‘in Beykoz Baro Bahçe’de 14 Aralık 2014 tarihinde yaptığı söylesi metni



Yüklə 137,58 Kb.
səhifə1/3
tarix27.12.2018
ölçüsü137,58 Kb.
#87587
  1   2   3

İstanbul Barosu Başkanı Av.Doç.Dr. Sayın Ümit Kocasakal ile www.adaletgundemi.net ‘in Beykoz Baro Bahçe’de 14 Aralık 2014 tarihinde yaptığı söylesi metni.

Okan Albayrak : Hocam öncelikle söyleşi önerimizi kabul ettiğiniz teşekkür ederiz. Adalet Gündemi olarak biz; dünyanın en büyük barolarından birinin başkanı olan sizinle söyleşi yapmayı çok önemsiyoruz. Hukuka yargıya, ülke gündemine ve mesleki sorunlara ilişkin sorularımız olacak. Söyleşi yapacağımızı hukuk portalımızda duyurduk ve bu konuda bir forum açtık. Hakim-savcı-avukat ve tüm hukukçulardan size sorulmak üzere sorular topladık. Söyleşimize bir avukat arkadaşımızın sorusuyla başlamak istiyoruz. Sayın Av. M.Saim Dikici şöyle bir soru sormamızı istemiş "İstanbul Barosu yönetimi hep belirli bir kesimden, kısımdan oluşuyor. Baroda çeşitli gruplar var. Ne zaman bu baro düz, sıradan, siyasi görüşleri temel almadan,mesleki sorunlara öncelik veren arkadaşları yönetime alacak ve dertlerini anlatabilecek?"

Ümit Kocasakal : Aslında cevap basit: Ne zaman siyasetçiler, özellikle iktidarlar hukuktan, yargıdan, barolardan elini çekerse, hukuku siyasallaştırmaktan, hukukla oyuncak gibi oynamaktan vazgeçerse… Bu kapsamda aslında baro-siyaset ilişkisini irdelemek gerekir. Meslektaşımız belki de bilmeden önemli bir kapıyı açmış oluyor. Bir kere şunu söyleyeyim: Baro yönetimlerinde yıllardır görev yapan bir sürü meslektaşımız Marstan, Uranüsten, Venüsten, Neptünden gelmiyorlar. Bunların hepsi bu baronun üyesi, hepsi meslektaşımız. Elbette ki herkesin bir siyasi görüşü var, olacak. Bunu saklamak gerekmiyor; Önemli olan hukuka nasıl baktığı. Avukatlık kanunu dikkatli okunursa baro yönetiminin birbiriyle eş değerde iki ayrı görevi var: Biri mesleki sorunlarla ve meslektaşla ilgilenmek. Nitekim 95. maddenin 4. fıkrası baro yönetimine mesleği, meslektaşı, meslek onurunu koruyup kollama ve meslek sorunlarıyla ilgilenme görevi veriyor. Ama bunun yanı sıra aynı Avukatlık Kanununun 76. maddesi ve 94. maddesinin 21. bendi yine baro yönetimine hak ve özgürlükleri, hukukun üstünlüğünü koruma kollama görevi veriyor. Şimdi burada bir ayrım yapalım. Diğer meslek örgütleri bundan alınmasın lütfen; Baro alelade, bir meslek teşekkülü değil, yani bir Fırıncılar Federasyonu değil, küçümsemek için söylemiyorum yani sadece örneğin ekmeğin gramajıyla uğraşsın. Bir hukuk kurumu olarak baronun (kanunda böyle bir hüküm olmasaydı dahi) bir hukuk olarak hukukla ilgili gelişmelere seyirci kalması mümkün mü? Dolayısıyla " baro sadece meslek sorunlarıyla uğraşsın" ifadesi bu anlamda gerçeği yansıtmıyor. Bugün gelinen noktada ne yazık ki meslek sorunlarının varlığı da, çözümü de aynı zamanda belirli bir siyasi bir mücadeleyi gerektiriyor. Türkiye'nin yaşadığı bugünlere bakarsak kendinizi isteseniz de siyasetten soyutlayamıyorsunuz. Örneğin kuvvetler ayrılığının, yargı bağımsızlığının olmadığı, hukukun üstünlüğünün kabullenilmediği bir ülkede avukatlar nasıl görev yapacak ? Bundan daha temel bir sorun olabilir mi ?

O yüzden ben her zaman hayatımda dürüstlüğü ve samimiyeti ön plana almış bir insanım. Şimdi açıkça söylüyorum: Türkiye'nin geldiği noktada siz ülkenin genel hukuk ve yargı sorununu çözemezseniz, hukuka bakıştaki genel siyasi iklimi, siyasi bakışı değiştiremezseniz hiç bir meslek sorununu çözemezsiniz. Aksine mesleki sorunları yaratan bu bakıştaki yanlışlık ve aksaklık, bu nedenle öncelikle bunu çözmeniz gerekiyor. O yüzden bunu herkesin iyi anlamasını istirham ediyorum. Yani bakın bizim elimizde yasama gücü yok. Zaten olamaz da. Ancak karşımızda söylediklerimizi dikkate alacak; hukuka, avukatlığa bakış açısı düzgün olan bir siyasi iktidar da yok. Hal böyle olunca biz meslek sorunlarını çözebilmek için öncelikle bu anlamda da bir mücadele vermek zorundayız. Yani Türkiye'de hukukun üstünlüğü ilkesi hayata geçmediği sürece, yargı bir “ayak bağı” olarak görüldüğü sürece, birilerinin “sopası” haline getirildiği sürece, bütün demokratik ülkelerde olağan yargı denetimi, “yargı vesayeti” gibi yanlış bir yere oturtulduğu sürece meslek sorunlarını çözme şansınız yok. Deniyor ki hükümetle kavga ediyorlar, siyaset yapıyorlar. Oysa bu doğru değil, mesele şu: Hukuka karşı ihlaller eşyanın tabiatı gereği hiçbir zaman muhalefetten kaynaklanamaz. Siyasi güç, devlet gücü kimdeyse ondan, yani iktidarlardan (hükümetlerden) kaynaklanır. Dolayısıyla siz hukuka karşı saldırılara ve ihlallere karşı mücadele ettiğinizde ister istemez dışsal algı olarak iktidara karşı mücadele ediyormuşsunuz gibi görünür. Ama bu mücadelede benim ağzımdan hiç AKP sözcüğü çıkmamıştır. Hep siyasi iktidardan bahsederim ben. Yani şunu demek istiyorum. İktidarda kim olursa olsun, hangi siyasi görüş olursa olsun eğer hukuka, hak ve özgürlüklere karşı bir ihlal, bir saldırı varsa bir baronun bununla mücadele etmesi kanuni ve toplumsal görevidir. Baroların topluma karşı da hukuksuzluklarla mücadele gibi bir toplumsal sorumluluğu var. Bakın bugün barolar toplumda güvenilirliği en yüksek kurumların başında geliyor, neden? Hukuksuzluklara karşı sessiz kalmadığı için. Dolayısıyla meslektaşın sorusunu söyle yanıtlamak lazım: Bu ister istemez, eşyanın tabiatı gereği ortaya çıkan bir şey. Üstelik biz seçimlerde de bu görüşümüzü hiç gizlemedik, olmadığımız gibi görünmedik. Bakın ben geçenlerde Paris Barosunun açılışına katıldım. Açılışa Adalet Bakanı geldi. Üstelik baro başkanı konuşurken sahrede oturup dinledi. Baro başkanı nezaket içerisinde pek çok eleştiri getirdi, önerilerde bulundu. Ardından sözü bakana bıraktı. Adalet bakanı da çıktı aynı nezaketle bir takım şeyler söyledi, eleştirileri yanıtladı, kendi eleştirilerini ve düşüncelerini sıraladı. Bu baronun açılışında oluyor. Şimdi ben İstanbul Barosunun adli yıl açılış törenine adalet bakanının geldiğini, olgunlukla eleştirileri dinlediğini düşünemiyorum. Peki bu doğru mu? Bakın önemli olan söylendiği gibi, doğru bile olsa (ki değil) cübbelilerin siyasete soyunması değil, asıl vahim olan cübbesizlerin, siyasilerin cübbe giymeye, hâkim, savcı olmaya yeltenmesi. Dolayısıyla her yerde hukuk dendiği zaman onun yanında mutlaka bir siyasi iklim, bir siyasi irade devreye giriyor, siz isteseniz de istemeseniz de. Çünkü hukuk bir üst yapı kurumu. Sorun bu siyasi iklimin ne olduğu. Dolayısıyla sevgili meslektaşım ne olur şunu anlasın: Biz eğer ister hukuki ister siyasi bir mücadeleye bağlı olarak, Türkiye'nin düşünsel iklimini değiştiremezsek, hukuka bakışını değiştiremezsek, hukuk devleti ilkesini hayata geçiremezsek, hukuksal denetimi hakim kılamazsak, o meslek sorunlarını çözme şansımız sıfır... Yok böyle bir şansımız. Avukatlık ancak hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu bir ülkede anlam taşır, yoksa örneğin icra dairelerinin çok rahat olması bir şey ifade etmez. O yüzden bu mücadeleyi vermek zorundayız. Üstelik bu grupların oluşumu bizden kaynaklanan bir şey değil. Yeter ki hukukun üstünlüğüne bakış açısında bir ortak payda olsun, hepsi bizim meslektaşımız.

Bu da aslında eşyanın tabiatına uygun bir şeydir ama bizim sorunumuz nedir biliyor musunuz? Şunu anlasak. Hepimizin, toplumdaki tüm bireylerin bir tek koruyucusu var. Ben ona teknik hukuk diyorum. Teknik hukuk içine siyasetin, ideolojinin giremediği bir yapıdır. Örneğin ceza hukukundan bahsediyorsak suçun 4 tane unsuru vardır. Şu halde bu dört unsur birden mevcutsa suç oluşur, aksi halde oluşmaz. Bu kadar basit… Teknik hukuk dar, soğuk kalıplarıyla hareket eder. Teknik hukuk çığlıklar atmaz. Kin ve intikam duygularıyla hareket etmez. Sadece dar ve soğuk kendi teknik kalıplarıyla hareket eder. Suçun maddi unsuru varsa vardır yoksa yoktur. Manevi unsuru varsa vardır yoksa yoktur. Bütün koruyucumuz budur bizim. O yüzden bizim bunun üzerinde durmamız gerekiyor. Bir de meslek ve hukuk söz konusu olduğunda bütün siyasi görüşlerimizi ikinci plana atarak birleşmesini bilmeliyiz. Bunun için samimiyet gerekiyor. Belki o başka sorunun cevabı olacak ama örneğin Türkiye'de hâkim, savcı, avukatın son derece kopuk olduğunu, aralarına psikolojik bariyerler konulduğunu veya girdiğini görüyorum. Oysa hepimiz aynı sıralarda okuduk, aynı şeyleri öğrendik. Birlikte okuduk mezun olduk, sonra bir iş bölümü gereği kimimiz kürsünün üstüne çıktı kimimiz kürsünün altında kaldı. Ama kürsünün üstünde olmak üstün olmak anlamına gelmiyor. Mesela bir savcının polisle, kollukla olan yakınlaşmasından ziyade avukatla daha yakın olması gerekiyor. Ama bunda herkesin kabahati, payı var. Kendimizi de ayırmıyorum. Ama bu geriye döndürülemez, giderilemez bir şey değil. Hakim, savcı, avukat yani yargının üç eşit bileşeni hukuk devleti ve hukukun üstünlüğünde bir araya gelebilirse, birlikte mücadele verirse, aralarındaki psikolojik bariyerleri yıkabilirse bundan hukuk ve ülke kazanır, bu bileşenler de kazanır. O yüzden siyasetten bu kadar korkmamak lazım. Önemli olan o siyasetin samimi, dürüst, namuslu bir biçimde yapılması ve gerçekten bir düşünsel alt yapısının olması önemli. O olduktan sonra çekinmeye gerek yok.



Mahmut Asrağ: Meslektaşın sormak istediği şuydu. Baroda Politik argümanların bu kadar ön plana çıkarılmış olması aslında hemen herkesin tespitinde ve çözümünde kolayca ortaklaşabileceği ortak sorunların çözümünü ötelemeye neden oluyor. Ortak mesleki sorunları aşmak konusunda baroda nasıl bir ön açıcı işlemler yapabiliriz?

Ali Musa Sarıçimen: Size katılıyorum ama eklemek istediğim şeyler var. Baronun siyasetten izole edilemeyen bir kurum olduğunu biliyoruz. Asıl sorun şu baro yönetimin demokratik olmadığı mesela buna bağlı olarak muhalefeti dışladığı. Kısacası baroda seçimlerde nispi temsil mümkün olabilecek mi ?

OKAN Albayrak : Buna ek olarak diğer bir meslektaşımızın sorusu. Baro seçimlerinde Yönetim Kurulu Listesi neden en son anda önümüze konuluyor, niye bu listeyi tartışamıyoruz? Bu listeyi Oy verirken görüyoruz. Bunun sebebi nedir? Neden biz adayların belirlenmesinde aktif rol alamıyoruz?

ÜMİT KOCASAKAL : Evet (gülerek ) Bundan önceki yıllarda bir takım seçimlerde ben bu tür sorunlar veya serzenişlerin ortaya konulduğunu görmedim. Herhalde biz kazandıkça ve farklı kazandıkça gündeme geliyor. Çok önemsemem ama yine de gittikçe artan bir oy oranı bizim ne yapıp ne yapmadığımızı gösteriyor. Yani ben bu oyun benim mavi gözlerim için olduğunu düşünmüyorum. Sadece siyasi duruşumuzdan dolayı olduğu kanaatinde de değilim. Başka bir şey olması lazım. Bakın hukukun üstünlüğü grubundan bir meslektaşım seçimden önce Cumartesi günü bana şunu söyledi "Hocam ben hukukun üstünlüğü grubundanım ama size oy vereceğim. " "Niye?" dedim. "Çünkü siyasi görüşlerinize katılmamakla birlikte baroyu çok iyi temsil ediyorsunuz. Hakkını da veriyorsunuz. O yüzden ben size oy vereceğim" dedi. Bakın böyle çok insan var. Gelelim nispi temsile. 32 bin üyesi var şu an bu baronun. Gruplar var, bu gruplar değişken olabiliyor. Şunu iyi anlamak lazım: Aslında baroda bir sesli azınlık bir de sessiz çoğunluk var. Bu sessiz çoğunluk dediğim baro siyaseti ile ilgilenmeyen, işinde gücünde, hayatını kazanmaya çalışan avukat. Bu sessiz çoğunluk pazar günü geliyor ve oyunu kullanarak iradesini ortaya koyuyor. Deniyor ki niye katılımcılık yok. Çünkü baroculuk yapan az bir insan var, bunu görelim. Bu bir gerçek. 2 bin kişi 3 bin kişi her grup için söylüyorum bunu. O gruplarında kendi içinde bir takım mekanizmaları var. D mekanizmalar çalışıyor ve o listeler belirleniyor. Hangi gurup onbinlerle bir belirlemeye yapabiliyor? Gurupların önseçimlerine kaç kişi katılıyor, bir bakın. Dolayısıyla bu süreçte, bu sistemde bütün avukatların listelerin belirlenmesinde söz sahibi olması mümkün değil. Üstelik belirlenen guruplardan birisine oy vererek iradesini ortaya koymak da katılım değil mi? Artık çok da konuşmak istemiyorum ama biliyorsunuz bir grup (kendisine hukukun üstünlüğü adını veren gurup) kendi baro yönetimlerini adalet bakanlığına, savcılığa, adalet komisyonuna ihbar ettiler, görevden alınmamızı talep ettiler. Bu mu yani demokrasi? Oraya bir darbe ile gelecektiniz. Sizi orada oturtmazlardı. Son seçimde genel kurulumuz bu darbe teşebbüsüne gereken cevabı verdi. Buna rağmen biz kimseyi dışlamadık. Bunun aksini bir kişi gelsin söylesin buyursun konuşalım. Bizden önceki dönemlerde komisyon ve merkez seçimleri nasıl yapılıyordu? Bütün gruplar bir çekişme içerisindeydi. Biz gelir gelmez dedik ki hiç bir seçime hiçbir şekilde müdahale edilmeyecek. İsteyen gelsin seçilsin ve çalışsın. Baro herkesin barosu. ikinci dönemimizde daha ileri bir şey yaptık. Nasıldı komisyon seçimleri hatırlayın. Başvuruda bulunuluyor sonra o başvuranlar kendi içinde 11 kişilik bir yürütme seçiyordu. O yürütmenin dışında kalanlar da hiçbir şey yapamıyordu ve küsüp çekiliyorlardı. Biz ne yaptık? Sistemi değiştirerek yeni bir yönerge yaptık. Bu sistemde her başvuran o komisyonun doğal üyesi oluyor. Üyeler bir başkanlık divanı seçiyor: başkan, başkan yardımcısı, genel sekreter ama o üye olanların hepsi karar mekanizmasında var. Böylece guruplar arası güç gösterisine dönüşen seçimler ortadan kalktı. Herkes gelip çalışabiliyor. Gördüğünüz gibi biz gerçekten kimseyi dışlamadık. Herkese kapımızı açtık, her görüşten insan gelip benimle rahatlıkla görüşebiliyor. Az önce adını belirttiğim gurup kendi kendini dışladı, biz dışlamadık. Kendi seçilmiş yönetimine karşı darbe teşebbüsü yaptıkları için bunun altında kaldılar. Şunu da belirteyim ki bir yanlış anlama olmasın: O guruba oy veren, gönül veren avukatlar da benim meslektaşlarım, hapsi benim için değerli. Siyasi farklılığımız bunu değiştirmez. Biz bu yapılanı onlara maletmiyoruz. Bunun failleri belli, sözlerim onlara, onlar kendilerini bilirler…. Şimdi nispi temsil. Ben şunu anlamıyorum. Bir hükümet oluşturulurken hükümette her siyasi parti temsil ediliyor mu? Yani örneğin bugün için hükümette barajı geçen ve parlamentoda yer alan partiler, Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, seçimlerde aldıkları oy oranında hükümette temsil ediliyor mu? Nerede temsil ediliyor onlar, parlamentoda. Bizde de baro yönetimi hükümet gibi… Bu guruplar nerede temsil ediliyor? Baro meclisinde. Biz yönetime gelene kadar baron meclisindeki temsil nasıldı? Biz geldikten sonra ne yaptık? 300 avukata 1 delege hesabı ile ( Barolar Birliği Delegasyonunda olduğu gibi) her guruba aldığı oy oranı kadar Baro Meclisinde temsil imkanı sağladık. Orada temsil ediliyorlar. Ama dediğim gibi baro yönetimindeki temsil bu şekilde olmaz, adil de olmaz. Bu kaos demektir. Hangi grup gelirse gelsin içinde 3 tane önce şu guruptan, 2 tane diğerinden çalışamaz. Biz de çalışamayız. O yüzden belirttiğiniz bu nispi temsil parlamento konumundaki baro meclisinde olur, ama asla baro yönetiminde olamaz. Sanıyorum bu öneri, seçimlerdeki başarısızlığa bağlı olarak alternatif bir çıkış yolu olarak gözüküyor.

Ali Musa Sarıçimen: Yani - Yönetimde demokrasi olmaz diyorsunuz değimli ?

Ümit Kocasakal : Hayır öyle demiyorum. Yönetimde tüm gurupların temsilinin demokrasiyle ilgisi olmadığını söylüyorum.

Okan Albayrak : Baro meclisinde temsili mümkün diyorsunuz, ama baro meclisinin, baro yönetimine bir tesirde bulunması mümkün mü ?

Ümit Kocasakal : Evet bir bağlayıcılığı yok. Ama biz baro meclisinin öneri ve eleştirilerini her zaman önemsedik ve dikkate aldık. Ancak eşyanın tabiatı gereği böyledir. Sayısal çoğunluğa bakarsak parlamentonun hükümete tesirde bulunması mümkün mü? . Çünkü orası icra organı. İcra organında temsil edilmez. Örneği tekrar hatırlatıyorum hükümette CHP temsil ediliyor mu, MHP temsil ediliyor mu? O yüzden koalisyon başka bir şeydir. Dolayısıyla tek partinin iktidarda olması bunun demokratik olmadığı anlamına gelmiyor. Önemli olan yönetimin nasıl hareket ettiği, yönetim biçiminin demokratik olup olmadığı. Üstelik şunu unutmayalım: Sandık (seçim) çok şeydir, ama her şey değildir. Mesela %66 oy almış olmamız bize her istediğimizi yapma imkanı vermez. Buna her zaman karşı çıktım. Bizi de sınırlayan hukuk vardır netice itibariyle ama şunu söylüyorum. Sonuçta eğer bir sandık koyuyorsanız insanların önüne, bu gruplar arasında seçme şansı veriyorsanız artık bundan sonrasının o anlamda sırf bazı guruplar yönetimde temsil edilmiyor diye demokratik olmadığını söylemek çok gerçekçi değil.

Ali Musa Sarıçimen : Hocam , Erdoğan’la ortak noktalarınız olduğunu düşünüyorum ben. 2002'de geldi Erdoğan. Siz ÖNCE İLKE de 2002'de geldi ve sürekli ikinizin paralel tarafı şu oylarınızı sürekli arttırdınız. Bu paralelliği nasıl düşünüyorsunuz. Yani 2002’de kader birliği var gibi ikinizde artırıyorsunuz.

Şu paralel sözünü kullanmasak…Şimdi bakın iki şeyi birbirine karıştırmayalım. Erdoğan’la aramızda hiçbir benzerlik yoktur. Bana göre Tayyip Bey halka doğruları söylemiyor, din duygularını siyasete alet ediyor.Ben ise tam tersi bunlardan hiç birini kullanmayarak, hiç kimseye yalan söylemeyerek, seçim uğruna olmadığım gibi görünmeyerek ilerliyorum. Kimsenin de projesi değilim. Beni tesadüfler ve konjonktür baro başkanı yaptı. Yoksa hep söylüyorum aklımın köşesinden geçmezdi. Nasıl ve neden baro başkanı olduğumu da hala anlayabilmiş değilim. Kolay değildir, ertesi gün seçim olacak bir ortamda çıkıp genel kurulda işte "Kürtleri dışlıyor, sahip çıkmıyor ..." türünden eleştirilere karşı “ kimse kusura bakmasın benim Kürtlerle, kürt kökenli yurttaşlarımla en küçük bir sorunum yok ve olamaz. Ama Kürtçülükle sorunum var. Biz oy uğruna herkese mavi boncuk dağıtmıyoruz. Biz buyuz. Oy verirseniz böyle oy verin, vermezseniz böyle vermeyin." diyemez kolay kolay. O yüzden aramızda öyle herhangi bir benzerlik yok. Hele paralel hiç değiliz. Ben kendi doğrumun peşindeyim. Oy açısından da bir benzerlik yok. Aldığı en yüksek oy %49, %52’dir (Seçim sonuçları ne denli güvenilir o da ayrı). Bizimki %66 !



Mahmut Asrağ : Hocam benim Kürtçülükle sorunum var dediniz peki “Türkçülükle” bir sorununuz var mı?

Ümit Kocasakal : Şimdi Türkçülük diye bir şey olmadığı için sorunum olamaz. Dünyanın her yerinde milliyetçilik vardır. Her üniter-ulus devlet milliyetçidir. Benim kastettiğim anlamda (küresel destekli, ayrılıkçı ve bölücü) bir Türkçülük yok, ama Kürtçülük var.

Okan Albayrak : Hocam siyasi iktidar doğruları söylemeyerek, halkı kandırarak siyasette yol alıyor dediniz. Halk, bunu kaç seçimdir bunu göremiyor mu, niye bu böyle? O zaman halkta mı bir sorun var? Ne yapmak lazım?

Ümit Kocasakal : Hayır, açın bakın her yere internette de var ben yıllardır bir şeyi savunuyorum: Geldiğimiz bu sürecin basit bir süreç olmadığını düşünüyorum. Aslında 100 yıllık bir mücadele, 100 yıllık bir kavga bu, Cumhuriyetle, Atatürk ile ve aydınlanma ile bir kavga. Siyasi iktidar mensupları da birçok kez bunu açıkladılar, yaptıkları ile de teyit ettiler. Rejimle, cumhuriyetle sorunları var. Kendileri de saklamıyor artık. Bunlar uzun uzun konuşmayı gerektiren, derin hususlar. Şu kadarını söyleyeyim. Bu süreçte bir tek halkın kabahati yok. Her yerde ifade ettiğim gibi siz sözde okumuşundan, sözde aydınından ne hayır gördünüz ki karnını doyuramadığınız eğitemediğiniz halka kabahat buluyorsunuz. Türkiye, tarihinde görmediği kadar büyük bir aydın ihanetini yaşıyor bugün. Yaşananların en büyük sorumlusu bu “hormonlu” aydınlar. Ben aydınları ikiye ayırıyorum. Organik aydın, hormonlu aydın. Bu hormonlu olanlara GDA'lar diyorum, yani Genetiği Değiştirilmiş Aydınlar. Yani ülkede bir GDO sorunu olduğu kadar bir de GDA sorunu var. Bunlar kendi ülkesinin değerlerine yabancılaşmış, bu ülkenin kimyasını dikkate almayan, batılı olmak yerine batıcılığı tercih eden, bu ülke insanını kıstırılmışlık kuşatılmışlık duygusuna sürükleyen hormonlu aydınlar! İkinci müsebbip GDS'ler bunlar da Genetiği Değiştirilmiş Solcular. Hormonlu sol. Yeni sömürgeci, yeni Sevr’ci sol. Cumhuriyetle, bayrakla kavga etmeyi, etnikçilik yapmayı solculuk zanneden sol. Artık emperyalizmi, feodaliteyi, ABD'yi ağzına alamayan, olaylara sınıfsal bakmayıp etnikçilik yapan sol bu sol. Üçüncü müsebbip gücebakanlar. Benim rahmetli babam Sinop Boyabatlıdır. Annem Gümülcine doğumludur. Rumeli kökenlidir. O yüzden bizim oralarda Trakya’da biliyorsunuz ayçiçeğine günebakan derler. Niye? Güneşe ve gün ışığına döndüğü için. Bu üçüncü gurup da güce bakanlar. Bunların ideolojik bir düşüncesi falan yoktur. Güç neredeyse o tarafa eğilirler. Yarın bir gün güç bu tarafa geçsin en büyük Atatürkçü en büyük Cumhuriyetçi bunlar olur. Şimdi halk burada nerede? Halk kandırılmış, aldatılmış konumda. Toplu bir narkoz verildi ülkeye. Ülkenin genleriyle, genetiğiyle, kimyasıyla, değerleriyle oynandı. Bakın ben ceza hukukçusuyum. Bir dolandırıcılık fiilinde hiçbir zaman dolandırılan kınanmaz. Siz hiç duydunuz mu "Tüh Allah cezanı versin nasıl dolandırıldın?" dendiğini ? Zaten adam dolandırılmış. Nasıl dolandırılmış, hileli hareketlere maruz kalmış. Esas dolandırıcı kınanır. Türk halkı bugün dolandırılmış konumda, kandırılmış konumda. Bu durumda hangi hakla halkı kınayacaksınız, halka kabahat bulacaksınız. Bu haksızlık ve insafsızlık olur, doğru da olmaz. Emperyalizm bir plan doğrultusunda Türkiye’de halkın birliğini, beraberliğini, ulusal direncini kırmak için 3 tane virüs attı: Etnik virüs, mezhep virüsü, din sömürüsü virüsü Her biri çok geniş konuşma konusu. Ben cok esaslı noktalarını belirtmekle yetiniyorum. Dediğim gibi bu ülkenin genleriyle, genetiğiyle, kimyasıyla oynandı. Günümüzde emperyalizm ülkeleri artık tankla, topla, tüfekle işgal etmiyor. O ülkenin değerleriyle oynayarak, genetiğiyle, kimyasıyla oynayarak ve zihinlerde işgal ediyor. Türkiye şu an işgal altında. Üç tane kırılma noktamız var bizim: 1. 10 Kasım 1938, Atatürk'ün, ulu önderin ölümü. Biz bir Cumhuriyet devrimi olduğunu zannediyoruz. Hayır, Atatürk’ün ölümüyle beraber o cumhuriyet devrimi yarım kaldı, yarıda kaldı ve tamamlanamadı. Bir anlamda ameliyat yarım kaldı. Siz bir kanserli hastayı ameliyat edip içeride parça bırakırsanız, bir süre sonra metastas yapar, sıçrar, o oldu Türkiye’de. Onun sıkıntılarını yaşıyoruz. O yarım kalan devrimin. Karşı devrim zaten 29 Ekim 1923'de başlamıştı. Atatürk'ün ölümüyle hız kazandı. Köy enstitüleri kapatılmasaydı biz bugün başka şeyleri konuşuyor olacaktık birinci kırılma noktası budur. İki Türkiye çok partili siyasi hayata çok erken geçmiştir. Büyük hatadır. Bakın Fransa'da Fransız Devrimi 80 sene sürmüştür. Ancak 80 sene sonra o feodal kalıntılar temizlenebilmiştir, çok partili siyasi hayata geçilebilmiştir. Türkiye’de de en az bir kuşak atlamalıydı, tam anlamıyla bir cumhuriyet kuşağı oluşmalıydı. Öyle olmadı. Terakkiperver fırka kurulduğu zaman ilk yaptığı açıklamaya dikkatinizi çekerim zehirli bir açıklama; ne diyor "Biz dine saygılıyız." Bak şimdi ! Biz dine saygılıyız derken aslında iki şey söylüyor. Biz bundan sonra dini alabildiğine kullanacağız demektir bu. İkincisi cumhuriyeti kuran partiyi dinsizlilikle suçluyor. Halbuki Cumhuriyetin dinle hiç bir sorunu olmadı. Tam tersine cumhuriyet dini bu şeyhlerin, şıhların elinden kurtarıp özgürleştirmiş ve doya doya yaşasınlar diye halka armağan etmiştir. Ama cumhuriyeti zerre kadar anlayamamış cumhuriyet hükümetlerinin büyük hataları vardır burada. İkinci kırılma noktası ne? Türkiye'nin Nato'ya girmesi. Hiç kimse kendi kendini kandırmasın. Türkiye 1952'de Nato’ya girmekle beraber bağımsızlığı bitmiştir. Milli ordusu falan bitmiştir. Siz gene bana inanmayın, 3 tane itiraf söyleyeyim: İlki Lord Curzon’nun itirafı (aslında uyarısı) ne diyor İsmet Paşa'ya "Paşam sizi tebrik ederim büyük bir zafer kazandınız. ama siz yoksul bir ülkesiniz. En geç 100 sene içerisinde bunları geri alacağız." İki, Senatör Beverly 1897'de Amerikan senatosunda yeni Amerikan Doktrinini şöyle açıklıyor “Bundan sonra Amerika'nın yeni doktirini, kendi hükümetlerine sahip sömürgeler dönemidir”. Dikkat! kendi hükümetlerine sahip sömürgeler. Üç, 1956'da yani Türkiye'nin Nato'ya girmesinden 4 yıl sonra dünyayı yöneten 3 aileden biri olan Rockefeller Ailesinin üyesi Nelson A. Rockefeller başkan Eisonhower mektup gönderiyor. Gizli tabi o dönemde, sonradan ortaya çıkıyor. Türkiye'ye yapılan iktisadi yardımları eleştiriyor ve şunları söylüyor: "Sayın Başkan, Türkiye'ye bu yardımları yapmayınız. Buna gerek yok. Çünkü oltadaki balığın yeme ihtiyacı yoktur." Daha ne desin. Oltaya takılmış Türkiye... Devamı daha acı. "Bu yardımlar yapılabilir. Ama bu sadece Amerikan çıkarlarını koruyacak hükümetlerin iş başına getirilmesi ve orada muhafaza edilebilmesi için yapılabilir." diyor. Biz daha neden bahsediyoruz. İkinci kırılma budur. Türkiye Nato’ya girmekle bağımsızlığını yitirmiştir.

Üçüncü kırılma noktası 12 Eylül 1980 askeri darbesi. Niye yapıldı 12 Eylül darbesi? Yani kardeş kardeşi vuruyordu da, anarşi vardı da, hepsinin elinde de aynı menşeli tüfekler !. Ne yaptılar bakın biliyor musunuz? Solun elinden milliyetçiliği aldılar, ülkücülerin elinden de emeğe saygıyı. O kamplaşmayı tam yapabilmek için. Bu çok bilinçli bir operasyondur. Şimdi 12 Eylül niye oldu? Görünürde gerekçe ne? Kardeş kardeşi vuruyordu. 1. Dünya savaşı ne kadar Macaristan-Sırp veliahtının öldürülmesinden dolayı çıkmışsa bu da o kadar öyle. Gerçeği konuşalım. 12 Eylülün yapılma sebebi darbeden 9 ay önce meydana gelen bir hadisesidir o da 24 Ocak kararlarıdır. 24 ocak kararları ne? Türkiye'nin son milli direnç kaynaklarının ortadan kaldırılıp ülkenin tam anlamıyla uluslararası kapitalizme ve sömürge sistemine entegre edilmesi operasyonu. Ne tesadüf. O kararların mimarı, dönemin DPT müsteşarı Turgut Özal darbeden sonrada Başbakan olacaktır. Tesadüf tabi… Ama sorun şuydu: O 24 Ocak Kararlarını, 1961 anayasasının 1971 ile tırpanlanmış bile olsa o özgürlükçü ortamı içerisinde uygulama şansı sıfırdır. İşte 12 Eylül darbesi, 24 Ocak kararlarının uygulanabilmesinin anayasal, hukuki, siyasal ve ekonomik alt yapısını oluşturmak için yapılmıştır. Bugün halen devam etmektedir. Şimdi 12 Eylül yargılaması yapıyorlarmış. Bu tam anlamıyla 12 Eylül'ü iki ihtiyarın üzerine yıkıp betonla örtme operasyonu. Bu nasıl 12 Eylül yargılaması. İçinde CİA yok ! Kontrgerilla yok! kanlı 1 Mayıs yok. Bizim çocuklar başardı yok. Hiçbirisi yok. Utanmadan diyorlar ki bir de İstanbul Barosu neden müdahil değil. Kusura bakmasınlar İstanbul Barosu ciddi bir kuruluştur. Her şey sazan gibi atılmaz. Yapsınlar gerçek bir 12 Eylül yargılaması, gerçek bir hesaplaşma bakın bakalım o zaman İstanbul barosu nerede oluyor. Yomsa biz bu gibi ucuz, göstermelik süreçlerin figüranı olmayız.

Şimdi bu kırılma noktalarıyla 3 virüsün birisi etnik virüs. Bir zamanlar Türkiye'nin önüne “şark meselesi” çıkarılmıştı. Şimdi “Kürt meselesi” çıkarıldı. Amaç eşit yurttaşlığa dayalı ortak aidiyet duygusunu yok etmek ve etnik kimlikleri öne çıkararak yurttaşların arasına nifak sokmak. İkincisi mezhep virüsü. Korkunç bir virüs ve hızla yayılıyor. Özellikle alevi yurttaşlarımız üzerinden bir oyun oynanıyor. Bakın Aleviliğin altı ne kadar kalın çizgilerle çizilirse istemeden de olsa Sünniliğin altı da o kadar kalın çizgilerle çizilmiş oluyor. Bu bilinçli bir şey. Yani insanları bu şekilde ayırmak. Bunların panzehiri, aşısı ise tüm etnik ve mezhepsel ayrımları, bunların öne çıkarılmasını reddetmek, birlikteliği, ortaklıkları, ortak aidiyet duygusunu ifade eden yurttaşlığı, coğrafyadaşlığı öne çıkarmak. Hak ve özgürlük ise Kürtler için, Aleviler için, Sünniler için değil, tüm yurttaşlar için talep edilmeli. Herkes için daha fazla hak, özgürlük ve demokrasi. Ancak bu şekilde bu etnisite ve mezhep tuzağını boşa çıkarabiliriz. Hiç kimsenin mezhepçilik, bölgecilik yapmaması gerekir, hele ki siyasilerin. Bu tam anlamıyla bir bataklık alandır. Üçüncü virüs din ve inanç sömürüsü virüsü. İnsanları inanan, inanmayan, başı açık başı kapalı diye ayırmak, kategorilere hapsetmek. Bakın ben her yerde söylüyorum. Her başı açık olan cumhuriyetçi olmadığı gibi her başı kapalı olan da Atatürk düşmanı veya Cumhuriyet düşmanı demek değildir. Hatta ben başı açık fakat emperyalizmin uşağı olmuş bir insandansa başı kapalı fakat antiemperyalist bir insanı tercih ederim. Çok net söylüyorum. Nitekim ben Cumhuriyetin yıkılamayacağını biliyordum da son 10 Kasım'da bir kere daha emin oldum. Ulu önderin ölümünün üzerinden 77 sene geçmiş. Ülkenin kurucusu hakkında bu kadar iftiraya, bu kadar alçakça yalana, bu kadar laboratuvarda üretilen sahte bir tarihe rağmen 9'u 5 geçe o fotoğraflara lütfen bakın. Hiçbir mecburiyet ve zorlama olmadığı halde O temizlik işçisinin bir anda 9'u 5 geçe elinde süpürgesiyle nasıl saygı duruşuna geçtiğine, baretiyle o işçinin duruşuna, başı örtülü genç kızın duruşuna, Ata'ya saygısına bakın. O yüzden önemli olan ucube ve kaçak saraylarda oturmak değil, halkın gönül bahçelerinde, gönül saraylarında oturmaktır.

Bu nedenlerle ben halka kabahat bulmuyorum. Çünkü gerçek anlamda, bilinçli ve özgürce bir seçim yapabilmek için belli bir ekonomik güce, belli bir eğitime, kültüre sahip olmak lazım. Halk yoksul ve eğitimsiz kaldıysa bu halkın kabahati değil. Bugüne kadarki iktidarların kabahatidir. O yüzden halka kabahat bulunamaz. Halkın yoksulluğunu, eğitimsizliğini kullanıyorlar. Bu yüzden de bu yoksulluğun giderilmesini, eğitimsizliğin giderilmesini istemiyorlar. İstiyorlar ki insanlar böyle kalsın, çağdaş eğitim almasın, bağımlı ve yoksul kalsın ki bunun üzerinden de istedikleri yalanları söyleyerek, dini siyasete ve ticarete alet ederek kendilerinin ve yandaşlarının ceplerini doldursunlar, küresel efendilerine daha iyi hizmet etsinler.



Yüklə 137,58 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin