Kastamonu hayati



Yüklə 4,31 Mb.
səhifə62/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4,31 Mb.
1   ...   58   59   60   61   62   63   64   65   ...   112

Salisen: Risale-i Nur haysiyetiyle benim şahsıma haddimden çok ziyade olan teveccüh ve hürmeti, aynen hediye ve sadaka ile verilen mal gibi bana şahsım itibarıyla kabul ve arzu etmekliğimi caiz görmüyorum. Çünki nurlardaki mal, benim değil Kur'anın malıdır. Fikrimin mahsulü değil, belki şiddet-i ihtiyacım için bu zamanda en evvel o kudsî ilâçlar bana verilip, tercüman oldum. Sonra o çok menfaatli hizmeti Nur şâkirdlerinin şahs-ı manevisi tam tamına gördü. Benim hisseme karşı ziyade teveccüh ve hürmet çok pahalı oluyor. O fiatı veremediğimden ve başkaların hakkı olduğu için, o manevi hediyeyi kabul etmek bana ağır geliyor. Helâl olmuyor.

Onun içindir ki, şimdi bu üçüncü imtihanımızda Nur şâkirdlerinin her birini derecesine nisbeten, kendime birer vâris ve hizmet-i kudsiyede birer Said ve her birisine, hususan hâslara icazet-i ilmiye ve bir nevi şehadetname hükmünde birer icazetname vermeye karar verip ve o icazetnameye liyakatlarını rahmet-i ilâhiyyeden rica ediyorum.. Ve onların hüsn-ü zan ile benden bekledikleri birer üstadlık ve birer ustabaşılık vazifesi itibarıyla, benim bedelime Nurun her bir mecmuası birer üstad ve birer ustabaşı onlara inayet-i ilâhiye tarafından verildi.. Ve Nura hizmet olan büyük vazifem dahi, o mübarek ve metin ve halis şâkirtlere verilmiş diye kanaat ettim. Bunun için benim bu teveccüh ve hürmet-i umumiyeden hissem pek azdır. O küllî teveccühü kendime kabul etmek, kendi nokta-i nazarımda ihlâsıma münâfî görüyorum.

İkinci Sual: Senin bu teveccüh-ü ammeden çekinmen, nurun intişarına ve istifadesine belki bir zarar olur?

Elcevab: Vazifemizi yapmak ve vazife-i ilâhiyyeye karışmamak elzemdir. Nurları halka kabul ettirmek ve onları ondan istifade ettirmek vazife-i ilâhiyyedir. Ona karışamayız. Yalnız müşteri ve muhtaç olanlara tebliğ ve göstermektir. Onları ve Nurları satın almaya teşvik etmeye ihti

(162)Burada bizzat merhum Zübeyr Ağabeyden duyduğum ihlâs dersini veren bir hatırasını kaydetmeden geçemeyeceğim. Şöyle demişti Zübeyr

1623


Ağabey: "Afyon hapsinden sonra Üstadımızın hizmetine başladığım ilk günler idi. Bana bir gün şöyle gayet ciddi bir teklif söyledi: "Benim hizmetimde kalman için eğer "Benim üstadım büvük Velîdir, Mehdidır, dahidir vesaire" nivetivle yapacak isen. ben istemivorum lüzumu da voktur.

Amma eğer, "Benim Üstadım gariptir, ihtiyardır, hastadır, kimsesizdir, ona Allah rızası için yardım edeceğim" niyetiyle yapacak isen, kabul edebilirim. Git sana üç gün mühlet" dedi. Ben gittim, yarım saat kadar düşündüm ve yanına döndüm. dedim ki: "Ben üstadıma garip, hasta, ihtiyar, kimsesiz olduğu için, sırf Allah rızasına hizmet etmeyi kabul ediyorum." dedim.

- Üstad "Maşaallah peki öyle ise!" dedi. A.B.

1624


1728

yaç kalmamış. Çünki hem bu şiddetli imtihanlarda, Nurlar çok kıymettar olduğu tahakkuk ettiği için müşteri aramaz. Müşteri onu aramalı ve yalvarmalı. Hem Nur on beş sene zarfında üç dört dehşetli imtihan meydanında muhtaç müşterilere kendini göstermiş.. Hem,

Yani: "Zarara rızası ile ve pis zevkiyle ve inadıyla razı olana merhamet edilmez ve lâyık değildir" Kaide-i esasiye ile, Nurların hiç bir şüphe ve vesvese bırakmıyan kuvvetli hüccetlerine karşı temerrüd edip kabul etmiyen, belki aleyhinde bahanelerle çalışanlara şefkat ve merhamet edilmez ve onların hatırı için, onlara dalkavukluk ve temelluk etmek nurların izzetine münafi olduğu gibi; düstur-u esasiyesine de muhalif ve onların pek çok çirkin temerrüd ve inatlarını okşamak hükmüne geçtiği için onları unutmak, zihnen meşgul olmamak şimdiki vaziyetime lâzım gördüğümden; bu pek soğuk ve ihanetkârane bana karşı vaziyetlerinden müteellim olmuyorum. Belki bir cihette memnun oluyorum.

Rabian: Bu zamanda avam-ı mü'minînin tam itimad etmesi ve iman hakikatlarını tereddütsüz ders alması için öyle muallimler lâzımdır ki, değil dünya menfaatlerini belki âhiret menfaatlerini dahi ehl-i imanın menfaat-ı uhreviyesine feda ederek, o ders-i imanî de her cihetle şahsî faydalarını düşünmeyip, yalnız ve yalınız hakikatlara rızay-i ilâhî ve aşk-ı hakikat ve hizmet-i imaniyedeki şevk-i hak ve hakkaniyet için çalışsın. Ta her muhtaç delilsiz kanaât edebilsin, "Bizi kandırıyor" demesin.. ve hakikat pek çok kuvvetli olduğunu ve hiç bir cihette sarsılmadığını ve hiç bir şeye alet olmadığını bilsin, ta imanı kuvvetlensin.. ve "o ders ayn-ı hakikattır" desin" vesvese ve şüpheleri zail olsun.

İşte mezkûr hakikatlar içindir ki, mukabil bir şey vermediğim maddî ve manevî hediyeler bana dokunuyor ve kabul edemiyorum.

Hamisen: Madem hususî vazife-i Nuriyem kardeşlerime havale edilmiş, benim şahsıma karşı ne kadar belâ gelse ehemmiyeti yok, merak etmeyiniz. Bilâkis hizmet-i imaniye itibarıyla memnun oluyorum. Çünki gizli düşman münafıklar, yalnız beni ihanetlerle, iftiralarla düşürmeye, çürütmeye, söndürmeye gaddarane çalışmaları; şahsımdan pek çok ziyade çalışan kardeşlerime ilişmemeye şükür ediyorum.Bir vesile olduğu için Cenab-ı Hakk'a şükür ediyorum.

Elbaki Hüvelbaki

Kardeşiniz

SAİD-İ NURSİ(163)

1625


(163) E1 vazma Emirdağ-1 aslı kitap- S: 652

1626


1729

Üstad Hazretlerinin hapisten çıkıp Afyon'da kaldığı günlerde bir mektup daha yazdığını tesbit ediyoruz. O da Emirdağ-2 lahika kitabının birinci mektubudur.

Üstad'ın, üstte kaydedilen mektubunda bahsini yaptığı; Afyon hapsi son günlerinde Nur talebelerini derecelerine göre her birisini kendisine vâris olarak bıraktığı ve ilmî icazet ve şehadetname verdiği hakkındaki mektubunu da buraya bu münasebetle kaydetmeyi uygun bulduk:

Aziz Sıddık kardeşlerim!

Bayram tebriki ile beraber her birinizi derecesine göre birer Said ve birer vârisim ve benim yerimde Nurlara birer bekçi, muhafız olarak manevi bir hatıraya binaen kabul ettiğimi haber verdiğim gibi, şimdi de size beyan ederim.

Madem haddimden çok ziyade hüsn-ü zannınızla bana ulum-u imaniye ve hizmet-i Kur'aniyede bir üstadlık vermişsiniz.. Ben de her birinizi derecesine nisbeten, eski zaman üstadlarının icazet almaya lâyık olan talebelerine icazet-i ilmiyeyi verdikleri misillü icazet veriyorum(164) ve bütün kanaatımla ve ruh-u canımla sizi tebrik ediyorum. İnşaallah şimdiye kadar sadakat ve ihlâs dairesinde fevkalâde neşr-i envar ettiğiniz gibi, daha parlak devam edip, bu aciz, zaif mütekaid bir Said bedeline binler muktedir, kuvvetli, vazifeperver Saidler olursunuz.

Kardeşiniz

SAİD-İ NURSİ(Not)

(Not) Bunun bir suretini de alıp Konya kahramanlarına da ve daha Hüsrev'in münasib gördüklerine birer sureti verilsin.(165)”

YENİDEN EMİRDAĞ’A GETİRİLİŞİ

Böylece Afyon hapis müddeti ve Afyon'daki günleriyle beraber yirmi iki buçuk ay Afyon vilâyetinde -nümuneleri görüldüğü şekilde- mazlûmane günlerini dolduran Üstad Bediüzzaman Hazretleri, yine herhalde ve mutlaka Ankara'nın emri ile polislerin nezaret ve refakatinde 2 Aralık 1949 günü yeniden Emirdağ kasabasına getirilmiştir.

(164) Bu beyanla artık Üstad Bediüzzaman (R.A.) berâber talebelerinin hapis hadiseleri olmayacağını ima etmektedir.A.B.

1627

(165) Afyon hadisesi mektubları kırmızı defter, s: 125.



1628

1730


Bu arada Afyon mahkemesi de, yeni baştan işe başlamak üzere, duruşmalara başlamış oldu. Amma artık hapiste kimse yok, duruşmalar gayr-ı mevkuf olarak devam ededurdu.

Evet, Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yeniden ifadeler, iddianameler ve yeni müdafaalarla devam ederken; 1950 seçimlerinde iktidarı devralan D.P hükumeti, 14 Temmuz 1950'de umumi bir af kanunu çıkarmaları üzerine, Afyon Mahkemesi dosyaları da bu arada ortadan kalkmış oldu. Fakat bu defa Afyon Savcısı, davanın ceza kısmını dosyadan tefrik ederek; af şümûlûna dahil etti. Amma kitapların müsadere edilmesi için mahkemenin devamına ısrar etti. Herhalde bundan gaye: Hiç olmazsa, kitapların (Risalei Nur kitaplarının) tamamının mahkemenin kararıyla "Yasak kitaplar" listesine dahil edilmesidir.

Hukukçu değiliz.. Lâkin kitabı yazan, neşreden ve okuyanlar umumi af kanunu üzerine herhangi bir muahazeye tabi' tutulmayacak, fakat kitaplar suçlu ve yasak olacak... Bu nasıl bir uygulamadır bilemiyoruz.

İlerde Afyon mahkeme safahatını(Temyizin bozma kararından sonra) genişçe ele almak ümidiyle, burada bir kısacık fezlekesine temas etmek yerinde olur.

Evet, Afyon Mahkemesi yalnız kitaplarda suç olup olmama yönünde muhakemelerine devam etti. Böylece mahkeme kendini büyük ve geniş suç delillerini yeniden aramaya bağladı. Çalıştı, didindi.. Nihayet ikinci kez Nur kitaplarının müsaderesi cihetinde bir karara vardı. Bu karar da hemen temyiz edildi. Temyiz mahkemesi bu manalı ve ısrarlı, inadlı ve belki de plânlı kararı yeniden ve tekraren bozdu. Afyon Mahkemesi artık bıktı usandı. Çâr u naçar bu defa temyiz mahkemesi kararı doğrultusunda Nurların beraetine hüküm verdi. Fakat bu defa savcı mahkeme kararını temyiz etti. Temyiz de, kararın usül yönünden bazı noksanlıklarını tesbit ederek yeniden bozdu.. Ve tekrar muhakemeler devam etti. Afyon Mahkemesi Risale-i Nur eserlerinin iadesine yeniden karar aldı. Savcı bu kararı da temyiz etti.

Bu defa temyiz mahkemesi eserlerin tamamını, yeni baştan Diyanet Riyasetince tedkiki için Ankara'ya gönderilmesine işaret etti. Mahkeme de bu istikamette hareket ederek, tüm eserleri yeniden Ankara'ya Diyanet Reisliğine gönderdi. Diyanet İşleri müşavere kurulunca. bütün eserler

1629

yeniden uzun bir tedkikten geçirildi. Neticede Risale-i Nur eserlerinin hakikatlarını -az da olsa- belirten bir rapor verdi.



Ve nihayet Afyon Mahkemesi bu yeni rapora dayanarak Haziran 1956'da ittifakla, istisnasız bütün Nur Risalelerinin beraet ve serbestiyetine ve sahiplerine iadesine karar verdi. Bu defa savcı bu kararı temyiz etmediği için, karar kesinleşti.

1630


1731

Bu kararla; Afyon adliyesinin, önceleri bir inad ve yahut baskı altında kalması yüzünden çehresine vurulan o kara lekeyi temizledi ve temize çıkarttı. Böylece Risale-i Nurlar mahkemelerin kararıyla artık serbestiyetini bihakkın kazanmış oldu. Bu karar ile Risale-i Nurun serbestçe matba'alarda basılmasına da yol açıldı. İşte Afyon Mahkemesi hadisesi ve işte onun sekiz buçuk senelik serencamı...

Afyon hapsinden sonra da, altı buçuk sene devam eden mahkeme safahatına, Hazret-i Üstad'ın son hayat faslında da tafsilâtlı olarak eğilip bakmak üzere, burada yirmi altı senelik uzun mazlumane bir hayatın, şu en ağır ve en sıkıcı, sıkıntılı ve işkenceli beş küsur senelik bölümü olan

"Emirdağı ve Afyon" hayatına hatime veriyor ve nisbeten bir derece ferahlı saadetli, inkişaflı son hayatına başlıyoruz. Tevfik Allah'tan.

1631

1732


1632

1733


ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM

SON HAYAT FASLI

(2 ARALIK 1949 - 22 MART 1960)

1633


1734

HZ. ÜSTADIN SON HAYATI BİRKAÇ FASILDIR VE BU FASILLAR 2 ARALIK 1949 - 22 MART 1960 ARASINDADIR.

BİRİNCİ FASILI

Hazret-i Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi'nin, üstteki iki tarih arasındaki hayatı "SON HAYAT FASLI" şeklinde sayılmış ve hesap edilmiştir. Bu fasıl onbir sene, üç ay, yirmi bir günü içine alan geniş bir hayat faslıdır. Bunu ikiye bölerek ilk dört buçuk senelik kısmını Emirdağ-2, altıbuçuk senelik kalan kısmını da Isparta hayatı diye kaydetmek mümkindir, münasebet de vardır. Amma 1950'de D.P iktidarı iş başına gelmesi ile birlikte, üstad'ın hayat tarzı, ta vefatına kadar hep aynı seviyede devam ettiği için; CHP dönemindeki mecburi iskân ve saire gibi zulümlerin bir çoğu ortadan kalktığı ve bir derece Üstad'ın hayatı serbestlik içinde olduğundan; bir yeni hayat tarzı başlamış oluyordu. Üstad'ın bu son hayatının ilk altıbuçuk aylık kısmını (Yani hapisten çıktıktan sonra, ta 14 Mayıs 1950'ye kadar kısmını) gayr-ı vaki' sayarak şu yeni hayatına ekledik.

Evet. Hazret-i Üstad D.P dönemindeki yeni hayat faslında da yine bazı zulüm ve ta'ziblere maruz kalmasına rağmen, genel olarak onun bu hayatı bir huzur ve sükûn hayatıdır diyebiliriz. Hazret-i Üstad D.P iktidarında da mahkemelere verilmiş, zehirler yutturulmuş, şapka için rahatsız edilmiştir. Fakat millet ve memleket bir derece keyfî diktatörlüklerden, zulümlerden kurtulduğu ve demokrasi hürriyetinin icabı kısmen icra edildiği için, Hazret-i Üstad nisbeten huzurludur.

Hem İslam şeâirinin büyüklerinden olan Ezan-ı Muhammedînin (A.S.M) minarelerde okunmasına müsaade edilmesi ve fikir ve vicdan hürriyeti bir derece serbestliğe kavuşması gibi, bazı müsbet inkişaflar vesilesiyle; Hazret-i Üstad Demokratlara şahsen müteveccih olmuş, onları tebrik etmiştir. Ayrıca da D.P iktidarını ikaz edici, yol gösterici çok hayati ve pek mühim noktalarda içtimaî, ahlâkî ve ilmî nasihatlarda da bulunmuştur. Her ne kadar yirmi sekiz senelik CHP altı ok zihniyeti birikintisi, memur kadrosunda brokrat olarak yerleşmiş ve Demokratların müsbet yönden icra etmek istedikleri bir çok proğramları kösteklenmiş, lâyıkıyla bir uygulama zemini bulmamış olsa da...

Hülâsa: Üstad Bediüzzaman'ın bu son onbir senelik hayatı; Kur'an ve iman hizmetinin büyük çapta filizlenmesine, meyve vermesine, hatta büyük

1634


ölçüde Üniversite gençliği içinde yayılmasına ve buna paralel olarak Nurun intişarı Âlem-i İslâmda ve dünyada bir derece umumileşmesine

1635


1735

meydan verildiği için, bir huzur ferah ve sükûn hayatı şeklinde vasıflanabilir. Hem Üstad'ın bu son hayatı; irşad, ikaz, tenvir, neşriyât yönleri cihetiyle de çok küllî, nurlu ve feyizlidir. Bu dönemde, onun hayat ve maneviyatının bir semeresi olan Nur Risalelerini okuyanlar, ona talebe olanlar bir kaç misli artmıştır. Afyon Savcısı 1950'lerde "altıyüzbin Nur talebesi var" demişse de, 1960'lara doğru herhalde bir kaç milyonu bulmuştur.

Gelip ziyaret edenlerin, görüşüp müstefid olanların bu yeni hayat döneminde haddi hesabı yoktur. Din âlimleri, mektepli münevverler, siyasetçiler hatta askerî erkân pek çoktur.

Üstad'ın bu dönem hayatında onunla şahsen görüşen, sohbetinde bulunanlardan; Üstad'dan görüp duyduklarını anlatanlar da, önceki dönemlerinkinden kat kat ziyadedir. Önceki hayat fasıllarında olduğu gibi, bu dönem hayatını umum hatıralar ve menkıbeleriyle tam teferruatlı kaydetmeye çalışsak, hayli uzun olur, tek başına bir kitap halini alır. Bilmecburiye hatıra ve menkıbelerden ancak bir kısmını nümûne kabilinden kaydedebileceğiz. Bunlardan da en önemlilerini, onların da yalnız birer meal ve hülâsalarını alabileceğiz.

Amma herşeyden önce bu faslı, "Lahika mektupları" diye yazılıp neşredilen yazıların bir çoğu hadiseler kronolojisine göre tarih numaralı olduğu için, bir çoğu bu kitaba kaydedilmesi zarurî görülmüştür. Böylece Hazret-i Üstad'ın bu yeni dönem hayatı belgeler ve vesikalar bakımından diğer fasıllara göre- daha çok zengin ve avantajlıdır.

Tarih numaralı olan mektup ve yazıların yazılış sebebleri, hadiseleri daha çok aydınlattıkları için; hem bu dönemde yazılmış Üstadın mektuplarına ve hayat seyrine ait bazı rivayetlere bir çok te'villi yorumlar, şerhler, tatbikatlar eklendiği için, hadiselerin zuhûr şekillerini ve vesileleriyle yazılmış mektup ve yazıların vürüd sebeblerini ve mahiyet ve hakikatlarını olduğu gibi ve te'vilsiz şekilde ortaya koymak zarureti vardır. Bu noktalardan, kendimizi ne kadar sıksak da, bu fasıl hayatı epeyce uzuyacaktır sanırım.

Evet,bu hayat faslında öylesi bir tahlilin yapılması ve Hazret-i Üstad'ın bir çok yorum ve te'villere tabi’tutulan ifade ve beyanlarının sağlam temel kaidelerine bina edilmesi zarurîdir. Lâkin itiraf edelim ki; biz bu mevzuu hakkıyla yapacak durumda değiliz. Amma belki ilerde bazı zatlara bir çığır

1636


açmak gibi çok ufak bir işaret de olsa mühimdir. Çünki şimdi Risale-i Nur okuyucularının, belki ilerde bir çok İslâm cemaâtlarının, hatta belki Âlem-i İslâmın dinî, siyasî ve içtimaî mes'elelerinin halli hususunda daimî merci' ve me'haz olarak şaşmaz kaidelerin istinbatı için; özellikle Hazret-i Üstad'ın bu son hayat faslında vuku' bulmuş hadiseler vesilesiyle kaleme

1637


1736

alınan ve pek büyük hayatî önem taşıyan ifade ve beyanlarının ve onların zımnındaki vecîz ve hülâsalı kompirimelerinin hakikî durumlarını aksettirmek icap etmektedir. Az ilerde Allah izin verirse bu mevzu genişçe ele alınacaktır.

AFYON HAPSİNDEN SONRA EMİRDAĞ HAYATI

Afyon hapsinden sonra, Üstad'ın hayatı hakkında büyük Tarihçe-i Hayat kitabı diyor ki: (Kısaca bir meal alıyoruz)

"Afyon hapsinden sonra Üstad'ın hayatında ve hizmet-i Nuriyede şöyle bazı inkişaflar olmuştur:

Bu tarihe kadar Hazret-i Üstad, evinde tek başına yatar, başka kimseyi yanında bulundurmazdı. Akşamdan ta ertesi günü kuşluk vaktine kadar kapısı kilitli bulunurdu. Bu tarihten sonra ise, (yani Afyon hapsinden sonra) sadık talebelerinden bazılarını hususî hizmetine kabul etti. Bu talebeleri geceleri de Üstad'ın yanında kalmaya başladılar. Amma Üstad'ın odası yine mutlaka ayrı idi. Bir hizmet olduğu zaman ancak odasına girilebilirdi.

Yine aynı tarihten sonra, Üstad kendisini bir üçüncü Said(1) merhalesinde olduğunu görüyordu. Hizmet-i Nuriyede de küllî inkişaflar başlamış, bilhassa yüksek tahsil gençliği Nur hizmetine el atmış, hizmetine koşmuşlardı. Böylelikle, Afyon hapis musibeti rahmet-i ilâhiyye ile bir çok cihetlerle büyük, nurlu inkişaflara vesile olmuştu.

Bu tarihten sonra da devam eden Afyon Mahkemesi, başta Üstad olmak üzere Nur talebeleri mahkeme günlerinde, bir çok vilâyetlerden gelen Nur talebeleri Afyon’da toplanır, birbiriyle tanışır, Üstad ve Nur hizmeti hakkında malûmat edinir giderlerdi. Samimî uhuvvet ve ihlâs dersleri alır dönerlerdi. Mahkeme günleri bir mücahidler kafilesi şeklinde saflar halinde mahkemeye gelir, ehl-i imanın kalblerine muhabbet ve şevk doldururlardı. Bu mahkemeler iman ve Îslâm davasına hizmet için teşvik edici vesileler oluyordu. Böylece Afyon mahkemesi ve hapis musibeti, din düşmanları rağmına bir çok fedaî kahramanların yetişmesine sebeb oluyordu."

(1) Üçüncü Said mevzuu üst taraflarda, ilgili yerinde bir incelemeye tabi tutuldu. Hazret-i Üstad Afyon hapsi öncesi ve sonra hapis içinde küllî şekilde inkişaf eden kudsî bir halet-i ruhiyenin yeni yeni tezahüründen bahsetmiş. Bütün bütün târik-ı dünya olarak hizmet-i nuriyenin tüm idaresini talebelerine bırakmayı düşünmüş, hatta buna teşebbüs de etmişti.

1638


Amma gerek hapiste, gerek sonrasında vuku’bulan bazı hadiselerle; henüz öyle bir merhalenin talebeleri cihetinden maddî âlemde tezahürünün vakti gelmediğini görmüştür. Üstad kendi ruhî âleminde o manevî haleti ve merhaleyi yaşamakla birlikte,Nur hizmetinin maddî büyük tedbir ve idare işlerini yine kendisi tarafından sevk ve idare edildiğ'i görülmüştür. A.B.

1639


1737

MÜHİM BİR HATIRA

(Zübeyir Ağabeyden.. 1949-1950 tarihlerine aittir)

Emirdağlı M.Zeki Çalışkan anlatmış:

“Bir gün, üstadın hizmetkârı Zübeyir Ağabey üstadın “kasa” diye vasıflandırdığı ve başucundaki bir krem kutusunda bulunan paralarını, akşamleyin hepsini almış ve ihtiyaçlara harcamış. Sabahleyin üstad yine bazı ihtiyaçları zübeyir Ağabeye spariş vermiş. Zübeyir ise “Efendim paramız hiç kalmadı” demiş...

Hz. Üstad :“Keçeli keçel! Baktınmı kasaya ” demiş. Zübeyir tekrar kutuya bakınca, akşamki aynı paraları içinde görmüş.

Bu hadiseyi, aynı gün Zübeyir Ağabey bizim dükkâna gelerek babama anlatmıştı.

Başka bir hatıra

M.Zeki Çalışkan anlatmış:

“Şuhut Kazasında memurluk yapmakta olan komşumuz “Şükrü amca” isminde bir zat vardı. Amcam Osman Çalışkanın aklını vesveselendirmişti. “Siz bu adamın (Bediüzzamanın) peşinden gidiyorsunuz. Onu medih ediyorsunuz. Ama biz onun hiç kerametini görmüyoruz vesr.” Amcam bunu düşünürken aniden Zübeyir Ağabey gelmiş, “Sizi Üstad çağırıyor” demişti. Amcam Üstada gittiğinde, ona:”Kardeşim Osman, biz keşfin, kerametin peşinde değiliz. Kapı dururken pencereden girmek akla münafir. Vsr.” demiş.

(Son Şahitler-4 ,sh. 80)

HAPİSTEN SONRA HIZLI NEŞRİYAT

Afyon hapis faslında kaydettiğimiz gibi Nur talebeleri Afyon hapsi sırasında da neşriyat işini durdurmamışlar, bilâkis artırmışlardı. Afyon hapsi başlarında Isparta ve İnebolu kahramanlarından birçoğu, mahkemenin daha ilk celselerinde gayr-ı mevkuf tahliye edilir edilmez, hemen hizmetlerinin başına geçerek, teksir makinelerinin kollarını çevirmeye başlamışlardı.

1640


Hazret-i Üstad henüz hapiste iken, müdafaât ve zeylini teksir edip neşrettirmişlerdi. Amma Üstad'ın hapisten tahliyesinden sonra ise, bu işi daha da hızlandırılmışlar, bilhassa 1950'den sonra bir çok büyük Nur mecmualarını eski ve yeni harflerle teksir edip neşrettirmişlerdi...

1641


1738

EL YAZILARI İLE HİZMET

Elle yazma hizmeti ve el yazılarıyla Nur neşriyatı, aslında 1946 yıllarında teksir makinelerinin faaliyete başlaması üzerine devrini bir derece tamamlamış oluyordu. Bilhassa 1949 Afyon hapsinden sonra hızlanan teksir makine hizmetleri bu devri -muhtaçlara kitap yetiştirmek cihetinihaliyle kapatıyordu. Çünki teksir makineleri ihtiyaçları büyük çapta karşılıyordu Böylece elle yazı hizmeti hususî kalmıştı.

Anlatmak istediğimiz husus, Nur risalelerini muhtaç müştaklara yetiştirmek hizmeti bakımındandır. Yoksa öylesi yazı hizmetiher zaman lâzım ve herkesin yazısı olan İslâm yazısıdır. Kur'anımızın yazısı ,Nur Risalelerimizin hakiki asıl hattıdır. Onu öğrenmek, yazıp okumak her zaman büyük fazilettir.

AFYON HAPSİNDEN SONRA ÇEŞİTLİ HİZMET SAFHALARI

Teksir makineleri taliplere kitap ihtiyacını büyük çapta giderirken, birkaç yönden inkişaf eden hizmet şekilleri de belirdi. Bunlar başlıca şöyle idi:

1- Büyük Tarihçe-i Hayat kitabında kaydedildiği gibi, birçok vilâyet kasaba ve köylerde meydana çıkan Nur talebeleri, bulundukları muhitlerinde Nurları neşretmek, okumak ve yazmak...

2- Her yerde, bilhassa Ankara ve İstanbul'da çeşitli halk tabakaları arasında, özellikle Üniversite muhiti ve diğer okullardaki gençler, memurlar ve anımlar arasında Nurların yayılması ve okunmasıyla, birçok manevî alâkalar ve meydana çıkan pek çok fedakâr iman ve Kur'an nâşirleri... Evet, bilhassa bu iki merkezde Nurların hararetle aranması, istenmesi ve inkişafı...

3-1956’da Afyon mahkemesince umum Nur kitaplarının iade edilmesi ve bu arada yer yer Nur risalelerine ve Nur talebelerine ilişme hadiseleri dolayısıyla, resmî makamlarla münasebetler kurularak; Nur Risalelerinin vatan, millet ve gelecek nesillerin saâdetine vesile olduğu cihetinin duyurulması ve ispat edilmesi... Ayrıca iktidarı devralan Demokratları ve hükûmetinin ileri gelenlerinden bazı zatlar, Kur’anın bu yeni dersi olan Nurlara takdirle bakmaya başlamaları ve bu mahiyetteki dersin, en modern neşir vasıtalarıyla Anadolu’ya ve İslâm Âlemine, hatta tüm beşeriyete duyurmak için resmî makamlar nezlinde çalışmalara başlaması...

1642


4-Şark vilâyetlerinde -bilhassa Urfa ve Diyarbekir'de- Nurların fevkalâde inkişafı ve birçok İslâm ülkelerine Nur Risalelerinden gönderilmesi gibi hizmetler...

1643


1739

Nurun bu inkişafları ve bilhassa 1956'dan sonra resmen yeni harflerle neşriyata başlanmasıyla; Hazret-i Üstad'ın çok mutlu bir nevi bayramı gibi idi. Hem Afyon hapsinden sonra, yeniden Emirdağ'ına gelmesinden birkaç ay sonra, iktidarı devralan D.P hükûmeti, hürriyet ve demokrasi yolunda attıkları bazı müsbet adımlarıyla ve dolayısıyla Ankara ve İstanbul'da büyük çapta üniversite gençliği ve meb'uslar arasında inkişaf eden Nur hizmeti; ve merkez-i hükûmet ve meb'uslarla olan ihtilat neticesi Risale-i Nur hizmeti namına inkişaf eden alâkalar vesaire...

Böylece, Üstad Bediüzzaman’ın son hayatı hakkında çok hülâsalı olarak çizilen bu fezleke ve haritacıktan sonra; geniş ve tafsilâtlı faslına girmek için, 1949 Aralığından 1960 Martına kadar hizmetler şekli, hadiseler nev'i ve inkişaf eden merhaleler dahi şöylece özetlenebilir:

1- Afyon mahkemesinin uzun müddet devam eden ısrarlı ve inadlı hali ve davranışı karşısında, Hazret-i Üstad’ın bazı değerlendirmelerini havi söz ve beyanları...

2- Afyon mahkemesi en sonunda insafa gelip, umum Nur Risalelerine beraet verip iade kararını vermesinden sonra, matbaalarda Nurların resmen ve alenen umumî neşir hadisesi...

3-Risale-i Nurla ve Üstad'ın şahsı ile, yani Kur'an ve İman hizmeti ve dersleriyle alâkadarlık göstermek isteyen dindar, hamiyatkâr zatlara karşı Hazret-i Üstad'ın gösterdiği irşadlı ve lütufkâr tavırları...



Yüklə 4,31 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   58   59   60   61   62   63   64   65   ...   112




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə