Kastamonu hayati



Yüklə 4,31 Mb.
səhifə56/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4,31 Mb.
1   ...   52   53   54   55   56   57   58   59   ...   112

Sadisen: Risale-i Nur ile mübareze edilmez. Onu gören bütün ulema-i İslâm, Kur'an'ın gayet hakikatlı bir tefsiri, yani hakikatlarının kuvvetli hüccetleri ve bu asırda bir mu'cize-i maneviyesi; ve şimalden gelen tehlikelere, bu millet ve bu vatanın bir kuvvetli seddi olduğundan, mahkeme-i âliniz bunun talebelerini bundan ürkütmek değil, belki hukuk-u amme noktasında terğib etmek bir vazifeniz biliyoruz ve onu sizden bekliyoruz.

Millete, vatana, asayişe muzır dinsizlerin ve bazı siyasî zındıkların risalelerine ve mecmualarına hürriyet-i ilmiye serbestiyetiyle ilişilmediği halde, ma’sum ve muhtaç bir gencin imanını kurtarmak ve su-i ahlâktan kurtulmak için Nur'a talebe olması, elbette değil bir suç, belki hükûmet ve maarif dairesi teşvik ve takdir edecek bir halettir...(107)"

EHL-İ VUKUFA CEVAPLARI

4- 2.12.1948 tarihli "Diyanet riyasetindeki ehl-i vukufun raporlarına bir teşekkürname" başlıklı cevabından bazı bölümler: (Bu teşekkürname Afyon Mahkemesine, menfi kararından dört gün önce verilmiştir.)

(107)Osmanlıca Afyon Mahkemesi müdafaası S: 98

1507


1664

"...Tedkiklerindeki cüz'î ve cevabı zahir ve verilmiş tenkidlerine tashihle yardım etmek için üç noktayı beyan edeceğiz:

Birincisi: Üç cihetle o âlimlere teşekkür ederim, şahsım itibariyle minnettarım..

1- Sirac-ün Nur mecmuasının Beşinci Şua'ından başka, onüç parçasını takdirkârane hülâsa etmeleridir.

2- Medar-ı ittihamımız olan tarikatçılık ve cemiyetçilik ve emniyeti ihlâl bahanelerini reddetmeleridir.

3- Benim mahkemedeki davamı tasdikleridir. Yâni Mahkemeye dedim:

"Kusur varsa, bütün o kusur benimdir. Nur talebeleri halis ve masum olup imanları için nurlara çalışmışlar."

İşte o ehl-i vukuf, Nurcular'ı kurtarıyor, bütün kusurları bana veriyorlar. Ben de onlara Allah sizden razı olsun derim.

İkinci Nokta: O ehl-i vukuf, Beşinci Şua'daki rivayetlerin bir kısmına zaif ve bir kısmına mevzu’ demişler.. ve te'villerinin bir kısmına yanlış demişler. -ki Afyon'da aleyhimizde iddianame o tarzda yazılmış-ve onbeş sahifede seksenbir yanlış yaptığını bir cedvelde ispat etmişiz. Muhterem ehl-i vukuf görsünler.

Bir tek numunesi şudur, iddiacı demiş: "Bütün te'viller yanlıştır ve o rivayetler ya mevzu veya zaiftir.(108)

Biz dahi deriz: Te'vil demek; bu mana, bu hadisden murad olmak mümkindir, muhtemeldir demektir. Mantıkça o mananın imkânını reddetmek ise, muhaliyetini ispat etmek ile olur. Halbuki o mana, göz ile göründüğü ve tahakkuk ettiği gibi; hadisin işarî tabakasının külliyetinde bir ferd oması bilmüşahede mu'cizane bir lem'a-i ihbar-ı gaybîyi bu asrın gözüne gösterdiğinden, hiçbir cihetle kabil-i inkâr ve i'tiraz olamaz.

Hem "Bütün o rivayetler mevzu’dur veya zaiftir" iddiacının demesi, üç vecihle yanlış olduğu cedvelde ispat edilmiş.

1508

Birisi: Bir milyon hadisi hıfzına alan İmam-ı Ahmed bin Hanbel ve beşyüz bin hadisi hıfzeden İmam-ı Buharî'nin cesaret edemedikleri ve o nefyin ispatı kabil olmadığı ve bütün hadis kitaplarını görmediği.. ve ümmetin ekseriyeti her asırda o rivayetlerin manalarının zuhurlarını ve o küllînin bir ferdini görmesini bekledikleri ve ümmetçe telâkki-i bil-ka



(108)Savcının bu eblehane ve cahilane iddiasına bakılsın ki; Diyanet riyasetinin bazı baskılar altında verdikleri son raporlarına dayanarak, hocavâri, âlimane tavır alarak kendisinin haddi ve hududu ve mahkeme ve kanunlann yetkisi dışına çıkarak o gibi büyük hatalarla ceffel kalem hükmetmesidir. A.B.

1509


1665

bul derecesine yakınlaşmış ve aynı hakikat bazı nümune ve ferdleri meydana çıkıp görüldüğü halde; o rivayetleri külliyetle inkâr etmek on vicihle hatadır.(109)

İkinci Vecih: "Mevzudur" manası; "Bu rivayet an'aneli senedli hadis değil" demektir. Yoksa manası yanlıştır demek değildir.

Madem Ümmette, hususan ehl-i hakikat ve keşif ve bir kısım ehl-i hadis ve ehl-i içtihad kabul edip, manalarının vukuatlarını beklemişler. Elbette o rivayetlerin durûb-u emsal gibi umuma bakan hakikatları vardır.

Üçüncü Vecih: Hangi rivayet veya mes'ele var ki; Meşreb ve mezhebleri muhtelif âlimlerin bir kitabında ona itiraz edilmesin. Meselâ İslâm içinde birkaç Deccal geleceğine dair rivayetlerden birisi, bu hadis-i şerif, sarih bir surette, Cengiz ve Hülagu fitnesinden haber verir:

Yani: "Uzun zaman Hilâfet-i Abbasiye devam edecek. Sonra o saltanat, Deccal eline geçecek diye, beşyüz seneden sonra İslâm içine bir Deccal gelecek, o hilâfeti bozacak" gibi ki, eşhâs-ı ahir zamandan çok rivayetler haber verdikleri halde, mezhebi ayrı veya fikri müfrit bir kısım ehl-i içtihad kabul etmemişler, "Mevzu' veya zaiftir" demişler. Her ne ise, şimdi bu uzun kıssayı kısa kesmeme sebeb, Risale-i Nur ile alâkadar ve Nurlar'a hücumun aynı zamanda zeminin hiddetini gösteren dört büyük zelzelenin tevafuku gibi; Bu cevabı yazdığım aynı saatte burada iki şiddetli zelzele vuku'buldu (110)Şöyleki:

Akşamda elime verilen ehl-i vukufun raporundaki ameliyat-ı cerrahiyenin yaralarından elim bir teessür ve temassızlıktan hazin bir zahmetle kendim perişan kalemimle yazmaktan teellüm hissederken, iki zelzelenin tevafukudur.

Evet, sekiz ay tecrid ve sıkıntılar içinde en ziyade güvendiğim ve raporlarıyla imdadıma yetişmelerini beklediğim Diyanet Riyaseti dairesin

(109)Hazret-i Üstad,Savcının şahsında verdiği bu cevab, aslında Diyanet işlerinden o zaman ehl-i vukuf hocalarına müteveccihtir. Hazret-i Üstad'ın cevabında kaydettiği gibi; Beşinci Şua'daki hadislerin ekserisi mesela Müsned-i İmam-ı Ahmed bin Hanbel'de mevcud olup. diğer kısımlarıda zaten meşhur hadislerdir. İlerde Allah izin verirse bu hadislerin me'hazlerini bir kitap halinde neşredeceğiz. A.B.

1510


(110)Bu iki zelzele, Diyanet Îşleri Başkanlığından gelen, fakat kasd-i mahsusla Savcı, yanında alıkoyup ancak altı ay sonra Üstad'a gösterilen rapor, Üstad'ın eline verildiği gün olan 18.9.1948 Cuma günü kuşluk vakti vuku' buldu.

Şahitler: Hapisteki ondokuz Nur talebeleri adına Halil Çalışkan, Mustafa Acet, M.Feyzi Pamukçu Ve Hüsrev Altınbaşak'tır. (Afyon Mahkemesi müdafaatı S: 119) A.B.

1511

1666


den gelen raporu akşamda aldım. Bu sabah bildim ki, pek ehemmiyetsiz şeylerle imdadıma değil, belki iddiacıya yardım ederek: "Geçen dört zelzele Nur'un kerametlerindendir, Said demiş " dediklerini gördüm.

Cedvelde yazdığım gibi, Nurlar sadaka-i makbule misillü belâların def'ine bir vesiledir. Ne vakit Nurlar'a hücum edilse, musibetler fırsat bulup gelirler ve bazen de zemin hiddet eder, diye yazmaya niyet ederken, burada iki şiddetli zelzele beni o bahsi yazmaktan vaz geçirdi. Onu bırakıp üçüncü noktaya geçiyorum.....

İkinci Sual: Acaba ortalıkta din aleyhinde bu dehşetli Hücumlar ve dağ gibi dînî mes'eleler içinde Nur şâkirdlerinden bir hakikat âşıkı, zararsız cüz'î bir hata-i ilmî ve yanlış bir kanaâtı cihetinde böyle tekdir ve tezyife müstehak olur mu? Sizin gibi Üstadlardan, medhiye yazan bir talebe şefkatle hatasını ihtar beklerken, böyle adliye eliyle tokadlamak câiz olur mu?

Üçüncü Sual: Bu yirmi senedir hadsiz muarızlara karşı sarsılmıyan ve yüzbinler muhtaçların imanlarını kuvvetlendiren Risale-i Nur'a bir iki mes'ele için bu tarz tenkidiniz yakışır mı?

Hem o müdekkik âlimlere bunu hatırlatıyorum ki: ...... böyle mektuplardan ahkâm çıkarmak ve sual ve cevaba medar etmek ve siyasete temas ettirmeye çalışmaya hiç ihtiyaç var mı?

Kur'an'a hücum eden dehşetli ejderhaları görmüyor.. bakmıyor.. sineklerin ısırmasıyla uğraşıyor gibi olmaz mı?

Din ve terbiye-i Muhammediye'yi (A.S.M.) zehir diyen Saraçoğlu'nu (*) bırakıp, hakikat-ı Kur'aniyeyi güneş gibi gösteren ve nev-i beşerin yaralarına tam tiryak olduğunu ispat eden "Sirac-ün Nur" ile münakaşa ederek,

(*) Şükrü Saraçoğlunun Başbakanlığı 9 Temuz 1942 de başlayıp, 5 Ağustos 1946 ye kadar devam etmiştir. İki kabine değiştiren saracoğlu, her iki hükûmetinde millî eğitim bakanı Hasan Ali Yüceldir. Kıpkızıl kominist olan bu herifler, alenî şekilde din aleyhtarlığını yapmışlardır.Şükrü saracoğlu İslam dini hakkında müteeddit defalar “Zehir” tabirini kullanmıştır. 7 Ağustos 1946 dan 9 Eylül 1947 ye kadar başbakan olan Recep Pekerde aynı tavrı takınmış ve aynı zehirleri kusmuştur.

1512

(Geniş tafsilat için Bkz. Sebilur Reşad Mecmuası sayı: 1, Mayıs 1948 ve sayı: 2, 1948 ve sayı: 3, Haziran 1948 nüshaları)



1513

1667


Nur'un o mecmuasının ahirine ilhak edilen bir Risalede "Zaif hadislerin tevilleri var" diye o mecmuanın müsaderesine yardım etmek çıkmaz mı?

Bizler sizin gibi zatlardan yaralarımıza merhem sürmek ve ferasetinizle yardım bekler, cüz’î tenkidlerinizden gücenmiyen

MEVKUF

SAİD-İ NURSİ (111)



Hazret-i Üstad'ın tarihleri belli olan bu müdafaât ve i'tirazlarından sonra. umumî ve belli başlı diğer ittiham maddelerinin en mühimmi ve can damarı hükmünde olanlarından, mahkemede yaptığı müdafaalarından kısa kısa bölümleri almaya çalışacağız.. Ve ancak numûne için az bir kısmını alabileceğiz.

Üstad'ın ehl-i vukuf raporuna yazdığı cevabını mahkemeye verdikden bir gün sonra da, yani 3.9.948 günü Ahmet Fevzi Kul Efendi uzunca âlimane ve edibâne bir müdafaada bulunmuştu. Az ilerde bu müdafaadan da talebelerin müdafaaları içinde kısmen dercetmeyi düşünmekteyiz.

İTTİHAMA MEDAR MADDELER

1- Cumhuriyet ve lâikliği, dinsizlik ve istibdat manasında anlayıp yorumlayarak, Bediüzzaman'ın şahsına ve Kur'anî hizmetine taarruz etmek manasında olan iddia ve ittihamlara karşı:

"...Sabık mahkemelerde dava ettiğim ve hücettlerini gösterdiğimiz gibi, bizim gizli düşmanlarımız ve hükûmeti iğfal ve bir kısım erkânını evhamlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevkeden resmî ve gayr-ı resmî muarızlarımız, ya fena bir surette aldanmış veya aldatılmış.. veya anarşilik hesabına gayet gaddar bir ihtilâlcidir.. veya İslâmiyete ve hakikat-ı Kur'an'a karşı mürtedane mücadele eden dessas bir zındıktır ki: bize hücum etmek için; istibdat-ı mutlaka cumhuriyet namını vermekle, irtidat-ı mutlakı rejim altına almakla, sefahet-i mutlaka medeniyet namını takmakla, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun namını vermekle hem bizi perişan hem hükûmeti iğfal, hem adliyeyi bizimle manasız meşgul eylediler. Onları kahhar-ı Zülcelal'in kahrına havale edip,” kendimizi onların şerrinden muhafaza için kal'asına iltica ederiz(112)

Bir başka parçadan:

1514

"...Eğer dinsizliği bir nevi siyaset zannedip, bu hadisede bazılarının dedikleri gibi derseniz; "Bu Risalelerin ile medeniyetimizi ve keyfimizi bozuyorsun?"



(111)Osmanlıca Afyon mahkeme müdafaatı S: 116

(112) Osmanlıca Afyon mahkemesi müdafaatı S: 68.

1515

1668


Ben de derim: "Dinsiz bir millet yaşıyamaz" Dünyaca umumi bir düsturdur.. ve bilhassa küfr-ü mutlak olsa, cehennemden daha ziyade elim bir azabı dünyada dahi verdiğini, Risale-i Nur'un Gençlik Rehberi gayet kat'î bir surette ispat etmiş. O Risale ise, şimdi resmen tab' edildi. Bir Müslüman-EI'iyazübillah- eğer irtidad etse, küfr-ü mutlaka düşer. Bir derece yaşatan küfr-ü meşkûkte kalmaz. Ve ecnebî dinsizleri gibi de olmaz.. ve lezzet-i hayat noktasında mazî ve müstakbeli olmıyan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünki geçmiş ve gelecek mevcudatın ölümleri ve ebedî müfarakatları onun dalâleti cihetiyle onun kalbine mütemadiyen hadsiz firakları ve elemleri yağdırıyor.

Eğer iman gelse, kalbe girse; birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. "Biz ölmemişiz, mahvolmamışız" lisan-ı halleriyle diyerek, o cehennemî halet, cennet lezzetine çevrilir.

Madem hakikat budur. Size ihtar ediyorum: Kur'an'a dayanan Risale-i Nur ile mübareze etmeyiniz! O mağlub olmaz, bu memlekete yazık olur,(*) o başka yere gider, yine tenvir eder.(113)

(*)Dört defa mübareze zamanında gelen dehşetli zelzeleler, "Yazık olur" hükmünü ispat ettiler. S.N. "

Başka bir parçadan:

“... Madem hükûmet-i cumhuriye, Cumhuriyyetteki hürriyet-i vicdan düsturiyle dinsizlere ve sefahatçilere ilişmiyor.. Elbette dindarlara ve takvacılara da ilişmemek gerektir.. Ve madem dinsiz bir millet yaşıyamaz.. ve Asya din noktasıda Avrupa'ya benzemez.. ve İslâmiyet hayat-ı şahsiye ve uhreviye cihetinde Hıristiyanlığa uymaz.. ve dinsiz bir Müslüman başka dinsizler gibi olmaz.. ve bu bin seneden beri dünyayı diyanetiyle ışıklandıran ve bütün dünyanın tahaccümatına karşı salâbet- i diniyesini kahramanane müdafaa eden bu vatandaki milletin bir ihtiyac-ı fıtrîsi hükmüne geçen salâhat ve bilhassa iman hakikatlarının öğrenilmesi yerlerini hiçbir terakkiyat, hiçbir medeniyet tutamaz ve o ihtiyacı onlara unutturamaz. Elbette bu vatandaki millete hükmeden bir hükûmet, Risale-i Nur'a adalet ve kanun ve asayiş cihetinde ilişemez ve iliştirmemeli...(114)"

Bir başka parçadan: (Mutlak cumhuriyet ile, lâik cumhuriyetin ayrı ayrı ta'rifleri)

1516


"...O zaman şimdiki gibi hâlî bir türbe kubbesinde inzivadaydım. (115) Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ben

(113) Afyon mahkemesi müdafaatı S: 8

(114) Afyon mahkeme müdafaatı S: 20

(I15) Hazret-i Üstad'ın "O zaman" dediği tarih, 1897'dir ve hadise Tillo'da cereyan etmiştir. A.B.

1517

1669


den sordular... Ben dedim: Bu karınca ve Arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyet perverliklerine hürmeten taneleri karıncalara veriyorum.

Sonra dediler: Sen Selef-i Salihine muhalefet ediyorsun?

Cevaben diyordum: Hülefa-i Râşidîn hem Halife, hem Reis-i cumhuridiler. Sıddık-ı Ekber, Aşere-i Mübeşşere'ye ve Sahabe-i Kiram'a elbette Reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan manay-ı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.

İşte ey müdde-i umumî ve mahkeme azaları! Elli seneden beri bende olan bir fikrin aksiy'le ittiham ediyorsunuz!...

Eğer Lâik cumhuriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki: Lâik manası, bîtaraf kalmak.. yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahatçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ediyorum.

Yirmibeş senedir hayat-ı siyasiye ve içtimaiyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhuriye ne hal kesbettiğini bilmiyorum. -El'iyazübillah, farz-ı muhal olarak-eğer dinsizlik hesabına; İmanına ve ahiretine çalışanları mes'ul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmiş ise; bunu size bilâperva i'lân ve ihtar ederim ki: Bin canım da olsa, imanıma ve ahiretime feda etmeye hazırım!.. Ne yaparsanız yapınız! Benim son sözüm

Olarak sizin beni idam ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukabil derim:

Ben Risale-i Nur'un keşf-i kat'isiyle i'dam olmuyorum. Belki terhis edilip, Nur ve saadet âlemine gidiyorum.. ve sizi ey gizli düşmanlarımız ve dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar!. İdam-ı ebedi ile ve daimî haps-i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden, tamamıyla intikamımı sizden alarak, rahat-ı kalb ile teslim-i ruh etmeye hazırım...(116)"

2- Emniyeti ve umumî asayişi ihlâl etme iddia ve ittihamlarına karşı:

"...Eğer dinî hissiyatla emniyet-i dahiliyeyi ihlâl edecek bir cemaat namı veriyorsanız?..

Buna mukabil derim: Yirmi sene zarfında bu fırtınalı halde, Nur şâkirdleri hiçbir yerde hiçbir vukuatla emniyet-i dahiliyeye ilişmemeleri ve iliştikleri

1518


ne hükümetçe ve ne de mahkemelerce kaydedilmemesi bu ittihamı çürütüyor.

(116)Osmanlıca Afyon Mahkemesi müdafaatı S:35

1519

1670


Eğer hissiyat-ı diniyeyi kuvvetlendirmesinden istikbalde emniyet-i dahiliyeye zarar verebilir diye bir cem'iyet namı verilmiş ise?..

Buna mukabil deriz: Evvelâ başta Diyanet Reisi bütün vâizler aynı hizmeti görüyorlar.

Saniyen: Risale-i Nur şâkirdlerinin değil emniyete ve asayişe zarar vermek, belki bütün kuvvet ve kanaâtlarıyla milleti anarşilikten muhafaza ve emniyet ve asayişi temin etmek için çalıştıklarına delil ise, birinci esasta beyan edilmiş...

Evet, biz bir cemaatız.. Hedefimiz ve programımız; evvelâ kendimizi, sonra milletimizi idam-ı ebediden ve daimî, berzahî haps-i münferidden kurtarmak ve vatandaşlarımızı anarşilikten ve serserilikten muhafaza etmek... ve iki hayatımızı imhaya vesile olan zendekaya karşı Risale-i Nur'un çelik gibi hakikatlarıyla kendimizi muhafazadır...(117)"

Bir diğer parçadan:

"...Vatan ve millet ve asayişin menfaatı hesabına bunu da hatırlatmak bir vazife-i vataniyem olması hasebıyla derim: Böyle bize ve Risale-i Nur'a az bir münasabetle taht-ı tevkife alınarak gücendirmek yüzünden, vatana ve asayişe dindarane menfaâtı bulunan pek çok zatları idare aleyhine çevirebilir. anarşiliğe meydan verir.

Evet, Risale-i Nur ile imanlarını kurtaran ve millete zararsız ve tam menfaattar vaziyete girenler, yüzbinden çok ziyadedir. Hükûmet-i cumhuriyenin belki her büyük dairesinde ve milletin her tabakasında faydalı. müstakimane bir surette bulunuyorlar. Bunları gücendirmek değil, belki himaye etmek lâzımdır. Şekvamızı dinlemiyen ve bizi söyletmiyen ve bahanelerle sıkıştıran bir kısım resmî adamlar, vatan aleyhinde anarşistliğe meydan açıyorlar diye kuvvetli bir vehim hatırımıza geliyor...(118)"

Bir haşka parçadan:

"...Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı içtimaiyesi bu acib zamanda anarşilikten kurtulmak için "Beş esas" lazım ve zaruridir:

1- Hürmet.

1520

2- Merhamet..



3- Haramdan çekinmek.

4- Emniyet.

5-Serseriliği bırakıp itaât etmektir.

(117) Afyon mahkeme müdafaatı S: 17

(118)Aynı eser S: 17

1521


1671

Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir surette tesbit ve tahkim ederek, asayişin temel taşını muhafaza ettiğine delil ise; bu yirmi sene zarfında Risale-i Nur'un yüzbin adamı vatan ve millete zararsız bir uzv-u nâfi' haline getirmesidir. Isparta,Kastamonu (119) buna şahittir. Demek Risale-i Nur'un -ekseriyet-i mutlaka- eczalarına ilişenler, herhalde bilerek veya bilmiyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyanet ederler...(120)"

3- Mustafa Kemal'e, İnkılâblara ve rejime muhalif ve muarızdır diye olan fikre karşı hakikatlı izahlar:

"...Eğer bu taharrilerde bazı vazifedar memurların itiraz ettikleri gibi derseniz ki: "Sen ve bir iki Risalen, rejime ve usûlümüze muhalif gidiyorsun?.."

Elcevab: Evvelâ bu yeni usûlünüzün münzevilerin çilehanelerine girmeye hiçbir hakkı yok!...

Saniyen: Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır.. ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz.

İdare ve asayişe ilişmiyen şiddetli muhalifler her hükûmette bulunur. Hatta Hazret-i Ömer'in (R.A.) taht-ı hâkimiyetindeki Hıristiyanlar, kanun-u şeriatı ve Kur'an'ı inkâr ettikleri halde, ilişilmiyordu. Hürriyet-i fikir ve serbestiyet-i vicdan düsturuyla, Risale-i Nur'un bir kısım şâkirdleri idareye dokunmamak şartıyla, rejim ve usûlünüzü ilmen kabul etmezse ve muhalif amel etse, hatta rejimin sahibine adavet etse, onlara kanunen ilişilmez....(121)"

Bir başka parçadan:

"...Maslâhat-ı hükûmet namına derim: Madem Beşinci Şua'ı hem Denizli, hem Ankara mahkemeleri tedkik edip ilişmemişler, bize verdiler. EIbette onu yeniden resmiyete koyup, dedikodulara meydan açmamak idarece zarurîdir. Biz o Risaleyi mahkemelerin ellerine geçmeden ve onu teşhirlerinden evvel gizlediğimiz gibi, Afyon hükûmet ve mahkemesi dahi onu medar-ı sual ve cevab etmemeli. Çünki kuvvetlidir, reddedilmez. Kalbel vuku’ haber vermiş, doğru çıkmış.. Hem hedefi dünya değil, olsa olsa; Ölmüş, gitmiş bir şahsa müteaddit manalarından bir ma'nası muvafık geliyor. Onun dostluğu taassubuyla o gaybî ihbarı ve manayı

1522


(119) Bu parça Denizli müdafaalarından olup, Afyon Mahkemesine de aynen verildiği için sadece bu iki vilayetin ismi zikredilmiş. A.B.

(120) Afyon mahkemesi müdafaatı S:4

(121) Afyon Mahkemesi MüdaafaatıS: 6

1523


1672

resmiyete koymamayı ve bizi onunla muaheze etmekle daha ziyada teşhirine yol açmamayı vatan ve millet ve asayiş ve idare hesabına ihtar etmeye vicdanım beni mecbur eyledi... "

Bir başka parçadan: (Aynı zamanda şapka mes'elesi)

"...Bundan kırk sene evvel ve Hürriyet'ten bir sene evvel, istanbul'a geldim. O zaman Japonya'nın başkumandanı İslâm ulemasından dinî ba'zı sualler sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münasebetle sordular. Ezcümle: "Bir hadiste Ahirzaman'da dehşetli bir şahıs sabah kalkar, alnında "Hâza Kafirün" yazılmış bulunur." diye hadis var," deyip benden sordular?

Dedim: Bir acib şahıs bu milletin başına geçer ve sabah kalkar, başına şapka giyer ve giydirir...

Bu cevabımdan sonra, bunu sordular: "Acaba o zaman onu giyen kâfir olmaz mı?"

Dedim: Şapka başa gelecek, "Secdeye gitme! diyecek. Fakat baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşaallah Müslüman edecek.

Sonra dediler: "Aynı şahıs bir su içecek. onun eli delinecek ve bu hadise ile Süfyan olduğu bilinecek?"

Ben de cevaben dedim: Bir darb-ı mesel var, çok israflı adama "Eli deliktir" deniliyor. Yani elinde mal durmuyor, akıyor, zayi olur. İşte o dehşetli adam, bir su olan rakıya müptelâ olup, onun ile hasta olacak ve kendisi hadsiz israfata girecek, başkalarını da alıştıracak...

Sonra birisi sorduki: "O öldüğü zaman, İstanbul'da Dikilitaş'ta şeytan bağıracak ki, falan öldü?"

O vakit ben dedim: Telgrafla haber verilecek. Fakat bir zaman sonra radyo çıkmış işittim... Eski cevabım tam değilmiş bildim. On sene sonra, DarülHikmet'te iken "Şeytan gibi radyo ile dünyaya işittirecek" dedim.

Sonra, Sedd-i Zülkarneyn, Ye'cûc-Me'cûc ve Dabbet-ül Arz ve Nüzûl-ü İsa hakkında sualler sormuşlardı. Ben de cevab vermiştim. Hatta eski Risalelerimde onlar kısmen yazılmışlar.

1524

Bir zaman sonra, Mustafa Kemal iki defa şifre ile, Van vilâyetinin eski vâlisi ve benim dostum Tâhsin Bey vasıtasıyla beni, -neşredilen Hutuvat-ı Sitte'ye mükâfaten taltif için- Ankara'ya celbetti. Gittim, Şeyh Sinûsî Kürtçe lisanı bilmediğinden, beni onun yerinde üçyüz lira (122) maaşla Vilâyat-ı Şarkiye vaiz-i umumisi, hem meb'us, hem Diyanet Riyaseti da



(122)Şimdiki parayla bu meblağ 1996 başı hesabıyla 205,530,000 liradır. A.B.

1525


1673

iresinde Darül-Hikmet a'zalarıyla beraber eski vazifem ile memnun etmek ve benim Van'da temelini attığım Medreset-üz Zehra ve Şark darülfünunuma, Sultan Reşad'ın verdiği ondokuz bin altun lira, ikiyüz meb'us içinde yüzaltmış üç meb'usun imzasıyla yüz elli bin banknota iblağ edilerek kabul edildiği halde, ben Beşinci Şua' aslının verdiği haberin bir kısmını orada bir adamda gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım.. Ve "Bu adamla başa çıkılmaz, mukabele edilmez (123)"diye dünyayı ve siyaseti ve hayat-ı içtimaiyeyi terk edip, yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktimi sarfettim.

Fakat bazı zalim ve insafsız memurlar, bana dünyaya bakacak iki üç Risaleyi yazdırdılar. Sonra bazı zatlar, Ahirzaman hadisatını haber veren müteşabih hadisleri sual etmek münasebetiyle, o eski Risalenin aslını tanzim ettim, Risale-i Nurun Beşinci Şua'ı oldu...

Bu makamda, bir müdde-i umumînin, Mustafa Kemal'e dostluğu taassubuyla kanunsuz ve lüzumsuz yanlış itiraz ve sualleri beni bu saded hârici gibi izahatı vermeye mecbur eyledi.

Ben onun adliye kanunu namına tamamen şahsî ve kanunsuz bir sözünü misal olarak beyan ediyorum. dedi:

"Beşinci Şua'da, sen hiç kalben nedamet etmedinmi ki; onu rakıdan ve şaraptan su tulumbası gibi tabirlerle tezyif etmişsin?"

Ben onun bu bütün bütün manasız ve yanlış o dostluk taassubuna mukabil derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, yalnız onun bir hissesi olabilir. Nasıl ki ordunun ganimeti, malları, erzakları bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır.

Evet, nasıl o insafsız, o çok kusurlu adamı sevmemekle beni ittiham etti. Adeta vatan haini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle ittiham ediyorum. Çünki bütün şerefi ve manevî ganimeti o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor.

Hakikat ise: Müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemaate, orduya tevzi' edilir.. Ve menfilikler ve tahribat ve kusurlar başa verilir. Çünki bir şeyin vücudu, bütün şeraitinin ve erkânının vücuduyla olur ki, kumandan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi ve bozulması ise, bir şartın ademiyle ve bir rüknün bozulmasıyla ölür, mahvolur, bozulur. O fenalık başa ve reise verilebilir. İyilikler ve haseneler ekseriyetle müsbet ve vücûdîdir. Başlar



Yüklə 4,31 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   52   53   54   55   56   57   58   59   ...   112




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə