Kastamonu hayati



Yüklə 4,31 Mb.
səhifə17/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4,31 Mb.
1   ...   13   14   15   16   17   18   19   20   ...   112

Nihayet 31 Mayıs 1944 çarşamba günü, Denizli mahkemesi, dava ile ilgilenen müdde-i umumisi de son mütalâasını beyan etti. Aynı günde Hazret-i Üstad, savcının tecziye talebine karşı çok kısa ve sözlü bir cevab verdi. Yazılı olarak da ikinci ehl-i vukuf raporunun bazı sehivli noktalarına cevab vermişti.

Bilâhare Üstad, savcının tecziye talebine dair olan mütalâasına genişçe i'tiraz ve ilmi cevablar verdikten sonra, Denzli Ağır ceza mahkemesi 15 Haziran 1944'de karara vardı ve Berat!.. Beraatle beraber bütün kitapların sahiplerine iadesi... Aynı günde başta Üstad olmak üzere bütün mazlum maznunlar tahliye edildiler.

Fakat Savcı tecziye iddiasında israr ederek, müddeti içerisinde mahkemenin kararını temyiz etti. Dosya, Ankara temyiz birinci dairesine tevdi’ edildi. Temyiz mahkemesi dosyayı kısa zamanda inceledi ve karara vardı. 30.12.1944 tarihinde, Denizli Ağ-ır Ceza Mahkemesinin kararını âdil bularak oy birliğiyle tasdik etti.

HAZİN BİR DRAM

Denizli hapsinde kimisi on ay, kimisi dokuz ay ve bazıları daha az olarak hapis bekledikten sonra. mahkemenin beraet kararıyla tahliye olup çıkan mazlumlar; bir kaç gün içerisinde herkes kendi memleketine ve evlerine

277


dağılıp gittiler. Ama bir yere gidemiyen ve belli bir yeri ve meskeni olmıyan birisi vardı.O da Hazret-i Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi idi. Evet

(4)Denizli Dosyası-1, S: 73

278

1205


Üstad Hazretleri, mahkemenin şu beraet kararına rağmen, yine de serbet değildi. Ankara Hükümeti Bakanlar kurulunun vereceği karar ve tayin edeceği yere gidebilecekti ancak(5) ...

Ankara'dan gelecek emir ve karar için Üstad Denizli vilâyetinde 47 gün bekletildi. Nihayet mahkeme kararı ve hukuk ve kanun diye bir şey tanımayan; kanunu da hukuku da, hükmü de ancak kendi zatları ve keyfleri olan adamların keyfi ve zulümlu emri Ankara'dan geldi; Bediüzzaman Saidi Nursi Afyon Karahisar'ın Emirdağı' kazasında mecburî iskâna tabi' tutulacaktı.Tâbiki emir hemen yerine getirildi. Biraz da göstermelik olarak bir miktar harcırah da gönderilmişti. Ağustos ayı başında yine muhafızlar nezaretinde Üstad Hazretleri Denizli'den Emirdağ'a gönderildi.

Hazret-i Üstad, mahkemenin iade kararını verdiği kitaplarının geri alınması için temyiz kararını bekledi. Bu arada kitap sahipleri olan bütün nur talebeleri de, kitaplarının Üstad Bediüzzaman Haıretlerine verilmesi için vekâletnameler gönderdiler. Nihayet temyiz mahkemesi de, mahkemenin kararını onaylayınca bir müddet yine bekledikten sonra, Üstad Denizli Barosu Avukatlarından Ziya Sönmez’e, umum kitap ve eşyalarını mahkemeden teslim alması için Emirdağ Noterliğinden 22.3.1945 tarihinde bir umumi vekâletnâme çıkararak Avukat Ziya'ya gönderdi.

Avukat Ziya Sönmez de iki üç ay sonra, yani 29.6.1945 tarihinde mahkeme emanet memurluğunda bulunan kitapların kendisine teslimi hususunda Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığından müzekkere çıkarttı ve bütün kitap ve saire eşyayı teslim alarak Üstad'a göndermek üzere, Denizli'li tüccar Hafız Mustafa'ya teslim etti.

VE GENİŞ TAFSİLAT

Denizli hapis hadisesinin bir genel haritasını üstteki fezleke ile çizdikten sonra, geniş tafsilatına ve hadiselerin belge ve vesikalarına geçmek istiyoruz.

Evet üstteki fezlekede beyan edildiği üzere,1943 yılının temmuz sonu veya ağustos başında, Denizli vilâyetinin Çivril kazasının Homa nahiyesinde ve köylerinde, Nur risalelerinin hakikatlarını neşretmele meşgul Atıf Egemen isminde faal bir Nur talebesi, nurlu ve hakikatlı hizmetlerini engellemek; Daha doğrusu bir plân neticesinde, oynanan bir oyunla kaza merkezinin müftü ve vaiziyle el birliği ederek evvelâ cami'lerde vaızlarla Risale-i Nur, Hatta Üstad Hazretlerinin şahsı ve Nur talebesi Atıf Egemen aleyhin

279


(5) Bu ifadelerimiz kader cihetindeki hikmetler ve faydalar noktasında değil, insanların acib zulümlerinin ve katmerli keyfî kanunlarının tablolarını göstermeye bakar.

280


1206 de,bir sene önce İstanbul'daki ihtiyar Şeyhin taklidini yaparak konuşmalar yaptırdılar. Bu yol bir netice vermeyince, bu defa rejime dayanarak hükûmetin nazar-ı dikkatini çekmeye çalıştılar. Neticede emniyet ve jandarma Homa ve civarında aramalar yaptı. Bir kaç el yazma Nur risaleleriyle birlikte, bir de bir nüsha elyazma "Beşinci Şua' " risalesini buldular. Bunun üzerine Atıf Egemen ile bir kaç arkadaşını Çivril'de tevkif ettirdiler. Aynı tarihten bir sene kadar önce Isparta adliyesinin Beşinci Şua' risalesi dahil bütün bu kitapların aynısı hakkında vermiş olduğu beraat kararına rağmen, bu masumlar tevkif edilmekle birlikte, Denizli Valisi hadiseyi çok büyüterek; Ankara, Isparta, İstanbul, Kastamonu Muğla ve Aydın valilerine de şifrelerle bildirdi. Ankara hükûmeti başta Reis-i cumhur İnönü Ve başbakan Şükrü Saraçoğlu ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel üçlüsü ayaklanarak hadisenin genişçe aranma ve taranmasına gizli emirler verdiler.

Kastamonu emniyeti de gelen şifre üzerine 14.8.1943 günü Üstad'ın evini aradı. Fakat bir şey bulamadı. Yani aradıkları Beşinci Şua' risalesi ele geçmemişti. Başka kitaplar mevcuddu, bir ikisini teftiş etmek üzere alıp götürmüşlerdi. Mesele zahiren kapanmış gibi oldu. Tam bu sırada; İki üç ay önce Tahiri Mutlu Ağabeyin İstanbul'da tab'a verdiği Yedinci Şu'a eseri tab'edilmiş ve Tâhiri Ağabeyin adresine sandıkla yollanmıştı. Hadisenin yaygaralarla gazetelerde neşredilmesi üzerine, matbaa sahibi Aziz Bozkurt durumu emniyete bildirdi. (6) Isparta Emniyeti de gelen bu ihbar üzerine daha çok harekete geçti. Isparta ve civarı köyleri didik didik tarandı. Bir çok Nur risaleleri sahiblerinden alındı. İşin garib tarafı da İstanbul'da Tahiri Mutlu Ağabeyin eliyle tab' edilen iman ve tevhid risalesi olan Ayet-el Kübra risalesi, Beşinci Şua' risalesi zannedilmesiydi. Hatta Denizli ilk ehl-i vukufuna dosyalar gidinceye kadar bu yeni tab' edilen eserin, hâlâ Beşinci Şua' olarak bilinmesiydi.

Isparta'da da bir çok insan tevkif edildi. Isparta savcısı daha çok gayretkeşlik içine girerek, meselenin üzerinde çok fazla durdu. Etraf vilâyet ve kazalardan bir çok insan da Isparta'ya celbedildi. Hatta ilk başta Muğla ve Denizli'den de mevkuf olan maznunlar Isparta'ya getirildi. İfadeler, sorgulamalar çok genişletilerek, derinleştirilerek sürdürüldü.

(6)Rivayeti bizzat Tahiri Mutlu Agabeyden şöyle dinledim: "Ayet-el Kübrayı Istanbul'da, daha önceleri tanıştığımız matbaacı Aziz Bozkurt'la anlaşarak teslim ettim. Ücretinin tamamını da verdim. Adresimi bırakarak ayrıldım. Bir müddet sonra Denizli hadisesi dolayısıyla bizi Isparta hapsine

281

doldurdular. Biz hapiste iken Aziz Bozkurt, baskısı tamamlanan Ayet-el Kübraları sandıklı yarak adresime yollamış ve tahmin ediyorum; evhamından, arkasından da emniyete ihbar etmişti. Çünkü Ayet-el Kübra sandıkları bizim Atabeye gelir gelmez, emniyet kuvvetleri henûz trende iken bulup almışlardı. A.B.



282

1207


Bu arada Isparta savcısı Kastamonu Savcısından, Bediüzzaman'ın da tevkif edilerek Isparta'ya gönderilmesini taleb etti. Bunun üzerine Kastamonu zabitası ve savcısı yeniden harekete geçti. Aniden Üstad'ın evi ikinci kez basıldı. Bundan bir gün önce de, Üstad'a çok müthiş bir zehir verilmişti. Zehir hastalığı içinde yapılan bu ikinci baskın tarihi 18.9.1943'de idi.

Üstadın menzili savcı muavini nezaretinde taharri komiserleri eliyle didik didik aranmıştı. Fakat çok şiddetle aradıkları şey, yani Beşinci Şua' yine bulunmamıştı. Yukarda kayıdlı Üstad'ın ifadelerinde tafsili geçtiği üzere, bu tarihten üç gün sonra,yani 20.9.1943 günü(7) " Yeniden ve daha şiddetli bir surette menzili aranmıştı Fakat yine aradıkları şeyi bulamamışlardı. Üstad'ın bu mevzuyu anlatan ifadelerinden anlaşılan odur ki; Bu tarihten bir iki gün sonra tekrar baskın ve yine arama olmuş, bu defa kömür ve odun yığınları altında saklanmış olan Yirmidördüncü Lem'a ve Sikke-i Gaybiyenin bazı parçaları bulunmuş ve alınmıştı. Bu defa Üstad Hazretleri o hastalıklı haliyle getirilip tevkif edilmişti. Bu hesaba göre bu iş o senenin Ramazan ayının dördüncü gününde olmuştu.

ÜSTAD KASTAMONU'DAN ISPARTA'YA GÖTÜRÜLÜYOR

Üstad Bediüzzaman'ın Kastamonu'dan Isparta'ya nakl hadisesi hangi günde olduğu yani hangi tarihte yola çıkarıldığı kesin olarak belli değildir. Ancak o günü, Hazret-i Üstad'ın bindirildiği otobüste, memuriyetine gitmek üzere yolculuk yapan İnebolu'lu Ziya Dilek'in anlattığına göre: o günün akşamında Hazret-i Üstad yolculara nasihat ederken; "Bu gece ağleb-i ihtimal ile Kadir gecesi'dir"(8) şeklinde ifadesi vardır.O ise, Kadir gecesinin ağleb ihtimali Ramazan-i şerifin aşr-i aherinin tek gecelerinde olması ve bu ifadenin karinesiyle büyük ihtimal ile Ramazanın yirmi dördüncü günü olduğu anlaşılır. Çünkü hem tek gecelerde olan kadir gecesi olması, hem ekseriya İslam alemi bizden bir gece önce Kadir gecesini yapması ihtimali ile de Ramazan-ı şerifin yirmibeşinci gününün yirmi altıya bağlıyan gecesinde olduğuna ihtimal verilebilir. Buna göre Hazret-i Üstad'ın Kastamonu'dan alındığı gün 11 veya 12 Ekim 1943 olup 20 Eylülden 11 Ekime kadar Kastamonu'da bırakıldığı anlaşılır.

(7) Osmanlıca Kastamonu -2 S: 334 .

(8) Bilinmiyen Taraflanyla Said-i Nursi 2.Baskı 308

283

1208


BU YOLCULUĞUN İKİ ŞÂHİDİ

Şahitlerden birincisi: Üstte bahsi geçen İnebolu'lu Ziya Dilektir. Hadiseyi şöyle anlatır:

"Ilgaz ilçesine vazifeli olduğum memuriyetime gidiyordum. İnebolu'dan Kastamonu'ya geldim. Ilgaz'a giden otobüs'e bindim. Kastamonu'nun olukbaşı karakolu yanında polis ve jandarmalar otobüsü durdurarak en arka kısmında önceden ayırmış olduklan yere Bediüzzaman Hoca Efendi'yi yerleşdirdiler. Otobüs hareket edince, yetmiş yaşındaki ihtiyar ve hasta olan Hoca Efendi otobüsün arka koltuklarındaki sarsıntıdan rahatsızlandı ve "Beni madem siyasî mücrim kabul ediyorlar. Hususî bir taksi ile gönderilmem lâzımdır." deyince; Yanımdaki ikinci numaralı koltukta oturan bir asker hemen yerinden fırlıyarak, "Ben buradan kalkıyorum, Hocam siz buyurun" dedi. Böylece askerle hocanın yerini değiştirdiler.

Ben çok korkuyor, hoca efendiye sahip çıkamıyordum. Askerle yer değişmesiyle tam gelip yanımda oturan Hoca Efendi, ismimi sordu. "Ziya Dilek" deyince, "Sen bizim Ziya'mısın, Kastamonulular namına beni yolcu etmeye mi geldin?" dedi.

Sonra, kendisini muhafız olarak götürmekle görevli, arkalarda oturan Polis Safvet'e hitaben: "Safvet, evime baskın yaptığınız zaman, ben Kur'an-ı Kerimden nereyi okuyordum?" dedi. Ve bir kâğıt isteyerek bana ayeti yazdırdı. "Ben bu ayeti okumuyor mu idim?(9)" diye yazdırdı ve şu ayeti 10

meali -i Şerifi "sabreyle, başına gelen kazay-ı Rabbaniye teslim ol! Sen inayet gözü altındasın. Merak etme, gecelerde tesbih ve tahmidata devam eyle!"

Sonra bana hitaben: "Ziya, arkadaşlarına müjde ver, Merak etmesinler. Mahkûm olmıyacağız... ya mütareke veya müsalâha edeceklerdir." dedi.

Benimle, tevkif edilmiş arkadaşlara selâm ve müjde haberini gönderiyordu. Halbuki ben memuriyetime gidiyordum. O tarafa bir yolculuğum yoktu. Herhangi bir tevkifim de mevzu' değildi."

OTOBÜSTEKİ YOLCULARA NASİHATI

"Sonra bir ara, bana dedi ki: "Şoför Efendiye söylerseniz, acaba makineyi durdurur mu? dinde icbar yoktur. Arabadakilere bir nasıhatim var" deyince,

284

(9) Anlaşılan Hazret-i Üstad, hadisenin başladığı günlerde ve taharriler esnasında bir hücüm ve taarruzu hissetmiş olacak ki, zihnen ve kalben hep bu ayet-i kerime ile meşgul imiş. A.B.



(10) Tur Suresi, Ayet 48

285


1209 şöför arabayı durdurdu. Hoca Efendi hemen konuşmaya başladı: "Bu gece ağleb-i ihtimal, leyle-i kadirdir. (11) Diğer günlerde Kur'an okunursa, harf başına on sevab, Ramazanda okunursa, bin sevab, leyle-i Kadirde okunursa, otuzbin sevab verilir.

Size, şimdi "Şu işi yaparsanız beş sarı lira var."denilse onu kazanmak için o işi yapar mısınız?"

Yolcular: "Evet yaparız ve isteriz" diye cevab verince, Hoca Efendi, konuşmasına devamla: "Bu fanî hayatta beş sarı lira kazanmak için bütün gücünüzü ve enerjinizi sarfedersiniz. Sonsuz ebedî bir hayat için dağarcığınıza azık hazırlamak istemez misiniz?"

Yolcular: "Evet isteriz" deyince, Bediüzzaman:

"Öyle ise, şimdi her Müslüman üç ihlâs, bir fatiha, bir ayetel kürsî okursa, ebedi hayatı için dağarcığına azık hazırlamış olur" dedi.

Şöför Rizeli Lütfi ve diğer yolcular, "Allah razı olsun Hocam sizden" dediler.

Az sonra İftar vakti geldi, Ilgaz'ın meşhur çamlığındaki su başında otobüs iftar molası verdi. Orada hoca efendiye Belediye tarafından verilen azık ile benimkini değiştirdik ve öylece iftar yaptık. Akşam namazını da beraber kıldık. Ilgaz'da Hoca Efendi'den ayrıldım ve işime gittim. Fakat bir kaç gün sonra beni de tevkif ederek İnebolu'ya oradan da Denizli'ye sevk ettiler. Ben Denizli'ye gittigimde Henüz Hoca Efendi'yi oraya getirmemişlerdi. Hapishanedeki arkadaşlar merakla "Üstad Hazretlerini gördünüz mü?" diye sorunca. Ilgaz yolunda araba içinde yazdırdığı ayet hatırıma geldi. Onu çıkarıp arkadaşlara okudum. Yolda cereyan eden hadiseleri de anlattım. Onlar da teselli bulup çok memnun oldular(12)

Üstad Kastamonu'dan alındığı gün, İnebolu'lu Selahaddin Çelebi'nin Kastamonulu'lardan duymuş olduğu bir rivayet de şöyledir:

"Üstad Kastamon'nun olukbaşı Karakolundan ayrılırken, oradaki po

(11)Hazret-i Üstad'ın Kastamonu'dan ne zaman alındıgı hakkında tek me'hazımız şu kavl-i âhad sayılan tek râvili rivayet yoludur. Bu rivayet kavl-i ahad olmakla birlikte, onu cerh eden ikinci bir rivayet yolu da yoktur. Tüm rivayetler, bu hadise 1943 yılı Ramazan ayı içinde olduğu

286

cihetindendir. Biz de Ustad'ın bu yolculuk tarihini mezkur rivayete bina ederek tarih sıralamalarını ona göre tanzim ettik. Bunun yanında, az ilerde nakledeceğimiz Selâhaddin Çelebi'nin hatırasında da "Üstad'ın Ankara'ya getirildigi günler, Ramazan sonu" diye kaydedilmektedir. A.B.



(12)Bilinmeyen Taraflarıyla Said-i Nursi 2. Baskı S: 308

287


1210

lislere şöyle demiştir: " O Mithat'a(13) söyleyin, benim eski ve yeni yazı ile yazılı müdafaalarımı peşimden göndersin" diyerek otobüse binmiştir(14)'

İkinci Şahid: İsmail Tunçdoğan

Aslen Elaziz Harput'lu bir aileden olup, Karadeniz Ereğlisinde 1903 yılında dünyaya gelen bu zat, Kastamonu'da jandarma Astsubay olarak vazife yaparken, Bediüzzaman'ı Kastamonu'dan Isparta'ya kadar muhafız olarak götürmüştür. Bu yolculuk ile ilgili hatıralarını şöyle anlatmıştır:

"Maltepe küçük zabit mektebini 1933'de bitirip mezun olduktan sonra çeşitli yerlerde, bu arada Mersin'de de vazife yaptıktan sonra, Kastamonu'ya merkez Karakol Kumandanı olarak tayin edilmiştim.

Mithat Altıok burada Vali idi. Ben kendisini daha önceleri Düzce'de Hükûmet tabibi iken de tanıyordum. Bir gün Vali bey beni çağırdı: "Burada Bediüzzaman isminde bir hoca var. Bu zatı incitmeden alıp Isparta'ya götüreceksin!" dedi. Sabahleyin, yanında Safvet isimli bir sivil polis me'muriyle otobüse geldiler. Hoca Safvet'ten rahatsız oluyordu. Daha önceleri de, bu adam kendisini ta'ciz etmişti.

Çankırı üzerinden Ankara'ya gidiyorduk. Bir yerde Namaz için mola verdik. Safvet'in gelmesini istemiyordu. Hatta "Bu bizimle gelirse, ben gitmem"dedi (15)" (Hatıranın diğer bölümünü az ilerde kaydedeceğiz)

BEDİÜZZAMAN VE ANKARA VALİSİ NEVZAT TANDOĞAN

Hazret-i Üstad, Kastamonu'dan Isparta'ya götürülmek üzere, Çankırı üzerinden karayoluyla Ankara'ya getirildi. Bu yolculuk herhalde o zamanın şartlarına göre, Kastamonu'dan ayrıldığı günün gecesinde Ankara'ya ulaşmış değildir. Bir ihtimal ile geceyi Çankırı'da geçirdikten sonra, sabahleyin yollarına devam etmişlerdir. Buna göre herhalde 13 Ekim 1943 günü Ankaraya varmış olabilirler.

Ankara'ya vardıklarında, jandarma astsubayı İsmail Tunçdoğan'ın ifadesinde o günü Samanpazarı semtinde mütevazi' bir otele indik" demektedir. M. Sungur ağabeyin Ankara'da bir polisten dinlemiş olduğu rivayette ise "Kastamonu oteline" şeklindedir.

288

Ankara Hükûmeti ve Valisi Bediüzzaman'ı adım adım takip etmiş olacaklardır ki; Üstad otele iner inmez Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, Ustadı vilâyete çağırmıştır. Hatta Selahaddin Çelebi'nin hatıratında otel, önceden ayarlanmış ve otel personeli ve hademeleri kıyafetine giren komiser ve po



(13)Mithat Altıok, o zamanki Kastamonu valisidir. A.B.

(14)Bilinmiyen taraflarıyla S. NURSİ S: 306

(15)Son Şahitler-3 S: 101

289


1211

lisler oteli adeta işgal etmişlerdi.

İşte altıokçu kodamanlarından Nevzat Tandoğan, hazırlanan plân gereğince hem hususî kinini ve ilhad namına olan adavetinin gayzını, İslâm dini mümessili olan Hazret-i Bediüzzaman'ın şahsında, rejim ve hükûmet kuvvetine dayanarak icra etmek üzere; hiç bir ilgisi, hiç bir müdahale hakkı yokken ve mazlum olan Bediüzzaman resmi muhafızlar nezareti altında Isparta adliyesine götürülmekte iken; kendi polisleri vasıtasıyla onu vilâyete celbettirir.

Burada Bayram Yüksel Ağabeyin Üstad'dan duymuş olduğu bir rivayeti hemen nakledelim:

Bayram Yüksel Ağabeyin Üstad'dan duymuş olduğu bir rivayet: Üstadımız buyurmuşlardı ki: "Ben Kastamonu'dan Ankara'ya geldiğimde Vali Nevzat Tandogan'la olan muamelemizden sonra, Isparta'ya gitmek üzere İstasyona götürüldük. Trene bindim. Başıma sarığımı takmıştım. Meğer Valinin tertibiyle beni sarıklı halde cürm-ü meşhud halinde yakalamak için polisler bekliyorlarmış. Ben trende iken bir pire başımı kaşıttı. Sarığımı çıkarıp bir yere indirmişken, o anda polisler baskın yaptı, beni başı açık görünce geri gittiler. Demek ki bir pire onların plânını berbat etti” Son Şahidler1 Mufassal Târihçe:

Vali Nevzat Tandoğan'la Üstad arasında geçen muameleye dönüyoruz: Vali Tandoğan, dinî an'aneleri, belki tüm esasatını mutlak inkârın verdiği bir cüretle; maddeten eli kolu bağlı, garip, misafir ve yolcu olan Bediüzzaman Hazretlerinin başına frenk serpuşunu koydurtmak ister. Altıokçu Valinin şu münasebetsiz, kanunsuz davranışıyla, din ve dinî akide ile alay etmek ve tahkir etmek hedefi apaçıktır. Çünki dünyanın her tarafında kanun ve yasaların taalluk etmediği şâz ve nâdir insanlar mevcuttur. Kaldı ki, fiilen ve amelen mevcut bir kanunu kırmak ve bozmak ve reddetmek teşebbüsü vaki' olmadığı zamanda, hiç bir muahezeye tabi' tutulamaz. Az yukarlarda ileri sürdüğümüz husus ki; bu hadise ile, yani Denizli hadisesinin tertibiyle, başta Reis İsmet inönü ve Başbakan Şükrü Saraçoğlu ve bazı hükûmet erkânı alâkadardır diye olan iddiamız burada canlı olarak bariz şekilde ıspatlanmış oluyor. Zira eğer normal bir zabıta vak'ası olarak hadise cereyan etmiş olsaydı, mesele Isparta savcısıyla, Kastamonu savcısı arasında bir münasebet tarzında cereyan ederdi.. Ve Bediüzzaman da muhafızları ile birlikte normal seyri ile Ankara'ya uğrar, hiç kimsenin haberi olmaz, sabahleyin yolculuğuna devam eder, giderdi. Ama görülüyor ki, hadise o tarzda değil, Bediüzzaman Kastamonu'dan çıktığı andan itibaren, Ankara'dan takip edilmiş ve otele (belli ve muayyen

290

ve ayarlanmış bir otele) iner inmez, Vali hemen polislerini göndermiş, Üstad'ı vilâyet konağına çağırtmıştır.



(16)Son Şahitler-1 Bayram Agabey Hatıratı

291


1212

Evet Altıokçu Vali başka bir sevdada... Şapkayı Bediüzzaman'a giydirmek için yaptığı münasebetsiz, kanunsuz ve keyfice davranışından, onunla Üstad Bediüzzaman arasında şiddetli münakaşalar cereyan etmiştir. İlim ile, kanun ile, mantık ile Bediüazzaman'a karşı mağlub ve perişan düşen bu herif, bu defa makamına, rejime ve kuvvete dayanarak fiilî tevessüle geçmek ister. Bir polise veya odacıya yirmibeş kuruş vererek dışardan bir kasket aldırır ve Bediüzzaman'ın başındaki külâha işaret ederek "Onu çıkar, bunu giy!” diye zoraki teklifte bulunur.

Hazret-i Bediüzzaman ise, boynunu göstererek:” Bu külâh ancak bu kelle ile beraber çıkabilir (17)"der, reddeder.

Gözü dönmüş Vali, bu defa serpuşu eline alarak, bizzat kendi eliyle Bediüzzaman'ın başına geçirmek için ayağa kalkar ve Bediüzzaman'ın yanına gelir. Hadisenin burasında, az ilerde nakledeceğmiz Selahaddin Çelebi'nin rivayetinde zikredilecek durumdan başka, iki rivayet şekli daha vardır.Ankara ve Isparta'da isimlerini şu anda hatırlıyamadığım bazı Nur talebelerinden duyduğum kadarıyla iki rivayet şeklinden birisi şöyledir:

"Vali Nevzat Tandoğan kasketi eline alarak Üstad'ın yanına geldiğinde, kendi eliyle başının üstüne kor ve sorar: sen şimdi kâfir oldun mu? Bediüzzaman ise "Hayır!." der. Onu ben elimle ve kendi rıza ve ihtiyarımla koymadığım için, ben değil, kâfir sen oldun.” diye mukabele eder.

İkinci rivayet yolunda ise: Vali şapkayı Üstadın başına koymaz. Koymaya teşebbüs eder, lâkin ellerini kaldırdığında havada dona kalır, bir şey yapmaz, durur.

Hazret-i Üstad Bediüzzaman Vali Tandoğan'ın dine karşı istihzası ve şahsî kin ve iğbirarının bir tezâhürü olan bu bedbahtça davranışından çok rahatsız olur ve çok ta mütessir olur. O halette Valiye dönerek: "Hey bedbaht, ben sizin bin senelik ecdadınızı temsil ediyorum, Onların bir vârisiyim. Senin bu hareketin keyfi ve küfrîdir."dedikten sonra, şöyle beddua eder: "Başından bulasın!."

Bu hadise, 13 Ekim 1943'de cereyan ettiğine göre, bir iki sene sekiz ay yirmi altı gün sonra, yani 9 Temmuz 1946'da; İtikatsızlığın ve dinsizliğin kapkaranlık olan ümitsizliğinin halet-i ruhiyesi içerisinde bocalıyarak kendi eliyle kafasına tabancayı dayayıp intihar eden Vali Nevzat Tandoğan, (18) bir mucahid Veliyullahtan yediği ma'nevî darbe böylece yerini bulur ve hayatının feci' akibetinin intiharla noktalanmasıyla kendini gösterir.

292

(17)Emirdağ-2 S:19, Zübeyir Gündüzalp'tan.



(18)Elli Ünlü Vali S: 575

293


1213

Bilâhere Hazret-i Üstad Emirdağ kazasında bulunduğu sıralarda bu intihar hadisesini duyduğunda şöyle demiştir:

"... Hem Abdurrahman Selahaddin'in medar-ı merak mektubunu ve bana şapka için Ankara'da sıkıntı veren Vali Nevzat'ın intiharıyla, kendi tokadını ve cezası kendi eliyle verilmesini...(19)”

Yine aynı mevzuda; Üstadın hey'et-i vekileye ve Meclis başkanlığına yazdığı dilekçesinin haşiyesinde şöyle demiştir:

"Yanlız beş sene evvel Ankara Valisi Nevzat Bey, cebren kıyafetime ilişmek istedi. Hem muvaffak olamadı, hem kendi kendini intihar etmekle tokadını yedi...(20)"

Üstad'ın bu ifadesinde; Nevzat Tandoğan, kendisinin başına şapkayı cebren koymaya yeltendiği ve fakat başaramadığı, yani manevî bir mani’ ile karşılaştığı hükmü teyidedilmiş oluyor.

HADİSENİN İKİ ŞÂHİDİNİN İFADELERİ VE BİR HATIRA

BİRİNCİSİ: Selahaddin Çelebidir. 1942'de Kars gümrük memurluğunda iken,1943'de altı aylık bir kurs için Ankara'ya gelmiştir. Burada bulunduğu zamanlarda, cereyan eden Denizli hadisesinde onun da ismi listeye geçmiş ve kursta iken, bir gün üstü başı, evi ve eşyası aranmış ve bazı Nur risaleleri yanında bulunmuştur. Üstad hazretleri Kastamonu'dan Ankara'ya getirildiği günlerde nezaret ve isticvab altında bulunmakta olan Selahaddin Çelebi, şunları kaydeder:

"... Bir gün komiser Naci Bey; telâşla emniyete geldi. "Sürpriz!." diye bağırdı. "Bediüzzaman Hoca Efendi'yi Kastamonu'dan getirmişler. Geceyi Çankırıkapı'da bir otelde geçirmiş. Otelde müstahdem yerine polisler geçmiş, hizmetine de, garson kıyafetinde bir komiser vermişler. "dedi.

Biraz sonra beni birinci şu'be müdürünün odasına çağırdılar. İçeri girince, Üstad'ı oturuyor gördüm. Derhal elini öptüm. Çok hararetli olan elini

294

bırakmadım. Şiddetli hasta ve yorgundu. Buna rağmen müdüre hitaben: "Bunlar bu vatanın fedakâr imanlı evlâdlarıdır. Bunlar emniyet ve asayişi ihlâl etmezler. Bilâkis muhafaza ederler.” dedi. Üstad beni ve benim gibi gençleri kastediyordu. Sonra bana dönerek: "Korkmayınız!..” dedi.



Üstad'ı tekrar otele götürdüler. Ertesi sabah beni iki polis refakatinde götürürlerken, ileride kalabalık bir gurupla Üstad'ı vilâyete götürüyorlardı. Elli metre geriden biz de onları takib ediyorduk.

(19)Emirdağ-1 S:174

(20)Denizli dosyası 4. Fasikül s:41

295


1214

Daha sonra, alt kata inilirken, orada evraklar tanzim edildi.Üstadın yanında dört beş jandarma ve bir kaç polis vardı. Hükûmet binasının çıkış kapısında duruyorlardı. Üstad'ın kiyafeti her zaman olduğu gibi, millî ve yerli kıyafetti. Sağ omuzunda mahfaza torbası içinde Kur'an-ı kerim, sol omuzunda rule yapılmış bir namaz seccadesi ve ona bağlı bir ibrik... Tarih kitaplarında görülen akıncı yiğitlerin muharip kıyafetini, İsmet İnönü devrinde Ankara'da canlandıran bir tablo gibi görünüyordu. Üst kattan bir kaç memur daha geldi. Polis ve jandarmalara, Denizli'ye (Yani evvela Isparta'ya) götürmeleri için bazı evraklar verdiler. Bu esnada Üstad yürüyüp giderken, ellerini kaldırarak: Selahaddin, korkma!.." diye bir kaç kez yüksek sesle bağırdı. Sonra hareket ettiler. Ben Üstad'ın yanına yaklaşmak istedimse de, bırakmadılar. Orada biriken halk da, aramızdaki on beş-yirmi metrelik mesafeyi doldurmuştu. Bu yüzden Üstad'ın da beni görmesi imkânsızdı.



Yüklə 4,31 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   13   14   15   16   17   18   19   20   ...   112




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə