İsmail arabaci kiMDİR


TÜRKMEN ve TÜRK ADINA DAİR



Yüklə 2,91 Mb.
səhifə30/59
tarix31.10.2017
ölçüsü2,91 Mb.
1   ...   26   27   28   29   30   31   32   33   ...   59

TÜRKMEN ve TÜRK ADINA DAİR


 

Kaşgarlı Mahmud, Türkmen adını Oğuz ve Karluk adlarıyla birlikte anmaktadır. Ancak, onun Karluk ile Türkmen annılığından bahsederken belli bir ifade tutarlılığının olmaması meselenin izah edilmesinde karşımıza önemli bir müşkilat çıkarmaktadır.

Kaşgarlı Mahmud’un “Karluklar Türkmenlerden bir bölüktür, “Bunlar [Karluklar] Türkmenlerden bir boydur” şeklindeki ifadelerine bakılacak olursa , Türkmen adının Karlukları da içine alan siyasî bir terim olduğu ve “boylarbirliği/budun” anlamına geldiği düşünülebilir. Nitekim, bu hususta İ. Kafesoğlu da Türkmen adının “Göktürk” terimi gibi siyasî bir isimlendirme olabileceğini (ancak bu isimlendirmenin Karluklar tarafından yapıldığını) ileri sürmektedir. Fakat, kaynaklarda ne Kaşgarlının ifadelerini ne de Kafesoğlu’nun görüşünü destekleyecek bir kayıt bulunmaktadır. Öte yandan, Divan’daki “Karluk göçebe Türklerden bir bölüğün adıdır. Oğuzlardan ayrıdır. Oğuzlar gibi Türkmendirler” ifadesi ise konuya bir başka açıdan bakmamızı zaruri kılmaktadır. Bu cümlede dikkati çeken birinci nokta Karlukların göçebe Türkler arasında sayılmasıdır. Oysa, X. yüzyıl coğrafya eserlerinden Hududü’l-Alem’de Karlukların ziraat ve hayvancılık ile uğraştıkları belirtildikten sonra onların onbeş tane de şehrinden bahsedilir. Acaba, burada kasdedilen Karluklardan konar-göçerliği devam ettirenler midir? Türkmen adının yer yer konar-göçer Oğuzlar için de kullanıldığına bakılırsa bu ihtimali göz önünden uzak tutmamak gerekir. Kaşgarlı’nın Karlukları, Oğuzlardan ayrı sayması ise ilk önce lehçe bakımından bir ayrılığı ifade ettiği ortadadır. Destana göre Oğuz Kağan’ın isim verdiği Türk kabilelerinden biri de Karluklardır. Ancak, Karluklar ananevî Oğuz boyları içinde yer almazlar. Kaşgarlı Mahmud’un Karlukları Oğuzlardan saymamasında bu destanın etkili olduğu savunulabilir. Nitekim, Ebu’l-gazi’de “onlar Oğuz Kağan’ın sofrasinda yer almazlar çadırın dışıında beklerler” diyerek karlukları Oğuzlardan saymaz.

“Oğuzlar gibi Türkmendirler” ifadesine gelince: bu husus Türkmen adının etnik form veya kavmi teşekkülü ifade etmek amacıyla kullanılmaktan ziyade yukarıda belirtildiği gibi siyasî bir terim veya konar-göçerliği ifade eden bir kavram olarak kullanılmış olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

Divanu Lügati’t-Türk’te geçen “Karluklu Türkmenler” ve “ Karluk Türkmenleri” ifadeleri de izaha muhtaçtır. Burada Karlukların hakimiyet sahası içinde yaşayan Türkmen topluluklarının kastedilmiş olması icab eder. Kaşgarlı’nın bildirdiğine göre bunlar, diğer kardeşlerinden ağız farkı ile ayrılıyorlar ve “b” sesini “p” şekilnde söylüyorlardı. İslam Coğrafyacısı Makdisi, İsficab yakınlarındaki Ordu şehrinin sakinlerinin Türkmenler olduğunu, bunların İsficab hakimine ( yani Karluklara) hediyeler (vergi) gönderiğini haber vermektedir. Divan’da geçen Karluklu Türkmenler veya Karluk Türkmenleri Makdisi’nin bahsettiği Ordu şehrinin sakinleri olmalıdır. Bununla birlikte, eğer Türkmen adı bir zamanlar Karlukları da içine alan (veya Karlukların ikame ettikleri) siyasî bir terim ise Karlukların hakimiyet sahasında bulunan küçük Türkmen toıpluluğunun Karluklara vergi vermesini anlamak güç olacaktır.

Oğuzların, Türkmen diye adlandırılmaları hususunda bir şüphe bulunmamaktadır. Ancak, Oğuzlar bu adı ne suretle almışlardır?

Türkmen adının daha 8. yüzyılda görüldüğüne bakılırsa bunların On-Ok kabilelerinden birinin bakiyesi olması ihtimalini göz önüne almak gerekir. Aslında, Türkmen adının içinde yer alan “Türk” kelimesi ile Türk ve İslam tarihçilerinin benimsediği “Türk’e benzer” ve “İmanlı Türk” izahları arasındaki ortak “Türk” isimlendirmesi de dikkati çekmektedir. Türk adının Göktürk Devleti’ni kuran asıl boyun adı olduğu ve giderek siyasî bir kavram haline gelip Göktürk bayrağı altında toplanan bütün Türk boylarının ortak adı olduğu bilinmektedir. Ancak, Türk üst kimliğinin benimsendiği dönemlerde bile boy asabiyesinin güçlü oluşu yüzünden, Türk boylarının hepsi kendi boy adlarını da devam ettirmişlerdir. Çin kaynağında geçen ve Türkmen diye isimlendirilen Tö-kö-möng’ler’de böyle olmalıdır. Oğuzlar, Tö-kö-möng’lerin bulunduğu sahaya hakim olduktan sonra Oğuzlar ile Tö-kö-möng’ler (yani Türkmenler) birlikte anılmaya başlamış olması imkan dahilindedir. Çünkü, Türkmenler bir kabileden müteşekkil olsalar idi Oğuz ananesinde Karluk, Halaç ve Kanglılar gibi yerlerini alırlardı. Oysa , Türkmen adı doğrudan Oğuzların adı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kaşgarlı Mahmud Türkmen adını doğrudan Oğuzlara tahsis etmekte ve onların Türkmen adını ne suretle aldıkları hususunda da bir hikaye anlatmaktadır. Buna göre, Zülkarneyn doğu seferi sırasında Türk ülkesine gelmiş, kaçışan halktan geriye 22 kişi kalmış, Zülkarneyn de bunlara Türk’e benzer manasında “Türk-manend” demiştir. Kaşgarlı bu 22 boyun adlarını da saymaktadır. Divan’da Türkmen maddesi izah edilirken “bunlar Oğuzlardır” şeklinde açık bir ifade bulunmaktadır.

Oğuzların Türkmen adını almalarına dair ilginç görüşlerden biri de el-Biruni’nin el-Cemahir fi Marifeti’l-Cevahir eserinde yer almaktadır. El-Biruni’ye göre “Oğuz Türklerinden Müslüman olup müslümanlar arasına katılanlar iki taraf arasında tercüman olurlardı. O kadar ki bir Oğuz Müslüman olunca ‘Türkmen oldu’ derlerdi. Bunlar Türk olmalarına rağmen müslümanlar tarafından ‘Türkmen’ yani ‘Türke benzeyen’ denildi”. El-Biruni’nin verdiği bu bilgilerin en kıymetli tarafı şüphesiz , İslamiyete giren Oğuz zümrelerine Müslüman komşuları tarafından Türkmen adının verilmesidir. Acaba Türkmenler İslamiyete giren Türk zümrelerinin öncüleri olduğu için mi böyle bir isimlendirme yoluna gidilmiştir? Yoksa bu yakıştırma Oğuzların ( yani Türkmenlerin) İslam dünyasında etkilerinin artmasından sonra, onların siyasî kudretine manevi bir boyut kazandırmak amaciyla oluşturulmuş bir halk iştikakı mıdır?

Türkmen adının yükselişi Oğuzların İslamiyete girmelerinin bir neticesi gibi görünüyorsa da aslında burada Selçuklu Devleti’nin İslam dünyasında oynadığı rol gözden kaçırılmaktadır. Bu cümleden olarak Türkmen adının yükselişi doğrudan Selçuklu tarihi ile ilgilidir ve Türkmenlerin İslam tarihçilerinin eserlerinde yer işgal etmeye başlamaları da buradan kaynaklanmaktadır.

Türkmenler, Anadolu’yu baştan başa doldurduktan sonra tedricen yerleşik hayata geçmeye başladılar. Konar-göçerliği terk edip, köyler kurarak veya şehirlere yerleşerek ziraat, ticaret gibi daha çok yerleşik unsurların mesleklerini icra edenler “Türk” diye isimlendirilmiştir. Buna mukabil, konar-göçer gelenekleri devam ettirenler ise “Yörük” veya “Türkmen” adıyla anılmışlardır.

Böyle bir değişim Osmanlı tarih yazıcılığında da görülür. Ananeye göre , Osmanlıların ataları konar-göçer Türkmenlerdir. Osmanlılar, Oğuzların Kayı boyuna mensupturlar. Hanedanın şeceresi Oğuz Kağan’a dayanır. Bunlar, Moğol istilası sırasında Anadolu’ya gelmişler ve uca yerleşerek beyliklerini kurmuşlardır. Osmanlı beyliği aşiret aristokrasisi temeline dayanır. Ancak kısa zamanda konar-göçerlikten yerleşikliğe geçiş süreci başlar. Aşiret gelenekleri yerini yavaş yavaş yerleşik devlet düzenine bırakır. Bundan sonra Osmanlılar “Türk”, Osmanlı ordusu da “Türk ordusu” diye isimlendirilir. Osmanlı kaynaklarında Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safevî Devletleri ile Anadolu beylikleri “Türkmen devletleri” olarak isimlendirilir. Bu husus, adı geçen devletlerin aşiret aristokrasisine ve Türkmen geleneklerine dayanan devlet yapılanması içinde olduklarından kaynaklanıyor olabilir. Osmanlı kaynaklarında Türkmen adının sıklaşması, Osmanlı Devleti’nin Anadolu’ya ( Beylıklerin, Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerinin topraklarına) hakim olması ile başlar.

Osmanlı Devleti’nde konar göçerler bulundukları coğrafyalara göre “Yörük” veya “Türkmen” diye isimlendirilir. Yörük adı Anadolu’da oluşmuş bir terimdir. Bu adın “yürü-mek” masdarından türetildiği ve yürüyen sefere koşan çadır halkı anlamına geldiği umumiyetle kabul edilmiştir. Osmanlı kanunnamelerinde Yörük, toprağı olmayan yani bir yerde durmayan konar-göçer olarak tanımlanmıştır. Anlaşıldığına göre Yörük tanımlaması daha çok Kızılırmak yayının batısından İçel’i de içine alacak şekilde çekilecek çizginin batısında kalan bölgeler ile Rumeli topraklarında bulunan konar-göçerler için yapılmaktadır. Bununla birlikte, Kızılırmak yayının doğusunda kalan ve Türkmen diye isimlendirilen konar göçerler için de bazen “Yörük”, bazen de “Yörük Türkmenleri” şeklinde isimlendirildikleri görülür. Bu cümleden olarak Osmanlı resmî vesikalarında Dulkadirli Türkmenler için “Yörükan-ı Maraş”, Halep Türkmenleri için “Yörükan-ı Halep”, Bozok bölgesinde bulunan Türkmenler için ise “Yörükan-ı Bozok” gibi vasıflandırmalara sıklıkla rastlanmaktadır. Bu husus, Yörük-Türkmen isimlendirmelerinde etnik amillerin değil, yaşama tarzının yani konar-göçerliğin ifade edildiğini göstermektedir. Türk adı ise yerleşik hayatın temsilcisi durumundadır. Bundan dolayı, Türkmen veya Yörük’ün konar göçerliği terk etmesi halinde yaşama biçimine bağlı olarak iktisadî kaynakları ve vergi düzeni de değiştiğinden, konar-göçer’in yerleşik hayata geçmesi halinde “yörüklükten çıktı” veya “Türkmenlikten çıktı” diye tanımlanıyordu.

Netice olarak, Türkmenler hakkında haberler veren kaynaklara nazaran Türkmen adının ilk olarak hangi anlama geldiği hususu pek açık olmamakla birlikte zaman içinde konar-göçerlikle eş anlamlı olarak kullanıldığı görülmektedir.


Yazan: Dr. Tufan GÜNDÜZ . G.Ü.Fen Edebiyat Fakültesi Dergisi, S. 2, Ankara 1999.


TÜRKMENİSTAN TARİHİ
Türkmen tarihi ve kültüründen bahsederken, öncelikle Türkmenlerin bügün üzerinde yaşadıkları Türkmenistan’ın tarihinden söz etmek iyi olacaktır. Çünkü Türkmen kültürünün derinliğinde kendilerinden önce bu topraklarda yaşamış milletlerin de izleri bulunmaktadır.

Türkmenistan’da ilk insan yerleşiminin M.Ö. 7000 ile 5000 yıllarında gerçekleştiği, Toğalaktepe, Çobantepe ve Göktepe bölgelerinde bulunan kalıntılardan anlaşılmaktadır. M.Ö.8-6 yüzyıllarda Güneybatı Türkmenistan’da Hazar ve Dah kabileleri, Kuzeydoğu’da Massagitler, Amuderya’nın aşağı kısımlarında Harezmliler, Murgap vadisinde ise Parfiyalılar yaşamışlardır. Makedon İmparatoru bu topraklara gelerek, o günlerde hüküm sürmekte olan Ahemeniler devletini yıkıp, M.Ö. 330-329 yıllarında Batı Türkmenistan ve Parfiya bölgesini ele geçirir. Bu coğrafyada pek çok yeri işgal eden Büyük İskender, o günkü şartlar içinde Kuzey Türkmenistan ve Harezm bölgesini işgale teşebbüs etmez. Büyük İskender’in ölümünden sonra imparatorluğu dağılınca, Türkmenistan topraklarındaki hakimiyeti sona ermekle beraber İskender’in komutanlarından Selevk, bir süre daha Türkmenistan hakimiyetini sürdürür.

Gerek İskender gerekse Selevk’in buralarda Makedon kültürünü yayma isteği yerli halk tarafında hoşnutsuzlukla karşılandığı için, M.Ö. 3. yüzyılın ortalarında Makedon egemenliği sona erer ve M.Ö. 247 yılında Parfiya devleti ortaya çıkar. Parfiya’nın başkenti bugünkü Aşgabat’a 15 km. uzakta yer alan Bağır Köyü yakınlarındaki Nusay Kalesi’dir. Nusay Kalesi, 14 hektar üzerinde kurulu, 43 kulesi olan toprak bir kaledir. Restore edilmiş kalıntıları halen mevcuttur. Parfiyalılar Hazar’ın güneydoğusunu, Suriye ve Filistin’in de içinde olduğu toprakları işgal etmişlerdir. Parfiyalılar, Türkmenistan’ın ipek yolu üzerinde yerleşik konumlarını değerlendirerek gelişmiş bir ekonomik ve ticarî hayata sahip olmuş, yerleşik şehirler kumuşlardır. Kral I. Mitrodat zamanında, “Drahma” adı verilen, gümüşten ilk Parfiya parası basılmıştır. Eski Nusay Kalesi’nde bulunan fildişi boynuz biçimli bardaklar, Parfiya sanatçılarının yaptıkları ritonlar o dönemde büyük ilgi gördükleri gibi, motifleri ile günümüze kadar taşınmışlardır. Parfiya döneminde ciddî biçimde gelişen tarımcılık çerçevesinde buğday, arpa, mısır, pirinç, pamuk ve çeşitli meyveler yetiştirilmiştir. Parfiya devrinin önemli özelliklerinden birisi de, Arami yazısının kullanılmasıdır. 470 yıl yaşayan Parfiya devleti M.S. 224 yılında yıkılmıştır.

Türkmenistan topraklarında gelişen kültürlerden bir diğeri ise, Harezm bölgesinde ortaya çıkmıştır. Harezm, Parfiya ile yaklaşık aynı zamanlara rastlamaktadır. Kuzey Türkmenistan’da yerleşen Eski Harezm; Kalalıgır, Küzeyligir, Toprakkale, Akçagelin, Şahsanem ve eski Vas gibi önemli ekonomik ve kültürel merkezlere sahip olmuştur.

Harezmler, Çermenyap ve Dovdan isimli gelişmiş su kanalları kurarak, tarımda ileri bir seviyeye ulaşmışlardır. Harezmliler de Parfiyalılar gibi kendi paralarını basıp, “Ganlı” adı verilen kendi yazılarını kullanmışlardır.

Güney Türkmenistanda, üçüncü asırda Parfiya devletinin sona ermesi üzerine, bölgede uzun sürmeyen bir Sasani hakimiyeti başlar. Beşinci asrın ikinci yarısında da Türkmenistan, Eftalitlerin (şimdiki Türkmen boylarından biri olan abdallar) hakimiyetine geçer. Bu dönem aynı zamanda Türk halklarının Türkmenistan’da hakimiyetinin başladığı dönemdir. Nitekim altıncı yüzyıl Türkmenistan’da Türk Hakanlığı asrı olarak anılmaktadır.



Türkmenistan’da Arap hakimiyeti

Arapların Türkmenistan’a gelmesi yedinci yüzyıl ortalarına doğru olmuştur. Dönemin Merv (Marı), Abivert ve Nusay Hakimleri Araplara direnmeden İslamiyeti kabul etmişler. Arapların yönetiminde önceleri Müslüman olan halktan vergi alınmamış, ancak daha sonra bütün halktan vergi alınmaya başlanmıştır.

Dokuzuncu yüzyılda Türkmenistan’daki Arap hakimiyetinin dağıldığı ve bu hakimiyetin Tahiri ile Samanilere geçtiği görülmektedir. Onuncu yüzyılda ortaya çıkan Gazneliler, Samani hakimiyetine son vererek kendi dönemlerini başlatmışlardır.

 

Selçuklular

Bir Oğuz devleti olarak ortaya çıkan Selçukluların ilk başkenti Siriderya kıyısında kurulan Yengikent’tir. Oğuzların Kınık boyunu yöneten Tokak Bey’in oğlu Selçuk, onuncu yüzyıl ortasında Cent bölgesine yerleşir ve bölgede İslamiyet’i kabul etmiş diğer boylar gibi İslamiyet’i kabul eder. Onuncu yüzyılın sonlarında diğer Oğuz boyları ile birleşen Selçuk Bey güçlü bir devlet haline gelir. Oğuzların giderek güçlenmesi üzerine, bölgede hakim olan Gazneliler (Türkmenlerin kayı boyu), Selçuk Bey’le savaşmaya başlarlar. Gazneliler ve Oğuzlar arasında yıllar süren savaş döneminin sonunda Selçuk Bey’in torunları Muhammed Tuğrul ve Davut Çağrı Beyler, Dandanakan’da Gaznelileri büyük bir yenilgiye uğratırlar. Dandanakan savaşından sonra Oğuzlar, Oğuz ve Türkmen adı yerine Selçuk Bey’in ismi ile Selçuklu olarak anılmaya başlamışlardır. Gaznelileri yenen Selçuklular, topraklarını Maveraünnehir’den Harezm’e kadar genişletip, buralarda yerleşik hale gelmişlerdir. Selçukluların genişlemesinden rahatsız olan Abbasiler ise 1055 yılında Selçuklulara saldırdı. Selçuklular, Abbasileri yendi ve Bağdat’ı ele geçirdiler. İki Müslüman devlet arasında savaşmanın İslam’a zarar vereceğini düşünen Selçuklu ve Abbasiler, aralarında bir anlaşma yapmış ve Abbasiler, Selçukluların önderliğinde İslam düşüncesinin yayılma mücadelesine katılmışlardır. Selçuklunun asıl kurucuları Çağrı Bey 1059’da Merv’de, Tuğrul Bey ise 1063’te Rey kentinde vefat etmişlerdir. Tuğrul Bey ölümünden önce kendisinin sultan olmasını sağlayan ağabeyi Çağrı Bey’in oğlu Alparslan’ı veliaht tayin etmiştir. Türk ve Türkmen tarihinin en vefalı örneklerinden biri olan bu gelişmenin ardından Sultan Alparslan ve oğlu Melikşah, Orta Asya, Ön Asya ve Anadolu’yu kontrol altına alarak, Selçukluyu dünyanın güçlü devletlerinden biri haline getirmiştir.

Selçuklu İmparatorluğu 11. yüzyılın sonlarına doğru, Doğu ve Batı Selçukluları olarak ikiye bölünmüştür. Batı Selçukluları Anadolu, Irak ve Suriye’de, Doğu Selçukluları ise İran, Horasan, Türkmenistan, Maveraünnehir ve Afganistan’da hüküm sürmüşlerdir. Sultan Sancar zamanı Selçukluların son kuvvet dönemidir. Sultan Sancar yönetiminin son zamanlarında Türkmenler arasında çıkan ihtilafların ardından 1157 yılında hükümdar da vefat edince, Selçuklular dağılmaya başlamıştır.

Gerek Moğol, gerekse Timur yönetimi zamanında Teke, Salır, Yomut, Ersarı gibi Türkmen boyları Türkmenistan toprakları ile birlikte İran, Irak, Suriye Kafkaslar ve Türkiye’ye kadar dağılmışlardır. Bunlardan bir kısmı Batı ve Kuzey İran ile Doğu Anadolu’da devlet kuran Akkoyunlu ve Karakoyunlular arasında yaşamışlardır.

Türkmenistan; Timur devletinin yerine geçen Özbek hanı Şeybani’nin 1510 yılında Merv’de Şah İsmail’e yenilmesi üzerine Safavilerin işgaline uğramış, ancak özellikle Harezm bölgesinde yaşayan Türkmenler Özbeklerle birleşerek Safavilerin bölgede yurt tutmalarına izin vermemişlerdir. Daha sonra Özbek ve Türkmenler tarafından Harezm veya Hive Hanlığı olarak adlandırılan hanlık kurulmuştur. Bu hanlık Türkmenistan’ın büyük bir kısmına hakim olmalarına rağmen, Merv, Ahal ve Etrek’teki Türkmenler bu hanlığa karşı bağımsızlıklarını korumuşlar ve hanlığa sadece vergi vermişlerdir.

Onaltıncı ve ondokuzuncu asrın ortalarına kadar Türkmenistan tarihi İran ile, Hive ve Buhara hanlıkları arasındaki ilişkilerle belirlendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. 1645-1663 yıllarında iktidarda bulunan Ebul Gazi Bahadır Han Türkmenlere sıkıntılar yaşatınca aynı zamanlarda ortaya çıkan kuraklığın da etkisiyle, Türkmenlerin büyük bir kısmı Ahal, Etrek, Murgap ve Tecen dolaylarına yerleşmişlerdir. Bu dönemde Aral civarında yaşayan Türkmenlerin önemli bir kısmı da Kalmukların baskıları sonunda yurtlarını terkedip, Astrahan ve Kuzey Kafkasya’daki Stavropol civarlarına göç etmişlerdir.

Öte yandan Güney Türkmenistan’ın bir bölümündeki Türkmenler ise daha çok İran yönetimi altında, kuzeydeki Türkmenlere benzer sıkıntıları yaşamışlardır. Bölge halkı bir yandan İran Şahı’na vergi verirken, diğer yandan baskılara karşı Aba Serdar önderliğinde uzun süre direnmişler. Aba Serdar’ın İran Şahı tarafından öldürülmesi üzerine bu direnişi kaybetmişlerdir. 1736 yılında İran’daki karagaşadan yararlanarak tahtı ele geçiren Avşar Türkmenlerinden Nadir Şah; Irak, Hindistan, Kafkaslar ve Türkistan’a seferler yaparak büyük başarılar kazanmış, ancak Türkmen halkından ağır vergiler almayı da sürdürmüştür. Türkmen halkı 16-18. yüzyıllarda yaşadığı çok sıkıntılı zamanlara rağmen kültür hayatındaki verimliliğini kaybetmemiştir. Köroğlu, Şahsenem-Garip, Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre gibi halk destanları sosyal ve kültürel hayatı olumsuz olarak etkileyen bütün olaylara rağmen bu dönemin ürünleridir. Bu destanlarda aşk, vatan sevgisi, dürüstlük, dostluk ve aile değerleri gibi temalar işlenmiştir. Dönemin Devlet Mehmet Azadi ve Mahtumkuli gibi şair ve düşünürleri, Türkmenleri yukarıdaki temalar yanında, birlik ve beraberlik ile bir devlet etrafında toplanmaları konusunda yönlendirmişlerdir.

Türkmenlerin, Selçuklu Devleti’nden sonra düzenli orduları olan bir devleti olmamıştır. Ancak her bir boy, kendi bölgesinde hüküm süren devlete verdiği vergi dışında kendi bağımsızlıklarını sürdürmüşler. Ayrıca Türkmen boyları arasında yaşayan ve bugün de devam eden “Aksakallar Meclisi” ve “Maslahat geleneği” ile zor zamanlarda yan yana gelerek geleceklerini ilgilendiren kararları almışlardır. Maslahatta her bir Türkmen boyu, nüfusu oranında katılarak, adil bir biçimde temsil edilmiştir.

19 yüzyılda Hive Hanlığı, halktan aldığı vergiyi ağırlaştırınca Türkmenler isyan etmişlerdir. Türkmenlerin üzerine asker gönderen Hive Hanı’na boyun eğmeyen bir grup Türkmen, Fedai Han’ın karargahını basıp Muhammed Emin Han’ı öldürmüş, Emin Han’ın yerine geçen Abdullah Han, Türkmenler üzerine düzenlediği seferde yenilince, Hive Hanlığı Türkmenler ve Türkmenistan üzerinde hak iddia etmekten vazgeçmiştir.

Türkmenler, 19 Yüzyılda İran orduları ile de karşı karşıya gelmişlerdir. Selçuklardan sonra uzun süre aralarında mücadeleden dolayı zayıf düşen Türkmen boyları, 1857 yılında Nurberdi Hanın, (Mahmut İşan) başında bulunduğu Türkmen boyundan yardım isteyip, Merv yakınlarındaki Karayab mevkisinde İranlıları mağlup etmişler. Bu savaştan sonra Türkmenler İran ile, Buhara ve Hive hanlarına karşı bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bu tarihten 1870’inci yıllara kadar Kuşid Han Merv bölgesinde, Nurberdi Han Ahal bölgesinde elbirliği içerisinde Türkmenistan’ın imarı için çalışmışlardır.

Ondokuzuncu yüzyılda Asya ülkeleri Avrupa’nın kuvvetli devletleri tarafından işgale başlandı. Bir taraftan İngiltere Hindistan’ı, Afganistan’ı zaptedip Orta Asya’ya girmek isterken, diğer taraftan Rus ordusu da Orta Asya’ya girmişti. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Ruslar, Hazar Denizi’nin kıyısına askerî yığınaklar yaparak Türkmen köylerini tehdit edip, karşı koyanları topa tutarak yerle bir ediyorlardı.

Türkmenistan, İngiltere ile Ruslar arasında bölündü. İngiltere’nin yardımıyla Etrek-Gürgen nehirleri arasındaki Türkmenler zorla İran’a verildi. Bunun için Türkmenler savaştı. Kiyat Han’ın büyük oğlu Yağşımuhammet, Batı Türkmenlerine önderlik ederek İranlılara ve Ruslara istiklâl için baş kaldırdı. 1842 yılının temmuz ayında Yağşımuhammet Rus generali Putyatin tarafından tutuklandı. Yağşımuhammet 89 yaşındaki babası ile, 9 ay Bakü’de Rus hapisanesinde yattı. İran yöneticileri Yağşımuhammet’i Tahran kalesinde asmak için Ruslara onbin tümen rüşvet teklif etmişlerdi. 1842 yılının 12 Aralık ayında Kiyat Han ile Yağşımuhammet Bakü’den Tiflis’e getirildi. 1845 yılının Şubat ayında Yağşımuhammet Rusya’nın Voronej şehrine sürgün edildi ve 1849 yılının 16 Temmuzunda vatanından uzakta, bilinmiyen bir şekilde vefat etti.

1843 yılında Golovaçyev’in komutanlığında ki Rus ordusu Türkmenistan’ın kuzeyine ki Daşoğuz (Dış Oğuz) Türkmenlerinin üstüne yürüdüler. Türkmenler Ruslara karşı dağılma taktiği ile savaştılar. Bu mücadeleye kadın ve çocuklar da katılmışlardı. Onbinlerce Türkmen şehit oldu. Sadece Bedirkent köyünde 2000, Türkmen Rusların eliyle şehit oldu. Bu olay “Gazavat Kırımı” ismi ile tarihe geçti. Esas büyük savaş Göktepe’de oldu. Ruslar, Hazar Denizi’nin üstünden Ahal’a kadar yollarının üzerindeki köyleri yakıp yıkarak ilerlediler. Fakat, 1879 yılında Göktepe Kalesi’ne girmeden yenildiler. Daha sonra Rus ordusunun başına zalim general Skoblev getirildi. 1881 yılında Rusların ikinci savaşında Göktepe Kalesi zaptedilerek alındı. Erkeklerle birlikte savaşan binlerce kadın ve çocuk şehit oldu. Skoblev askerlerine kaleyi üç gün içinde yağmalamalarını emretti. Evlerdeki eşyalar ve halılar bile yağmalandı. Kalede şehit olanları gömmek için bile adam kalmamıştı. Diri kalanlara dizanteri ve veba hastalığı bulaşmıştı.

Bugünkü Afganistan’ın Cuzcan vilayetinin yüzde sekseni Türkmenlerden oluşur. Bu vilayet de halkıyla birlikte Afganistan’a verildi. Şimdi bu Türkmenler zorluklarla karşı karşıyadır. O dönemde mevcut Türkmenlerin toprağı da üçe bölündü. Daşoğuz vilayeti Hive Hanlığına, Lebap vilayeti Buhara Emirliğine verildi. Mari, Ahal, Tecen, Balkan, Mangışlak vilayetleri ise birleştirilerek bu yöre Zakaspi vilayeti adını aldı. Böylece Türkmen gücü azaldı ve Türkmenistan Rusya’nın sömürgesi altında kırk yıl kaldı. Sosyal ve iktisadi kültürün geliştirilmesine izin verilmedi. Türkmenistan’da görevli General (Gubernator) bu konuda açıkça şöyle der: “Biz yerli halkı 50 yıldır ilerlemeden ve mektepten uzak tuttuk.” 1897 yılı genel nüfus sayımında Türkmenlerin yüzde 96’sının eğitimsiz olduğu, şehirlerde yaşayan zenginler arasında eğitim görenlerin ise yüzde 2’yi geçmediği belirlendi. Birçok köyde okuma yazma bilen yoktu. Çarlık Rusya rejimi kendi sömürgeleri olan halkları eğitimsiz bırakma siyasetlerini Türkmenlere de uyguluyordu. Meselâ, 1908 yılında Zakaspi vilayetinin hakimi Yevreyinov üst organlara şöyle bilgi veriyordu: “Vilayetteki üç tane yerli ve sekiz tane Rus mektebi Türkmenlere yeter”. Varolan mekteplerde okuyan ögrencilerin ise sayısı azdı. 1914 yılında Türkmenistan halkının ancak yüzde 4’ü egitim görüyordu. Onlar da esasen çocuklardı. Rus çarlığı, genellikle, sömürgesi olan halkların çocuklarının, ilkokuldan sonra öğrenimlerine devam ettirmelerine müsade etmiyordu. Aslında, Zakaspi vilayetinde Türkistan’ın başka yerlerinde olduğu gibi, bir çok Rus ve yerli milletten öğrencileri okutan mektepler açılmıştı. Çarlık rejiminin hesabına göre bu mekteplerin vazifesi, yerli halk arasından çar hizmetinde çalışacak yöneticiler yetiştirmekten ibaretti. Fakat bunlar arasında Rus rejiminin aleyhine mücadele eden Türkmen öğretmenler çıktı. Muhammetkuli Atabayev, Tatyana Tekinskaya, Gaygısız Atabayev Türkmen halkının bu yolla yetişen ilk pedagoglarıdırlar. Mari’de, Çeleken’de, Nohur’da Türkmen mekteplerini onlar açmıştır.

1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla halkın durumu daha da kötüleşti. Savaşı öne sürerek, köylülerin ellerinden ekmeklerini, küçük ve büyük baş hayvanlarını, develerini, atlarını, kalpaklarını, ak ve kara Türkmen evlerini (çadır) alıyorlardı. Meselâ: Krasnovodsk bölgesindeki (şimdiki Türkmenbaşı) zarar ziyanı saymasak bile, sadece Zakaspi vilayetinden savaşta, 6872 at, 12805 deve, 299 araba, 32528 Türkmen kalpağı, 1659 ak ev, kara ev, birçok Türkmen halısı, 2 milyondan çok ruble, savaş için Türkmen atlı alayı (polk), ayrıca Rusya’da ağır işlerde çalıştırmak için de birçok insanı vergi olarak almışlardır. Hive Türkmenleri 24 çeşit vergi veriyorlardı. İşte bu olumsuz şartlar Türkmenleri, sömürgelikten kurtulmak için istiklâl mücadelelerine itti. Türkmenlerin istiklal mücadeleleri Ekim devriminden sonra da devam etti. 1917-1920 yıllarında Tecenliler Eziz Han’ın başkanlığında Çarlık Rusyaya karşı savaştılar. 1918 yılında Cüneyt Han, Hive’yi ele geçirdi. 1937 yılına kadar Karakum’da Ruslara karşı savaştı. Totaliter rejim onlara “Basmacılar” adını takmıştı.

Gaygısız Atabayev’in ve onun arkadaşlarının çalışmaları ile 1924 yılında Sovyetler Birliği devletine bağlı ilk Türkmenistan devleti kuruldu. Daşoğuz, Lebap vilayetleri Türkmenistan’a katıldı, Türkmenistan bir bakıma güçlendi. 1937-1938 yıllarında Türkmen halkının büyük oğulları, ilk Türkmen devletini kuranlar, Gaygısız Atabayev, Nadirbay Aytakov ve başkaları, istiklâl hareketine yardım ettikleri için Stalin buyruğu ile öldürüldüler. Onlar şimdi her Türkmenin kalbinde yaşıyor. Bu istiklal mücadelelerinde Türklerin de bilfiil yardımları olmuştur. Türkiye 1918-1924 yıllarında, Avrupa devletlerine karşı savaştıkları sırada Rusya’da esir olan Türk subayları, Orta Asya’ya gelip Türkmenlere eğitim verdiler ve istiklal mücadelelerinde yardım ettiler. Bu kişiler Sovyet totaliter rejimi tarafından Pan-Türkçülük suçlamalarıyla şehit edildiler. Sovyetler yıkıldıktan sonra Sovyetler Birliği bünyesinde değişik cumhuriyetlerin milletleriyle birlikte Türkmen halkına da bağımsızlık yolu açıldı.1985 yılında Gorbaçov’un “yeniden yapılanma” siyaseti sonucu Türkmenistan 1991 yılında bağımsız devlet oldu.

Türkmen halkı bağımsız olunca asırlar boyu süren arzusuna kavuştu. Dünyanın birçok ülkesi Türkmenistan’ın bağımsızlığını tanıdılar. Bu tanıyanlardan ilki Türkiye Cumhuriyeti oldu. Birleşmiş Milletler teşkilatı tarafından 1995 yılında Türkmenistan’ın tarafsız olmasına izin verildi. Şimdi Türkmenistan bağımsız bir devlet. Bu bağımsız devletin bayramı-toyu kutlu olsun. Bu toy dünya durdukça daha da şen olsun.


Kaynak: www.geocities.com/turkdunyasi/turkmenistan/turkmenistan.htm


Kataloq: 001703

Yüklə 2,91 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   26   27   28   29   30   31   32   33   ...   59




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə