Kastamonu hayati



Yüklə 4,31 Mb.
səhifə69/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4,31 Mb.
1   ...   65   66   67   68   69   70   71   72   ...   112

Hasta Said-i Nursi(62)"

Hazret-i Üstad'ın vukufsuzlukla tabir edip müskit cevablarını verdiği, o bilirkişi raporunun altına imzalarını koyan hey'etten ikisi Selânikli, Rumelili olup isimleri şöyledir:

Bilirkişi Bilirkişi Bilirkişi

Ceza hukuku ve ceza Umumi, amme hukukuCeza hukuku ve ceza

usul hukuku Doçenti Doçenti usul hukuku doçenti

Nurullah Konter Tarık Zafer Tunaya Sahir Erman

Bu adamların çok sıfsatalı ve mahkemece de hiç nazar-ı itibare alınmıyan o raporlarını buraya dercetmeyi uygun görmedik. Ana esasları sekiz madde olup, Hazret-i Üstad üstteki cevablarıyla çürütmüştür.

Üstadın fahri avukatlarından Abdurrahman Şeref Laç da mezkûr ehl-i vukuf raporuna karşı çok sert tenkidlerde bulundu. Böylece o günkü celse ikindiye kadar devam etti. Namaz vakti hulul etmiş, hatta daralmıştı. Üstad Hazretleri ikindi namazını kılmak için mahkemeden müsaade taleb etti.

Mahkeme hey'eti de Üstad'ın talebini kabul ederek, o günki celseye nihayet verdi ve mahkeme gününü 5.3.952 tarihine ta'lik etti.

ALKIŞ TUFANI

Mahkemenin celseye son vermesi üzerine, Hazret-i Üstad yine genç Üniversite Nur talebelerinin ve kendisini candan sevenlerin kolları arasında mahkeme koridorlarından geçerken, binlerce insan tarafından sevgi tezahüratlarıyla alkışlandı. Üstad da, iki eliyle sevgili talebe ve dostlarını selâmlıyarak yürüyordu. Ayrıca adliye binası önünde dört bin kadar insan toplanmıştı. Hepsi de Üstad'ı görmek için bekleşiyordu. Üstad adliyenin merdivenlerinden inerken de, binler insanın alkış tufanı arasında yürüyordu. Bunların arasında heyecanından ağlıyanlar da vardı.

1761

(62) 20 Muharrem 1371 den başlar namındaki defter S: 76



1762

1806


BİR HATIRA

Burada, muhterem Sungur Ağabey'in, Üstad'ın diğer bir talebesi olan Konyalı Hayrullah Lim'den naklen anlattığı bir hatırayı, câlib-i dikkat olduğundan kaydediyoruz:

"O alkışlar, o izdiham, o heyecanın dalgalandığı anda, Hazret-i Üstad mahkemenin merdivenlerinden inerken, yanındaki Hayrullah Lim'e soruyor:

"Bu kadar insan burada neye toplanmışlar?"

Sorduğu talebesi, pürheyecan: "Efendim bütün bunlar sizin için gelmişler, sizi görmeye gelmişler." diye cevab vermiş.

Hazret-i Üstad ise, sanki hiç bir şey yokmuş gibi gayet sakin: "Acaib!..' demiş ve yürümüştür.

1763

1807


SULTANAHMET'TE NAMAZ

Hz.Üstad'ın o muazzam kalabalığın ortasından sıyrılıp yürümek suretiyle bir camiye gitmesine imkân yoktu. Çünki herkes onu görmek, elini öpmek istiyordu. Bu durum ortasında talebeleri hemen acele bir taksi bulmuşlar ve Üstad'ı o kalabalık içinden koparıp otomobile bindirebilmişlerdi. Böylece otomobille Sultanahmed camiine götürmüşler ve orada cemaatle ikindi namazını kıldıktan sonra, Hazret-i Üstad ikamet ettiği oteline götürülmüştür.

SON CELSE VE BERAET

Gençlik Rehberi davası mahkemesinin son celsesi günü de gelmişti. Önceki iki celsede olduğu gibi, yine Üstadı, mahkemesini seyretmek ve onu görmek için birçoğu üniversiteli genç Nur talebelerinden olmak üzere binlerce insan sabahın erken saatlerinden i'tibaren İstanbul Adliyesine akın etmişlerdir. Yine mahkeme salonu dolmuş, herkes yer temin etmeye çalışıyordu.

Mahkeme salonundaki izdihamın, önceki celseler gibi mahkemenin devamına mani' olacak dereceye varmaması için, müteaddit polis müfrezeleri adliye binasının merdiven ve koridorlarını muhafaza altına almış, geçitleri kapamışlardı. Buna rağmen yine mahkeme salonu kapılara kadar hınca hınç dolmuştu.

Mahkeme günü Hazret-i Üstad yine üniversiteli gençlerin kolları arasında kemal-i şehametle mahkeme salonuna girdi ve geçip maznun sandalyesine oturdu. Memleketin en muktedir avukatlarından fahri üç avukatı da yerlerini aldılar.

Celse açıldı. İlk olarak, şâhid sıfatıyla -Gençlik Rehberi kitabını tab' ettirenüniversiteli genç Abdulmuhsin Alev dinlendi. İfadesinde:

"Ben Edebiyat Fakültesi felsefe şu'besi talebesiyim. Şark ve Garbın bir çok eserlerini okudum. Bu arada "Gençlik Rehberi" isminde bir eser de elime geçti. Bu eser fikrim, ruhum, iradem ve ahlâkım üzerinde büyük bir tesir husule getirdi. Arkadaşlarıma da eserin aynı tesirleri edeceğini düşündüm ve bunu bastırıp neşretmeyi uygun buldum ve bastırdım. Bunu ben kendim bastırdım. Memleketimden bana gelen harçlığımdan arttırdığım parayla tab' masrafını karşıladım. Müellifin iznine ve malûmatına da lüzum görmedim.

1764

Esasen eserde hiç bir suç mahiyetine haiz bir şeye rastlamadım. Bilâkis onu çok faydalı gördüm..."



ÜSTAD'IN MÜDAFAASI

Abdulmuhsin'in ifadesinden sonra, Hazret-i Üstad mahkemeden bir kaç söz söylemek için müsaade istedi. Mahkeme Reisi: Kendisinin gayet ra

1765

1808


hatlık ve serbestlik içinde müdafaasını yapabileceğini söyledi. Üstad da müdafaasına şöyle başladı:

Mahkeme Reisine

Pek çok uzun olan bir macera-yı hayatımı gayet kısacık bu ifadesini dinlemenizi rica ediyorum:

Yirmi sekiz sene emsalsiz ihanetlerle işkenceli tarassudlar ve hapislerin ileri sürdükleri sebeblerden birisi: "Rejimin aleyhindedir" diye ittiham etmişler.

Buna cevaben deriz ki: Her hükûmette muhalifler bulunur. Asayişe, emniyete ilişmemek şartıyla herkes vicdanı ile kabul ettiği bir metod bir fikrî mes'ele ile mes'ul olamaz. Çünki dininde müteassıp ve cebbar bir hükûmet olan İngiliz, yüz sene hâkimiyeti altında bulunan yüz milyondan ziyade Müslümanlar hem İngilizin dinini hem küfrî rejimlerini Kur'an ile reddettikleri ve kabul etmedikleri halde, İngilizin mahkemeleri şimdiye kadar onlara o cihette ilişmemesi, hem bu millette ve hükûmet-i İslâmiyede eskiden beri Yahudî, Nasranî bu milletin dinlerine, kudsî rejimlerine muhalif ve zıd ve mu'teriz oldukları halde, hiç bir zaman mahkeme kanunlarıyla onlara o cihette ilişmemesi.. Hem Hazret-i Ömer (R.A.) hilâfeti zamamında bir âdî Hristiyan ile mahkemede beraber muhakeme olmuşlar. Halbuki o âdi Hıristiyan hem mukaddes rejimlerine hem kanunlarına muhalif iken, o mahkemede onun o hali nazara alınmaması gösteriyor ki; mahkeme hiç bir şeye alet olamaz, hiçbir tarafgirlik içine giremez ki, Halife-i ruy-i zemin bir âdi kâfirle beraber muhakeme olmuşlar.

İşte ben de yüzer ayat-ı Kur'aniyeye istinaden Kur'anın kudsi kanunlarının yerine: medeniyetin bozuk kısmından anarşilik, bolşeviklik hesabına istibdad-ı mutlak manasında -Cumhuriyet ki, hürriyet perdesi altında eşedd-i zulme alet olabilen- muvakkat bir rejimi değil ben, belki her ehl-i vicdan muhaliftir. Hem muhalefet hiç bir hükumette bir suç sayılmıyor ki, her hükumette muhalif siyasî partiler resmen bulunurlar.

İkincisi: Asayişi bozmak, emniyeti ihlâl etmek bahanesiyle otuz sene cezayı çektirdiler.

Buna cevaben deriz ki: Mahkemenin tahkikatıyla beşyüz bin fedakâr Nur talebeleri bulunduğu halde, yirmi sekiz sene zarfında bu kadar zalimane ihanetlere maruz olduğumuz halde, Nurcularla alâkadar olan altı vilâyet, altı mahkeme hiç bir vukuatı kaydedememeleri, gösterememeleri ispat eder ki;

1766

Nurcular asayişin muhafızıdırlar. İman dersiyle herkesin kafasına bir yasakçı bırakırlar. Asayişi muhafaza ediyorlar.. ve üç vilâye



1767

1809


tin insaflı zabıtaları bunu tasdik etmişler.

Üçüncüsü: Dini siyasete alet yapmak istiyor diye beni suçlu yapıyorlar?.. Sebilürreşad'ın yüzonaltıncı sayısındaki "Hakikat Konuşuyor" namındaki makalem buna kat'î cevabtır. Kısaca hülâsası şudur:

Elcevab: Bütün dünyasını hatta lüzum olsa kendi şahsî ahiretini dine feda etmeye bütün hayatı şehadet ettiği; Ve otuz beş senedenberi siyaseti terkettiği, beş mahkeme bu mes'eleye dair kat'î bir delil bulamadığı; Seksenden geçmiş, kabir kapısında, dünyada hiç bir şeye mâlik olmıyan bir adam hakkında: "Dini siyasete alet yapıyor" diyen yerden göğe kadar haksız ve insafsızdır. Hem bu iftira ile beraber güya "asayiş ve emniyeti ihlâl etmek istiyor?" Halbuki Kur'an-ı Hakimden aldığı hakikat dersi ve talebelerine verdiği ders şudur ki:

"Bir hanede veya bir gemide bir tek masum, on canî bulunsa; Adalet-i Kur'aniye o masumun hakkına zarar vermemek için o haneyi yakmak, o gemiyi batırmak men' ettiği halde." Dokuz ma'sumu bir tek cani yüzünden mahvetmek suretinde o haneyi yakmak, o gemiyi batırmak en azim bir zulüm, bir cinayet, bir gadır olduğundan; dahilî asayişi ihlâl suretinde, yüzde on canî yüzünden doksan masumu tehlikeye ve zararlara sokmak, adalet-i ilâhiye ve hakikat-ı Kur'aniye şiddetli men' ettiği için; Biz bütün kuvvetimizle o ders-i Kur'anî itibarıyla asayişi muhafazaya kendimizi dinen mecbur biliyoruz.

Bu üç dört madde ile bizi ittiham ettiler. Lüzumsuz mahkemeleri bizimle meşgul eden gizli düşmanlarımız, şüphemiz yoktur ki; Onlar ya siyaseti dinsizliğe alet etmek istiyorlar.. Veya komünist perdesi altında bu mübarek vatanda bilerek veya bilmiyerek anarşiliği yerleştirmek istiyorlar. Çünki bir Müslüman İslâmiyet dairesinden çıksa, mürted ve anarşist olur. Hayat-ı içtimaiyeye zehir hükmüne geçer. Çünki anarşi hiç bir hak tanımaz. İnsaniyetin seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir ki; Ahirzamanda gelecek ye'cûc ve me'cûcun komitesi anarşistler olduğuna Kur'an işaret ediyor.

SAİD-İ NURSİ(64)"

Hazret-i Üstad'ın öz ifadesiyle olan şu üstteki müdafaatı, bilahare merhum Eşref Edip tarafından bazı tasarruflarla açık Türkçeye çevirilerek; kendisinin neşrettiği tarihçe kitaplarında o surette neşredildi. Daha sonraları 1958'de neşredilen Büyük Tarihçe-i Hayat kitabına da o şekilde dercedildi. Lâkin

1768


1965'lerden sonra neşredilen Emirdağ-2 lahika kitabında Üstad'ın öz ifadesiyle olan bu müdafaası neşredildiği gibi, bu kitapta da biz Hazret-i Üstad'ın öz ifadesiyle olan şeklini tercih ettik. Zira onun öz ifadeleriyle olan her şey daha başkadır, tatlıdır, güzeldir. Her ne kadar Hazret-i Üstad, Eşref

1769


1810

Edib'in o gibi tasarruflu neşriyatlarına bir şey dememiş, kabul de etmiştir. Amma belki bunlar müdafaalar ve bazı lahika mektupları olduğu ve Nurun mühim, büyük ve ilmî eserleri olmadığı için, Eşref Edib'in o tarz neşriyatına bir şey denilmemiş ve makbul olmuştur.

FAHRÎ AVUKATLARININ MÜDAFAALARI

Hazret-i Üstad üstteki müdafaasını aynen okuduktan sonra, avukatları da söz aldı. Sırayla konuştular. Evvelâ Avukat M.Mihri Helav müdafaasını yaptı. Mealen ve hülâsaten alıyoruz:

"Risale-i Nur müellifi, bütün müellif ve muharrirlerin en mütevaziidir. Şöhret ve tekebbürün en büyük düşmanıdır. Dünya metaına arka çevirmiştir. Ne mal, ne şöhret, ne nüfûz...

Günde elli gram ekmekle ve bir çanak çorbayla tegaddi eden bu büyük adam, yaşıyorsa, ancak Kur'an ve imana hizmet için yaşıyor. Başka hiç bir şeyin onun nazarında kıymet ve ehemmiyeti yoktur. Böyle iken, eserinin medih ve sitayişinde bulundu diye onu suçlandırmaya çalışmak, 163. maddenin cürüm ağına sokmaya uğraşmak; hak ve adaletle, insafla, ilimle, insanî düşünce ve hukuk fikriyle, mantıkla, akıl ve fikirle kabil-i te'lif midir?.. Burası yüksek mahkemenin takdirine aittir.

Hükûmete muhalefet bahsi hakkında da bir kaç söz söyliyerek maruzatımızı neticelendirmek isterim:

Karşınızda kemal-i safvet ve samimiyetle âdilane kararlarınıza intizar eden bu asır-dide zat, ömründe hiç bir defa hilâf-ı hakikat beyande bulunmaya tenezzül etmiş bir adam değildir. İki celse-i muhakemede, bugünki hükûmetten memnun olduğunu ve muvaffakiyetine dua ettiğini; Onun beğenmediği ve tenkid ettiği hükûmet, eski hükûmetler olduğunu alenen söylemiştir.

Filhakika müvekkilim bütün milletle beraber istibdada karşı mücadele etmiş, hürriyet ve demokrasinin te'sisine çalışmış ve bu hususta husule gelen muvaffakiyetten dolayı da memnun olmuştur. Risale-i Nurun gayesi de: İçtimaî nizam ve intizamı kalblere yerleştirmektir. Siyasî rical, siyasi sahada nizam-ı içtimaîyi, milletin hak ve hürriyetini temine çalıştıkları gibi; Risale-i Nur müellifi

1770


de manevî sahada, kalblerde bunları yerleştirmeye çalışıyor. Bir mekteb-i irfan olan Risale-i Nurun müellifi ve şâkirdleri asayişin, nizam ve intizamın fahrî ve manevî bekçileridir. Manevî sahada kalblerde ve dimağlarda anarşinin, bozgunculuğun kalkmasına çalışmaktadırlar. Kemal-i samimiyetle hiç bir ivaz ve garaz olmaksızın, hiç bir karşılık

(64) Emirdağ-2 fasikül S: 42 ve Emirdağ-2 S: 127

1771

1811


beklemeksizin yalnız Allah rızası için, millet ve memleketin menfaatı için çalışmaktadırlar. Bunu yapmakla bir cürüm ve cinayet değil, millet ve memlekete bir hizmettir. Muahazeye değil, takdire lâyıktır. Beraetini istemek hakkımızdır. Karar yüksek mahkemenizindir."

AVUKAT SENİYÜDDİN BAŞAK

Seniyüddin Başak da ayağa kalkarak şifahen şu kısa konuşmayı yaptı:

“Artık mesele aydınlanmış, hakikat güneş gibi tezahür etmiştir. Yüksek mahkeme herşeye vakıf olmuştur. Benim ilâve edecek bir sözüm yoktur. Böyle kıymetli, faziletli, millet ve memleket için cansiperane ve hiç bir ivaz ve bedel mukabili olmıyarak fisebilillah çalışan zevatı buralara getiren, cinayet sandalyelerine oturtan zihniyet hakkında bazı müdafaada bulunmak isterdim. Fakat onun yeri burası değildir. Bunun için ayrıca bir eser yazmak icabeder. Çünki bu zihniyetle mücadele, herkes için bir vazifedir.

Yüksek mahkemenin yüksek vicdanı, beni müdafaadan müstağni kılacak derecede itmi'nan-bahştır. Müvekilimin beraetini istemekle şeref duyarım."

AVUKAT ABDURRAHMAN ŞEREF LAÇ

Bu zat, diğer iki avukattan daha uzun ve ilmî tahlilli bir müdafaa yaptı. Onun müdafaasının da bazı bölümlerini alıyoruz:

"... Gençlik Rehberi isimli eser, Kur'an-ı Azim-üş-şanın emir ve tefsirlerinden ibaret bulunmasına.. İslâm dininin ve bu dinin emir ve nasihatlarını ihtiva eylemesine.. ve anayasanın 75.maddesine göre, şahsî masumiyet, vicdan, tefekkûr söz ve neşir hak ve hürriyeti, Türklerin tabii haklarından olduğu Anayasanın 75. maddesine göre de hiç bir kimse mensub olduğu din ve mezhebten dolayı muahaze edilemiyeceğinden, müvekkilimin anayasa ile kendisine bahşedilmiş bulunan bu din ve neşir hürriyetinden mahrum edilerek cezaî takibe maruz bırakılması, anayasa hûkümlerine mugayirdir...

Bir Müslüman, ak saçlı bir Müslüman.. Saçını başını ve yaşını bütün ömrü boyunca Nurla ağartmış bir Müslüman.. Saçı başı, yaşı ve bütün vücudu Allah'ın nuruyla yıkanmış, tertemiz ve bembeyaz bir Müslüman.. Bütün ömrü boyunca in'am-ı hak olan hayatını, Türk milletinin salâh ve hakikî saadeti için vakfetmiş; emr-i ilâhi olan ruhunu, feleğin hakiki mâlikî Allah'a

1772


teslim edinceye kadar aynı yolda yürümeye azmetmiş; bina-i sübhanî olan bedenini, yalnız Allah yolunda yıpratmış olan büyük bir müslüman; bugün “Demokrasi vardır" denilen bir gün, kalkıyor yalnız Allah diyor, kitap diyor, Resul diyor ve gençliğe "Dikkat!.." diyor!.. derdemez, arkasından savcı (dava açan savcı) yapışıyor...

1773


1812

Fakat bakın, şu asil ve necib ihtiyar Müslüman ne kadar sâkin ve ne kadar rahattır. Zira kesrette değil, vahdettedir. Gecenin zulmetinden ve gündüzün renga-renginden bî-fütûrdur. Belâ zindanında safayı seyretmektedir. Cefa sofrasında vefa bulan, mazhar-ı tecellî olandır. Zira eşya hakikatlarından haberdardır. Kesafeti letafete kalbetmiştir. Damarlarında kan yerine, feyz-i hak ve nur cereyan etmektedir.

Muhterem Hâkimler!.. Siz bilirsiniz, fakat bir kere de davayı açan Savcıya sorunuz!.. Bakalım hayır diyebilecek mi? "Allah'ın emirleri, Kur'an-ı Azimüşşan'ın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse.. "propaganda suçtur" diye men' edilirse; ahlâksızlık, iffetsizlik, köksüzlük, fuhuş, zina, katl suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlarıyla kabil midir? Komünizm gibi, tehdit eden erzel afetin gizli ve aşikâr, seri ve sinsi tahribatını ne ile önlemek mümkündür?"

.....................

Bütün fenalıkları, günahları, ahlâksızlığı, rezaleti, fesad ve fitneyi imha edecek Nurdur...

Abdurrahman Şeref Laç"

Avukat Abdurrahman Şeref Laç'ın müdafaatından sonra, mahkeme reisi Üstad Hazretlerine: "Başka diyeceğiniz bir şey var mı?" diye sorması üzerine: Üstad ayağa kalkarak: "Yalnız bir cümle söylemek için müsaadenizi rica ederim" dedi.

Reis: "Buyurun!.."

Üstad: "Muhterem vekillerim benim şahsım hakkında söylemiş oldukları senakâr sözlere ben lâyık değilim. Ben Kur'an ve iman hizmetinde çalışan âciz bir adamım. Başka bir diyeceğim yoktur." dedi.

BERAET KARARININ TEBLİĞİ

Üstad'ın en son bu iki cümlesinden sonra mahkeme hitam bulmuş, hey'et-i hâkime kısa bir müşavereden sonra, ittifakla beraet kararını tebliğ etmiştir. Bu haber dinleyiciler tarafından büyük bir tezahüratla mahkeme hey'eti alkışlanmıştır. Savcılık tarafından da karar temyiz edilmediği için kesinleşmiştir. Karar İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi 952/27 şeklinde kayıtlıdır.

1774


Ancak, mahkemenin açılmasına medar olan Gençlik Rehberi eserleri aynı kararla iade edilmemiştir. Kararın mahiyet ve şekli hakkında malumatımız yoktur. Neden eserleri de iade etmemiştir bilemiyoruz. Eserler ta Afyon mahkemesi 1956'daki bütün Nur kitaplarını iadeye karar vermesine kadar İstanbul savcılık emanetinde bekletilmiştir. Nihayet 18.6.1956'da, Avukat Abdurrahman Şeref Laç'ın Afyon mahkemesi kararından sonra, yeniden müracaat etmesiyle teslim alınmış ve bizzat Avukat Abdurrahman

1775


1813

Şeref Laç tarafından getirilip Üstad'a teslim edilmiştir.(65)

(65) Gençlik Rehberi eserleri Üstad Hazretlerine getirilip teslim edilmesi üzerine, Üstad'ın emriyle hizmetkârları tarafından şu mektup yazılıp neşredilmiştir:

Aziz Sıddık kardeşlerimiz! Evvelâ: İstanbul'da üç seneden beri müsadere edilen gençlik rehberlerini bugün avukatımız Abdurrahman Şeref kendisi getirerek Üstad'ımıza teslim etmiştir. Bu pek hayırlı haberi bütün kardeşlerimize müjde ediyor ve hizmet-i kudsiyenizde muvaffakiyetler Rahmet-i ilahiyyeden niyaz ediyoruz ve dualarınızı istirham ediyoruz. 18/6/956

Elbaki hüvelbaki

Kardeşleriniz

Zübeyr, Hüsni(*)

(*)Müntehap dosya sıra no: 112

1776

1814


GENÇLİK REHBERİ MAHKEMESİYLE İLGİLİ İKİ TASVİR

VE İKİ HATIRA

1-Hazret-i Üstad Bediüzzaman Gençlik Rehberi mahkemesi dolayısıyla İstanbul'u şereflendirmesi üzerine,Kâmil isminde üniversiteli genç bir Nur talebesi, mahkeme safhalarını ve Üstad'ın mahkemedeki tavrını, bir arkadaşına yazdığı bir mektubunda şöyle tasvir ediyordu: (Bazı bölümlerini alıyoruz.)

1777


1815

“...Üstad'ımızın teşrifini telefonla haber verdikleri zaman, cansız vücudumdan birden bire bir cereyan geçti... Maddî ve manevî varlığımın bir anda kuvvet bulup muazzam bir mıknatısın beni çektiğini hissettim. Ağır Ceza Mahkemesi'ne vasıl olduğum zaman, biraz evvelki tahassüslerimin bütün cem'iyette hâkim olduğunu farkettim. Mahkemenin içi ve dışı tıklımtıklım doluydu. Kalabalığı yararak içeri girmek istedim. Fakat gözüm iki üniversiteli talebenin arasında yürüyen Üstad'a ilişti. Manasıyla olduğu kadar, maddesi ve kıyafetiyle de bambaşka olan ve şu anda milyonlarca gözün, onun üzerinde toplandığı müstesna varlık, sanki hiç bir şey ile alâkadar değildi ve hiç bir hadiseden haberi yoktu!..

Mahkemenin içindeyim. Ulvî isim zikredilir-edilmez, büyük adam koca bir milletin dininin ve devrin tarihî mümessili olarak içeri girdi. Ufak bir kaynaşmayı müteakib, çıt yok.. Herkes bu muhteşem ve muazzam anın manasını ve heyecanını duymakta... Hastayım demelerine rağmen, Üstad'ımızın yerlerinden yıldrım gibi fırlıyarak itiraz ve izahların Mahkeme heyetinin hayranlıkla büyük adamı seyri... İkinci celsede daha muazzam bir kalabalık... Üstad'ımızın vukufsuz ehl-i vukuf raporuna verdikleri harikulâde cevablar ve mahkemenin 5 Marta ta'liki...

Titriyerek, günah ve za'aflarıma bin teessüf ve tevbe ederek yaklaşıp, mübarek ellerini sonsuz bir iştiyakla öptüğüm ve içimi tertemiz tutmaya çabalıyarak gözlerini bulmaya cesaret ettiğim o an, o gün, hatıralarımın en büyük ve en nâdide yadigârı olacak. Üniversiteli diğer kardeşlerim, Üstad'ımızın hizmetinde bulunmakla şeref-i uzmaya kavuşmuşlar... O Üstad'ımızdan Cenab-ı Hak ebediyen razı olsun ve bütün talebelerine ve bilhassa benim gibi biçare, zavallı ve acizlere akıl, dirayet, azim ve ihlâs ihsan buyursun amin...

Evet kardeşlerim, bu asrın manevî şâhı olduğu, hayatı ve eserleriyle sahip olan bir üstadın eserlerini biz muhtaçlara lütfeden Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükürlerle beraber, " Şu zamanın yaralarına en münasib bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehaccümatına maruz hey'et-i İslâmiyeye en nâfi' bir Nur ve dalâlet vadilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber" olan Risale-i Nuru ölüncüye kadar okuyacağız, neşredeceğiz inşaallah.

Elbaki Hüvelbaki

İstanbul Üniversitesi Nur talebelerinden

Kamil(66)”

1778

2- Yine Hz. Üstadın 1952 deki İstanbul Gençlik Rehberi mahkemesini güzel bir makalesi ili tasvir eden o zaman üniversitede Talebe, muhterem Salih Özcan Beyin, Samsunda münteşir BÜYÜK CİHAD gazetesi52.sayı ve 7



1779

1816


mart 1952 tarihli nushasında yayınlanan yazısını kayd ediyoruz:

“BÜYÜK DAHİ, BÜYÜK ALİM

(Bediüzzaman Hazretlerinin mahkemesinden intiba’lar.) Bu büyük dava adamını acaba tanımıyan varmıdır? İstanbul’a ilk geldiği zaman henüz yirmi (1) yaşlarındaydı. O zamanın gazeteleri “Şarkın dağlarından kopan bir zekâ parçası İstanbul ufuklarında parladı” diye hararetle kendisinden bahsediyorlardı. Genç yaşında iken devrin bütün alimlerini ilzam etmiş olan bu allamenin bir defa dahi olsa ilzam edildiğini hiç kimse görmemiştir.

1908 (2) olaylarında nutuklarıyla taburları itaate getiren; Birinci Cihan harbinde gönüllüler kumandanı olarak harikalar gösteren,ölüme zerre kadar ehemmiyet vermiyen, izzet-i İslamiyenin ne olduğunu esarette iken Rus baş kumandanına ve İstanbul i’tilaf devletlerine, işgal komutanına öğreten bu büyük mücahit; hayatta en sevdiği şey hürriyet olduğu halde, ne gariptirki, otuz yıldan beri hapisten hapise,sürgünden sürgüne,diyar diyar gezdirilmiştir. Bunlara ayrıca, on beş dafa zehirlenmeyi ve ihtilattan men’edilmeyi ilave edersekne büyük tazyikiiçinde idame-i ettiğini siz müslüman kardeşlerim daha iyi tasavvur buyurursunuz.

Bütün bu hapisler, nefiyler, ölüm tehtidleri bu büyük da’va adamını susturmak ve iman yolundaki faalietlerine son vermek içindi. Fakat sustumu? İman yolundaki mücadelesinden vazgeçtimi? Acaba sonu ne oldu diye merak buyuracaksınız değilmi? Bakınız ne oldu: “Hak, onun için çalışanlara yardım eder” sözü daima tahakkuk etti. Üstad her hapsi Medrese-i Yusufiye kabul etti. Her zehirlenmeyi iman yolunda daha fazla çalışması gerektiğine bir ihtar telakki etti. Mahkemeleri hala son bulmadı. Devr-i sabıkta olduğu gibi, Üstad hal-i hazırda yine mahkeme altındadır. Son mahkemesi 19 Şubat 1952 günü idi. İstanbul Ağır ceza mahkemesinde görüldü. Bu günü hiçbir gazete yazmadığı halde, herkes öğrenmişti. Mahkemeyi dinlemek için, Van’dan tutunuzda Edirneye.. Of dan İzmire kadar olan yerlerden yüzlerce insan gelmişti.

Mahkeme günü celse saati meçhul olduğundan, sabahtan itibaren halk koridorları doldurmaya başladı. On yaşından tutunuzda, yetmiş yaşına kadar kadın-erkek, münevver-cahil her sınıfdan insan vardı. Bilmeyenler “Nen var?” sorunca, “Büyük dahinin mahkemesi var” cevabını alıyordu. Hele Şubat ta’tili dolayısıyla burada bulunması lazım gelen yüzlerce

1780

(66) Büyük Tarihçe-i Hayat S: 552



(1)Üstadın yaşı, İstanbula ilk geldiği sene tam 31 dir. Çünki doğumu 1877 , istanbula ilk gediği tarih ise 1908 dir. A.B.

(2)Bahsi yapılan olaylar senesi 1909 dur. A.B.

1781

1817


üniversiteli herkesten önce yer tutmuşlardı. Bu ne mahşeri kalabalık ilahi mevlam!.. Bu ne ihtişam!.. Vakit geçtikçe halkında büyük allameyi görmek sabrı tükeniyor. Nihayet saat ondört otuzda büyük insanı taşıyan taksi kapıda göründü. Adliye kapısından geçmek imkansız olduğundan posta kapısından girmek hasıl oldu.İki üniversiteli gençte, üstadın kollarına girmiş bulunuyorlardı. On-onbeş üniversiteli yol açmak için halka teşkil etmişlerdi. Böylece ağır fakat vakur bir şekilde beşinci kata çıkıldı. Merdiven ve koridorlar boyunca yığılmış olan kalabalık müşfikâne bir şekilde üstadı selamlıyarak mahkeme salonuna bin müşkilatla girildi. Büyük dahi sanık sandalyesine oturdu. Salon tıklım tıklım dolmuştu. Mahkemenin yapılabilmesi için, bir kısım halkın çıkması icab ediyordu. Üstadın tavassutuylada kalabalıktan bir kısmının dışarı çıkmaları temin edildi. Mahkemeye başlandı. İlk önce matbaacı daha sonra polis memuru dinlendi, sıra büyük allameye geldi.



Yüklə 4,31 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   65   66   67   68   69   70   71   72   ...   112




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə