Kastamonu hayati



Yüklə 4,31 Mb.
səhifə24/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4,31 Mb.
1   ...   20   21   22   23   24   25   26   27   ...   112

Ağır Ceza Reis-iAnkara(95)" Hazret-i Üstad, iki mahkeme arasında cereyan eden bu yazışma için de şöyle bir pusula yazmıştır:

"Demek Risale-i Nur ehemmiyetini ve kıymetini onlara ihsas etmiş.

Kardeşlerim Ankara makamatına gönderilen dört taneden, yalnız bir tane resmi noksanlarını tekmil etmek, yine kitaplar ile Ankara’ ya iade etmek üzere, oranın Ağır Ceza Reisi buraya gönderildiğine dair emrin suretidir. Hem iyi oldu. Kitaplarla daha ziyade fayda eder. Belki risaleleri çabuk ele geçirmek için bu resmi noksanlığı bahane etmişler.

Yazılarından anlaşılıyor ki; ziyade merakla risaleleri bekliyorlar ki

"Ne için istediğimize rağmen daha gelmediler" diye buranın mahkemesine itap ediyorlar. inşaallah Risale-i Nur kendi kendini onlara kabul ettirerek, onların bir kısmını iman-ı tahkiki dairesine getirecek. Madem mesele bu şekle girdi. Ben ve benim gibi alâkasızlar, bu pek büyük hizmet-i imaniyenin yüzünden bin zahmet çeksek yine şükretmeliyiz.."

Daha sonraları Hazret-i Üstad talebelerine şu mektubu yazmıştır:

"Aziz Sıddık Kardeşlerim!

Bir cilve-i İnayet-i Rabbaniyedir ki, daha müdafaatımızı ve evraklarımızı ve kitapları görmeden yalnız perde altında hissedip, Maarif vekilinin dehşetli püskürmesi ve hücumu; Beşinci Şua' ve Hücumat-ı Sitte'nin zeyli gibi gayet şiddetli mahrem risaleleri en ehemmiyetli makamat bilfiil tenkid içinde tetkik etmesi.. ve müdafaatımın ciddî dokunaklı, küfr-ü mutlaka cüretkârane darbeleri; Ankara'nın bize karşı çok şiddetli davranmasını

410

beklerken, meselenin âzametine nisbeten gayet mülayimane, belki müsalâhakârane vaziyet almış... (96)"



(95)Sadık Beyin Kolleksiyonu

(96)Denizli Mektuplan Dosyası, S: 9

411

1285


DİNÎ VE İLMÎ BAZI SUALLERE CEVAPLAR

Denizli hapsinde, Hazret-i Üstad'ın talebelerine karşı bir çok mevzularda dersleri sadır olduğu gibi, dinî ve ilmî bazı suallerine de cevabları olmuştur. Bunlar bir kaç çeşittir. Her ne kadar bu cevabların geniş tafsilatları Risale-i Nurun umumunda mevcut ise de, burada hususiyle müteveccih olup kısa kısa yazılan bu cevablar, bir arada okunması ayrı bir zevk ve şevke medardır diye buraya kaydettik. Bu cevabları beş bölümde toplıyarak dercedeceğiz:

Birinci Kısım: Sahabelerin sırr-ı tefevvuku hakkında:

".... Evet temsilde hata yok, nasılki, büyük bir veli, küçük bir ashab kadar hizmet-i İslâmiyede ehl-i sünnetçe mevki' alamadığı gibi; aynen öylede, bu zamanda hizmet-i imaniyede hazz-ı nefsini bırakıp ve mahviyet ile tesanüd ve ittihadı muhafaza eden bir halis kardeşimiz, bir Veliden ziyade mevki' alıyor diye kanaatım gelmiş. Siz daima bu kanaatımı takviye ediyorsunuz. Cenab-ı Hak sizlerden ebeden razı olsun amin.(97)"

İkinci Kısım: Müteşabih hadisler meselesi:

"Aziz Sıddık Kardeşlerim! Bu nevi hadisler müteşabih kısmındandır. Hem cüz'î ve hususi değiller. Hem umumî yerlere bakmıyorlar. Bir kısım ise: Ümmetinin başına gelen dinî fitnelerden yalnız bir tek zamanı ve Hicaz ve Irakı misal olarak gösteriyor. Zaten Abbasilerin zamanında o tarihte Mu'tezile, Râfizî, Cebrî ve perde altında zındıklar, mülhidler İslâmiyeti zedeliyen çok fırak-ı dalle meydana gelmişdiler. Şeriât ve i'tikad noktasında ehemmiyetli sarsıntılar olması hengâmında; Buhari, Müslim, İmam-ı A zam, İmam-ı Şâfiî, İmam-ı Malik, İmam-ı Ahmed bin Hanbel ve İmam-ı Gazali ve Gavs-ı A'zam ve Cüneyd-i Bağdadî gibi pek çok eazım-ı İslâmiye imdada yetişip, o fitne-i diniyeyi mağlub ettiler. O tarihten sonra üçyüz sene kadar o galebe devam ile, perde altında yine o ehl-i dalâlet fırkaları siyaset yoluyla Hülâğu, Cengiz fitnesini İslamların başına getirdiler. Bu fitneden hem hadis, hem Hazret-i Ali Radıyallahü anhü sarih bir surette aynı tarihiyle işaret ediyorlar.

Sonra bu zamanımızın fitnesi en büyük bir fitne olduğundan, hem müteaddit hadisler, hem çok işaret-i Kur'aniye aynı tarihiyle haber veriyorlar. Buna kıyasen ümmetin geçireceği safahatı küllî bir surette bir hadis beyan ettiği vakit, bazen o küllînin bir tek hadisesini misal olarak tarihi gösterir. Böyle müteşabih ve manası tamam anlaşılmıyan hadislerin Risale-i Nur eczaları kat'î bir surette te'villerini beyan etmiş. Yirmidördüncü Söz ve Beşinci Şua'da, bu hakikatı düsturuyla beyan etmiş.

412


SAİD-İ NURSİ(98)"

(97)El yazma Denizli Mektupları S: 70

(98) Denizli Kastamonu Lahikası Osmanlıca S: 31

413


1286

Üçüncü Kısım: Bazı fıkhî meseleler:

1- Sabah namazının sünnetinin Kur'anda işareti olduğu hakkında:

"Aziz Sıddık kardeşim Re'fet Bey!"

Senin âlimane suallerin Risale-i Nurun Mektubat kısmında çok ehemmiyetli hakikatların anahtarları olmasından, senin suallerine karşı lâkıyd kalamıyorum. Bunun kısaca cevabı şudur:

Madem Kur'an bir hutbe-i ezeliyedir, nev-i beşerin umum tabakatıyla ve ehl-i ibadetin bütün tâifeleriyle konuşur. Elbette onlara göre müdeaddit manaları ve küllî manasının çok mertebeleri bulunacak. Bazı müfessirler yalnız en umumî veya en sarih.. veya vâcib.. veya bir sünnet-i müekkedeyi ifade eden manayı tercih eder. Meselâ bu ayette 'den ehemmiyetli bir sünnet olan iki rek'ât teheccüd namazını ve den sünnet-i müekkede olan sabah, fecir sünnetini zikretmiş. Yoksa, evvelki mananın daha çok efradı var. Kardeşim seninle konuşmak kesilmemiş...

SAİD-İ NURSİ(99)"

2- Tesbihatın İzharının makbuliyeti hakkında:

"Aziz Kardeşlerim! bu gece evrad ile meşgul olurken, nöbetçiler ve başkalar işitiyordular. Kalbime geldi, acaba bu izhar, sevabını noksan etmiyor mu? diye merak ettim. Birden Hüccet-ül İslam İmam-ı Gazali'nin meşhur bir sözü hatıra geldi. O demiş: "Bazen izhar, çok defa ihfadan daha ziyade efdal olur" yani âşikâre yapmakta, başkalar ya istifade veya taklid etmek.. veya gafletten uyanmak.. veya dalâlette ve sefahatte muannid ise; karşısında şeâir-i İslâmiye nev'inde izhar etmek, İzzet-i diniyyeyi göstermek gibi, çok cihetle, hususan bu zamanda ve ihlâs dersini tam alanlarda, değil riya belki gizliden- tasannu' karışmamak şartıyla -çok ziyade sevablı olabilir diye bir teselli buldum...

SAİD-İ NURSİ(100)"

3- Arefe Gününde bin ihlâs hakkında:

"Aziz Mübarek Kardeşlerim!

Pek çok selâm... Bizim memlekette eskide ârefe gününde bin ihlâs-ı şerif okurduk. Ben şimdi bir gün evvel beş yüz ve Arefede dahi beşyüz okuyabildim. Kendine güvenen birden okuyabilir...

414


S.N.(101)"

(99) Denizli Kastamonu asıl mektupları S: 58

(100) Aynı eser S: 14

(101) Denizli Kastamonu Lahikaları S: 8

415

1287


Dördüncü Kısım: Bir ayetin zahirinde;"Birisi bir mü'min adamı katlederse ebedî cehennemde kalır" hükmünün manası:

"Muhterem Üstadım Efendim Hazretleri!

Ayet-i celilesi katiller hakkında pek korkunçtur. Bunu soruyorlar: "İstiğfar ettik, kabul olunmaz mı" diyorlar

Cevaben dedim: mucibince kabil-i aftır.

Her iki ayet-i celilenin manalarının te'lifini ve biri diğerini nakzedip etmediğinin bildirilmesini istediler. Üstad'ımıza müracaata mecbur kaldım. Cevabınıza intizar eyler, hürmetle ellerinden öperim efendim.

Ref'et


Üstadın cevabı:

"Birinci ayetin tefsirinde İstihlal (102) ile küfre gider. Ebedî cehennemde kalır demişler:

SAİD-İ NURSİ(103)

Beşinci Kısım: Cinlerden de Peygamber gelip gelmediği hakkında:

Ayet-i celilesi mucibince, cinlerden de

Peygamberler geldiği bildiriliyorsa da, bu husustaki müşkilin halli için vaki' suale, Üsdadımız'ın verdiği cevabtır.

"Aziz Kardaşım, hakikaten senin bu sualinin çok ehemmiyeti var Fakat Risale-i Nurun en ehemmiyetli vazifesi beşeri dalâletten ve küfr-ü mutlaktan kurtarmak olmasından, bu çeşit mes'elelere sıra gelmiyor, onlardan bahis açmıyor. Selef-i salihin dahi çok bahis etmemişler. Çünkü öyle gaybî ve görünmiyen işlerde su-i isti'mal düşer. Hem şarlatanlar hodfuruşluklarına bir vesile yapabilirler. Nasıl ki şimdi ispirtizmacılar "Cinler ile muhabere" namıyla şarlatanlık yapıyorlar. Dinin zararına alet ederler diye, çokca medar-ı bahis edilmez. Hem Hâtem-ûl Enbiya'dan

416


(A.S.M.)sonra cinlerden Peygamber gelmemiş. Hem Risale-i Nur, bu zamanda bir tâun-u beşerî olan maddiyunluk fikrini iptal etmek için, cinnî

(102) İstihlal,haramı helal ve mubah addetmek demektir. O ise haramı helal addeylemek şer'an küfrdir. A.B.

(103) Denizli Kastomunu asıl mektupları S:46

417


1288

ve Ruhanîlerin vücudlarını tanımamasından; Risale-i Nur herşeyden evvel ruhanilerin vücudlarını kat'î hüccetler ile ispat etmeye çalışmış.. Bu meseleye üçüncü derecede bakmış, tafsilini başkalara bırakmış. Belki inşaallah bir vakit Risle-i Nurun bir şâkirdi sure-i Rahmanı tefsir edip, bu meseleyi de halleder:

SAİD-İ NURSİ(104)"

İşte Denizli Hapishanesinde gizli olarak yazılıp Nur talebelerine gönderilen küçük mektuplar ve pusulalardan aldığımız ve pekaz bazı maddeler içinde çok kısa az bir kısım numunelerini gösterdiğimiz bu parçalar sadece bir fihristedir. Bu makamda mektupların yazılı asıllarını ve büyük tarihçeye alınan kısımları düşünüp bunlarla iktifa ediyoruz.

DENİZLİ MAHKEME SAFAHATI VE ÜSTAD'IN MÜDAFAATI

Üstad Bediüzzaman'ın Denizli mahkemesinde yaptığı müdafaalarının nevilere göre -küçük mektuplar gibi- tasnifine geçmeden önce, medar-ı hayret ve ibret bir noktaya işaret etmek isteriz ki: Bu faslın baş taraflarında adet ve mahiyetlerini kısaca arz ettiğimiz müdafaalarının hiç bir parçasında, sair insanlar gibi "tahliyemi taleb ediyorum" veya "beraetimi istiyorum" gibi hiçbir isteğinin bulunmaması vakasıdır. Bütün müdafaalarında sadece hak ve hakikatın anlaşılması ve Risale-i Nur davasının bilinmesi için konuşmuş ve izahlarda bulunmuştur. Kısacası, o kendi davasının ve hizmetinin hak ve hakikat olduğunu ve iman, Kur'an hizmetinden başka birşey olmadığını her çeşit ve her tabaka insanlarca anlaşılmasına çalışmış ve mücadele vermiştir. Dauasının ve hizmetinin hakikat ve mahiyeti akl-ı selim dairesinde ve hamiyetli bazı insanlar yanında anlaşılsın da kendisi hapiste kalmış, zindanda çürümüş veya dışarda bulunmuş, onun yanında bir farkı yoktur ve mühim de değildir.

Bu iddiamızı ispatlıyan Hazret-i üstad'ın dört mahkemesinde yaptığı mevcut müdafaalarının hiç birisinde tahliye veya beraet talebine dair birtek

(104) Denizli Kastamonu Mektupları aslı S: 64

418

1289 kelimesinin bulunmamasıdır. Ayrıca bu hakikat Denizli hapsinde talebelerine yazdığı şu mektubunda açıkça görünmektedir:



"Ben kendime beraet istemem. Fakat burada, hergün Eskişehir'in hapsindeki bir aydan daha ziyade bana ağır geliyor. Siz çıktıktan sonra, ne kadar elinizden gelirse, beni Istanbul, ya Kastamonu veya Isparta'ya naklediniz. Ben kendim müracaat etmem...(105)"

MÜDAFAA NEVİLERİ

Şimdi Hazret-i Üstad'ın Denizli mahkemesi safhasında yaptığı müdafaalarının yirmi iki adet parçalarını da -Küçük mektuplarda yaptığımız gibi- bir kaç kısma ayırarak her kısımdan da sadece nümûnelik parçalar vermek istiyoruz.

BİRİNCİ KISIM: İsparta C. Savcısının ve başka yerlerin müşterek iddianamelerinin bir halitası olan Denizli Savcılığının ilk hazırlık evrakına ait iddianamesindeki isnad ve iftiraları esasıyla çürüten itirazlar.

İKİNCİ KISIM: İki ehl-i vukuf raporlarına ayrı ayrı itiraz ve cevaplar.

ÜÇÜNCÜ KISIM: Sorgu hâkimlerinin kararnamelerine karşı itiraz ve ceveblar.

DÖRDÜNCÜ KISIM: Denizli Savcısının son tecziye talebine karşı itiraz ve müdafaalar.

BEŞİNCİ KISIM: Mahkeme hey'etinin mevcut kanunlar muvacehesindeki müsbet yönde vicdanî kanaatlarını tatmin edici izahlı ve ilmî müdafaalar.

ALTINCI KISIM: Hapisteki maznun talebelerinden sadece onbeşinin kısacık birer müdafaaları.

Sıralanan müdafaat kısımlarının nümunelerini vermeden önce, Hazret-i Üstad'ın bir ara mahkemeye sunmuş olduğu ufak, fakat enteresan bir dilekçesinin hatırasını kaydetmek istiyorum. Bu dilekçe, hatıralar bölümünde M.Feyzi Efendi'nin anlattığı hadise ki; Üstad bir ara mahkemeye hasta olduğundan bahisle gelemeyeceğine dair, (Bir ma'nada mahkeme heyetinin tarafsızlığını tam anlayıncaya kadar duruşmalara gelmeyi askıya almış olduğuna dair) bir dilekçe vermiş. Bilâhare de o

419

dilekçeyi geri aldığını, yani mahkemenin adaletli, vicdanlı, hakperest olduğunu hissederek anladığını, mahkemeye işaretle bildirmek istemiş olan hadiseyi de te’kid etmektedir.



(105)El yazma Denizli Mektupları S: 81

420


1290

Üstadın mevzu' edilen dilekçesi aynen şöyledir:

"Efendiler! Bizi sebebsiz kısmen mahkûm ve dokuz ay (106) sıkı ve sıkıntılı yerde tevkif etmek, gerçi bu haksız hale karşı çok şiddetli şekva ve itiraz hakkımızdır!.. Fakat "iki sebeb" bizi teskin etmiş.

Birincisi: Ne kadar tenkit nazarı da olsa, Risale-i Nura dikkatle bakan, iman noktasında herhalde istifade eder, kalben ona taraftar olur. Meğer bütün bütün kalbi çürümüş ola... Sizler gibi ehl-i insafın kalbleri(107) elbette lehimizdedir.

İkincisi: Bu kadar zaman hâkimiyetiniz altında ve size âmirimiz nazarıyla baktığımızdan sizi yabanî değil, belki hukuk-u hürriyeti veren bir uhuvvet, bir karabet manasını hissettiğimizden ve geldik geleli başka yerlere nisbeten insaflı dediğimizden; hiddet ve şiddeti size ve mahkemenize karşı bıraktık.

Fakat otuz-kırk senedenberi ecnebî hesabına ve küfür ve ilhad namına bu milleti ifsad ve vatanı parçalamak fikriyle, Kur'an hakikatına ve iman hakikatlarına her vesileyle hücum eden ve çok şekillere giren bir gizli ifsad komitesine karşı, bu mesel'emizde kendilerine perde yaptıkları insafsız ve dikkatsız me'murlara ve mahkemeyi şaşırtan onların Müslüman kisvesindeki propagandacılarına hitaben, fakat sizin huzurunuzda zahiren sizin ile bir kaç söz konuşacağıma müsaade ediniz!...

SAİD-İ NURSİ(108)"

Hazret-i Üstad'ın bu enteresan dilekçesi, mahkeme heyetinin Risale-i Nur meselesini ve işin hakikatını anladıklarını ima ettiği gibi, beraet ile hüküm ve karara varacağını da işaretle bildiriyor ve mahkemeye de bunu bildiğini iş'ar ediyor.

MÜDAFAALAR ŞEKLİ

Altı sınıfa ayırdığımız Hazret-i Üstad'ın müdafaalarının birinci kısmı olarak İsparta C.Savcısına verilen parça ile, Denizli hapsine getirildikten az bir müddet sonra, savcıya verilmiş ve başında "`Bir Cum'a gününün bir kaç saatinin mahsülüdür" diye yazılı ve sonunda "Bu istid'a Kastamonu zelzelesinden yirmi gün evvel yazılmıştır." ibaresi olan parçadır.

(106)"Dokuz ay" tabiri, herhalde hadisenin başlangıcı olan Temmuz 1943'ten beri mevkuf bulunan Atıf Egemen ve arkadaşlannın hapis müddetlerinin o ana kadar dokuz ayı buldugunu... dilekçenin Nisan

421


1944'de verildiği anlaşılmaklar Üstadın mevkufiyetinin 7. ayı olmuş oluyor. A.B.

(107)Tahiri Ağabey gibi hadisede bulunmuş bazı Nur talebelerinden bizzat duymuşuz ki: "Bir gün Ali Rıza Bey, Üstad'a karşı sert bir çıkışla bağırmıştı. Üstad ise, üzülen Nur talebelerine: "Üzülmeyin, onun kalbi bizimledir. Kasten yapıyor, şüpheleri defetsin diye" demiştir. A.B.

(108) Denizli Müdafaatı dosyası S: 59

422


1291

Evet,1943 yılı 7, 8, 9 ve 10. aylarında bir çok vilâyet ve kazalardan toplattırılan Nur talebeleri, nihayet Denizli adliyesinde davaya bakılmak üzere Denizli hapishanesinde bir araya getirilmişlerdir. Sağdan soldan getirilen bütün bu mazlum Nur talebelerinin ayrı ayrı evrak, dosya ve kitapları çok büyük bir hacim teşkil etmiş olması lâzımdır. Hatta yalnız Kastamonu ilinde tutuklanan bir kaç Nur talebesinin dosya ve evrakları Mehmed Feyzi Efendinin anlattığına göre, yerden bir sandalye yüksekliği kadar imiş...İstanbul'un ve Isparta'nın bir çok talebelerinin evrak ve dosyalarıda o nisbette hesap edilsin.

İşte tüm bu karmaşık ve çok olan evrak ve dosyalar Denizli'de toplandıktan sonra, ilk iş, Denizli savcılığının bütün bunları tetkik etmesi ve maznunların yeniden ifadelerini alarak neticeyi çıkarması çok uzun bir zaman alması icab ederken, gayet aceleyle, çok kısa bir zamanda bunu bitirmiş ve ilk hazırlık dosyasını tamamlıyarak mütalâasını yazmış ve dosyayı sorgu hâkimliğine tevdi etmiştir.

Hazret-i Üstad Denizli hapishanesine geldikten bir kaç gün sonra, C.Savcılığına vermiş olduğu müdafaalı dilekçesinden bölümler alacağız. Bu dilekçe, henüz ilgili evrak ve dosyalar savcılık tetkikatında olduğa bir zamanda büyük bir ihtimalle 1943 yılının onbirinci ayı başlarında verilmiştir.

Dilekçenin bazı bölümleri:

"Müdde-i umumi bey Hazretleri!

Yirmi senedir hayat-ı içtimaiyeyi, bilhassa böyle resmî ve ince ve siyasî hayatı terketmişim. O hallere karşı olması lazım gelen vaziyeti bilemiyorum ve düşünemiyorum.. Ve düşünmesi beni cidden incitiyor. Fakat mecburiyetle Isparta'da insafsız bir müdde-i umumî, intizamsız ve mükerrer ve lüzumsuz pek çok suallerine verdiğim cevabların hatimesi ve hülâsası ve Sorgu Hâkiminin zabtına geçmiş ve ayrıca size verilmiş olan intizamsız müdafaatım ve istidamla, belki saded hâricinde ve lüzumsuz ve tekrarlı ve intizamsızlık ve aleyhime dönecek şiddetli tabirler ve bilmediğim yeni kanunlara muhalif ifadeler bulunabilir.

Fakat madem hakikat üzere gidiyor, hakikatın hatırı için o kusurlara bakmamak gerekir. O istid'a da beş altı esas üzere gidiyor.

423

BİRİNCİSİ: Madem Hükûmet-i cumhuriye, cumhuriyetteki hürriyet-i Vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahatçilere ilişmiyor.. Elbette dindarlara ve takvacılara da ilişmemek gerektir.. Ve "madem dinsiz bir millet yaşamaz" ve Asya din noktasında Avrupa'ya benzemez.. Ve İslâmiyet hayat-ı şahsiye ve uhreviye cihetinde Hristiyanlığa uymaz.. Ve dinsiz bir Müslüman başka dinsizler gibi olmaz.. Ve bu bin seneden beri dünyayı



424

1292 diyaneti ile ışıklandıran ve bütün dünyanın tehacümatına karşı salâbet-i diniyesini kahramane muhafaza eden ve bu vatandaki milletin bir ihtiyac-ı fitrîsi hükmüne geçen Divanet, salâhat ve bilhassa iman hakikatlarının öğrenmesi yerini, hiç bir terakkiyat, hiç bir medeniyet tutamaz ve o ihtiyacı onlara unutturmaz.

Elbette bu vatandaki millete hükmeden bir hükûmet, Risale-i Nura âdalet ve kanun ve asayış cihetinde ilişmez ve iliştirmemeli.

İKİNCİSİ: Madem bir şeyi reddetmek başkadır.. Ve o şeyi kalben kabu1 etmemek daha başkadır.. Ve onun ile amel etmemek bütün bütün başkadır.. Ve her hükûmette şiddetli muhalifler bulunur ve Mecusî hâkimiyeti altında Müslümanlar ve hükûmet-i İslâmiye-i Ömeriye'de Yahudîler ve hıristiyanlar bulunmuş.. Ve asayişe ve idareye ilişmiyenin hürriyet-i şahsiyesi her hükûmette vardır, ilişilmez... Ve hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz... Ve madem asayişe ve idareye ve siyasete ilişmek isteyen, herhalde hiç şüphesiz gazeteIer ile ve dünya hadisatıyla alâkadar olacak, ta kendine yardım eden cereyanları, vaziyetleri, hadisatı bilsin, ta yanlış ayağını atmasın...

Risale-i Nur ise: şâkirtlerini o derece menetmiş ki, bütün yakın dostlarım bilirler ki; yirmi senedir, değil gazeteleri okumak, belki sormasını ve merak etmesini ve düşünmesini bana terkettirmiş... Ve iki sene, iki aydır kat'iyyen dünya cereyanlarından ve vaziyetlerinden hiç bir haber almamak derecede beni hayat-i çtimaiyeden kesmiş. Elbette ve elbette, hikmet-i hükûmet ve kanun-u siyeset ve düstur-u adalet bana ve benim gibi kardeşlerime ilişmez. Bize ilişen, herhalde ya evhamından veya garazından veya inadından ilişir.

ÜÇÜNCÜSÜ: Isparta müdde-i umumisi yanlış bir mana ile; Beşinci Şua'a dair suallerinde kanun hesabına değil, belki ölmüş bir şahsın dostluğu taassubu hesabına ma'nasız ve lüzumsuz itirazları sebebiyle bu gelecek uzunca tafsilatı vermeye mecbur oldum:

Evvela, bu Beşinci Şua'ı biz gayet mahrem tutuyoruz, neşretmiyoruz. Hem bütün taharrilerde bende bulunmadı. Hem sekiz senede bir iki defa, bir iki saat elime geçti. Hem maksadı, yalnız avamın imanlarını şüphelerden ve müteşabih hadisleri inkârdan kurtarmaktır. Dünya cihetine üçüncü, dördüncü derecede dolayısıyla bakar. Hem verdiği gaybî haberler doğrudur. Hem ehl-i siyaset ve dünya ile mübareze etmiyor. Yalnız ihbar eder. Hem şahısları tayin etmiyor, küllî bir surette bir hakikat-ı hadisiyeyi

425


beyan eder. Fakat gizli ellerde gezdiği için, bir iki haşiye bilmediğimiz bazı zatlar tarafından ilave edilerek o küllî hakikatı bu asırdaki dehşetli bir şahsa tam tatbik etmişler. Onun için bu senelerde yeni te'lif

426


1293

edilmiş zannı ile itiraz ettiler. Hem o risalenin aslı Dar-ül Hikmet'ten daha eskidir. Yalnız bir zaman sonra tanzim edildi, Risale-i Nura girdi. Şöyle ki:

Hürriyet'ten evvel İstanbul'a geldim. O zaman Japonya'nın baş kumandanı İslam Ulemasından dini bazı sualler sormuştu. Onları İstanbul Hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münasebetle sual ettiler. Ezcümle: Bir hadiste ,“ Ahirzamanın dehşetli bir şahsı sabah kalkar, alnında “haza Kâfirün” yazılmış bulunur” hadis var diye benden sual ettiler?

Dedim : Bir acib şahıs bu milletin başına geçer.. Ve sabah kalkar başına şapka giyer ve giydirir.

Bu cevaptan bunu sordular :“Acaba o zaman onu giyen kafir olmazmı?”

Dedim: Şapka başa gelecek, “secdeye gitme!” diyecek. Fakat baştaki iman o şapkayı secdeye getirecek, Müslüman edecek İnşallah...

Sonra dediler: “ Aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hadise ile Süfyan olduğu bilinecek?”

Bende cevaben dedim: Bir darb-ı mesel var ki: çok israflı adama eli deliktir, yani elinde mal durmuyor, akıyor, zayi' olur denilir. İşte o dehşetli adam, bir su olan rakıya müptela ve onun ile hasta olacak.. Ve kendisi hadsiz israfata girecek, başkalarınıda alıştıracak.

Sonra birisi bordu ki: “O süfyan öldüğü zaman, İstanbul'da Dikilitaş'ta şeytan dünyaya bağıracak ki, filan öldü?”

Bende o vakit dedim:“Telgrafla haber verilecek.. Fakat bir zaman sonra radyo çıkmış, işittim. Eski cevabım tam değilmiş bildim. Dar-ül Hikmet'te iken dedim: “Şeytan gibi radyoyla dünyaya işittirilecek.”

Sonra, Sedd-i Zülkarneyn ve Ye'cüc ve Me'cüc ve Dâbbet-ül arz ve Deccal ve Nüzul-ü İsa(A.S.) hakkında sualler sorulmuştu. Bende cevab vermiştim. Hatta eski risalelerimde onlar kısmen yazılmışlar.

Bir zaman sonra, Mustafa Kemal iki defa şifre ile ve Van'ın eski valisi ve benim dostum Tahsin Bey'in vasıtasıyla beni Ankara'ya taltif için, neşredilen “Hutuvat-ı Sitte”'ye mukâfeten celbetti. Gittim, Şeyh Sinûsî Kürtçe lisanı bilmediğinden, beni onun yerine üç yüz lira maaşla vilâyat-ı şarkiyyeye vaiz-i umumî, hem meb'us, hem Diyanet riyaseti dairesinde Darül Hikmet azaları ile beraber eski vazifem ile memnun etmek ve benim Van'da temelini attığım Medreset-üz Zehra ve Şark dârül fünunuma, Sultan Reşad'ın verdiği on dokuz bin lirayı, yüzellibin bankonota iblağ

427

ederek, iki yüz meb'us içinde yüzaltmışüç meb'usun imzasıyla kabul edildiği halde, ben Beşinci Şua' aslının verdiği haberin bir kısmını orada



428

1294


bir adamda gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım.. Ve “bu adamla başa çıkılmaz, mukabele edilmez” diye dünyayı ve siyaseti ve hayat-ı içtimaiyeyi terk edip, yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktini sarfettim...

Sonra bazı zatlar, ahirzaman hadisatını haber veren müteşabih hadisleri sual etmek münasebetiyle, o eski risalenin aslını tanzim ettim. Risale-i Nurun Beşinci Şua'ı namını aldı...

Bu makamda Isparta Müdde-i umumisinin M.Kemal'e dostluğu taasubuyla, kanunsuz ve lüzumsuz ve yanlış itirazı ve sualleri beni bu saadet harici izahatı vermeye mecbur eyledi.

Ben onun adliye kanunu namına, tamamen şahsî ve kanunsuz sözünü misal olarak beyan ediyorum; Dedi: “Beşinci Şua'da, sen hiç kalben nedamet etmedin mi ki; onu rakıdan ve şaraptan su tulumbası gibi tabirlerle tezyif etmişsin?”

Ben, bu bütün bütün manasız ve yanlış dostluk taassubuna mukabil derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, yalnız bir hissesi olabilir. Nasılki ordunun bütün ganimeti, malları, erzakları bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır. Evet, nasıl o insafsız müdde-i umumi, o çok kusurlu adamı sevmemekle beni ittiham etti, adeta vatan haini yaptı.. Ben de, onu Orduyu sevmemekle ittiham ediyorum. Çünkü, bütün şerefi ve manevî ganimeti o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakikat ise; müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemaate, orduya tevzi' edilir... Ve menfi ve tahribat ve kusurlar başa verilir.



Yüklə 4,31 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   20   21   22   23   24   25   26   27   ...   112




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə