Kastamonu hayati



Yüklə 4,31 Mb.
səhifə11/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4,31 Mb.
1   ...   7   8   9   10   11   12   13   14   ...   112

(*) Herhalde bu İşârât-ül Îcâz Mürşidi mevlâna Halit H.z lerinin emriyle olmuştur. Nitekim Mevlâna Halit bir halifesini o sıra İatanbul’a göndermiştir. A.B.

170


1142

Hanımın babası olan ve küçük aşığın oğlu Muhammed Bahaeddin Efendiye intikal etmiş olduğu ve uzun bir zaman yanlarında mahfuz kaldığı Asiye Hanımın ifadeleriyle sabittir.

Asiye Hanım, Afyonkarahisar'da 1885'de, yani dedesinin vefatından bir sene sonra dünyaya gelmiş... İstiklal savaşında Yunanlıların Afyon'u işgallerinde Asiye Hanım, ailesi ile birlikte bu cübbeyi her şeyden önce muhafazasını düşünmüş, memleketlerini terke mecbur kaldıkları ve muhacir oldukları günlerde bile, cübbeyi en mukaddes bir emanet şeklinde bilmiş ve yanlarından hiç ayırmamışlardır. Nihayet Tahir Bey isminde bir zatla evlenen mübarek Asiye Hanım, yukarda kaydedildiği üzere Kastamonu hapishane müdürlüğüne tayinleri çıkınca, ailece gelip Kastamonu'ya yerleşmişler. Böylece mübarek cübbede asıl sahibine ulaşmıştır.

MÜBAREK CÜBBE'NİN ÜSTAD'A TESLİM ŞEKLİ

Nur talebeleri bir çok zatlardan duyduğumuz kadarıyla ve Kastamonu'daki Üstad Bediüzzaman'ın büyük talebelerinden Mehmed Feyzi Efendinin rivayetiyle; Cübbenin Üstad'a teslimi şöyle gerçekleşmiştir:

Asiye Hanım, mübarek yadigâr cübbeyi ve büyük emaneti sahibine teslim etmek istiyor... Amma Üstad Hazretlerinin hiç kimseden hiç bir hediye almadığını da biliyor. Cübbeyi götürüp, "Efendim bu sizindir veya sizin olsun" desem, belki Üstad kabul etmeyecek diye, kendi kendine şöyle bir plân düşünmüştür. Mehmet Feyzi'yi araya koyacak ve "Bu mübarek cübbe, sizde emanet kalsın" diyecektir. Planladığı şekilde cübbe götürülüp Üstad'a arz ediliyor. Üstad ise, sanki bu cübbe kendi öz malıymış gibi sahib çıkıyor ve Feyzî Efendi'ye, temiz bir kab içinde, suyunu da yere döktürmemek şartıyla yıkattırıyor, astar çektiriyor. Üstadın bu haline hem Asiye Hanım, hem Mehmed Feyzi Efendi, hem diğer talebeleri hayret ediyorlar.

Eh1-i Hakikat bir âlim olan Üstad'ın talebesi ve hizmetkârı Mehmed Feyzî Efendi cübbenin Üstad'a teslimi hususunda şunları anlatıyordu:

"... Asiye Hanım (Mülazimoğlu) dedesi Küçük Aşık'ın, Mevlânâ Halid Hazretlerinden aldığı cübbeyi getirmişti. Cübbeyi yıkadım, suyunu kabristana döktüm... Ve Üstad'a ben giydirdim. Hayatta iftihar ettiğim bir husus da budur.. (179)"

Hazret-i Üstad bu mübarek cübbeyi üç sene Kastamonu'da, sonra Denizli hapsinde ve ilk Emirdağ hayatında ve Afyon hapsi ve sonrasında onbir sene kadar yanında bırakmış ve çoğu zaman da onu giymiştir. Nihayet

171


(179)Son Şahitler-1 S:162

172


1143

1951 sonlarında cübbeyi, diğer bazı eşya ve kitapları ile birlikte Urfa'ya göndermiştir. Gönderirken de kendisinin de yakında Urfa'ya geleceğini söylemiş ve buna dair bir yazı kaleme almıştır. Ancak bu "yakında" dediği geliş, on sene sonra gerçekleşebilmiştir. Hem Urfa'ya geldigindede yalnız bir buçuk gün ve iki gece hayatta kalabilmiş, buradan Rahmet-i Rahman'a kavuşmuş, Dar-ı Ahirete rıhlet etmiştir.

Mübarek cübbenin Kastamonu'da Bediüzzaman Hazretlerine ilk gelişiyle ilgili olarak, Üstad şöyle bir mektupla Isparta'daki talebelerine bildirmiştir:

"... İkincisi: Eski zamanda ondört yaşında iken icazat almanın alâmeti olan Üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe giydirmek vaziyetine maniler bulundu. Yaşımın küçüklüğü, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisveyi giymek yakışmadığı...

Saniyen: O zamanda büyük âlimler bana karşı Üstad'lık vaziyeti değil, ya rakib ve yahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve Üstad'lık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı... Ve Evliya-i azimeden dört beş zatın vefat etmeleri, elli altı senedir (180) icazetin zâhiri alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir Üstad'ın elini öpmek, Üstad'lığını kabul hakkımı bu günlerde yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlânâ zülcenaheyn Halid-i Ziyaeddin (K.S.), o cübbeye sarılan bir sarık; kendi cübbesini pek garib bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaât geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi(181)"giyiyorum,Cenab-ı Hakka a yüzbinler şükür ediyorum...(182)" ·

Mübarek cübbenin tarihçesi bahse medar olması hasebiyle ve Üstad'ın hayatında manevî büyük bir hadise olarak kaydedildiği için, Risale-i Nur'da ondan bahseden umum mektupları burada cem' etmek münasib

(180) Garib bir tevafuktur ki, mübarek cübbenin Mevlana Halid'den kendisine intikal eden küçük Âşık lâkabıyla meşhur Şeyh Muhammed Hazretlerinin Mısır'da vefat ettiği tarih, Rumi 1300, Miladi 1884'dür. Hazret-i Üstad'ın "Elli altı sene evvel" icazet almaya hak kazandığını ve bir sarık ve cübbeyi giymeye istihkak kesbettigini söylediği yılda, Küsûnatnazara alınmazsa- aynı tarihe rastlamaktadır.. Şöyle ki: Cübbenin kendisine (Üstad'a) ulaştığı sene olan 1940 hesabı kesin olsa, Rumi karşılığı 1356 dır. Elli altı seneyi de tam ve kesin ve eksiksiz kabuletsek ve cübbenin teslim tarihinden elli altı sene geri gitsek, tam 1300 kalır: Buna göre ve bu tevafuk karinesiyle Hazreti Üstad'ın icazet alma alâmeti olan bir cübbe (Yani mezkûr cübbe ta o tarihte, o zatın vefatıyla ve o kanal ile

173


Hazret-i Üstad'a mânen intikal etmiş demektir. Lâkin ancak elli altı sene sonra bizzat ulaşabilmiştir. Bu tevafukun başka bir şekli ise şöyledir: Eğer küçük Aşık hz. lerinin vefatı Hic.1300 olsa cübbenin Üstada ulaştığı senenin hicri karşılığıda 1359 dur ki üç sene fazlalık olur. Demek, az olan küsûratı nazara almadan 56 yıl geri gitsek, tamtamına hz. Üstadın ilmini bitirip icazet aldığı sene olan Hic. 1309 a tevafuk eder. A.B.

(181)Bu mübarek emaneti Risale-i Nur talebelerinden ve Ahiret hemşirelerimizden Asiye namında bir muhterem Hanımın eliyle aldım. Saidi Nursi

(182)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 170

174


1144 olur diye düşündük. Tâ ki, mübarek cübbe bahsi ikmal edilmiş olsun. Tesbit ettiğimiz kadarıyla cübbeden bahseden beş mektup vardır. Bunların ikisi Kastamonu Lahikası'nda, ikisi Denizli hapsi mektuplaınnda, biri de Emirdağ-1 lahika mektuplarındadır.

Kastamonu Lahikasında cübbeden bahseden ikinci mektup şöyledir:

".. Dua'da namı zikredilen ve Hazret-i Mevlâna'nın cübbesini tam muhafaza edip bize yetiştiren Asiye Hanımın lisanına gelen bir fıkra size gönderilecek...(183)”

DENİZLİ HAPSİ MEKTUPLARINDA CÜBBE BAHSİ

Birinci Mektup: "

Aziz Sıddık Kardeşlerim!

Yüzyirmi yaşında(184)" bulunanMevlânâ Halidin (K.S.) cübbesini size bir gün göndereceğim. O zat, onu bana giydirdiği gibi; Ben de onun namına sizin herbirinize teberrüken giydirmek için hangi vakit istereeniz göndereceğim...(185)"

İkinci Mektup:

"Aziz Sıddık Kardeşlerim! Risale-i Nur şakirtleriyle çok alâkadar Hazret-i Mevlânâ Halid'in cübbesini; kardeşlerimizden sebat ve sadakatını muhafaza etmek şartıyla, hem Mevlânâ Halid'in hem Risale-i Nurun dâimî

(183)Aynı eser S: 216

(184) Üstad Hazretleri bu mektubu 1944'de yazdıgına göre; Hicrî hesapla ki o sıra 1362'dir.- Yüzyirmi sene geri gitsek, tam tamına Mevlânâ Halid Hazretleri Şam'da vefat tarihi olan Hicri 1242'ye tevafuk eder. (h) Bu tevafuklu işarete binaen; Acaba bu cübbe Mevlânâ Halid'in giydigi en son cülbbesi midir? diye akla geliyor. Eger öyle olsa, Mevlana Halit hazretleri bu cübbeyi Şam'da vefat edeceği ğünlerde halifesi Küçtık Aşık'a hediye etmiş olabilir diye düşünüyoruz A.B.

(185)Osmanlıca Şu'alar S:268

(h) Elhadaikul verdiyye fi Ecillain Nakşibendiyye sh: 248

175


1145

talebesi olur niyetiyle giymeli. Hem başka koğuşlardaki kardeşlerimize de verebilirsiniz. Fakat ben o cübbe ile namaz kıldığım için, mezhebimizce, şiddetli temizlik şart olduğundan, yaş yere konulmasın veya yaş eller yapışmasın.

Said-i Nursi(186)"

Cübbeden bahseden Emirdağ-1 Mektuplarından birisinin içindeki parça:

"... İnayet-i Rabbaniye, sizleri bu kırılmış, bozulmuş, ihtiyar Said yerinde; kırılmaz, bozulmaz, genç, dinç, metin, sebatâr pek çok Saidleri o hizmette istihdam ediyor. Ben de kemal-i sürur ile dayanıyorum.

Evet, biliniz! Denizli hapsinde Mevlânâ Halid'in (K.S.) cübbesini giyen zatlar, sadakat ve sebat etmek şartıyla derecelerine göre kendi yerimde kabul edip vazifemi de onlara havale ediyorum... İzin veriyorum (187)"

HATIRALAR VE MENKIBELER BÖLÜMÜ

Hazret-i Üstad Kastamonu'da iken, onunla görüşen ve beraber yaşıyan talebesi ve hizmetkârları olan zatların hatıraları çoktur. Bunların bir çoğu sadece Hazret-i Üstad'la nasıl görüştüklerinin ve nasıl Risale-i Nurlara başladıklarının hikâyelerinden ibarettir. Bu hatıraların bir çoğu N.Şahiner'in "Son Şahitler” kitapları dizisinde mevcuttur. Bunların içinden, gerek şahsen dinlediklerimizden, gerekse N.Şahiner'in kaydetmiş olduğu kısımların en mühimlerinden bir kaç taneyi seçtik.

BİRİNCİSİ: Üstad'ın Kastamonu hayatının ilk günlerinden itibaren son ayrıldığı gününe kadar; Barla'lı Sıddık Süleymanlar gibi hizmetini gören ve Üstad'ın hizmetinde her bir fedakârlığı göze alan ve bir cihette Kastamonu vilâyetinin Risale-i Nura karşı intibahına-ümmiliğine rağmen- (Ispartadaki Bekir Bey gibi) sebeb olan ve Hazret-i Üstad tarafından ona "Rahmetüllah"(188)ünvanı verilen ve ismi memleketinde; Yemen Bey iken, Üstad tarafından "EMİN" olarak değiştirilen; ve kendi memleketi olan İran'da iken, "Şikâkâ" aşiretinin namdar yiğit reisi İsmail Ağa (Simiko) ile birlikte Ermenî çetelerine kan kusturan.. Ve Şâha karşı baş kaldırmalarına Osmanlılar yardım olarak verdiği cephane ve silah malzemelerini almak için o zamanlar Emin Bey'in müfrezesiyle İran'a götürülen namdar yiğit, bey, ağa olan Merhum Emin Bey'in hatıralarından bir kısmı şöyledir:

(186)Aynı eser S: 411

(187)Emirdağ-1 Osmanlıca S: 25

176


(188)Hazret-i Üstad, Çaycı Emin Ağabey nâmiyla mâruf Emin Bey'e "Rahmetullah" ünvanını verdiği hakkında şöyle diyor: "... Size ince ve derin iki meseleyi yazmak niyet edip bu mektubu yazmaya başladım. Fakat "Rahmetu- llahi Aleyhi, Rahmeten vasieten" kelimesine geldiğim dakikada, beş seneden beri Rahmet-i İlahiyyenin benim istirahatıma ve hizmetim hakkında bir cilvesinin bir zahiri ayinesi olması hasebiyle ona "Rahmetullah" namını verdigim Emin geldi. Daha vakit müsaade etmedi:' (Sarı bez cild Kastamonu Lahikası Osmanlıca S: 19)

177


1146

HAZRETİ ÜSTAD'LA İLK GÖRÜŞMESİ

Kastamonu'nun Nasrullah camii şadırvanında küçücük bir çay ocağı kurarak geçimini sağlamakta olan merhum Emin Bey, bir gün (1936 yılının bahar aylannda) Nasrullah camiinin avlusuna, Asr-ı Saadet'i, kiyafetiyle yaşatan bir zatın girdiğini görür. o kâbuslu, karanlıklı günlerde öylesi kıyafetli bir insanın dolaşması, Emin Bey'in nazar-ı dikkatini şiddetle çekti, gözünü ayırmadı, baktı ki;

Bu zat, elindeki su destisini Nasrullah Camiinin meşhur suyu ile doldurmaya başladı.

Çaycı Emin Bey duramadı. Kalktı, arkadan bu zata yaklaştı. Selâm verdi ve sordu: "Kurban nerelisin?.:'

Suyunu testisine doldurmakla meşgul yaşlı zat, Emin Bey'i önceden tanıyormuş gibi, Emin Bey'in selâmını aldıktan sonra: "Beni takib ediyorlar, bana yaklaşma! sana zarar dokunur." diye cevab verir.

Bu çok kısa ve sür'atli tanışmadan sonra; Emin Bey'in kalbi tutuşmuş, bir daha onu nasıl görebilirim diyerek merak ve hasret içinde çırpınıp duruyormuş.

Emin Bey der ki; gördüğüm o zatı eşkaliyle ta'rif ederek, sordum soruşturdum. Nihayet o zatın çarşı polis karakolunda kaldığını ve arasıra bir bekçi, ya da bir polisle birlikte Kastamonu' kal'esine çıktığını öğrendim.

ÜSTAD'DA EMİN BEYİ ARIYORMUŞ MEĞER

"Bir gün bir polis gelip beni çağırdı. Polisle birlikte kal'aya çıktık. Üstad orada idi. Üstad polise dedi:

"Kardeşim bu benim hemşehrimdir. Sen bir iki dakika bizden ayrıl, ben onunla biraz konuşacağım" Polis yanımızdan ayrılınca, Üstad kendi durumunu acı acı anlatmaya başladı. Sıhhatinin iyi olmadığını, bir kaç defa zehirlediklerini söyledi. Şeker, çay gibi ufak tefek ihtiyaçlarını bir vasıta ile kendisine ulaştırmamı söyledi. "Benim yanıma kimseyi bırakmıyorlar. Ben komisere söyleyeceğim ki; yatağımı satacağım... Arada bir vasıta olsun ki, ara sıra sen gelesin. Bir şeyler lâzım oldukça hem onu alırsın, hem de bu yatak meselesini hallederiz" dedi.

178


Bana üç tane sarı altın verdi. "Bunlar Harb-i umumi'den kaldı. Uzun yıllar saklıyorıım. Bunlar senin yanında kalsın. Bozdurur, bana lâzım olan şeyleri o parayla alırsın" dedi.

Ben durumumun iyi olduğunu o gibi ihtiyaçlarını kendimin alabileceğimi söyledim.

Üstad "Kat'iyyen karşılıksız bir şey kabul etmem" dedi. Altunları alarak yanından aynldım. Ertesi günü çarşıda birisini bozdurdum. Daha ertesi

179


1147 günü, komiser beni çağırdı: "Bu hoca efendi yorganını satmak istiyor. Sen bunun yatağını alır mısın?" dedi.

Ben de alabileceğimi söyleyince, Komiser: "Sen bununla nereden tanışıyorsun?" dedi.

Ben de "O benim hemşehrimdir, tanışırız" dedim.

Yatağı satın almak üzere beni karakolun üst katına, Üstad'ın yanına çıkarttılar. Yatağa baktım, yirmibeş lira kıymet biçerek yatak benim oldu. Bu defa aynı yatağı kira ile kendisine bırakmak üzere anlaşma yaptık. Bu vesileyle, her gün yatağın günlük kirasını almak bahanesiyle karakola gidip geliyordum. İhtiyaçlarını böylece te'min ediyordum.

.... Ben artık rahatlıkla Üstad'ın yanına gidip geliyordum. Başka kimseyi yanaştırmıyorlardı. Havalar iyi olduğu günlerde beraber dağlara giderdik. Akşamları da kitapları tashih ederdi. Kastamonu'nun kışı şiddetli geçerdi. Bazı günler odasındaki yer tahtalarının arası kırağı yağmış gibi olurdu. Küçük bir sobası vardı. Odayı pek ısıtmazdı.

Üstad ikindiden sonra kapısını kilitlerdi. Daha kimseyi yanına kabul etmezdi. Tâ ertesi gün kuşluğa kadar...

KAYBOLAN ÇORAPLAR

... Bir gün ben Üstad'ın yanına gitmiştim. Kaybolan çorabını arıyordu. Ben de kendisine yardım ettim. Bana dedi ki: "Kardeşim, ben çoraplarımı her yerde aradım. Hatta gülerek dedi, kibrit kutusunun içini bile aradım. Bazı meczub evliyalar var, bana yardım edecekleri yerde benimle eğleşiyorlar. Bu ızdıraplarım, bu şiddetli tazyik ve takiblerim altında bana yardımları olması lâzımken, bilâkıs böyle maniler çıkararak benimle uğraşıyorlar. Halk Partisi'nin bu eşedd-i zulmüne karşı neden bana yardım etmiyorlar."

Sonra gülümsiyerek "Beşyüz banknot tazminat vermezlerse kabul etmiyeceğim" dedi.

Daha sonra, mütebessim bir vaziyette kalktı. Abdest aldı, namaza durdu, duasını yaptı. Duadan sonra sobanın deliğine müteveccih olup bakıyordu. Çorabın ucu sobanın borusunun yanından çıkmış, sarkmıştı. Meğer fâreler çorabı alarak, sobanın içinden alıp götürmüşler, sobanın boru deliğine bırakmışlardı. Üstad "bunda bir hikmet var" dedi.

180

Meğer daha önceleri Risale-i Nurun bazı parçalarını soba deliğine saklamış. Fakat zamanla oraya sakladığını unutmuş, hatırından çıkmıştı. Bu hadise üzerine Nurun o parçalarını oradan alarak, daha başka emin bir yere sakladık. Az sonra kapı açıldı. Polis, jandarma ve bekçiler içeri doldular.



181

1148


Her tarafı didik didik aradılar. Fakat hiç bir şey bulamadan zabıt tutup çıktılar.

Bilâhare Üstad bu fare hadisesini ve arama meselesini bizzat kaleme aldı. Biz de Feyzi Efendiyle birlikte o mektubu imzaladık.

ÜSTAD DAĞDA NE YAPARDI?

Üstad her ne zaman dağa teneffüs için çıksa, peşine polisler veya bekçiler düşerdi. Halbuki Hazret-i Üstad dağ'da oturur ibadet eder, tefekkür eder veya eserlerini yazar ve tashih ederdi.

ÜSTAD'IN ACİB İBADETİ

Üstad'ın çok garib ve hayret verici ibadet şeklinin sadece bir misalini vermek istiyorum. Ben hemen her sabah erkenden Üstadımızın evine gider sobasını yakar, ihtiyaçlarını görürdüm. Üstad bana sıkı tenbih etmişti ki, Hiç bir zaman fecirden evvel gelme!" diye...

Bir gün her nasılsa, ayın aydınlığına aldanarak sabah olmuş zannıyla erken gitmişim. Çok soğuk bir gündü. İçeri girdim, Üstad seccadesinin başına oturmuş ibadet ediyordu. Gözleri yumuk, rengi sapsarı kesilmiş, mum ışığında seherin soğugunda hazin hazin münacaat edip, yalvarıp yakarıyordu. Ben bu haline hiç rastlamadığım için, haşyet ve dehşet içinde adeta ayakta dikili kalarak seyretmeye koyulmuşum. Tâm bir buçuk saat kadar beklemiş durmuşum.

Ben o halde beklemekte iken bir ara Hazret-i Üstad: "Kanbur!(189) nasıl sözüme geldin mi?" diye bir söz konuştu. Ben daha çok hayret ettim, bekledim, ta ezan sesleri- Tabii zamanın Tânrı uludur maskaralı ezan sesleri- gelmeye başladı. Üstad, o haşyet verici tazarru’kâr durumundan çıktı ve bana dönerek: "Kardeşim ben sana tenbih etmemiş miydim ki, şafaktan evvel gelme. Niçin geldin?" dedi.

Ben, efendim ay ışığı beni yanılttı. Kasden gelmemişim deyip özür diledim. Bir daha böyle bir şey yapmayacağımı söyledim.

Sonra sabah namazını beraber kıldık. Namazdan sonra dedi: "Karde

(189)Bu kanbur meselesini, ben bizzat 1962'de Van'da Çaycı Emin Ağabey'den duymuştum ki; seher vaktinde vuku' bulduğunu söylemişti. Fâkat N. Şahiner, o hadisenin bir ikindi namazından sonra vuku’ buldugunu Çaycı Emin Ağabeyin hatıratından nakletmektedir. Gerçi seher

182


vakti veya ikindi vakti mühim değildir. Asıl olan o hadisenin o şekilde vukuudur. A.B.

183


1149 şim benim bir vaktim vardır.(190)O vakitte melaike de gelse, kasem ederim ki, kabul edemem."

Ayrıca buyurmuşlardı ki: "Belki sen o kanbur lafımdan merak etmişsin. Onu sana anlatayım: Bir zaman ben Haşir Risalesini Barla'da yazarken, Arefeye bir kaç gün vardı. İslâhı gayr-i kabil bazı İslâm düşmanlarına kahr ile beddua etmek istedim. Fakat Hicaz da dahil, bütün meczub veliler güruhu ve onların başındaki kanbur olan kutb-u A'zam, hep beraber onların ıslahı hususunda dua ederek onları ma'nen müdafaa ettiler. Benim duam ferdî kaldığı için bana iade edildi.

Amma bu sene (1938-1939) bakıyorum ki, hepsi benim sözüme gelmişler, bana hak veriyorlar ve onlar da bana iltihak ederek beddua ediyorlar. İşte benim hitab ettiğim kanbur, zamanın meczub velilerinden kutb-u A'zamdır. Ve Hicaz'da bulunmaktadır."

Hazret-i Üstad'ın bu husustaki izahatından sonra, az bir zaman geçmişti; Bütün Anadolu'da yer yer şiddetli zelzeleler oldu. Erzincan(191)yerle bir oldu. Uzunköprü şiddetle sallanmıştı. Bütün Türkiye korku içinde kalmıştı. Bu hadiselere Mehmed Feyzî kardeşim de aynen şahittir...

VALİ AVNİ DOĞAN

... Bediüzzaman'ı hangi vilâyete göndermişlerse, oraya onunla devamlı uğraşacak, ona eziyet verecek bir Valiyi de peşinden gönderiyorlardı. Avni Doğanda(193)"Cumhuriyetin o çeşit valilerinden birisiydi. Risaleleri, mektupları kömürlüğe ve odunların altına saklıyorduk. Bir gün gelen mektupların hepsini ele geçirmişlerdi. Üstadın evine baskın yaptılar. Her tarafımı

(190)Hazret-i Üstad'ın o garip hali ve bu acib ifadesi, Peygamber Aleyhisselatü vesselam'ın şu hadia-i Şerifini hatırlatmaktadır:

Bu hadisi İmam-ı Kuşeyri meşhur risalesinde şeklinde kaydetmektedir.

Birinci şekil hadisin manası: "Benim Allah ile bir vaktim vardır ki; Onda ne bir melek-i mukarreb, ne de bir nebiy-yi mürsel aramıza giremez:”Bu hadis, her ne kadar meşhur hadis kitaplarında yer almamakta ise de, lâkin hiç bir nakkad onun gayr-i sahihliğ'ine dair bir tenkide cür'et edememiştir. İmam-ı Şemseddin Sahavi'nin "El makasid-ül Haseneh kitabının 356. sahifesinde; Acluni'nin "Keşf el Hafâ' kitabının ikinci cildinin 273.

184


sahifesinde; Molla Aliy-ül Karînin "E1 Esrar-ül merfu'a'sının 299. sahifesinde bu hadis-i şerif ele alınmış ve sihhati cihetinde kanaat getirmişlerdir.

Mevlânâ Halid Hazretleri farsça olan Divanında, Peygamberimizin medhinde bu hadisini şöyle nazımlaştırmıştır:

Demek ki, Hazret-i Peygamberin umumun üstünde ve fevkalküll bir makamda mazhar olduğu bu kudsî hakikatten, derecelerine göre evliya-i ümmetinin de hisseleri vardır. A.B.

(191)Erzincan zelzelesi 26 Aralık 1939'da vaki' oldu.

(192)Avni Doğan 1936 yılına kadar Halk Partisi'nin tek iktidar modelinin Yozgat meb'usu iken,1936'da Kastamonu'ya Vali olarak atandı ve beş sene Kastamonu'da valilik yaptı. A.B.

185


1150 zı aradılar, taradılar. Hatta o kadar ki, saatin kapaklarını bile açıp baktılar. Mehmed Feyzî'yi, kardeşim Bahri'yi ve beni karakola götürüp çok sıkıştırdılar. "Siz gizli cemiyet kuruyorsunuz... Kimlerle haberleşiyorsunuz?" diye boş ve manasız sorular sordular.. Ve bizi ayrı ayrı odalara tıktılar.

Mehmed Feyzi Efendi: "Müdür Bey, Risale-i Nurun hakkikatları dünyaya değil, ahirete bakar. İsterseniz size biraz okuyayım" diyerek Kur'an hakikatlerinden okumaya başlamış. Müdür biraz dinledikten sonra, hiddetle: "Siz beni de zehirleyeceksiniz" diyerek dinlemek istememişti.

Sonra evlerimizdeki aramalarda, benim sandıkta biraz paralarım vardı. Bu paralar üzerinde çok durdular. Bizi bu yüzden sıkıştırdılar. Vali Avni Doğan bizzat: "Bu paraları nereden buldun? Bunlar gizli teşkilâtın paralarıdır" diyordu.

Memleketimden geldiğim zaman bu kadar param vardı. Ben on-onbeş nüfusa bakarım. Bu kadar nüfusun elbette ikibin lira parası olur dedim. "Benim maddi durumumu isterseniz Ahlat kaymakamlığından sorun" dedim.

Bizi mahcup edecek hiç bir suç aleti ve suçluluk delili bulamayınca, devamlı bu iki bin lira üzerinde durdular.

Vali Avni Doğan, Bu hadiseden önce de Üstad'la çok uğraşırdı. Sık sık evine baskınlar düzenlerdi. Bir defasında yine tevhide dair bir risaleyi alıp gitti. Onun bir süretini bir daha alamadık (193)(194)"

Merhum Çaycı Emin Ağabey'in hatıratında geçen baskın hadiseleri, son Denizli hadisesi münasebetiyle yapılan umumî aramalar ve baskınlardan çok öncedir. Çünki Vali Avni Doğan 1936'dan 1941'e kadar Kastamonu Valiliği yapmış, Ondan sonra , vali Mithat Altıok yerine gelmişti. Vali Mithat, Avni Doğan'a nisbeten biraz insaniyetli ve Üstad Hazretlerini 1907'lerden beri tanıyan ve bilen bir kişiydi. Vali Mithat zamanında bir tek defa Üstad Valiliğe çağrılmasından başka(195) herhangi bir zulumlü tecavüzleri -En son Denizli hadisesi münasebetiyle mecburiyet tahtında yapılan baskınlar hariç- Vaki' olmamıştır.

N.Şahiner, her ne kadar Vali Mithat Altıok'la ilgili, Kastamonu'lu Niyazi Karatay'ın anlattığı, Münib Efendininde çokça medar-ı bahsettiği hadiseyi, ki "Üstadı Vilayet'e çağırmış, Üstad ise hiddet ve şiddetle ona bağırmış, Vali titremeye başlamış vesair... yazmışsa da; Bunu hususiyle Mehmed

186

(193)Avni Doğan'ın alıp götürdügü tevhide dair Risale meselesi Mehmet Fevzi Efendi de anlatmaktadır. Fakat bu Risale hangi risaledir? Üstad bu mühim hediseden hiç behsetmemiştir. Sureti hiç kalmayan bir risale midir? Yoksa müsveddeleri Üstad'da mevcut Risale-i Nurdan bir risale midir; bilinmemektedir. A.B.



(194) Son Şahitler-1 S:104-108

(195)Emirdağ-1 S: 168

187

1151 Feyzi Efendiye sordum. hadisenin aslı, yani Üstad 'ın Vilâyete çağrılması doğru... Fakat gerisı mübalağa ve yalandır." dedi. "Çünki o günü ben de Üstad'la beraberdim, sadece merdiven başında nasihatvarî bir iki konuşma oldu, Üstad'la onun arasında...” dedi.



Gerçekten de Hazret-i Üstad, tüm Kastamonu hayatında tek bir defa vilâyete çağrılmış, o da yalnız bu hadisedir. Üstad hazretleri Emirdağ-1 mektuplarında ve bazı dilekçelerinde bir kaç defa hadiseyi dile getirmiştir.

İKİNCİSİ: Kastamonu'nun medar-ı iftiharı ehl-i hakikat bir âlim olan Mehmed Feyzi Pamukçu Efendidir. Der ki:

İlk defa,1937 senesinde İstanbul'da Kastamonu'lu bir adam bana: "Kastamonu'ya bir hoca geldi" diye Üstad'dan bahsetmişti. Daha sonraları Kastamonu'ya geldikten bir sene kadar geçmişti ki, Üstad'ı tanımak şerefine erdim. Beni nurlara celbeden "Otuzikinci Söz" olmuştu. Otuzikinci Sözü okuduğum zaman, yattığımda bir rü'ya görmüştüm: Büyük bir şose, hava ise sünbulî ala karanlık... Büyük kalabalık insanlar vardı. "Bu asrın vazifeli şahsiyeti geliyor" denildi. Ekin biçildiği zaman çıkan tırpan sesi işitiyordum. Hışırtı devam ediyordu. Daha sonraki senelerde, Üstad'la beraber tevkif edilip Denizli'ye gittiğimiz zaman aynen o yolu orada gördüm. Nazif Çelebi'deki Üstad'ın abası, rü'yadaki aynı aba idi.

ÜSTAD HİKMET KANUNLARINA GÖRE İNSANLARI İDARE EDERDİ

Üstad kimini medhü sena ile, kimini tekdir ile, kimini de takbihle idare etmişti. işte bu idarecilik bir kemal alâmetiydi. Herkesi kendi mertebesinde idare ederdi.



Yüklə 4,31 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   7   8   9   10   11   12   13   14   ...   112




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə