Kastamonu hayati



Yüklə 4,31 Mb.
səhifə54/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4,31 Mb.
1   ...   50   51   52   53   54   55   56   57   ...   112

1463


İkinci kısmın (Elhüccet-üz Zehra'nın ikinci kısmının) ahirinde kasden meşgul olmamaktan murad ise; O manaların tafsilâtı ile bizzat iştigal, bazen namazı unutturur, huzura belki dokunur. Yoksa dolayısıyla ve muhtasar bir tarzda büyük faydalarını hissediyorum.

SAİD-İ NURSİ (81)"

(78)Şua'lar Envar Neşriyat S: 474

(79) Afyon Hapsi mektupları, siyah defter, S: 237

(80) Şualar Envar Neşriyat S: 271

(81))Kırmızı defter. S: 69

1464

1638


İLMÎ VE İÇTİMAÎ BAZI MES'ELELER

1- Bir kaç Deccal mes'elesi:

"

Evvela bid'atkâr bazı hocaların telkinatıyla, iddianamede İslâm Deccalının ve müteaddit bir kaç Deccalin gelmesini kabul etmiyor gibi Beşinci Şua'nın bir mes'elesine itiraz etmişler.



Buna cevaben: Gayet parlak, kat'î bir mu'cize-i peygamberîyi (A.S.M.) gösteren bu hadis-i sahihte:

"`Yani benim amcam ve pederemin kardeşi Abbas'ın veledinde hilafet-i İslâmiye devam edecek, ta o hilâfeti Deccal'ın muharrip eline geçecek.”

Yâni uzun zaman, beşyüz sene kadar Hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek ve devam edecek. Sonra Cengiz, Hülâgu denilen üç Deccaldan birisi o saltanat-ı hilâfeti mahvedecek. Deccalâne İslâm içinde hüküm sürecek.

Demek, İslâm içinde müteaddit hadislerde, bazı üç Deccal geleceğine, bazı da yirmi yedi Deccal geleceğine dair zahir bir delildir ve bu hadisdeki ihbar-ı gaybî kat'î iki mu'cizedir:

Biri: Hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, beşyüz sene devam edecek.. İkincisi de: Sonunda en zalim ve tahripçi Cengiz ve Hülâgu namındaki bir deccal eliyle inkıraz bulacak.

Acaba kütüb-ü hadisiyede Kur'an'a ve Şeair-i İslâma ait, hatta en cüz'î şeyleri de haber veren sahib-i şerait, hiç mümkiümüdir ki bu zamanımızdaki pek acib bir zamanda, en ağır şerait altında hizmet eden ve o hizmetin semerelerini dost ve düşman tasdik eden Risale-i Nur'a ve şâkirtlerine işaretleri bulunmasın!.

SAİD-İ NURSİ (83)"

2- Dünyamızın yuvarlaklığı hakkında:

"Sual: Küre-i Arzın kürevî olduğuna dair bir ayet var mı ve hangi surededir?Kürevî veya müstevî olduğunda tereddüdüm vardır. Her

1465


hükûmetin bulunduğu arazî deniz ortasındadır. Bu denizlerin etrafını muhafazakâr neler var!?.. Lütfen beyanını rica eder, ellerinizden öperim.

Emirdağlı Ali Hoca

(82)Târih-i Hulefa-Suyuti. S: 6 ve Rûmuz-ul ahadis S: 304

(83)Şualar Envar Neşrivat S: 473

1466

1639


Cevab: Risale-i Nur bu çeşit mesaili halletmiş. Küreviyet-i arz ulema-i İslâmca kabul edilmiş. Dine muhalefeti yok. Ayetteki "Sath" demesi, kürevî olmadığına delâlet etmiyor.

Müçtehidlerce "İstikbal-i Kıble" Namazda şart olması ve şart ise, bütün erkânda bulunması sırrıyla; Secde ve rükû’da istikbal-i kıble lâzım geliyor. Bu ise, yerin, zeminin küreviyetiyle ve şer'an kıble, Ka'be-i mükerremenin üstü, ta arşa kadar ve altı ferşe kadar bir amud-u nuranî olması, küreviyetle istikbal, erkânda bulunabilir.

SAİD-İ NURSİ (84)"

3- Tefsir nevileri meselesi:

"Saniyen: "Risale-i Nur Kur'an'ın kuvvetli, hakiki bir tefsiridir" Tekrar ile dediğimizden bazı dikkatsizler tam manasını bilemediğinden bir hakikatı beyan etmeye bir ihtar aldım. O hakikat şudur:

Tefsir iki kısımdır. Birisi: Malum tefsirlerdir ki, Kur'an'ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin manalarını beyan ve izah ve ispat ederler.

İkinci kısım tefsirler ise: Kur'an'ın imanî olan hakikatlarını kuvvetli hüccetlerle beyan ve ispat ve izah etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var.

Zahir malum tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda dercediyorlar. Fakat Risale-i Nur doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannid feylosofları susturan bir manevi tefsirdir...(85)"

HAPİSTE İKEN DIŞARDA GÖRÜNMESİ

Üstad Bediüzzaman Hazretleri her üç hapsinde de, hapiste iken, dışarda camilerde görünmesi gayet meşhurdur. Hatta resmen şikâyetlere mevzu olmuş ve resmî adamlarca da tesbit edilmiş bir hadisedir. Bu mevzuun uzunca tafsilatını Eskişehir hapis faslında kaydettiğimizden, Afyon hapsine ait kısmına kısaca bir temas etmeyi uygun bulduk. Ayrıca da Afyon hapsine ait kısım için iki üç şahidin şehadetini de kaydedeceğiz.

Evet, Hazret-i Üstad'ın Afyon'da hapsin içinde ve tecridinde iken, dışarda görünmesi büyük şayialara ve resmî şikâyetlere mevzu olduktan sonra. Hazret-i Üstad hadiseyi gayet zarif bir te'vil içerisinde talebelerine şöyle anlatmıştır:

1467


(84)Şua'lar S: 475

(85)Afyon Hapsi mektupları, siyah defter. S: 240

1468

1640


"...Bir zaman meşhur bir allâmeyi harbin müteaddit cephesinde cihada gidenler görmüşler. Gelip ona demişler...

O da demiş: "Bana sevab kazandırmak ve derslerimden ehl-i imana istifade ettirmek için benim şeklimde bazı evliyalar, benim yerimde işler görmüşler.”

Aynen bunun gibi, DenizIi'de camilerde beni gördüklerini hatta resmen ihbar edilmiş ve müdür ve gardiyana da aksetmiş.. Bazıları telâş ederek:

"Kim ona hapishane kapısını açıyor" demişler. Hem burada dahi aynen öyle oluyor...

Halbuki, benim çok kusurlu, ehemmiyetsiz şahsiyetime pek cüz'î bir harika isnadına bedel, Risale-i Nur'un harikalarını ispat edip gösteren "Sikke-i Gaybî" mecmuası yüz derece, belki bin derece ziyade Nurlar'a itimad kazandırır ve makbuliyetine imza basar. Hususan Nur'un kahraman talebeleri harika halleri ve kalemleriyle imza basıyorlar.

SAİD-İ NURSİ (86)"

HADİSENİN ÜÇ ŞAHİDİ

1- O sıra Afyon hapsi baş gardiyan yardımcısı Hasan Değirmenci şöyle demiştir:

"Hapishanede olduğu halde, camide, çarşıda görülüyor” diye şayialar çıkıyordu. Ben de o zaman bir cahillik yaptım. Ayakkabısını iyice sildim. Temizledim, acaba tozlanıp kirlenecek mi diye...(87)"

2- Afyonlu Hallaç Hilmi Pancaroğlu'nun ifadesi:

"...Bediüzaman hapiste iken Cuma namazına gitmek için izin istemişti. Ancak bu izin verilmeyince, birara gardiyanlar onun koğuşuna baktıklarında kendisini görememişler. Muhtelif camilere giden polisler, kendisini aynı anda "İ'marat", "Ot pazarı" ve "Mısırlı" camilerinde namaz kılarken görmüşler. Fakat cemaat camiden çıkarken kendisini bir daha bulamamışlar... Hapishaneye döndüklerinde Üstad'ı koğuşunda duruyor görmüşler. Bu hadise ekser Afyonlular'ca bilinmektedir.. (88)"

1469


3-Hz. Üstadın Afyon hapsi sırasında hapishane mahkumlarından Afyonlu İbrahim Arman bu hadise için şunları söylemiş: “ Bir Ramazan bayramı idi, Savcı ile hapishane Müdürü “Ot pazarı” Camiine Bayram namazı

(86) Şualar Envar Neşriyat S: 453

(87)Son Şahitler-1 S: 31

(88)Son Şahitler-3 S: 169

1470

1641


kılmak için gitmişler. Cami’e girdiklerinde bakıyorlarki; Bediüzzaman en ön safta oturuyor. Namazdan sonra Savcı ve Müdür Cami’ kapısının iki tarafında durarak Hocayı beklemeye başlıyorlar. Herkes çıkıyor fakat bir türlü Bediüzzamanı kapıdan çıkarken göremiyorlar. En son Cami’ imamı çıkıyıyor, ona soruyorlar:”içerde başka kimse varmı?” imam: “Hayır, hiç kimse kalmadı” diyor.

Savcı ve Müdür şaşkınlık içerisinde hapisaneye acele geliyorlar. Ben o sıra yatıyordum . Gardiyan bana : “Koş İbrahim (*) Savcı ile Müdür çağırıyorlar.” dedi. Koşa koşa gittim, hocanın koğuşunun kapısı önünde beni bekliyorlardı. Bana hiddetli bir şekilde “Aç şu kapıyı!” dediler. Kapıyı açtım.Bediüzzaman elinde tesbih,Cubbesini önüne almış oturuyordu. Bana hiddetle çıkışan Savcı ve Müdür her ikiside üstadın elini öptüler..Ve artık üstadın odasına kalem,kağıt gibi şeylerin girmesine müsaade ettiler.

Ben birkaç gün sonra müdüre sordum.“Bu değişiklik ne içindir?”, Müdür: “kardeşim, biz onu Bayram namazında camide gördük. Buraya geldiğimizdede onu koğuşunda bulduk” dedi .

(Son Şahitler-5 ,sh.136)

ÜÇÜNCÜ SAİD VE BELİRTİLERİ

Afyon hapsinin birinci senesinde Üstad'da başlıyan yeni bir halet-i ruhiye,1949 yılı başlarında kemalini bulmuş ve kendisini bir "Üçüncü Said" merhalesine yöneltmiştir. Bu halet-i ruhiye evvelâ maddî sebeblerden kaynaklanmış, bilâhare ruhî ve kalbî bir halete inkilâb etmiş olduğu görülüyor. Hazret-i Üstad bu halet-i ruhiyesini talebelerine tavsif edip bildirirken, -az ilerdeki mektuplarından görüleceği üzere- evvelâ maddî sebebleri nazara vermiş ve bundan sonra artık Risale-i Nur'un hizmet tedbirlerini, hususan müdafaalar işini hâs talebelerine bırakacağını yazmıştır. Daha sonraki aylarda inkişaf eden bu halet-i ruhiye, kendisini tamamen ahiret ehli olan bir üçüncü Said şeklinde gösterdiğini kaydetmiş.

Ancak, Hazret-i Üstad'ın bu açık ifadeleriyle birlikte, Afyon hapsinden sonra, özellikle 1950 D.P iktidarı iş başına geldikten sonra, Hazret-i Üstad bu yeni iktidarın bazı iç ve dış dünya ve siyaset mes'elelerinde takib edecekleri metodlara dair onları ikaz ve irşad eden beyanları sudur etmesiyle; Bu halet-i ruhiye ile, Üstad'ın bu tarz ehl-i idareye yaklaşımları arasında bir ilişki kurularak, Üçüncü Said safhası "Ehl-i siyaseti irşad dönemi" diye yorumlanmaya sebeb teşkil etmiştir. Bu münasebet kurma ve yorumlar, bilhassa Hazret-i Üstad'ın yanındaki hâs talebelerinden gelmesi ve Tarihçe-i

1471


(*) İbrahimin ifadesine göre Savcı kendisine hz.üstadın koğuşunun kapısının anahtarını vermiş.Üstadın yemek ve sair ihtiyaçlarını kendisi ğötürüp veriyormuş. A.B.

1472


1642

Hayat'ta o şekil kaydedilmesi elbetteki şayan-ı dikkattir. Ayrıca Üstad'ın 1950'den sonra, bir iki hizmetçisini, -hayatının o güne kadarki âdetine muhalif olarak- kendi oturduğu evinde yatıp kalkmalarına izin vermesini de mezkûr yoruma ek bir delil sayılmıştır.

Lâkin Hazret-i Üstad'ın o güzide hâs talebe ve hizmetkârlarının "Üçüncü Said" merhalesinin maddî tezahürlerini o şekilde yoruma tabi’ tutmalarına son derece hürmet etmekle beraber; Üstad'ın şu üçüncü Said şahsiyyeti hususundaki açık ifadeleriyle, o yorumlar arasında tam müntenasib bir ilişki zahirde görünmediğine binaen; ve bu mevzuda müdekkik bazı gençlerin suallerine bazen muhatap olduğumuz için, bazı tetkik ve araştırmalara girme hususunda bizi mecbur eylemiş ve şöyle birkaç istifhamlı sual ile karşı karşıya bırakmıştır:

1- Acaba Afyon hapsinde, evvelâ maddî ve mücbir sebeblerden başlayıp, yine Afyon hapsinde manevî yönde kemalini bulan Üçüncü Said merhalesinin tezahürü gibi ve Üstad'ın haber verdiği şekildeki halet-i ruhiye, hep devam etmiş midir? Hapisteki talebelerin birbirlerine karşı nazlanma hadisesinden sonra ve hadisenin yatışmasını takip eden günlerde ve hapisten tahliyelerinden sonra ve daha sonraları da devam etmiş midir?

2- Üçüncü Said halet-i ruhiyesi, tam bir târik-i dünya ve büsbütün ahiret ehli olmakla birlikte, Allah'ın lütuf ve inayetiyle -az da olsa- bir derece hakikatları dinliyecek ehl-i siyasetten bazı hamiyetli zatların meydana çıkmasıyla; onlara mühim bazı irşad ve ikazların tebliğ edilmesinde, o halet-i ruhiye mani midir? Hem bunda Eski Said, Yeni Said veya Üçüncü Said için bir engel teşkil eder mi?

3- Afyon hapsinin ve mahkemesinin başlangıcında mahkemeye sunduğu istid'alarında: "O vazifeleri yapamadığım için kusurlarım var" şeklinde nitelediği vazife ve meselelerin ifası için, zaman ve zeminin bir nebze hazırlanmasıyla, bazı girişimlerde bulunmasının, büsbütün bir ahiret ehli ve târik-i dünya olsa bile -hangi Said merhalesi olursa olsun- vazifeleri çerçevesinde değil midir?

4- Üstad'ın sıddık talebelerinin o halisane yorum ve ifadelerinden nem kapan ve hududsuz bir siyasetin kapısının tamamen açıldığını sanan bazı kimselerin, yorum üstüne yorumlarının ve bize göre mes'elenin hakikatını tamamen hudut ve çizgisinden aşırıp çıkaranların ve işi tamamen bir

1473


particilik ve siyasî bir pozisyona götürenlerin fiillerinin bir münasib manası ve değeri, Üstad'ın o irşadkâr ikazlarıyla bir bağlantısı var mıdır?

5-İşin hakikatı ise, 1946 yılında, Emirdağı'nda Hazret-i Üstad'da mukaddemeleri başlıyan, yeni ve küllî ve muazzam bir terakkî merhalesinin yükseliş belirtilerini gösteren ve hava unsuruyla Nur unsurunun lâtif, nur

1474

1643


anî âlemlerinin kapılarının açılmasını ve bunlarda tecelli eden Ehadiyyet ve Samediyyetin delil ve hüccetlerini ibraza matuf marifet-i ilâhiyyede yeni yeni terakki merhalelerinin görünmesini bildiren o kudsi haletin mukaddemesinin, Afyon hapsinde doruk noktasına ulaşan kemalatının halâtı tezahür etmesi içinde; ehl-i siyaseti de irşad ve ikaz vazifeleri arasında bir tenakuz var mıdır?

İşte bu istifhamların cevablarını bulmadan önce, Üçüncü Said ve mukaddemeleri hakkında sudûr eden Üstad'ın bazı açıklamalarını arzedelim:

Evvela: Afyon hapsinde mezkûr haletin ilk mukaddemeleri hakkında Üstad'ın talebelerine haber verdiğ'i mektubu şöyledir:

Aziz Sıddık Kardeşlerim!

İki ehemmiyetli sebeb ve bir kuvvetli ihtara binaen, ben bütün vazife-i müdafaatı buraya gelen ve gelecek Nur erkânlarına bırakmaya kalben mecbur oldum. Hususan (H. R.T.F.S.(89))

Birinci Sebeb: Ben hem sorgu dairesinde, hem çok emarelerden bildim ki; bana karşı ellerinden geldiği kadar müşkilât yapmağa ve fikren onlara galebe etmemden kaçmaya çalışıyorlar.. ve resmen onlara iş'ar var ki; güya ben konuşsam, mahkemeleri ilzam edecek derecede ve diplomatları susturacak bir iktidar-ı ilmî ve siyasî göstereceğim diye benim konuşmama bahanelerle mani' oluyorlar. Hatta sorguda bir suale karşı dedim: "Tahattur edemiyorum" O hâkim, taaccüb ve hayretle dedi: "Senin gibi fevkalâde acib zekâvet ve ilim sahibi nasıl unutur?" Onlar Risale-i Nur'un harika yüksekliklerini ve ilmî tahkikatını benim fikrimden zannedip dehşet almışlar. Beni konuşturmak istemiyorlar.

Hem güya benim ile kim görüşse, birden Nur'un fedakâr bir talabesi olur. Onun için beni görüştürmüyorlar. Hatta Diyanet reisi dahi demiş: "Kim onunla görüşse ona kapılır, cazibesi kuvvetlidir"

Demek, şimdi işimi de sizlere bırakmaya maslahatımız iktiza ediyor.. ve yanınızdaki yeni ve eski müdafaatlarım benim bedelime sizin meşveretinize iştirâk eder, O kâfidir.

İkinci Sebeb: Başka vakte bırakıldı...

1475


Amma ihtar-ı manevî'nin kısacık bir işareti şudur:

(89) Birer harfle isimleri yazılan zatlar sırasıyla şunlardır: Hüsrev, Re'fet, Tahiri, Fevzi, Sabri... A.B,

1476

1644


Bana yirmibeş sene siyaseti ve gazeteleri ve sair çok fânî şeyleri terkettiren ve onlarla meşguliyeti men' eden gayet kuvvetli bir vazife-i uhreviye ve te'sirli bir halet-i ruhiye, benim bu meselenin teferruatıyla iştigal etmeme kat'iyyen mani oluyorlar. Sizler bazen ara sıra yeni dava vekilinizle meşveretle benim vazifemi dahi görürsünüz.

SAİD-İ NURSİ (90)"

Saniyen: Üçüncü Said mukaddemelerinin hikmet ve belirtilerini daha etraflıca beyan eden Üstad'ın ikinci mektubu şöyledir:

Aziz Sıddık Kardeşlerim!

Şimdi namazda bir hatıra kalbe geldi ki: Kardeşlerin ziyade hüsn-ü zanlarına binaen senden maddî ve manevî ders ve yardım ve himmet bekliyorlar. Sen nasıl dünya işlerinde hasları tevkil ettin, erkânların meşveretlerine bıraktın ve isabet ettin.

Aynen öyle de: Uhrevî ve Kur'anî ve İmanî ve ilmî işlerinde dahi Risale-i Nur'u ve şâkirtlerinin şahs-ı manevilerini tevkil eyle!.. O halis, muhlis hasların şahs-ı manevîleri senden çok mükemmel o vazifeyi kendi vazifeleri ile beraber yaparlar. Hem daima da şimdiye kadar yapıyorlar.

Meselâ, senin ile görüşen, muvakkat bir dirhem ders ve nasihat alsa; Risale-i Nur'dan bir cüz'ünden yüz dirhem ders alabilir. Hem senin yerinde ondan nasihat alır, sohbet eder. Hem Nur şâkirtlerinin hâsları bu vazifeni her vakit yapıyorlar ve inşaallah pek yüksek bir makamda bulunan ve duası makbul olan onların şahs-ı manevileri daimî beraberlerinde bir üstad ve yardımcıdır diye ruhuma hem teselli, hem müjde, hem istirahat verdi.

ELBAKİ HÜVELBAKİ

SAİD-İ NURSİ (91)"

Hazret-i Üstad'ın bir başka mektubunda şöyle bir cümlesi vardır:

"...Demek iki mahkemede ben size bedel; ve bu üçüncü mahkemede sizler benim bedelime de müdafaa etmekte bir hayr, bir inayet var ki; beni bahanelerle konuşturmuyorlar...(92)"

Ve salisen: Üçüncü Said merhalesinin kemalini bulduğu veya mukaddemelerinden sonra, asıl olarak başladığı halet-i ruhiyesi hakkında Hazret-i Üstad şöyle diyor:

(90) Afyon Hapsi mektupları. siyah defter. S: 69

(91)Afyon Hapsi mektupları, siyah defter, S: 73

1477

(92)Aynı defter S: 134



1478

1645


Aziz Sıddık Kardeşlerim!

İki üç defadır ehemmiyetli bir halet-i ruhiye bana ârız oluyor. Aynı otuz sene evvel İstanbul'da beni Yuşa' dağına çıkarıp, İstanbul'un, Dar-ül Hikmet'in câzibedar hayat-ı içtimaiyesini bıraktırıp, hatta İstanbul'da bulunan Nur'un birinci şâkirdi ve kahramanı olan merhum Abdurrahman'ı dahi zarurî hizmetimi görmek için de yanıma almaya müsaade etmiyen ve Yeni Said mahiyetini gösteren acib inkılâb-ı ruhinin bir misli şimdi mukaddematı bende başlamış.. ve üçüncü bir Said, bütün bütün târik-i dünya olarak zuhuruna bir işaret tahmin ediyorum.

Demek, Nurlar ve kahraman şâkirtleri benim vazifelerimi yapacaklar. Daha bana hiç ihtiyaç kalmamış. Zaten Nur'un her bir câmi' cüz'ü ve sarsılmıyan halis şâkirtlerinin her birisi benden daha mükemmel ders verir.

SAİD-İ NURSİ (93)"

Bu mektubun hemen akabinde "Hüve Nüktesi" ile alâkadar mektubun yazılması da; Hazret-i Üstad'ın bu halet-i ruhiyesinin mukaddematının 1946'larda başladığını ve latif ve nûranî olan hava ve Nur unsurlarına müteveccih olarak, o zaman Hüve nüktesiyle kendini göstermesi ve sonra hapiste "Elhüecet-üz Zehra"nın mevzuları da ekseriya bu kabilden olması, hem hapisten sonra "Nur Âleminin Bir Anahtarı" eserinde mevzu teşkil eden parçaların tamamına yakın o çeşitten yazılması delildir ki; Hazret-i Üstad'ın "Üçüncü Said" diye vasıflandırdığı yeni halet, maddîlikten çok, manevî ve ruhanîdir. Dolayısıyla inkişaf eden bu yeni haletle beraber, ehl-i siyasete müteveccih olup hamiyetkar kısımlarını irşad ve tenvire yönelik bazı beyanlarının bu haletine zıd olmadığı gibi, bu irşadların yapılmasına da eski Said veya üçüncü Said olup olmamasına da bir lüzum yoktur kanaatindeyiz.

Üstad'ın Hüve Nüktesi'nden bahseden mektubu:

Aziz Sıddık hakikatlı kardeşlerim!

Evvelâ: Ben bazı emarelerle tahmin ediyorum ki: Neşredilen mecmualarımızdan en ziyade "Rehber"e (Gençlik Rehberi'ne) ehemmiyet veriyorlar. Hatta iki Rehberi birleştirip, Ceylan'a vererek davasını kubbe yapıp, o yaralanan adamı bir sene sükûttan sonra o iftiralara sevkettiler.

(93)Afyon Hapsi mektupları. siyah defter. S: 335

1479


1646

Ben zannederim ki; "Hüve Nüktesi" gizli zındık düşmanlarımızın bellerini kırmış. Onların istinadgâhı olan tabiat tâğutunu, kesif toprakta bir derece saklanabilirken, şeffaf havada, Hüve nüktesinden sonra hiçbir cihetle o tağutu saklamak imkânı kalmamış ki; küfr-ü inadî ve temerrüd-i irtidadî sebebiyle adliyeyi aldatıp aleyhimize sevkediyorlar. İnşaallah Nurlar adliyeleri lehine (94) çevirip bu hücumunu dahi akim bırakacaktır...(95)"

İşte Hazret-i Üstad'ın üçüncü Said mevzuundaki ifade ve beyanları böyle... Şimdi gelelim istifhamlarımızın netice ve cevablarına:

Az üstte bir nebze temas edilen ve Üstad'ın mektuplarında da görüldüğü üzere, bu hususta kanaatımızın neticesi şöyledir:

Maddî ve mücbir sebeblerden neş'et eden ve fakat bilâhare kader hikmeti nokta-i nazarından maslahatlı o haletin Üstad'da başlaması ile; mektuplarında talebelerine bıraktığı veya bırakmak istediği büyük vazifeler, müdafaa işleri ve kendisinden istenilen tedbir mes'eleleri; bir müddet sonra hapiste Nur'un rükünleri arasında başlıyan nazlanma ve küskünlük ve tenkid hallerinden sonra da: Hazret-i Üstad'da zuhur eden o haletin, onun ruh âleminde ve kalb dünyasında manevi olarak devam etmiş ve onun eserlerini de göstermiş olmakla beraber: maddi tedbirler, meşveretler vesaire işler ve hususlarda kendisine olan ihtiyacın zail olmayıp, tam aksine vacib ve zarurî şekilde devam ettiğine kanaat getirmiş, hadisat da onu te'yid etmiştir. Hapishanede, önceleri vermiş olduğu büyük ve küllî selâhiyetlerde bir kısım talebelerin henüz o yükü ve o büyük idare ve tedbir işlerini yüklenecek duruma gelmediklerini ve o kabiliyete henüz erişmediklerini anlamış, yine vazifelerinin başında kalmayı zarurî görmüştür.

Nitekim 1950 yılında bu hususlara ait yazdığı çok mühim bir mektubunda kendisinin vazifesinin bitmediğini açıkça yazmıştır. Şöyle diyor:

"...Şimdi seksen yaşına girdiğim halde, gayet derecede bir ihtiyat ve hayatımı muhafaza, hatta vesvese derecesinde tehlikelerden çekinmek haleti,acib bir tezad göründüğünden; elbette o gençlik hayatını pervasızca feda etmek, bir iki sene ihtiyarlık ve zevksiz hayatını bu derece muhafaza etmek büyük hikmet içindir ve iki üç kudsî maksad içinde vardır:

1480


(94)Burada gizli bir imay-ı gaybi vardır ki; Hazret-i Üstad. sadece içinde bulunduğu Afyon mahkeme ve adliyesini nazara vermek değ'il, belki "Adliyeler" tabirini kullanmasıyla; ilerde vatan sathındaki bütün adliyelerin hakikatı anlıyacaklarını ve nurları koruyacaklarını bildirmektedir. Nitekim Allah'a şükür hem o hadisede temyiz mahkemesinin merdâne ve hakperestâne kararı, hem ondan sonra devam eden otuz sene zarfında bin kadar adliyelerin müsbet kararları. Üstad'ın bu gaybî işaretini te'yid etmiştir. A.B.

(95)Siyah defter, S: 337

1481

1647


Birincisi: Gizli, gayr-ı resmî ve bir kısım resmî insafsız düşmanlarımızın desiseleriyle, Nur şâkirdlerinin bedeline bütün hücumları benim şahsıma ve benimle meşgul olmasına ve bilmiyerek ehemmiyeti benden bilmekle, Nur şâkirdlerinin bir derece desiselerden ve hücumlardan kurtulmalarına bu ihtiyar ve perişan hayatım vesile olduğundan: Eski Said'in on gençlik hayatı kadar kardeşlerimin hatırı için şimdilik ona muvakkatan ehemmiyet veriyorum. Eğer ben ortadan çekilsem, bana verdidikleri zahmet, ruhumdan ziyade sevdiğim hâs kardeşlerime verilecekti. O halde bir zahmet yüz adet zahmet olurdu.

İkincisi: Gerçi hâs kardeşlerim her birisi mükemmel bir Said hükmünde Nur'a sahiptirler. Fakat ihlâstan sonra en büyük kuvvetimiz tenasüdde bulunduğundan ve meşreblerin ihtilafı ile -Hapiste olduğu gibi- bir derece tesanüd kuvveti sarsılmasıyla hizmet-i Nuriyeye büyük bir zarar gelmesi ihtimaline binaen, bu biçare ihtiyar hasta hayatım, ta Lem'alar, Sözler mecmuası da çıkıncaya kadar ve korkaklık ve kıskançlık damarıyla hocaları Nurlar'dan ürkütmek belası def' oluncaya kadar ve tesanüd tam muhkemleşinceye kadar, o hayatımı muhafazaya bir mecburiyet hissediyorum. Çünki uzun imtihanlarda mahkemeler, düşmanlarım; benim gizli ve mevcud kusurlarımı göremediklerinden, hıfz-ı ilâhî ile bütün bütün beni çürütemediklerinden, Risale-i Nur'a galebe edemiyorlar. Fakat hayat-ı içtimaiyede çok tecrübelerle mahiyeti bilinmiyen, benim vârislerim genç Saidler'in bir kısmını, Nur'un zararına iftiralarla çürütebilirler diye o telâştan bu ehemmiyetsiz hayatımı ehemmiyetle muhafazaya çalışıyorum. Hatta yanımda bir rovelver varken. ikinci bir kuvvetli rovelver daha tedarik etmeye lüzum gördüm. Düşmanların zehirleri kardeşlerimin duasıyla kırıldıkları gibi, sair su-i kasdları dahi inşaallah akim kalacaktır.....(96) "

Hazret-i Üstad'ın bu mektubu 1950 içerisinde yazıldığına binaen mektuptaki "Lem'alar ve Sözler çıkıncaya kadar" tabiri, teksir makinesiyle İslâm hattıyla o sıra yazılmakta olan Lem'alar ve Sözler demektir.Fakat bilâhare 1956'dan sonra resmen matba'larda nurlar intişara başladığı zamanlarda da,. Hazret-i Üstad'ın bu kabil temennileri ve bütün Risale-i Nur matbaadan çıkıncaya kadar ve tesanüd tam yerleşinceye kadar Allah'tan hayat istedim tarzında ifadeleri de sadır olmuştur. Bunlar lahikalarda ve hatıralarda geçmektedir.

(96) Yeni yazı Emirdağ-2 S: 13

1482

1648


1483

1649


Bu nokta içindir ki; Hazret-i Üstad henüz hapiste iken, gerek müdafaaların tarz ve şekilleri hakkındaki tedbirlerde olsun, gerekse temyiz mahkemesine gönderilecek layiha ve evraklar işinde olsun bigane kalmamış, tedbir ve meşveretlerde daima talebelerine yol gösterici dikteler vermiş ve işi tamamen talebelerinin re'yine bırakmamıştır.

Hapisten sonra, özellikle D.P iktidarı iş başına geldikten sonra; daha önceleri yapmadığı ve yapmadığı için de kendini suçlu bulduğu, amma hakikatta ise, Demokratlar'dan önceki hükûmetler döneminde o hakikatları dinleyecek baş ve kulakların mevcud olmayışı sebebiyle; Demokratlar'ı bazı müsbet icraatlarından dolayı tebrik ve teşvik işini yaptığı gibi; yapmaları lazım gelen bazı mühim ve memleket ve millet için can damarı hükmünde olan iş ve vazifeleri de Demokratlar'a tebliğ etmeyi kendine bir vazife bilerek onları uyarmak ve dikkatlerini o hakikatlara çekmeye çalışmak işini de ihmal etmemiştir.



Yüklə 4,31 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   50   51   52   53   54   55   56   57   ...   112




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə