İslam ve İrfan



Yüklə 1,49 Mb.
səhifə8/20
tarix06.09.2018
ölçüsü1,49 Mb.
#78391
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   20

ŞATHİYAT


Şath (çoğ. Şathiyat) kelimesinin manası hususunda cevad-i Tehrani şöyle diyor şath, vecd halinde arifin ağzından duyulan ama zahir erbabına duyulması hoş gelmeyen dolayısıyla zann veya inkara sebep olan sözlerdir. Bazıları da demişlerdir ki "şath, bencillik ve egoistlik kokan kelimelerdir."

Cürcani de sathı şöyle tarif çimektedir; "Şath bencillik ve iddia kokan kelimelerdir. (Arif ve Sufi ce. Miguyed/önsözde)

O halde şathiyat zahir ehline duyulması hoş olmayan sözlerdir. Bu sözlerden bazıları Hallac-ı Mansur'un "Ben Hakk'ım" sözü ile Beyazid-i Bestami'nin "Ben münezzehim ve benim şanım ne yücedir" sözleridir. Evvela demek gerekir ki bu sözlerin sahipleri özellikle de Hallac-ı Mansur hakkında tarihte kesin bir hüküm mevcut değildir. Hakkında birçok şeyler denmiştir. Ama Abdurrahman-i Cami'nin de dediği gibi bizzat ariflerin çoğu onu reddetmiş, kabul etmemiştir Beyazid-i Bestami için de hakeza farklı ve çelişkili sözler söylenmiştir. Dolayısıyla biz bu hususta şahısları bir kenara bırakmak mezkûr sözler hakkında hakikatleri beyan etmeye çalışmalıyız.

Acaba bazı ariflerin ağzından duyulan bu şathiyatın sahih bir manası var mıdır?

"Ve biz insana şah damarından daha yakınız" gibi bazı ayetlerden de anlaşıldığı gibi Allah'ın kâinat üzerinde kayyumi bir ihatası vardır. Yani eşya Allah ile kaimdir. Allah kullarına düşündüklerinden daha yakındır. Bu yakınlık şüphesiz ki nefsin tezkiyesi ve seyr-u sülük ile daha da açıklığa kavuşur.

İnsan işte bu yakınlık sebebiyle Allah'tan bir azamet ruhunu duyumsar ki insan bu makamda en küçük bir yanlışlık edecek olursa hakikaten Allah'a ulaştığını sanmaktadır. Bir mevcuddan ayrılan ama sonra yine o mevcuda vusul eden hatta onun aynısı olduğunu sanan biri haline gelmektedir. Yani imam Humeyni (R)'in de dediği gibi bu insanlar kendilerini kâmil bir şekilde tezkiye edemedikleri için fena makamına erdiğinde o benliklerindeki kalıntıları tüm azametiyle tecelli etmektedir ki insan orada her şeyin kendinden ibaret olduğunu sanmaktadır. Yani insan Allah yerine kendine ulaşmış olmaktadır. Dolayısıyla bu lafları sardedenler hakikatte kendilerinde benliklerinde fenaya ermişlerdir. Dolayısıyla üstad M. Taki Caferi'nin dediği gibi bu şahıslar insanı ruhun azametini, tekâmül miktarını ve ruhi yücelişi çok güzel bir şekilde derk etmişlerdir. Ama Allah'ı derk edememiş ve Allah hakkında yanlışlık etmektedirler. Bunlar Allah'ı hakkıyla takdir edememişlerdir. Hiçbir semavi kitapta veya peygamberler ile vasilerinin ağzından bu gibi iddialar görülmemiştir. Hatta ariflerin çoğundan bile böylesi sözler sudur etmemiştir. Hatta bizzat Mevlana "Fihi Ma Fihi" kitabında Hz. Ali'nin "Perdeler kalksa da yakinimde hiçbir değişiklik hasıl olmaz." sözünü nakletmektedir. Ama buna rağmen Hz. Ali (A)'dan böyle bir söz işitilmemiştir. Hz. Ali'nin Nehcül Belaga'daki sözlerinin tümü ubudiyet izharı, Allah'a doğru eğilim, cehd ve insanlara hizmet ile ilgilidir.

Dolayısıyla bu iddialar tevil edilmezlerse sahiplerinin ruhi durumu araştırılmalıdır. Dolayısıyla da bu şahısların neden bu sözleri sarf ettiği araştırılmalıdır? Eğer bunlar doğru söylüyorlarsa o halde neden bu haleti devam etmemektedir? Neden o makamda bedenlerini terk edip rububi makama ittisal etmiyorlar? Neden kendilerime geldiğinde ve normal hayata döndüklerinde yiyorlar içiyorlar ve normal bir insan gibi yaşıyorlar? Bu yüzden görüyoruz ki Beyazid-i Bestami de kendine geldiğinde kendisine ettiği laflar hatırlatılınca "Bir daha dersem beni öldürün" demiştir. Aslında bu nasıl mümkün olabiliyor ki o yüce makamlara erdikten sonra hakikatleri tanıma hususunda böyle büyük bir yanlışlığa düşüyorlar? Dolayısıyla demek gerekir ki bu insanlar insani ruhun azametini derk etmişlerdir. İnsanın ruhi azameti hakkında kâmil bir bilgiye sahip olmadıkları için de Allah'a ulaştıklarını sanıyorlar. Ruh çok büyüktür Ama Allah onların sandığı kadar küçük değildir.

Lakin dediğimiz gibi büyük ariflerden biri olan Abdurrahman-i Cami de bu gibi görüşlerin ariflerden çoğu tarafından reddedildiğini beyan etmektedir. Dolayısıyla Mansur-i Hallaç ve Bayezid-i Bestami'yi sadece fakihler değil büyük ariflerde red etmişlerdir.

Nitekim Mansur bir gün Cüneyd-i Bağdadi'nin kapısını çalınca Cüneyd "kimsiniz?" deyince "Hakk'ım" diyen Mansur'a "Hayır Hakk değilsin, Hakk ilesin" diye cevap vermiştir Dolayısıyla Cüneyd-i Bağdadi'nin bu sözü de denilenlerin butlanına delalet etmektedir. (Şerh-i Mesnevi c.3, s.697-702)

Velhasıl bu şathiyat bazı arifler tarafından söz konusu edilmişse de çoğu arifler tarafından reddedilmiş, hatta bizzat Hallac-ı Mansur'un üstadı kendisine beddua etmiştir. Şimdi bu şathiyatı tüm ariflere ve irfan ehline mal etmek insafsızlık olmaz mı? Fakihler usulcüler müfessirler ve muhaddisler arasında da İslam'ın ruhuna aykırı bir takım sözler beyan edenler olmamış mıdır? Şimdi biri kalkar da bunları lanse eder ve bu vesileyle büyük insanlara özellikle de mukaddes ilimlere dil uzatırsa bu demagoji değil midir? Böyle bir insanın dili kesilmeli değil midir?

Bu hususta cahillere izin verilirse taş üstünde taş kalır mı? Gerçekten de Allah'tan korkmamız ve takva üzere konuşmamız gerekir. Bizim asıl problemimiz ilmi meseleler değil ahlaki hususlardır. İslami ahlaka sahip olmadan atılan hiçbir adım İslami olamaz. Zira güzel sözleri yücelten insanın amelleridir. Allah sadece muttaki insanlardan amellerini kabul eder. İmam gibi gerçek bir filozof ve arif yirminci yüzyılda bu muhteşem inkılâbı vücuda getirmişken, küfre karşı İslam ve Müslümanların izzetini korumuşken bir insanın kalkıp da "arif ve sufiler cihad ehli değildir. Onlar riyazet ve uzlet ehlidir." demek insafsızlık değil midir? Yoksa İmam Arif değil miydi? İmam irfan ehli birisi değil miydi? Şimdi pire için yorgan mı yakalım. Kaş yapayım derken göz mü çıkaralım?

Aslında daha önceden de işaret ettiğimiz gibi İslam irfanıyla felsefesiyle ahlakıyla ekonomisiyle devletiyle bir bütündür. Müslümanları arif, filozof, hizbullah, sufi radikal, ılımlı diye ayırmak cehaletten kaynaklanan bir yanılgıdır. Her arif bir hizbullah, her hizbullah bir ariftir. Gece ibadetle gündüz cihadla uğraşmaz. O her an ibadet eder ve onun ibadeti de cihaddır. Cihadı da ibadettir. "Bizim siyasetimiz dinimiz, dinimiz de siyasetimizdir." diye buyuran Ayetullah Müderris de bunu ifade etmiyor muydu?

Felsefeyi İslam'dan irfanı mücahidden ayıranlar aslında İslam'a en büyük ihaneti etmişlerdir. Hz. Ali (A) Hem bir hizbullah, hem bir inkılâpçı hem bir filozof hem bir mütekellim ve hem de bir arif idi. Hakeza diğer Ehl-i Beyt imamları ve gerçek arifler de böyleydi. Gerçek arifler de hiçbir ciheti diğerinden öne geçirmez, biri diğerinden ağır basmazdı. Onlarda her şey mutedildir. Onlar bu yüzden adildirler. Ne mutlu adillere.

Ama ne yazık ki birçok terimlerimiz tahnit edildiği gibi irfan, felsefe vb. terimlerimiz de tahnit edilmiştir. Bunlara gerçek manalarını kazandırmak gerek. Bir arif veya sufi derken aklımıza hep uzlet köşelerinde dünyadan ve içindekilerden el-etek çekmiş sadece ibadet ve rizayetle meşgul olan bir kimse gelmektedir. Bir filozof derken sadece birkaç felsefi terim ile meşgul olan İslami ruh ye ahlaktan, gerçek maneviyat ve ibadetlerden uzak bir kimse aklımıza gelmektedir. Hizbullah, radikal, muvahhid vb. sözleri söylerken de gece gündüz siyasetle uğraşan eli silahlı gözü pek mücahidler canlanmaktadır gözlerimizde. Hâlbuki asrı saadette bu böyle değildi. Müslüman’ım diyen herkes bütün bu özelliklere gücü oranında sahip çıkan kimseydi. Dolayısıyla bölünmez bir bütün olan İslami felsefesi, irfanı tasavvufu kelam ilmi cihadı ve inkılâbıyla bir arada görmek lazım. Bunları birbirinden ayırmamak gerekir. Bunlardan birini ayırmaya kalkışanlar hakikatte İmam'ın da dediği gibi "Yukarılara çıkamadığından orada olanları aşağıya indiren doğulu kafalardır." Bu yüzden görüyoruz ki bir Kesrevi çıkıyor duaya karşı çıkıyor ve İmam'ın ömrünün sonuna kadar Kur'an'dan ayırmadığı ve sürekli okuduğu dua kitabı "Mefatihul Cinan" kitabını yakıyor ve bu duaların İslam'ı gerilerde bıraktığını iddia ediyor. Bazıları da çıkıyor irfan ve tasavvufun İslam'a hiçbir şeyin vuramadığı ağır darbeleri vurduğunu söylüyor. Bir başkası da kalkıyor bunun aksini savunuyor. Aslında bunlar neye benziyor biliyor musunuz? Bu hususta bırakalım hükmü Mevlana versin ne dersiniz?

"Hindliler karanlık bir ahıra bir fil getirip halka göstermek istediler Hayvanı görmek için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı. Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkânı yoktu. O, göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini sürmeye başladılar.

Birisi eline hortumunu geçirdi "fil bir oluğa benzer" dedi. Başka birinin eline kulağı geçti, Fil bir yelpazeye benziyor" dedi. Bir başkasının eline ayağı geçmişti, dedi ki, "fil bir direğe benzer."

Bir başkası da sırtına ellemişti. Fil bir taht gibidir" dedi. Herkes neresini elledi nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya koyuldu. Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu. Birisi dal dedi öbürü elif. Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık kalmazdı." (Mesnevi; c.3, s.101-102)

Gerçekten de ne güzel diyor Mevlana değil mi? İşte bizler de İslam'a Hintlilerin file baktıkları gibi bakıyoruz. Kimimiz "İslam irfandır" derken bir diğeri "felsefedir" diyor. Bir başkası da "siyasettir" diyor. Hâlbuki bunların hiçbirisi de doğru değildir. Bu görüş ayrılıkları bizim dar bakış açılarımızdan kaynaklanmaktadır. Eğer hepimiz bir mum (nur) olan Kur'an'ı elimize alıp da bakacak olursak orada her şeyi yerli yerinde görürüz. Kur'an'da irfan, felsefe, ekonomi, psikoloji, astronomi siyaset ve benzeri her şeyin bir arada iç-içe olduğunu görürüz. Kur'an'daki arif,.filozof siyasetçi hizbullah sufi ve diğer insanlar arasında hiçbir ayrılık yoktur. Gerçek Müslüman bütün bunların toplamıdır, Müslüman akıl, vicdan, duygu, heyecan, dirayet, basiret, vb. tüm sıfatlan barındırır vücudunda. Bunları ayıranlar hakikatte karanlıklarda fili tanımlamaya çalışan Hindlilere benzerler. Bu hakikati eski gerçek ariflerde mümkün olduğu gibi çağdaş gerçek ariflerde görmek mümkündür. İmam Humeyni, M. Taki Caferi, Allame Tabatabai, Mutahhari, Cevaid-i Amuli, Hasanzade-i Amuli, Ayetullah Gılani vb. birçok arifler de böyledir. Merak edenler araştırsın ve bu yüce zatların İslam'ı nasıl bir bütün olarak ortaya koyduklarını siyaset irfan felsefe diye bir ayırıma girmediklerini bütün açıklığıyla görsünler. Görünen köy kılavuz ister mi hiç? Yeter ki samimi olalım gerisi her şey kolay.




Yüklə 1,49 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   20




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə