İsim ve Sıfatlar Tevhidinde Ehl-i Sünnet’in Muhaliflere Cevabı



Yüklə 1,69 Mb.
səhifə1/92
tarix07.01.2022
ölçüsü1,69 Mb.
#83151
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   92


İsim ve Sıfatlar Tevhidinde Ehl-i Sünnet’in Muhaliflere Cevabı

﴿ فتح رب البرية بتلخيص الحموية ﴾

] Türkçe – Turkish – تركي [

Muhammed b. Salih el-Useymîn



Terceme: Necmi Sarı

Tetkik : Muhammed Şahin

2010 - 1431




﴿ فتح رب البرية بتلخيص الحموية ﴾

« باللغة التركية »

محمد بن صالح العثيمين

ترجمة: نجمي صري

مراجعة: محمد بن مسلم شاهين

2010 - 1431







ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ

Giriş

Hamd, ancak Allah içindir. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. Allah kimi hidâyete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa onu hidâyete erdirecek yoktur.

Tek olan ve hiçbir ortağı bulunmayan Allah’tan başka ilah olmadığına şehâdet ederim. Ve şehâdet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasûlü’dür.

Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinize gözetleyicidir.” (Nisa, 1)

Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Rasûlü’ne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzâb, 70-71)1

Bundan sonra:

Muhakkak ki, sözlerin en doğrusu Allah’ın Kelâm’ı, yolların en hayırlısı Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yoludur. İşlerin en kötüsü ise sonradan uydurulanlarıdır. Sonradan uydurulup dine sokulan her iş bir bid’at ve her bid’at bir sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.2

Azîz ve Rahîm olan Allah rahmeti gereği, kendini tanıtan, kendine davet edip çağıran, kendilerine icâbet edenlere müjde veren ve kendilerine muhalefet edenleri uyaran peygamberler yollamış, o peygamberlerin davetinin anahtarını ve peygamberliklerinin özünü kendisine ibadet (kulluk) edilen Allah Sübhâne’yi isimleri, sıfatları ve fiilleriyle bilip tanımak kılmıştır. Öyle ki peygamberliğin gereklerinin hepsi, başından sonuna kadar bu bilgi üzerine kuruludur.3

İşte bu peygamberlerin en sonuncusu ve efendisi olan Hz. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- bir hadisinde imanı “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve hayrı ve şerriyle kadere inanmak” 4 şeklinde tarif etmiş, Kur’ân’ın muhtelif surelerinde, aynı iman esaslarını ortaya koyan pek çok ayet yer almıştır. Hadiste de görüldüğü gibi Allah, bütün varlık ve fiillerin yaradanı olduğu için, iman esaslarının başında, iman her şeyden önce O’na tahsis edilmiş, bununla beraber, O’nun öz ve hakîkati, ne Kur’ân âyetiyle ne de Peygamberi diliyle insanlara bildirilmemiştir. Çünkü insan idraki, O’nun öz ve hakîkatini anlamaktan âcizdir; O, idrakin çok üstündedir. “Akılların tek başına Allah’ı, isimleri, sıfatları ve fiilleriyle ayrıntılı bir şekilde bilip kavraması imkansızdır.”5

Allah Teâlâ kendi öz ve hakîkatini bildirmiş olmamakla beraber, kendisine bazı isim ve sıfatlar izâfe etmiş, önce bir ve tek olduğunu, fiillerinde hiçbir ortağı bulunmadığını, ilim, kudret ve irade sâhibi olduğunu bildirmiş, sonra da bütün eksikliklerden tenzîh edilmesini emretmiştir.

O’nun, bir taraftan kendisine mahlûkâtın sâhip olduğu ilim, kudret, irade, görme, işitme, konuşma, el, yüz, göz vb. gibi bazı isim ve sıfatları izâfe etmesi, diğer taraftan her türlü eksikliklerden tenzîhini emretmesi, bu konularda gelen ayet ve hadislerin müslümanlar arasında çeşitli yönlerden anlaşılmasına yol açmış ve gruplaşmalar, isbat ve tenzîhin ifrat derecesine varan uçları üzerinde teşekkül ederken, bu iki zıt kutup arasında da Kitap ve Sünnet’e dayanan akâidin korunmasını üzerine alan Ehl-i Sünnet âlimleri orta yolu muhafaza etmişlerdir.

Zıt kutuplarda teşekkül eden bu gruplardan Cehmiyye-Mu’tezile, tenzîhte ifrata (aşırı) giderek, Allah-u Teâlâ’yı mahlûkattan herhangi bir şeye benzetmek endişesiyle bütün sıfatları, hatta bir kısmı daha da ileri giderek isimleri O’ndan nefyetmişler, bu konuda gelen ayetlere te’vîl yolu ile değişik anlamlar vermişler, hadisleri ise reddetmişlerdir. Bunların karşısında yer alan Müşebbihe-Mücessime gibi diğer gruplar ise, el, yüz, göz ve buna benzer isim ve sıfatlardan bahseden ayet ve hadislere dayanarak Allah-u Teâlâ’yı, eli, yüzü, gözü ve çeşitli sıfatları olan mahlûkâta benzetmişler ve ispatta ifrata gitmişlerdir. Bu sûretle gruplar arasında başlayan mücâdele, “kelâm” adı altında gün be gün şiddetini artırmış, müslümanların birliğini bozmuş, akâidinde derin yaralar açmıştır.

Aslında Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- daha hayattayken ümmeti arasında bu tür kamplaşma ve gruplaşmaların baş göstereceğini haber vermiştir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: “Yahûdiler 71 fırkaya, Hıristiyanlar da 72 fırkaya ayrıldılar. Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Onlardan sadece biri dışında hepsi ateştedir.” 1

İbn-i Cevzî (öl.597 h.) bu hadisi açıklarken şöyle demiştir: “Biz fırkalara ayrılmanın ne olduğunu da, bu fırkaların asılları olan fırkaları da biliyoruz. Şöyle ki, bu fırkalardan her bir grup kendi içinde fırkalara ayrılmıştır. Velev ki biz bu fırkaların isimlerini ve görüşlerini tam olarak bilmesek bile. Bizim için fırkaların asıllarından şunlar kesin olarak ortaya çıkmıştır: Harûriyye (Hâricîler), Kaderiyye, Cehmiyye (Mu’tezile), Mürcie, Râfıza ve Cebriyye. İlim ehlinin bir kısmı da şöyle demiştir: Sapık fırkaların aslı bu altı fırkadır. Bu fırkalardan her biri de kendi içinde 12 fırkaya ayrılmıştır. Böylece toplam 72 fırka olmuşlardır.”2

Ümmet arasındaki bütün bu kamplaşma ve gruplaşmalar yanında Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- “ümmetinden hak üzere, aşağılayıp horlayanın veya karşı çıkanın onlara zarar veremeyeceği bir topluluğun, hiç değişmeden Allah’ın emri gelinceye kadar var olmaya devam edeceğini” 3 bildirmiş, bir rivâyette bu topluluğun “cemâat” 1, diğer bir rivâyette ise “bugün benim ve ashâbımın üzerinde bulunduğumuz yolun aynısı üzerinde olanlar” 2 olduğunu belirtmiştir.

İşte bütün bu hadisler bizlere, cehennem ateşinden kurtulmuş toplumun, orta yolu benimsemiş Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat olduğunu açıkça göstermektedir. Çünkü onlar Allah Teâlâ'nın öz ve hakîkatine taalluk eden meselelerle ilgili olarak çıkan bu ihtilaflarda orta yolu benimsemişler, Kitap ve Sünnet’in bildirdiği iman esasları dışında herhangi bir inanca yönelmemişler, insan için lüzumlu her şeyin bu iki kaynakta beyan edildiğine, beyan edilmeyen herhangi bir husus varsa, bunun akıl yolu ile idrak edilemiyeceğine ve ileri sürülecek her görüşün Allah Teâlâ hakkında zan ve tahminden ileri geçmiyeceğine inanmışlardır. Çünkü onlar Kitap ve Sünnet’e dayanmanın akılları sapıklıktan, nefisleri eğrilikten, kalpleri de doğru yoldan sapmaktan koruyacağını bilmişlerdir. Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye (öl.728h.) bu konuda şunları söyler: “Ehl-i Sünnet âlimleri bu yüzden ‘sünnete sarılmak kurtuluştur’ diyorlardı. Allah kendisine rahmet etsin Mâlik (öl.179h.) der ki: ‘Sünnet Nûh’un gemisi gibidir, binen kurtulur, arkada kalan helak olur’. İşte hak budur. Çünkü Nûh’un gemisine peygamberleri tasdik eden ve onlara tâbi olanlar binmişti. Ona binmeyenler ise peygamberleri yalanlamışlardı. Sünnet’e tâbi olmak demek Allah katından gelen risâlete tâbi olmak demektir. Dolayısıyla risâlete tâbi olan, maddesi ve mânâsıyla Nûh’la beraber gemiye binen kimse durumundadır. Risâlete tâbi olmaktan ayrılan kimse de Nûh aleyhisselâm’a tâbi olmaktan ve Onunla beraber gemiye binmekten kaçınan kişi durumundadır.”3

Ehl-i Sünnet inancı, insan idrakinin kuvvet ve kudretinin sınırlı olduğunu kabul ile, Allah Teâlâ'nın emirleriyle amel etmek ve kendi mutluluğuna neden olan inanç ve akâidini korumak esası üzerine kurulmuştur. Onlar bu görüşleriyle aklı ve onun idrak kudretini küçültmüş değillerdir. Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bir hadisinde “Hâkim hükmedeceği zaman ictihad ederde sonra ictihadında isabet ederse kendisine iki ecir vardır. Yine hükmedeceği vakit ictihadda bulunur, (fakat ictihadında) yanılırsa ona da bir ecir vardır” 4 diyerek fıkıh bablarına taalluk eden meselelerde aklın kullanılabileceğini, doğru kullanıldığı takdirde onda yalan ve yanlışlık olmadığını belirtmiş oluyordu. Ehl-i Sünnet âlimleri bu meselelerde aklı büyük bir güvenle kullanmışlar, ihtilâfa düşmekten ve şer’î ölçülerde birbirleriyle tartışmaya girmekten korkmamışlardır. Fakat Allah Teâlâ'nın birliği, âhiret, peygamberlik, ilâhî isim ve sıfatlar, kısaca Allah’ın öz ve hakîkatine taalluk eden meseleleri akılla ölçmek tamahına kapılmamışlardır. Sarrafın altın ölçmek için kullandığı âletle dağları ölçmeye kalkışmadığı gibi, onlar da aklı, Allah Teâlâ'nın özünü ölçmek için kullanmamışlar, onun da bir sınırı olduğunu ve bu sınırın ötesine geçilemeyeceğini kabul etmişlerdir. Aklın, kullanılması gereken meseleler dışında kullanılmasının yanlış neticeler doğuracağı bir gerçektir. Nitekim kelâmcılar, Allah Teâlâ'nın öz ve hakîkati ile ilgili nakli terkederek akla itimad etmişler ve hatalı neticelere varmışlardır. Sonradan üzerinde durdukları meselelerle ilgili nakli te’vîl ve tahrîf etmeleri, onları, ulaşmış oldukları neticelere uydurmak arzu ve gayretlerinden başka bir şey değildir. Bu sebepledir ki, aklın yanlış istikâmette bir ölçü olarak kullanılması neticesinde “kelâm” adı altında teşekkül eden ilim, Ehl-i Sünnet âlimleri nazarında zemme (kınama ve yermeye) lâyık bir bid’at olmuş, taraftarları da, en az uğraştıkları bu ilim kadar mezmûm ve merdûd sayılmıştır.


Yüklə 1,69 Mb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   92




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə