Kastamonu hayati



Yüklə 4,31 Mb.
səhifə60/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4,31 Mb.
1   ...   56   57   58   59   60   61   62   63   ...   112

BEŞİNCİ MUSİBETİM: Otuz üç ayât-i Kur'aniyenin tahsinkârane işaretine mazhariyetini ve İmam-ı Ali ve Gavs-ı A'zam gibi Evliyanın takdirlerini ve yüzbin ehl-i imanın tasdiklerini ve yirmi senede millete ve vatana zararsız pek çok menfaatli olmakla "yüksek menfaatli mertebeyi kazanan Risale-i Nuru, sinek kanadı gibi bahanelerle bazı Risalelerinin müsaderesine, hatta dörtyüz sahife olan ve yüzbin adamın imanlarını kurtaran ve kuvvetlendiren Zülfikâr-ı Mu'cizat mecmuasını; içindeki eskiden yazılmış ve mürûr-u zaman ve af kanunları görmüş iki ayetin haklı tefsirine dair iki sahife bahanesiyle, o pek çok menfaatli ve kıymettar mecmuanın müsaderesine çalışıldığı gibi; şimdi de Nurun kıymettar Risalelerinden her birisinin bin kelimesi içinden bir iki kelimesine yanlış mana vermekle, o bin menfaatli Risalenin müsaderesine çalışıldığını, bu üçüncü iddianameyi işiten ve neşrettiğimiz kararnameyi gören tasdik eder.

1586


1705 Biz dahi deriz.

ALTINCI MUSİBETİM: Nurun şâkirtlerinden bazılarının fevkalâde iman hizmetlerini ve sarsılmaz aynelyakin ulûm-u imaniyeyi nurlarda görüp istifade ettiklerinden, bu biçare tercümanına bir nevi teşvik ve tebrik ve takdir ve teşekkür nevinde ziyade hüsn-ü zan ile ve müfritane medih etmeleri ile beni suçlu gösterene derim:

Ben aciz, zaif, gurbette menfi, yarım ümmî ve aleyhimde propaganda ile, halkı benden ürkütmek halleri içinde; Kur'an'ın ilâçlarından ve imanın kudsî hakikatlarından dertlerime tam derman olanlarını kendime bulduğum zaman; bu millete ve bu vatan evlâdlarına dahi tam bir ilâç olduğuna kanaât getirdiğim için, o kıymettar hakikatları kaleme aldım. Hattım pek noksan olmasından yardımcılara pek çok muhtaç iken, inayet-i ilâhiyye bana sadık, hâs, metin yardımcıları verdi. Elbette ben onların hüsn-ü zanlarını ve samimane medihlerini bütün bütün reddetmek ve hatırlarını tekdir ile kırmak; o hazine-i Kur'aniyeden alınan Nurlara bir ihanet ve adavet hükmüne geçer diye, o elmas kalemli ve kahraman kalbli muavinleri kaçırmamak için onların âdi ve müflis şahsıma karşı medih ve senalarını, asıl mal sahibi ve bir manevî mu'cize-i Kur'aniye olan Risale-i Nura ve hâs şâkirdlerinin şahsiyet-i maneviyesine çeviriyordum.. Ve "bana benim haddimden yüz derece ziyade hisse veriyorsunuz" diye bir cihette hatırlarını kırıyordum. Acaba hiç bir kanun, müstenkif olan ve razı olmıyan bir adamı, başkalarının onu medhetmesiyle suçlu yapar mı ki; kanun namına hareket eden resmî memur beni suçlu yapıyor?

Hem neşrettiğimiz, aleyhimize yazılan kararnamenin ellidördüncü sahifesinde: "Hem Nurun mesleğinde hiç bir cihette benlik, şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek, şan ve şeref kazanmak olmaz. Nurdaki ihlâsı bozmamak için uhrevi makamât dahi bana verilse bırakmaya kendimi mecbur biliyorum." diye kararnamede yazdıkları.. Ve yine kararnamede yirmiikinci ve yirmiüçüncü sahifesinde: "Kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ı ilâhîye iltica etmek ki, o şahsiyetle kendimi herkesten ziyade biçare, âciz, kusurlu görüyorum. O halde bütün halk beni medh ü sena etse, beni inandıramazlar ki; iyiyim ve sahib-i kemalim.. Sizi bütün bütün kaçırmamak için üçüncü hakiki şahsiyetimin gizli çok fenalıklarını ve su-i hallerini söylemiveceğim. Cenab-ı hak inayetiyle en edna bir nefer gibi bu şahsımı esrar-ı Kur'aniyede istihdam ediyor. Yüzbin şükür olsun. Nefis cümleden edna, vazife cümleden

1587

1706 a'lâ.."fıkrasını kararnamede yazdıkları halde, beni başka zatların medhiyle ve Risale-i Nur manasıyla bana bir hidayet edici vasfını vermekle, beni suçlu yapanlar elbette bu hatalarının cezasını dehşetli çekmeye müstehak olurlar.



BAŞIMA GELEN MUSİBETLERDEN YEDİNCİSİ: Biz ve umum Nur Risaleleri Denizli ve Ankara Ağırceza ve temyiz mahkemelerinin ittifakıyla beraet ettiğimiz ve umum Risale ve mektuplarımızı bize iade ettikleri.. ve temyizin bozma kararında: "Denizli beraetinde faraza bir hata dahi olsa, o beraet ve hüküm kat'iyet kesbetmiştir. Daha tekrar muhakeme edilmez" dedikleri halde; Ben Emirdağ'ında üç sene münzevî ve iki üç terzi çırağıyla nöbetle bana hizmet ve pek nadir olarak beş on dakika bazı dindar zatlardan başka zaruret olmadan konuşmıyan.. Ve tek bir yere teşvik için haftada bir tek mektubdan başka muhabere etmiyen.. ve kendi müftü kardeşine üç senede üç mektuptan başka yazmıyan.. Ve yirmi otuz senedenberi devam eden te'lifini bırakan, yalnız bütün ehl-i Kur'an ve imana menfaatli, yirmi sahifelik iki nükte, biri: Kur'an'daki tekrarların hikmeti.. Diğeri: melekler hakkındaki bazı mes'elelerden başka hiç bir Risale daha te'lif etmiyen.. Ve yalnız mahkemelerin iade ettikleri Risalelerin büyük mecmualar yapılmasına ve eski harfle tab'edilen Ayet-el-Kübra'nın beşyüz nüshası mahkeme tarafından bize teslim edildiğinden ve teksir makinesi resmen yasak olmadığından; âlem-i İslâmın istifadesi fikriyle; kardeşlerime neşir için teksirine izin vererek, onların tashihleriyle meşgul olan.. ve kat'iyen hiç bir siyasetle alâkadar olmıyan.. ve memleketine gitmek için resmen izin verildiği halde, bütün menfilere muhalif olarak dünyaya ve siyasete karışmamak için sıkıntılı bir gurbeti kabul edip memleketine gitmiyen bir adam hakkında:

Üçüncü ittihamnamede asılsız isnadlarla ve yalan bahisler ve yanlış manalarla o adamı suçlu yapmaya çalışanda -Şimdilik söylemiyeceğim dehşetli iki mana hükmettiğini bu yirmi ayda bana karşı muamelesi ispat ediyor. Ben de derim: Kabir ve sakar yeter, mahkeme-i kübraya havale ediyorum.

SEKİZİNCİ MUSİBETİM: Beşinci Şua', iki sene Denizli ve Ankara mahkemelerinin elinde kalıp, sonra bize iade ettiklerinden; Denizli mahkemesinden beraetimizi netice veren müdafaatımla beraber Siracün Nur ismindeki büyük mecmuanın ahirinde yazılmış. Gerçi evvelce mahrem tutuyorduk. fakat madem mahkemeler onu teşhir edip beraetle bize iade ettiler. Demek bir zararı yoktur diye teksirine izin verdim.

1588


1707

O Beşinci Şua'ın aslı kırk elli sene evvel yazılmış, müteşabih bir kısım hadislerdir. Fakat ümmette eskidenberi intişar eden bir kısmına gerçi bazı ehl-i hadis zaafiyet isnad etmişler. Fakat zahirî manaları medar-ı itiraz olmasından, sırf ehl-i imanı şüphelerden kurtarmak için yazıldığı halde, bir zaman sonra onun harika te'villerinin bir kısmı gözlere göründüğü için, biz onu mahrem tuttuk ta yanlış mana verilmesin. Sonra müteaddit mahkemeler onu tetkik edip teşhirine sebeb olmakla beraber, bize iade ettikleri halde; Şimdi beni tekrar onun ile suçlu yapmak, ne kadar adaletten, haktan, insaftan uzak olduğunu bizi kanaât-ı vicdaniye ile mahkûm etmek istiyenlerin ve edenlerin vicdanlarına ve onları dahi mahkeme-i kübraya havale ederek deriz.

DOKUZUNCU MUSİBETİM: Çok mühimdir. Fakat bizi mahkûm edenler Risale-i Nuru mütalâa ettiklerinin hatırı için onları kızdırmamak fikri ile yazmadım.(144)

ONUNCUSU: Kuvvetli ve ehemmiyetlidir. Fakat yine onları küstürmemek niyetiyle şimdilik yazmadım.

Tecrid-i mutlakta mevkuf SAİD-İ NURSİ (145)"

(144)Bu dokuzuncu madde, hapisten sonra Üstad'ın bir eski talebesi Abdürrezzak Efendi. Dersim hadisesindeki katliamları dile getiren ve az sonra sıra Büyük Doğu'da intişar eden aynı meseleye tatbik edilen yazısı Üstad tarafından tanzim edilerek kaydedildi. A.B.

(145)Osmanlıca Tiryak S: 59-79

1589


1708 TEMYİZ MÜRAFAALARI

Afyon Mahkemesi kararından hemen sonra, yani 14.12.948'de Avukat Ahmet Hikmet Gönen temyiz lâyihasını yazmış, ilgili yere vermişti. Bilâhare temyiz mahkemesi mürafaalı duruşmaları kabul ettikten sonra da, 11.5.1949'daki duruşma gününde, Av.Ahmet Hikmet Gönen yazdığı lâyihanın aynısını şifahen de mahkemede okudu. Bu lâyiha otuzbir sahifeden ibarettir. Hazret-i Üstad Av.Ahmet Hikmet Gönen'in lâyihası sonuna kendi el yazısıyla "Maşaallah, Barekallah" diye yazmıştır.(146)

Av.Ahmet Hikmet Gönen'in mürafaası daha çok meselenin kanunî ve usul yönünü ele almış, cem'iyet meselesi ve kanunen suç tekevvünü ve saire üzerinde durmuştur. Amma Av. Hulusi Bitlisî ise; tamamen vicdan, his ve akla hitab eden hususları ele almış, bizzat ve şahsen uzun zamandan beri tanıdığı ve büyük hizmetlerinin şâhidi olduğu Bediüzzaman'ın yüksek şahsiyetini, ilmi kudretini, dinî ve vatanî ve millî hizmetlerini dile getirmiştir. Bu zatın mürafaası da otuz kırk sahifeyi bulmaktadır. Bu her iki mürafaa da, Hazret-i Üstad tarafından aynı sene içinde "Afyon Müdafaatı Birinci Zeyli" kitabında neşrettirilmiştir. Cenab-ı Hak, bu iki zattan da razı olsun ve vefat edenlerine rahmet etsin amin.

Şimdi evvelâ Av. Hikmet Bey'in mürafaasından başlamak üzere, her ikisinin temyiz mürafaalarından kısa kısa bazı bölümler alabileceğiz. Her birisi, otuzar sahifeden fazla olan bu mürafaaların tamamını buraya alamıyacağız. Meraklıları, adını verdiğimiz kitaba havale ederiz.

AVUKAT AHMET HİKMET'İN MÜRAFAATINDAN

"... Zamanımızda gayet yüksek bir din âlimi olduğıınu kabul ve tasdik ettiğim Bediüzzaman'ı, iddia makamı, yüzbin baltalı ordusu bulunan meşhur kefersutiye ve Rafizilerden Hasan Sabbah'a benzetmek suretiyle, çok mübalağa etmiştir. Halbuki iddia makamınca bahsedilen bu gibi işler ve hatta iddia edilen suç mevzu'ları tamamıyla ve ancak siyasî ihtiras sâhiplerine yakışır işlerdir. Said-i Nursi'nin ise, siyasetle asla alâkası bulunmadığı ve böyle bir ihtiras olduğunu gösterir bir emare de mevcud bulunmayıp, bilâkis ne siyaset ve ne de idare ve hükûmet işleriyle alâkası ve münasebeti bulunmadığı yolunda bir çok deliller mevcut bulunmaktadır.

... Keza Şark vilâyetlerinde vaki' isyanlara iştirâk etmemesi ve teklif edenlere: "Bin senedenberi Kur'anı kahramancasına taşıyan ve hizmet eden

1590


bir millete kılınç çekemem.. Siz de çekmeyin" şeklinde cevab vermesi, yine davamızı ispat eder...

(146)Yırtık cild müdafalar dosyası S: 117

1591

1709


... Bu sebeble gerek Said-i Nursî'nin ve gerekse diğer sanıkların beraetlerine karar verilmesini bilvekâle arz ve istirham eylerim.

Avukat Ahmet Hikmet Gönen (147)"

AVUKAT HULUSİ BİTLİSİ AKTÜRK'ÜN MÜRAFAALARINDAN

Bu zat, din ve dünya ilimlerine vâkıf âlim, şair, edip, hattat olduğundan, müdafaası da bir çok zaman bizzat kendi müşahedelerine dayandırarak, hadiseleri dile getirmiş olduğundan gayet edibâne ve muhakkikane bir üslubta yazılmış. Hazret-i Üstad onun mürafaasının sonuna kendi el yazısıyla: Maşaallah hak ve güzeldir. Fakat az uzun ve az lüzumsuz şeyler dahi içinde var" diye yazmış.(148)Bu yüzden bu zatın edibane üslub içindeki mürafaasından biraz fazlaca bölümler alacağız:

11.5.949

"Büyük Allah'ın adıyla!..

... Vaktiyle İslâm Darül Hikmet'inde âzalığı da sebkat eden bu din ve dünya âliminin ilâhî, mantikî temsillerle müdafaa haklarına müntehi teşrihatımda bir kusur görülürse, en evvel bîtaraf adaletiniz muvacehesinde af dilerim.

Zira Hilafet, Meşrutiyet, Cumhuriyet gibi üç dört devrin müdriklerindenim. Aynı zamanda din ve dünya bahislerinde, hadisatın esrarengiz pek çok garibelerine ibretle şâhid olmuş, otuz senelik bir hâkim, altmış altı yaşında feragat sahibi bir Şark evlâdı bulunduğum için; yakından tanıdığım son derece takvalı, şâibesiz bir Said'in teklif olunan vekâletini kabulde asla tereddüt etmedim. Çünki her maddeyi mana ile te'life, bütün beşeriyetin ahlâkını, din ile dünyasını tasfiyeye esas teşkil eden lütuf ve kahrı mutlak bulunan büyük Allah'ın şeksiz Kur'anına, en son Peygamber'ine imanım tamdır.

Bu iman ve kanaatla; kısmen hakk'a, kısmen de batıla mütemayil müsbet ve menfi görüşlü insanlardan, bilhassa habbeden kubbe yapılmış, dedikodularla ağırlaşmış dosyadan dar bir zamanda aldığım ilhamata göre: Müvekkilim yirmi üç senelik menfa ve inziva hayatında hem kendi nefsini, hem de kardeşlerinin ıslâhı için kırk senedenberi hüsn-ü niyetle, seri halinde Risale-i Nur adlı bir eser yazmıştır ki; her ilmin, her eserin fevkinde bir ilim, bir eserdir...

1592


... Ne hacet, Allah ve Peygamberini de tenkid ve inkâr eden ba'zı dinsizler bile, mücerred maddî hürriyete dayanıyor, gayr-i ahlakî neşriyat ya

(147)Osmanlıca Afyon Mahkemesi müdafaatı birinci zeyli S: 120-151

(148)Yırtık cild müdafaalar dosyası S: 172

1593


1710 pıyorlar. Onlara karşı hakikî âlimlerin, vâizlerin ve nâsihlerin gayesi ise, insanları tereddiden korumak, ıslâha davet etmekten ibarettir...

Müvekkilimin ilâhî fikirlerinin rejime aykırı sayılabilmesi bahsine gelince: Bunda her memlekette, bilhassa yurdumuzdaki muhalif partiler, mütevâliyen rejimin ve halkın bünyesine uygun olmıyan bazı kanunların da ta'dili için matbuatta bağırıyorlar. Hayat ve memattaki bir çok dünya fâtihlerinin leh ve aleyhinde kanaat yürütüyorlar. Eserler, yazılar yazıyorlar. Cem'iyetleri prensibleri, sade maddi menfaatler için tenkid ediyorlar.

Müvekkilimin ilâhî kanaatları, tenkidleri ne şekilde rejime uygun olmalıdır?.. Hangi bir Müslüman ve din âlimi, bilfarz: "Yirmi senedenberi dini dünyadan ayıran idareciler, resmî ve hususî din tedrisine ma'ni oldular.. Teşriî selâhiyyet sâhipleri, şerayi'i zehirle, irtica' la tavsif ettiler.. " dese; Acaba bunlar rejime aykırı bir hareket midir? Bu gibi hakikatlara temas eden hakikî yüksek bir din âlimini hakir görmek, senelerle baskı altında suçlandırmak yerinde olmasa gerek...

...Müvekkilim Said'in, otuzbeş sene evvel matbuata intikal eden ve cumhurî devrimizde de intişar eden terkiblerden bir bend, bugün kaleme alınmış farz ve arz olunsa; acaba dünya menfaatı için tevehhüme, tedehhüşe, tahakküme tenezzül etmeyen her bir idare ve kanun adamının te'viline, takibine lüzum var mıdır?..

... Bir yüzlü Müslümanlar, hakikî âlimler, hâşâ dini siyasete alet edemezler. Bilâkis iki yüzlü siyaset adamları, cem’iyetlerin bazı harisleri; dünya menfaati için, dini istihfafen siyasete alet etmek istiyebilirler. Bu vadilerde müdafaata arz-ı tazallumatım bir dereceye kadar elim farzolunabilir.. Ne yapayım, ızdırap döşeğinde inliyen hasta bir din âliminin müdafaatını zaif omuzlarıma alarak inliyorum. Her suretle inlemek hastaların, her suretle de dinlemek, hâzık hekim, âdil hâkimlerin hakkıdır...(149)”

... Yirmiüç senedenberi menfa hayatı geçiren, vakit vakit hapse tıkılan, mukaddesata hürmet ile, hizmet ile mütehâllık bir âlimin dinî eserlerinden vecihsiz bahanelerle suç manası çıkarmak; ... Son sistem meden, cumhurî bir devirde maddeten manen mantıksızlıktır.

Başta Kral hanedanı olmak üzere bütün İngilizlerin, bilhassa Çörçil, Rozveld, Hitler'in bile an'aneye, mukaddesata hürmetlerini gazetelerde okuyor, anlıyor ve ağlıyoruz. Prens Bismark'ın ve daha bir çok garp

1594


âlimlerinin mukaddesata ne suretle baş eğdiklerini biliyoruz. Bu sefer de Turu

(149)Buradan itabaren bir çok mühim hatıralarını ve şâhidi olduğu Bediüzzaman'la ilgili hadiseleri anlatıyor. Ancak bunlar kısmen bu kitabın ilgili yerlerinde bazı vesilelerle kaydedildiği için tekrarlamadık. A.B.

1595

1711 man'ın medenî ve mukaddes tezahüratından ibret almamak mümkin değildir...



...Teşkilât-ı esasiye kanunumuz, kavmiyet daiyesini izale, Türklük camiasında bilâtefrik, vatandaşlık haklarını tebarüz ettirdiği halde, maalesef Afyon mahkemesi kararında: "Said-i Nursî'nin damarlarında, akidelerinde Kürtlük kanı olduğunu" diğer müvekkilim Ahmet Feyzî Kul'un: "Said'e, Risale-i Nur'a ifrat derecesinde bağlılığı, Maidet-ül Kur'an ve Hazinet-ül Bürhan eseriyle mahkemede okuduğu şa'şaalı müdafaanamesinde Said'in müdafiliğini yaparcasına zararlı ve irtica'î (150) bir din mücahedesi yürüttüğünü..." asılsız, esassız te'villerle öne sürerek, adeta zulmet ma'kusu olan "NUR" ta'birinden öfkelenerek, daha emsali tarafgirane faraziyeler, lafız-murad sözlere temas ile, her ikisi hakkında cezanın teşdidini istihdaf yoluyla: adaletin pek müessir surette, bir idare memuru zihniyetiyle hissiyata kapılmıştır...

... Çok ziyade İslâmiyete, mukaddesata bağlı asil kahraman Türkler, İslâmiyetin tevhid akidesini, alemdarlık vazifesini benimsemek, bilâtefrik hakiki ilim sahiplerine, mukaddesata hürmet etmekle yükselmişler. Bu şeref ve fazileti kıyamete kadar da yaşatabilecek tecellilere mazhar olmuşlardır. Müvekkillerimden başka her Müslümanın gayesi de bu dinî tecellilerin payidar olmasıdır. Maalesef hüküm sahalarında bile Kürtlüğü, kavmiyeti ortaya atanların ilmî, tarihî tedkikleri, tecrübeleri noksan olsa gerektir ve garazkârlıktır.

Hicri dokuzyüz tarihlerinde bütün Şark vilâyetlerini din şerefine tav'an, Osmanlı Türk hükûmetine bağlamak şerefi ile mübahî olan himmeti dünyaca müsellem bulunan Hâkim-üd-din İDRİS-İ BİTLİSÎ o gün hem Kürt, hem Türk idi.

Bugün de, her manasıyla Said olan evlâdları hakkında: "Kürtmüş, Şaki imiş..." damgası ile şiddetli cezalara lâyık görülüyorlar. Dünyevî mevki,

(150)Mahkeme kararnamesinin bir yerinde -Üstte geçtiği gibiBediüzzaman Hazretlerinin Kürtlük yaptığını, ya da buna bir tezat teşkil eden, halis bir Türk olan Ahmet Feyzi Kul'un Bediüzzaman'ı medhederek irticaî din mücahedesi yürüttüğünü yazması acib tezatlık ve garib mültezemliğin ibret verici bir örneği değil de nedir? A.B.

1596


1712 şahsî menfaat yollarında bu tezatlara, bu tenakuzlara sâik olanların İslâmiyet, adalet ve vatana muhabbet sahasındaki kusurlarını daha ziyade izahtan haya ederim...

... Binnetice: Yüksek huzurunuza intikal eden dosya üzerindeki şahsiyata mağlub, hasedkâr bazı idarecilerin gayesi, müvekkilimin kat'iyen arzu etmediği halde, min tarafillah halkın yer-yer kendisine gösterdiği sevgileri kırmak, riyasız din âliminin eserlerinde parlıyan ilâhî Nuru adeta masonlar şerefine söndürmektir. Halbuki, Allah'ın yandırdığı bir Nuru insanlar söndüremez.. Beşer güneşe perde çekebilir, fakat güneşi iskat edemez.

Müvekkillerimin kanuna, medeniyete, hakka, hakikata aykırı hiç bir suçu yoktur. Din dünyadan ayrılmıştır. Ortada din işleri Reisliği de bulunmuş iken, tevehhümî idarî baskılara, tedhişe, tahakküme dayanan hüküm, esasından çürüktür, delilsizdir. Adalete uygun değildir. Her bakımdan usul ve kanuna muhaliftir.

Müvekkillerimin asıl temyiz lâyihalarındaki mücib sebebler de malumdur. Bu teşrihatımla beraber, nazar-ı adalete alınacak hükmün bozulmasına bilhassa ma'sum müvekkillerimin tahliyesini yüksek vicdanınızın nurundan dilerim.

Ankara Avukatlarından

Hulusi Bitlisi Aktürk(151)"

KARARI TEMYİZ ESASTAN BOZDU

Üst tarafta da temas ettiğimiz veçhile, temyiz mahkemesine evrak ve lâyihalar, mahkemenin karar tarihinden ancak üç ay sonra ulaşabildi. Afyon Savcısı bunu kasden sallandırmış, göndertmemişti. Mart 1949 başlarında evrak ulaşabilmişti.

Yargıtay Birinci Ceza Dairesi üç ay zarfında dava dosyasını, lâyiha ve müdafaaları ciddî şekilde esastan inceledi. Avukatların mürafaalarını dinledi.. Ve nihayet bu yüksek mahkemenin istiklâliyet, adalet, hakkaniyet ve kanunperest hâkimleri 2.6.1949 tarihinde oy çokluğuyla karara vardı ve 4.6.949 da Avukat Hulusî Bitlisi'nin huzurlarında karar tefhim edilip açıklandı.

1597


Karar i'lâmı, Afyon mahkemesinin hükmünü esastan bozdu, onu hükümsüz bıraktı. Tabiî yargıtayın bu âdil kararı; Afyon mahkemesi üzerinde tesir icra eden ve gizli rol oynıyan şer kuvvetlerinin başında bir bomba gibi patlamıştı. Tüm çaba ve ümitlerini tarumar etmişti.

(151)Osmanlıca Afyon Mahkemesi müdafaatı birinci zeyli S: 152-180

1598

1713


Temyiz mahkemesinin bozma kararı Afyon'a ulaştığı günler, Üstad Hazretlerinin mahpusluk günleri onaltı buçuk ayı buluyordu. Yargıtayın bu kararı ile, başta Üstad olmak üzere hapiste kalmış Nur talebeleri kanunen derakab tahliye edilmeleri lâzım iken, hatta Denizli hapishanesinde beraetle neticelenen aynı dava ve aynı meseleden dokuz aylık tutukluluk günlerinin Afyon mahkemesi kararında hesaplanıp düşürülmesi yine kanunen ve kaideten icab ederken, bunların hiç birisi yapılmadığı gibi, tahliyesine ise asla oralı olunmamıştır.. Ve kanunsuz olarak zulmen, Afyon mahkemesinin bozulmuş ve bozuk olan kararı aynen tatbik edilip infaz edilmiştir.

Böylece Bediüzzaman Hazretleri Afyon hapishanesinde, temyizin bozma kararından sonra da üç buçuk ay daha bırakılmıştır. Onun düşmanlarının elinde de en son bu zulüm kalmıştı zaten.. Bunu da böylece uyguladılar.

YARGITAYIN ADİL KARARINDAN BÖLÜMLER

Temyiz Birinci Ceza Dairesi'nin tarihî ve âdil karar ilâmından bazı mühim kısımlarının derci münasib görüldü. Hazret-i Üstad da, onu ta o günlerde neşrettirmişti. İşte o hakperest, âdil kararın mühim bazı bölümleri:

"... Suç işlemek kasdıyla teşekkül eden cem'iyetlerin, medeni kanunda ve cem'iyetler kanununda yazılıp, formaliteleri yerine getirmek suretiyle teşekkül etmiyeceği.. Ve Ceza Hukuku bakımından bu kabil cem'iyetler, bir takım kimselerin suç işlemek kasdıyla birleşmeleri halinde vücud bulacağı cihetle, karar yerinde mucib sebebler varid değildirler...

... Bu neşriyatın Denizli Mahkemesinde suç mevzuu olan meselelerden gayrı mes'eleler olmasına mütevakkıf olup.. çünki beraet kararına, mevzu' olan neşriyat hakkında Denizli mahkemesince müttehaz karar ve mucib sebebler, faraza hatalı olsa bile; hüküm, sanıkların lehine kesinleşmiş ve o neşriyatın suç olmadığı hükmen kabul edilmiş bulunmasına nazaran; Eskişehir ve Denizli mahkemelerindeki dosyalar celbedilerek îrad olunan sual alınan cevablara göre; Suç mevzuu olan yazılar ile, Afyon mahkemesinde suç mevzuu olan yazılar arasında ayniyet ve mütabakat olup olmadığı tedkik edilmekle beraber, "Sirac-ün Nur" kitabını evvelden yazılmış ve sonradan bir araya cem' ve telfik edilmiş ve Denizli mahkemesince tetkik kılınmış olan Risale-i Nur cüzlerinden ibaret bir kitab olup olmadığı.. Denizli mahkemesinin kararından sonra yeniden yazılmış olan kısımlar olup olmadığı ayırt edilmek.. Ve Said-i Nursi, eserlerindeki

1599

mütalâaların telkinî mahiyette olmayıp da, hareket ile müterafık teşvikî mahiyette bulunup bulunmadığı etraflı olarak tebaruz ettirilmek icab ederken; bu hususlarda zühul olunmasında isabet olmadı



1600

1714 ğından ve itirazlar bu itibarla varid görülmediğinden:

Hükmün Ceza usul muhakemeleri kanununun 307, 308, 321'inci maddeleri mucibince bozulmasına, ve depo edilen temyiz paralarının geri verilmesine ve beşyüz kuruş bozma harcının ilerde haksız çıkacak taraftan alınmasına ve evrakın yerine gönderilmesine 2.6.949 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.

Yargıtay Birinci Ceza Dairesi Başkanı

Fuat (152)"

AFYON MAHKEMESİ YENİDEN İŞE BAŞLIYOR

Yargıtayın bozma karar ilâmı Afyon mahkemesine intikal edince, mahkeme güya noksanlarını ikmal etmek üzere yeniden çalışmaya başladı. Maznun ve mazlum üstad ve Nur talebelerinden de usulen sordu: "Ne istiyorsunuz?.."

Nur talebeleri de: "Temyiz mahkemesinin kararına uyulmasını.." diye talep ettiler.

Bunun üzerine mahkeme, temyizin kararına uyup uymama hususunda uzun zaman tereddütler geçirerek ve bir çok müzakerelerden sonra; ister istemez ona uyulmasını uygun buldu.. ve 31 Ağustos 1949 gününde yeniden duruşmalara başlamak üzere ilk celse muhakeme yapıldı (153)

Az üstte kaydettiğimiz veçhile; esastan bozulan Afyon mahkeme kararının kanunen infazının devamına mahal ve imkân yokken, Bediüzzaman'a eski kararlarını aynen infaz ettiler. Böylece Hazret-i Üstad Bediüzzaman kanunsuz ve sebebsiz bir şekilde tam yirmi ay hapiste durduruldu. Nihayet mahkemenin bozulmuş olan kararında yazılı hüküm şekli aynen uygulandıktan sonra, yirmi aylık cezanın sebebsiz tatbikide sona erdi, ellerinde artık bahaneye bir ip ucu kalmamış olduğundan, Bediüzzaman'ı hapisten 20 eylül 1949 da tahliye ettiler.

ŞAYAN-I İBRET, FERAGAT NÜMUNESİ BİR MUSALÂHANAME

Hazret-i Bediüzzamanın, hapsinin son günleri idi. Temyizin bozma kararı üzerine mahkeme yeniden çalışmaya başladığı günlerdi. Hazret-i Üstad Afyon mahkeme müdafaalarını ve Afyon mahkemesinin kararnamesini

1601

Isparta'daki talebeleri vasıtasıyla kitaplar halinde teksir ettirip neşrettirmişti. Bu müdafaaların içinde Afyon Savcısının seksen bir hatasını gösteren çok



(152)Osmanlıca Afyon Mahkemesi müdafaatı birinci zeyli S:181-189

(153) Emirdağ- 2 Dosyası S: 15- M.Ezener

1602

1715 acib cedvel’de yer almıştı. İnatçı Savcı bunları görmüş, gayzından adeta küplere binmişti. Bir gün kendini tutamıyarak hapishaneye gelmiş, tehdit suretinde Hazret-i üstad'a: "Ben de size karşı iddianamelerimi bir kitap halinde bastırıp neşredeceğim" demişti. Fakat Üstad'ın ona cevab vermesini istememiş çekip gitmişti.



Yüklə 4,31 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   56   57   58   59   60   61   62   63   ...   112




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə