yoluyla öğreticilik yapıyor­lardı. Kendi görüşlerinin halk tarafından benimsenmesinden dolayı övünüyorlardı. Durum öyle bir hal aldı ki, bu mücadele yolunda akıl ve bilgi yolunu yıkıp, ahlaki bağları yok etmeye kadar vardı. Bunların en ileri gelenlerinden ve meşhurlarından sayılan Protogoras’ın16 ortaya attığı: “Her şeyin ölçüsü insan­dır.” sözü diğer sofistlerin etrafında dönüp dolaştıkları bir mih­ver olmuştu. Ondan öncekiler “Hakikat, ancak akü ile idrak edilir, hisle değil...” sözü üzerinde, görüş birliğine varmışlardı. “Çünkü hisler insanı aldatır” diyorlardı. Protogoras ise, akıl yo­luyla bilimi inkar ederek his yoluyla gerçeklerin elde edilebileceğini ileri sürdü. Görüşlerini şöyle savunuyordu:

“Yegane bilim kaynağı (duygular-hasselerdir). İnsanlar yaş ve beden bakımından olduğu kadar duygularında da farklı ve ayrıdırlar.

Bu sebeple hakikati idrak etmek imkansızdır. Herkesin dü­şüncesi kendine göre doğrudur. Bu itibarla, ortada “hata” veya “yanlış düşünce” denilen bir şey yoktur. Her müdrik kişinin düşündüğü şey kendisine göre doğrudur ve sağlam düşünce­dir.”

Araplar bu görüşe (El-İndiyye) “indî bir düşünce” derler. Bu başlangıç, “Her şeyin mikyası insandır” hezeyanı gibi, her­kesi kendi fikir veya yorumunda doğru olduğu inancına götü­ren bir safsatacının sözüdür.

Daha sonra gelen, Gorgias,17 topyekûn her şeyi inkar edi­yordu: “İnsanlar arasında anlaşma, anlama, tanışma ve bilme denilen şeylerin vuku bulması imkansızdır.” diyordu.

“Görüyorsun ya! Ey Hayran! Böylesine basit ve asılsız bu sözlere “felsefe” demek ve onları felsefe bilimi içine almak doğ­ru olmaz. Ancak şunu takdir etmeliyiz ki; bu safsatacılar saçma görüşleriyle bize Sokrates'i18 kazandırmışlardır.” Hayran:

“Nasıl oldu da bu saçma sapan hezeyanlar, Sokrat'ı bize kazandırdı?” Ebu'n-Nûr:

“Sokrat, iki bin yıldan beri; hatta günümüze kadar, sağduyu üzerine hakim olan “Bilim Felsefesi”nin temel kurallarını tesis eden bir filozoftur. Bunun üzerinde her ne ka­dar tartışmalar olsa da ilk esas temeli o atmıştır. Sokrat’ın ama­cı, bilim kurallarını, akıl esaslarına uygun bir şekilde vazetmek, insanların fikirlerinde “Fazilet” kaidelerinin esas prensiplerini, şüphe götürmeyen bir hak kanun halinde/tesbit etmek hedefini gerçekleştirmekti.

Sokrat, hak, hakikat, akıl ve ahlaki faziletlerin, sofistlerin saçma sapan sözleriyle inkar edildiğini gördü. Onların temelsiz iddialarına göre, bütün ilmi esaslar duygulara bağlanıyordu. Sokrat ise; bu esas ve kuralları duygulardan ayırdı, insanların, hükmü üzerinde hilafsız ittifak ettiği akla bağladı.

Sokrat diyor ki:

“Bilimin temellerini duygular üzerine kurmak makûl bir görüş değildir. Çünkü duygular; durumun, çevrenin, zamanın, mekanın ve ferdin şartları itibariyle değişmeye mahkûmdur. Bu sebeple, bilim için, sabit, değişmeyen bir asıl ve prensip bul­mak gerektir. İnsanların ihtilafa düşmeyeceği bir prensip ve esas! Elde ettiğimiz bilgi ve ilimlere bakacak olursak, iki husus­ta toplandığını görürüz:

Birisi duygular yoluyla bize gelen cüz'î idraklarımızla, ikin­cisi ise, dış duyguların hiç rol oynamadığı (külli idraklarımız­la)...

Buna misal olarak, “nev”in manasını aklın ne şekilde anla­dığını, her şeyde bulunan ortak sıfatları nasıl toplayıp idrak et­tiğini; bazı şeylerde de zuhur eden geçici sıfatları nasıl çıkartıp attığını açıklamakta ve şöyle demektedir:

“İdrak” dediğimiz bu anlama gücü, hissedilmeyen bir şey­dir. Dış dünyada bir varlığı yoktur. Ancak bunun “külli idrak” olarak, aklın kendisinin uygulaması olduğu şüphesizdir. Aklın yalnız kendisinin idrak ettiği bir anlama gücü... İşte bizim anlat­mak istediğimiz sabit ve değişmeyen asıl bilimlerimizi üzerine kuracağımız temeller, küllî idrak olarak bilinen, aklın bu anla­yış gücüdür. Cüz'î idrak duygularımız, insanların durumu, za­man ve mekanın şartları ve halleri, yaşadıkları çevre itibariyle değişmeye mahkûmdur. İnsanlar arasında, genel olarak, müş­terek bir anlayış gücü olan akıl, sağduyu olarak kaldıkça her­hangi bir araza düçar olmadıkça değişmeyen bir anlayış gücü­dür. Binaenaleyh, biz, bu külli akim anlayış gücüyle her şeyin had ve hududunu, tarifini, doğru bir anlayışla vazetmeye muk­tedir oluruz. Hakikatler için doğru bir ölçü ve mikyas koyar, faziletin ne olduğunu açıklayabiliriz.”

Eflatun (Platon),19 Sokrat’ın talebesidir. İlahiyatçı filozoflar­dan sayılan ve hocasının bilim nazariyesi'ni benimseyen Eflatun, onu daha geniş ve sağlam temellere dayayarak tesbit etti. Fakat anlıyamıyorum! Bilim felsefesini neden hakikatte ve tabiatte mevcut olmayan bir ideal (Les ideesj fikrine bağladı?

Acaba (hakikaten ve ebedî olarak mevcut olan) “idealden” kasdı nedir?

Eflatun diyor ki:

“Küllî manaları hasselerimizle idrak etmek mümkün değil­dir. Ancak akılla anlaşılabilirler: Misal olarak “Güzel” ile “Çir­kin”i düşünelim. İkisini de, muhtelif görünüş ve şekiller altında birçok eşyada idrak edebiliyoruz. Şimdi, şöyle bir soru sorabili­riz: “Bu eşyadaki güzelliği bize tanıtan nedir? Veya “şu eşyada­ki çirkinliği bize idrak ettiren nedir?” İşte bu sorunun cevabı:

Eşyadaki ortak sıfatı, güzellik veya çirkinliği bize tanıtan ve idrak ettiren hasselerimiz değil aklımızdır. Çünkü aklımız, eş­yadaki müşterek güzel manaları, aralarında bir karşılaştırma yaparak idrak eder ve “şu güzeldir” diye karar verir. Ancak ak­lımızın bu karşılaştırma ve mukayeseyi yapmaya muktedir ola­bilmesi için, elbette onun, önceden esaslı bir fikir ve düşüncesi, güzelin “güzel”, çirkinin de “çirkin” olduğuna dair bilgisi ol­ması şarttır. Şimdi biz, önceden bulunması lazım gelen bu düşünceyi aklın icat ettiğini söylersek o zaman, yalnız kişisel, egoist ve indî mikyaslarla hakikatleri ölçen safsatacılara dönmüş oluruz. Eğer bu saçmalıklardan kurtulmak istiyorsak, aklımızın üstünde ve ötesinde kalan külli manaların “hakiki bir varlığı vardır” deriz.”

İşte Eflatun bunu ide diye isimlendirdi. Ve dedi ki:

“Ruhlarımız, bedenlerimizin içine hulul etmeden önce, ide­ler aleminde yaşıyordu. Bedene hulul ettiğinde, o alemi unuttu. Fakat bu unutkanlık hepsine şamil değildi. Şayet küllî manala­ra nazar ettiğinde “güzellik” ve “çirkinlik” gibi ideler alemine ait değerleri hatırlarsa eşyadaki güzel ile çirkini, aralarındaki farkı ve benzerliği mukayese yoluyla idrak etmiş olur. Bu hal ve durum diğer eşyada da böyledir. Hayırda, adalet ve fazilet­teki küllî manaları idrak etmesi de aynen böyledir.

İlim veya bilgi edinmek, o ideler alemini anıp hatırlamak­tır. Cehalet ise onu unutmak... İnsanoğlunu hayattaki tecrübe­leri; ideler aleminde önceden bildiği ve öğrendiği şeyleri hatır­latmak ve dikkatini çekmek için bir vesileden başka bir şey de­ğildir...” Hayran:

“Sayın Hocam! Bu “ide” denilen şey nedir, haki­katleri nelerdir?” Ebu'n-Nûr:

“Elbette hayretinizi mucip olacaktır. Sormakta haklısınız. Çünkü sizden önce Aristo'ya da acayip görünmüş, onu da hayrete düşürmüştü. Gerçi Eflatun bu ideler alemini bir­çok şekilde açıklamıştır. Fakat yine de anlaşılmayan ve makul olmayan yönleri çoktur.

Ancak Eflatun, “bu tavsiyeleriyle şayet Allah'ın ilmindeki emir ve hükümleri kastediyorsa, o zaman, anlaşılmaları biraz kolaylaşmış olur. Benim tercih ettiğim husus da budur. Bakı­nız, Eflatun ne diyor:

“Idée madde değildir. O, mücerred manalardır. Varlığının unsurlarını teşkil eden şey kendi zatındandır. Dıştan herhangi bir ilave yoktur. O, her şeyin aslı, esası ve menbaıdır. Onun yardıma, güvene ihtiyacı yoktur. Bilakis başkaları daima ona güvenir ve ondan yardım diler. O, daimî ve ebedîdir. Sakin ve kamildir. Zaman ve mekan sınırları içinde de değildir.”

“Ey Hayran! Bu vasıflardan ne anladın? Eflatun bununla, Allah'ın ilmindeki bazı emir ve hükümlerden bahsetmiyor mu?” Hayran:

“Eflatun, Allah'ın birliğine ve varlığına inanan bir kişi miydi Hocam?” Ebu'n-Nûr:

“Eflatun, Allah'a inanan ilk filozoflardan biriy­di. Allah'ın, bu alemi yaratan, idare eden ve yöneten bir varlık olduğuna dair birçok deliller getirerek kainatın, güzel nizamına işaretle diyor ki:

“Kainatın bu güzelliği ve ölçülü nizamı, sebep ve illetlerin birbiriyle ittifak edip anlaşması sonucudur ve tesadüfi değildir. Bilakis bu alem; külli akıl sahibi, noksansız bir ilme malik; ka­mil, iyiyi ve hayrı murad eden, her şeyi bilerek, dileyerek, iste­yerek yaratan; her şeyi yerli yerine, noksansız, ayıpsız ve hata­sız olarak koyan bir “hikmet sahibi” nin eseridir.”

Fakat Allah'ın bu alemi nasıl yarattığını anlatmak istediği zaman, bizim de aklımızı çelen ve çözülmeyen düğüm, Eflatun'un karşısına dikilmişti. Binaenaleyh o, mahrukatın yoktan var edilişini, aklıyla bir türlü tasavvur edemiyordu. Diyor ki:

“Eşya, madde (Matieere) ve şekil (Forme) den meydana gelmiştir. Bu şekil ise, maddeyi belirli bir “şey” olarak göster­mektedir. O halde bir “şeye”, şekil, biçim gibi suret veren ve üzerine tabeden idedir. Şekil onun eseridir. Eşya, idenin verdi­ği şekli almadan önce madde idi. Bu maddenin, ne sıfatı, ne de biçimi vardı. Sonra şekil ve biçimini almaya başladı. Önceleri “yok” iken, varlığını böylece kazanmış oldu. Şu muhakkak ki, maddeye bu şekli veren, onu yoktan var eden birisi vardır.” Hayran:

“Hocam! Bir türlü anlayamıyorum. “Madde ken­di şekil ve biçimini almadan önce yok idi.” deniliyor. Nasıl olur da madde, şeklini almadan önce “yok” farz edilir?” Ebu'n-Nûr:

“Sen bunu anlayamazsın. Ben de anlayamam. Hatta Eflatun bile o yüksek, zeki ve sağduyu sahibi aklıyla; bu­nu anlayamaz!.. Çünkü bir “şey”, aynı anda hem “madde” olsun hem de “yok” olsun? Bu nasıl olur? O da anlayamaz. Fa­kat bu dahi insanın aklı, diğer dahilerde olduğu gibi, mahlûkatın yoktan var edilişini tasavvur etmek istediği zaman, acizliği sebebiyle, kendisi bu sözleri söylemiştir. Bu sonuç aklımızı isti­la etmiş olan aldatıcı kıyaslamadan ileri gelmektedir. Çünkü aklımız, bir şeyin yoktan var edilmesini tasavvur etmeye alış­mış değildir. Şayet Eflatun ve onun fikrinde olan filozofların bu husustaki görüşlerini tahlil edecek olursak bunu daha geniş olarak şöyle izah edebiliriz: Onlar bütün eşyanın, bir şekil ve suretten başka bir şekil ve biçime geçerek değişmekte olduğu­nu görmüş ve buna dayanarak; “Suret ve şekil değişmesi muhdes (yaratılan bir şeyin sıfatı)dır” demişlerdir. Bunun üzerine, aklî tartışmalar onları, maddenin şekilsiz ve suretsiz ezelî yani “kadîm” olduğu kanaatine kadar sürüklemiştir. Böylece mad­denin “ezelî” olduğu hükmünü vermişlerdir. Sonra da bu şekil­siz maddenin mahiyeti hakkında hayrete düşerek şaşkınlık içinde bocalamaya başlamışlar, kendilerini bu şaşkınlıktan kur­tarmak için de: “Bu Madde, şekilsiz, suretsiz ve renksizdir. Hac­mi, ağırlığı, tadı, lezzeti ve kokusu yoktur. Çünkü bütün sıfat­ların hepsi şekil ve suretten doğmaktadır” dediler. Ama bu va­sıf onları, maddenin yok (adem) olduğu hükmüne dek götür­müştür. Akılları, kainatın yok olan bir şeyden, yani Madde'den yaratılmasını kabul etmekte acze düşmüş ve nihayet inandıkla­rını şöyle ifade etmişlerdir: “Şekli ve sıfatı olmayan bu “mad­deyi” Allah yarattı. Yüksek idenin mücerred manaları da şekil ve suretini biçimlendirdi. Yani, maddeye şekil ve suret verdi. O da böylece muayyen bir “şey” oldu.”

Onlar, bu sözleriyle, şu hakikati ifade etmek istiyorlardı;

“Cenabı Hak, gördüğümüz kainatı yoktan bulduğu bir maddeyle yarattı. Allah, kendi ezelî ilmindeki şekil ve sureti bu yoktan bulduğu (yarattığı) maddeye verdi...”

Bundan sonraki sözleri karışık, anlaşılmaz şeylerdir.

Ancak, her ne şekilde olursa olsun, Eflatun, Allah'ın varlığını idrak etmiş, O'nun hikmet ve kudretiyle kainatın idare edildiğini bilmiş, her şeyi yaratan bir tek Allah'a inanmıştır. Fakat bu mahlûkatın sırlarına vakıf olmak için fikrî çalışmalara girdi­ğinde kendisinin acizlik çukurlarına düştüğü görülür. Ondan sonra gelen talebesi de Allah'ın varlığına, birliğine, kudret ve yaratıcı olduğuna inanmıştır. İşte bu sadık talebesi, Filozofların reisi Aristoteles'dir.”20

Hayran:

“Hayretimi mucip olan husus şudur; Aristo, eski Yunan filozoflarının en ünlüsü ve en ileri gelenlerindendi? Nasıl oldu da acz içinde bocaladı?” Ebu'n-Nûr:

“Muhakkak ki Aristo, eski Yunan filozoflarının en büyüğü ve en ileri gelenlerindendi. Ancak o da, kainatın sırrını idrak etmek hususunda, başkaları gibi, aklî yetersizlik ve güçsüzlük çukurlarına düşmüştür. Şayet ilim hakkındaki gö­rüşlerini duyup anlarsan, ondaki aklın ne derece üstün olduğu­nu idrak edersin. Bununla beraber o da aciz kaldı.

Aristo diyor ki:

“İlim çığırında; düşüncenin ilk adımı, Hissî idrak (Duygu­sal anlayış) olmuştur. Birçok duygusal anlayışlar zihinde topla­nır ve onlar “hafızada” saklanır. Bu birinci merhale bittikten sonra, ikinci tecrübe merhalesi başlar. İkinci merhalenin önemi, eşya arasında mukayeseler yaparak, bunların arasındaki ilişki­leri, sebep ve illetleri araştırmak suretiyle karşılaştırmalar yap­maktır. Bundan sonra üçüncü merhaleye geçer. Bu merhalede, düşüncenin son ve etraflı mütalaası yer alır. İyice düşünüp taşındıktan sonra hikmetlerin sonuçlarına varır. İşte insanlardaki “fıtrî” aklın, “içgüdü” dediğimiz şevki tabiî'nin tercih ettiği bu yola, “hissî idraktan” tecrübe merhalesine, mukayeseye, et­raflı düşünüp taşınmaya, sebep ve illetleri araştırmaya, neticeye bağlamaya, hikmeti elde edip son hükmü vermeye “mantık” deriz”. İşte Aristo, mantığın esaslarını ilk defa ortaya koyup açı­ğa çıkartan ve bunu müstakil bir ilim olarak ortaya atan bir fi­lozoftur- Felsefe tarihinde (İlk Muallim) diye adlandırılmasına sebep budur. Fakat (ilk muallim) diye adlandırılan sağduyu ve dürüst mantık sahibi Aristo kainatın var oluşunu izah ederken materyalist düşünce uçurumuna kaymıştır. Genellikle herkesin başvurduğu temsili kıyaslar yaparak günlük hayatımızdaki maddî eşya ile karşılaşma alışkanlığının verdiği yanlış bir varsayımla maddenin yoktan yaratılamayacağını, binaenaleyh ka­dîm (başlangıcı bulunmadığını) olduğunu ileri sürmüştür.

İşte bu yüzden Aristo', “madde”nin “kadîm” olduğu kanaati­ne varmıştır. Nihayet, akimi ve düşüncesini kurcalayan fikirle­rin tesiri altında kalmaktan kurtulamayan ilk muallim, şu so­nuca varmıştır:

“Şekli ve sureti olmadığına, muayyen ve belirli bir şey ol­ması da imkansız bir istihale teşkil ettiğine göre, maddenin ta­rifi ancak şudur: Madde, kabili telakki olan bir şeydir.”

Bu tarifiyle ilk muallim, bize, maddenin yoktan meydana geldiğini söylemek istemektedir. Madde, yoktan olan bir şey­den ibarettir, demektir.

Hayran:

“Sayın hocam! Yine aklım, fikrim içinden çıkılma­yan bir karışıklığa doğru sürüklenmeye başladı. Lütfen bana, “madde, kabili telakkiden ibarettir” cümlesinin ne demek ol­duğunu izah eder misiniz?” Ebu'n-Nûr:

“Haklısınız. Aristo'nun görüşünü kolay ve an­laşılır bir tarzda izah edeyim. Henri Bergson diyor ki:

“Aklımızın bir parçası, maddî cisimleri anlama alışkanlığı içinde büyüdü, gelişti. Çevremizi kapsayan maddî çevreden Pek çok tasavvurlar aldı.”

“Doğrudur bu. En büyük kafaları bile bu hatadan uzak kabul etmemiz imkansız gibi geldiğine göre Aristo'yu da ondan ayrı mütalaa etmek imkansız. Aristo; kainatın menşeini açıkla­mak isterken herhangi bir vasıtayı açıklar gibi hareket etmekte­dir. Tıpkı insanın muayyen bir maddeyi belirli bir şekil ve kalıp içinde, belli bir gaye için yaparken başvurduğu açıklama tarzı­na başvurmaktadır.

Aristo diyor ki; her şey dört illet (sebeb)in tesiriyle meyda­na gelir veya tekevvün eder.




Yüklə 2,07 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   31




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə