Kastamonu hayati



Yüklə 4,31 Mb.
səhifə8/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4,31 Mb.
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   112

Fâş etmek hatırıma gelmiyen bir sırrı faş etmeye mecbur oldum.. Şöyle ki:

Risale-i Nurun şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviyi temsil eden hâs şâkirtlerinin şahs-ı manevisi, FERİD makamına(135)mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet-i mutlaka ile Hicaz'da bulunan kutb-u azamın tasarrufundan hariç olduğu Ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil... Her zamanda bulunan iki imam(136) gibi onu tanımaya mecbur olmuyor.

Ben eskide Risale-i Nurun şahs-ı manevisini o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki; Gavs-ı A'zamda kutbiyet ve ve Gavsiyetle beraber FERDİYET dahi bulunduğundan; Ahir zamandaki şâkirtlerinin bağlandığı, Risale-i Nur o ferdiyet(137)makamının mazharıdır.

(135) Burada Hazret-i Üstad yine kendi aziz ve şerif şahsiyetini setrediyor. Yoksa bu ifadedeki taksimin fitrî seyri, bir cümle daha icab ettirir, o da şöyle olması lazım: "Ve o hâs şakirtleri temsil eden Nurun tercümanının makamı" veya bu mealde bir cümle... A.B.

(136) Ehl-i hakikat ve tasavvufça kat'î olarak bilinen şu Kutb-u A'zam ile iki imam meselesi şöyle tesbit edilmiştir: "Yeryüzündeki -kendi zamanına göre- umum ehl-i velâyete baş ve reis olmak üzere bir Kutb-u Azam vardır. Bir de onun iki emirlerine tabi'dirler. Vezirleri makamında olan iki imam vardır. Birisi Kutb-u A'zamın sağında, biri de solunda bulunur. Sağdaki melekut âlemiyle, soldaki ise, mülk âlemiyle meşguldur... "diye kaydetmişlerdir. A.B. (Bkz. Ta'rifat-ı Seyyid Şerif Cürcanî S: 23).

(137) 1962'de merhum Ahmed Nazif Çelebî bizzat Urfa'da bize nakletti ki: Ben Afyon hapsinde, Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinden sordum; "Üstadım, sizin makamınız mı, Gavs-i Geylanî'nin makamı mı daha ileridir?"

113


Üstad Hazretleri bu sualim üzerine bir kaç dakika durup düşündü. Sonra buyurdu ki; "Ben eskide Risale-i Nurun hizmetinde tezahür eden bütün harikaları onun silsile-i kerametinden biliyordum. Fakat şimdi anlıyorum ki, bütün onlar Risal-i Nurun şahs-i manevisinin silsile-i kerametindendirler... Ve eakiden ben ma'nen ondan ders alıyordum. Şimdi ikimiz beraber diz dize aynı dersi alıyoruz." A.B.

114


1111

Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azime binaen; Mekke-i Mükerreme'de dahi-farz-ı muhal olarak-Risale-i Nur aleyhinde bir i'tiraz Kutb-u A'zam'dan dahi gelse, Risale-i Nur şâkirtleri sarsılmayıp, o mübarek Kutbu A'zamın i'tirazını iltifat ve selâm suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için medar-ı i'tiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir...(138)"

İşte, İstanbul'daki Şeyh zatın i'tiraz hadisesi böylece neticelenerek durdu. Hazret-i Üstad bütün ilmî mukabelelerinde ve izahlarında hep o zatın ilmini, kemalini, hatta velâyetini teslim etmekle beraber, fakat velî olmakla, âlim olmakla, hatta kutub olmakla da, bütün hakikatlara nüfûz etmiş ve ihata etmiş sayılamıyacağını, belki yine bir insan olarak, her zaman hataya düşebileceğini, yanlış kanaâtlara zehab edebileceklerini de birlikte ifade buyurmuşlardır. Evet, her ne kadar o hadise İstanbul'da sükûnet buldu ve bitti ise de, fakat dalâlet ehli yine durmadı, yine yer yer bazı hocaları ve âlimleri Risale-i Nur aleyhine geçirmeyi ve aleyhte konuşturmayı becerebildiler. Kimisine, Üstad Bediüzzaman başka eser okumuyor.. kimisine; İmam-ı Gazali'yi beğenmiyor. Kimisine tarikata karşıdır, gibi hezeyanları söylettirdiler. Fakat Hazret-i Üstad tek tek bunlara karşı ilmî, dinî cerh edilmez cevablar verdi ve tek tek susturdu.

KASTAMONU'DA HAZRET İ ÜSTADIN BİR KAÇ DEFA ZEHİRLENDİRİLMESİ

Bu zehirlendirilme hadiselerine Hazret-i Üstadın ifadelerinden başka, onun Kastamonu'daki hizmetkâr ve talebeleri de bir çok defa şahid olmuşlar ve bu şahadetlerini zaman zaman yazı ile de kaydetmişlerdir. Fakat gününü, tarihini maalesef yazmamışlardır. Amma 1938-1943 arasında vuku'bulan zehir hadisesi kesin olarak tesbit edilmiştir. Üçüncü defa'sı da vardır. Lâkin bunun müdellel vesikaları bulunamamıştır.

Zulmün,kanunsuzluğun, haksızlık ve adaletsizliğin ve kâfirane muamelelerin şu noktasına bakınız ki; Sebebsiz ve haksız yere Üstad Bediüzzaman memleketindeki inzivagâhı olan mağarasından alınıp sürgün edilmekle beraber; dünya hadiselerinin hiç birisiyle yakın-uzak bir alakasının olmadığı herkesçe, hatta bizzat ona bu muameleleri uyguluyanlarca da kesin olarak sabit iken; hem de zahirde eli kolu bağlı, garib, kimsesiz bir misafir iken; İnsafsızca ve vicdansızca onca tarassutlar ve karşısına çıkarılan o kadar ihanetli hadiseler yetmemişçesine; bir de

115

onun aziz vücudunu ortadan kaldırmak için def'alarca su-ı kasıdlı zehirler verilmişti...



(138) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 380

116


1112

Acaba bunlar nedendi?. Bir menfi hareketi mi, memleket asayişine zarar verici bir hali mi vuku' bulmuştu? Hayır... Peki neydi, ne için idi bu gayr-i insanî muameleler ve zulümler?.. Her neise...

Şimdi Hazret-i Üstadın zehirlendirildiğini gören ve doktorlarca da tesbit edilen hadiselerin belge ve şahitlerine geliyoruz. En başta üstadın zehirlendirilme vak'alarına şâhid olmuş bilhassa onun her gün hizmetinde bulunmuş Çaycı Emin Çayır ile, Mehmed Feyzi Efendidir. Çaycı Emin Beyin hatırasında; Üstad Hazretlerinin sık sık zehirlendirildiği yazmakta,(139) Feyzi Efendi ise, dağda düşüp

Kastamonu'da üst-üste tekerrür eden bu zehirlendirilme hadiseleri kesin olarak kaç defa vaki' olduğu belli olmamakla beraber, üç defası için mutlak ve kesindir diyebiliriz. Üstad Hazretleri yalnız en ağırı ve en şiddetlisi olan en sonuncusundan bahsetmektedir.

Dağda bayılıp düştüğü hadise hakkında, Kastamonulu bazı Nur talebelerinden edindiğimiz mâlümata göre şöyle olmuştur: Üstad kırlara çıktığı günlerde yolu üstündeki bir bakkaldan bazen yiyecek meyve gibi şeyler alır gidermiş. Bu âdetleri ekseriya vaki’ olurdu. Üstadın bu hareketini uzaktan gözleyen bazı vicdansız, zındık herifler, gözlerine kestirdikleri bu bedbaht bakkalı, ya para ile veya tehdit yolu ile kandırıp vicdanını satın almışlar. Sattığı meyvelerinin en üstekilerine müthiş bir zehir zerketmişler. Üstad Hazretleri yine bir gün oradan geçerken, biraz erik veya elma almak istemiş. Bedbaht bakkal ise, zehirli ve işaretli meyveleri tartıp Üstada vermiş. Tabiî Üstad dağa gittikten sonra, bu meyvelerden biraz yemiş. Yedikten hemen sonra baygın düşmüş ve istifrağ etmiştir. Yarı baygın ve çok muzdarip bir vaziyet içinde çırpınıp dururken; az ilerde nakledeceğimiz Feyzi Efendinin hatırasında, evinde uyurken manevi bir işaret alıp Üstad'a ulaşması ve alıp şehre getirmesi şeklinde vuku' bulmuştur.

Kastamonuda en sonki zehir hedisesi hariç.. Diğer zehirlendirilme vak'alarının tafsilatı hakkında bir bilgi elde edemedik. En ahirki vak'ayı Hazret-i Üstad tarihiyle anlattığı için açıktır. Bununla beraber Kastamonu'da bu iki vak'a dışında da bir iki defa daha olduğu kat'îdir ve lahika mektuplarından da bir derece anlaşılmaktadır.

117

Şimdi evvela Kastamonu Lahikasın'da,Hazret-i Üstad'ın hastalık durumunu kaleme alan ve Üstad'ın tasdiki altında o zamanlar lahika mektubu olarak neşredilen talebeleri ve hizmetkârlarının bir iki mektubundan biraz



(139) Son Şahitler-1 S: 109

(yani zehirden) bayıldığı hadiseyi anlatmaktadır.(140)”

(140 )Son Şahitler-1 S: 161

118


1113 okuduktan sonra, üstadın daimi hizmetkârlarından merhum Çaycı Emin Bey ile Mehmet Feyzi Efendi'nin hatıralarından da ta'kib edeceğiz:

Aziz sıddık Mübarek Kardeşlerim, dünyada medar-ı tesellilerim ve Berzah yolunda nuranî yoldaşlarım ve Mahşerde inşaallah şefaatçilerim!

Sizin Leyle-i Kadrinizi, hem Bayramınızı(141) Bütün ruh-u canımla tebrik ediyorum, tes'id ediyorum.

Saniyen: Şimdiye kadar hiç görmediğim bir surette dehşetli bir hastalıktan fevkalme'mul bir tarzda Risale-i Nurun hâs talebelerinin şifa duasının neticesi olarak, mu'cize gibi birden harika bir kerametle şifa bulmamı size haber veriyorum.

Bu vak'ayı müşahede eden Emin ile Feyzî'nin o harika hastalığaait bu gelecek fıkrasını medar-ı ibret için size gönderiyorum. Bütün kardeşlerimiz birer birer selâm ediyorum. Hüsrevi de merak ediyorum.

El Baki Hüvelbaki Kardeşiniz

Said-i Nursi (142)"

ÜSTADIN HİZMETKÂRLARININ MEKTUPLARI

"Isparta'da Aziz kadeşlerimize!

Üstadımızın hastalığı hakkındaki meşhudatımızı arz ve üstadımızın kesb-i afiyetini sizlere müjde etmek istiyoruz:

Ramazan-ı Şerifte, beş gün savm-ı visal içinde gıda olarak; ekmeksiz muhallebi üç kaşık ve beş altı kaşık da soğuk yoğurt... Üçüncü gece, yarım kaşık muhallebi... Dürdüncü iftarda, sulu şehriyeden beş kaşık ve beş kaşık da sahurda yine o şehriye ve yoğurt üç kaşık... Su sayılmamak şartıyla şehriyeden beş dirhem, yoğurt süzülse on dirhem, muhallebi susuz altı yedi dirhem...

Beşinci gecede, tanesiz gibi gayet hafif şehriye beş altı kaşık... Sahurda altı yedi kaşık pirinç çorbası, mecmuu otuz dirhem gıda ile, beşgün savm-ı visal; teravih noksan olarak sair vazifelerin yapılması, Risale-i Nur şâkirtlerini ihata eden inayetin harikalarından bir kerametini gördük.

Üstadımızdan hiç görmediğimiz ikimiz (Yani Emin, Feyzî) Barla, Isparta Süleymanları gibi inceden inceye hastalık hiddetlerini tahrik etmemek

119


(141)Allahu alem bu bayram ve Ramszan,1940 yılının Ramazanıdır. Lahika mektupları bunu böyle gösteriyor. A.B.

(142)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 173

120

1114 için ihtiyat edemediğimizden şiddetli hiddetini gördük (143)



Bu hastalık da yine eser-i merhamettir ki; hiç hatır ve hayale gelmiyen aşr-ı ahirin gayet mühim gecelerinde Üstadımızın tam ifa edemediği vazifesi yerinde, bu havalide her bir şâkirt, kendi hususî çalışmasından başka bir saati Üstadı hesabına, Risale-i Nurun şâkirtlerinin mücahede-i maneviyelerine iştirâk ve onları hedef edip onların defter-i a'maline geçmeye aynı Üstad gibi çalışmaya başladılar...

Yine hastalığın letaifindendir ki; Üstadımızın hiç sesi çıkmıyordu, konuşamıyordu. Hiç beklenilmeden iftar vaktinde bir doktor geldi, elini tuttu. Üstadımız dedi ki: "Ben hastalığımı muayene ettirmem. Ben hekimlere muhtaç değilim. Hekim Cenab-ı Hak'tır" birden canlandı, sesi çıkmaya başladı. Güya kendisi bir doktor şeklini aldı. Doktor ise, hasta vaziyetine girdi. Doktora ehemmiyetli bir mektup okudu. Doktorun derdine deva olacak bir ilaç oldu. Sonra top atıldı. Doktora dedi ki: "Burada iftar et!" Doktor dedi ki: "Bugün kusur etmişim, oruç tutamadım.” demesiyle; Çok hayret ettiğimiz Üstadımızın vaziyeti, orucunu bozmuş bir doktorun tıp noktasında hâkimane vaziyeti kabul etmediği için, o vaziyet ona verildiğini bildik... (144)"Yine aynı hastalık hakkında ikinci bir mektup:

Aziz Sıddık Kardeşimiz Hafız Ali,

Mektubunuzda yazmış olduğunuz Sav ümmilerinden kardeşimiz Mustafa ve Hüseyin'in rü'yaları, Üstadımız hakkında tam tamına zahirî tabirini gözümüz ile gördük. Hem Risale-i Nur talebeleri telsiz telefon gibi manevî haber alıyorlar gibi bir hadisedir.

Evet, Üstadımızın tesbihi kırıldı... Yani mübarek gecelerde evrad-ı muntazamasını tesbihlerle çekmek vazifesi parçalandı. Ehl-i dünya doktorlarıyla (145) Üstadımızı muayene edip bahanelerle, belki kendi hastahanelerinde misafir etmek yüzde yüz ihtimal vardı...

Bunların münasebetiyle yirmi günden beri Üstadımızın musırrane tekrar ettiği bir mes'elenin ucunda garib bir vak'a gördük, şöyle ki: Yirmi günden beri bizlere ısrar ile diyordu: "İki üç rızık, benim rızkım içine girmiş. Ben yiyemiyorum. Feyzî, birisi senin rızkın olmak kanaatım geliyor. İkisi daha var. Herhalde ehemmiyetli iki misafirim olacak. Çünkü bunu Barla'da

121

(143)Hastalık o kadar şiddetli idi ki; dört gecede hemen bir saat uyku geldi. Emin, Feyzi.



(144)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 174

(145)Ramazanda hastalıkta muayene için gelen şimdi, SAlD namında o doktor yanımızda oturuyor. O zat on gün zarfında otuzuncu lem`ayı mükemmel tevafuklu, Hüsrev gibi yazdı. Hem mükemmel anladı hem has şakirtlerden oldu. Eski hallerinden sıyrıldı, fevkalâde bir surette terakki etti. Emin, Feyzi

122

1115 çok tecrübe ettim, ne vakit ehemmiyetli bir misafirim gelecek, herhalde o vakte yakın bir rızık benim rızkım içine girdiğine benim kanaatım gelmişti. Şimdi daha ehemmiyetli görüyorum. Ya Isparta'dan veyahut başka yerden ehemmiyetli misafirim olacak...”



Bu hadiseyi yirmi otuz gündür musırrane bize söylüyordu. Şimdi birden bire hiç hatır ve hayale gelmiyen Kardeşi Abdülmecid Efendinin büyük oğlu NİHAT pederinden izin almadan bir hiss-i kablel vuku' ile o dehşetli hastalık zamanında kendi parasıyla Ankara'ya gidip merhum Abdurrahman'ın oğlu VAHDET'i görüp; "Gel beraber amcamıza gideceğiz" deyip acele olarak o geldi. Vahdet de gelmek üzeredir. İnşaallah bahara kadar Üstadımızın yanında kalacaklar. Üstadımız diyorki: "Bu dehşetli hastalıktan sonra, nisbeten en ziyade alâkadar olduğum iki biraderzadelerim, belki eski zamanda Abdülmecid ve Abdurrahman'ın sisteminde bir küçük Abdülmecid ve bir küçük Abdurrahman medar-ı tesellî olarak Cenab-ı Hak feyziyle ihsan etti... (146)"

İkinci bir hastalıktan haber veren Üstadın bir mektubu: (Bu ikinci hastalık, birincisinden bir sene sonra, yani tahminen 1941'de olmuştur.)

"Aziz Sıddık Kardeşlerim! Sizin mübarek Ramazanınızı ve kudsî leylei Kadirinizi ve sürûrlu bayramızını tebrik ediyoruz. Lillahilhamd bu sene dualarınız himmetiyle hastalık beni yatağa düşürmedi. Tacizatını yapıp hafif geçti... (147)"

Ve nihayet üçüncü hastalık ve sarih zehirlendirilme hadisesini bildiren ifadelerine geçiyoruz. Bizim lahikalardan bulup kaydettiğimiz Üstad'ın zehirli hastalıkları birer sene arayla ve hepsi de Ramazan-ı Şerifin içinde vuku’ bulmaları bir tevafuktan ziyade, herhalde gizli bir su-i kasd plânını ihsas etmektedir. Bu üçüncü son hastalık ve sarih zehir vak'asını bildiren hadise,1943 Ramazanı başında vuku’ buldu. Yani 18/9/1943'de...

Hazret-i Üstad bu vak'aya dair ve aynı günde anî yapılan baskın ve taharriler hakkında, üç tane mektup kaleme almış ve Kastamonu Lahikası'nda derc ettirmiştir. Bu mektupların bazısı gerçi baskınlardan ve Üstad'ın Kastamonu'da tevkifinden sonra kaleme alınmış ise de, lâkin yine Kastamonu'da olduğu için, Kastamonu Lahikası'na dercedilmiştir. Mektuplardan ikisi aynı hadise zamanında olup ifade tarzı ve cümlelerin şekli değişiktir. Biz bunlardan uzun olanı ile Denizli hadisesinin selametle

123


neticeleneceğ'ini müjdeleyen bir ayetin gaybî ihbarına dair olanından bölümler alacağız:

(146) Osmanlıca Kastamonu-2 S: 184

(147)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 351

124


1116

Aziz Sıddık Kardeşlerim!

Ramazan-ı şerifinizi bütün ruh-u canımızla tebrik ediyoruz.. Ve bu Ramazan-ı Mübarekin birinci gecesinde ve iki gün evvel bize karşı gâyet ağır zehirli bir hastalık müsibetiyle beraber gayet ağır bir taarruza hedef olduk. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, o dehşetli iki musibeti gayet kolaylıkla defedip beşaret-i gavsiyeye yeni bir masadak oldu. Şöyle ki:

Benim keşfiyatımla ve geçen seneki hastalığımda imdada gelen ve Risale-i Nura talebe olan SAİD nâmında mübarek doktorun tasdikiyle ve ihbari ile, müthiş bir zehirlenmek neticesinde hararet kırk dereceden geçerken, benim ile ölüm mabeyninde yarım derece kalmıştı. Hiç ömrümde böyle dehşetli hal başımdan geçmediği bir zamanda, inayet-i ilâhiye imdada yetişti.O gecenin sabahında (Yani19.9.1943'de)(148) harareti otuz altı dereceye indirdi. Onda dokuz tehlikeyi bertaraf etti.

Taarruz ise, o hastalık zamanındaki doktorların tavsiyesiyle konuşmamak lâzım gelirken, hem ferah verecek şeylere hastalık itibariyle ihtiyaç varken; birden en sıkıntılı bir tarzda ve en elim bir surette hücreme iki müddei umumî ve bir me'mur-u adliye ile, iki taharri komiseri izinsiz girdiler. Niyetleri de taharrî ve Beşinci Şua'ı bahane edip kitapları taharrî ve müsadere etmek fikriyle geldikleri zamandan üç saat evvel, Hüsrev kalemiyle yazıldığı Mücizat-ı Ahmediye İstanbul'da bir seneden beri parlak fütûhat yaparak elimize geçti. Masa üzerinde parlıyordu. İşaret-ül İ'caz ve kerametli Yirmidokuzuncu Söz'de aynı vakitte Tosya'dan gelip masa üzerinde nazar-ı dikkati celbeder bir tarzda; o düşmanlık niyetiyle gelen taharri ve müsadere me'murların nazar-ı dikkatini celbettikleri zamanda, yine inayet-i ilahiye imdada yetişti. Bidayeten yarım saat kadar onların düşmanlık vaziyetini bildirmeden, hastalık münasebetiyle ziyarete geldiklerini zannederek, onları Risale-i Nura talebe yapmak tarzında derse başladım. Yarım saat sonra bildim ki, dost değiller. Fakat bu kuvvetli ders vasıtasıyla düşman kalmayıp dost oldular. Hatta ifademi almaya ve yahut da bu ne kitaplardır, sormaya cesaret edemediler. Bu ağır taarruz, o ağır zehirlendirmek gibi gayet hafif geçti.

Bu hadiseye de bir bahane olarak: KürtAtıf(149) nâmında bir şâkirdin varmış, rejim aleyhinde Beşinci Şua'ı neşrediyor" diye adliyeye şifre

125

(148) Fakat diğer kuvvetli bir ihtimal ile, ilk baskın 18/9/1943'de olduğu.. Ve o günü Hazret-i Üstadı muvakkaten serbest bıraktıkları iki üç gün içinde, bu iki son mektubu yazmış ve Isparta'ya gönderebilmiş olabilir. A.B.



(149) Hazret-i Üstad Bediüzzaman'a hayatı boyunca, bu ayrıcalık ve bölücülüğün provasını ifade eden manayı hep takmak istediler. Bu yüzden bazen Türk asıllı olan talebelerine de böyle Kürtlük isnad ettiler. Amma başaramadılar... Hakiki Müslüman Türk olan talebeleri daha çok Bediüzzaman olan Üstadlarına bağlandılar, canlannı o yolda feda ettiler. A.B.

126


1117 gelmiş. Ben de dedim: "Atıf Kürt değil, fakat talebemdir. O da benim gibi dünya ile alâkasızdır. Beşinci Şua'ı ben ona göndermedim. Zaten benim yanımda da yoktur, O Şua'ın aslı yirmibeş sene evvel Eski Said'den âlamâtı Kıyametten sorulmuş, o da cevap vermiş."

Anlaşılıyor ki kardeşimiz Atıf, Hocaları ve ehl-i tarikatı gücendirmiş. Onlar da Hükümeti vasıta edip bu surete girmiş. Sonra onlara müdafaatı ve onaltıncı mektubu, Ramazan risalesini verip bu Ramazan-ı Şerifte oruçlarını tutmalarını teklif edip onlar da mahcubiyetle döndüler(150)"(*)

Bu mektup, Denizli hadisesinin başlangıcı olan 18/9/1943 baskınından sonra, 20/9/1943 baskınıyla Üstad'ı tevkif ettikleri tarihleri arasında yazılıp Isparta'ya gönderildiği kat'i’dir. Amma bu mektubun aynı muhtevasında olan ve besmele ile duasıyla başlanan mektubun Kastamonu'da Üstad'ın tevkifinden sonra yazıldığı anlaşılıyor. Ayrıca ayetinden müjdeli teminat istihrac eden mektup da, Kastamonu hapishânesi veya nezarethanesinde yazıldığı da kesin gibidir. Bundan dolayı bu ahirki mektup, hem Denizli mektupları içinde dercedilmiş, hem de Kastamonu Lahikası'nda yazılmıştır.

ÇAYCI EMİN VE MEHMED FEYZİ EFENDİNİN ŞAHİDLİKLERİ

Hazret-i Üstad'ın -Kastamonu'da iken- müteaddit defalar zehirlendirilmesine şâhid olan merhum Çaycı Emin ve Mehmed Feyzi Efendinin hatıralarından mevzua dair kısım şöyledir:

ÇAYCI EMİN'İN HATIRASINDAN

"... Üstadı sık sık zehirlerlerdi... Bir defasında ben ile Muhammed Feyzi yanında kalmıştık. Ateşler içinde yanıyordu. Sonra biraz yatağa uzandı, bayılmış kalmıştı. Biz de biraz yattık. Bir ara uyandığımda bir dua, münacât ve niyaz sesleri geliyordu. Hazin sada odayı kaplamıştı. Ben Allah Allah dedim, Üstad çok şiddetli hasta idi. Bu okuyan kim acaba?

Feyzî kardeşime seslendim, "Acaba bu okuyan kimdir?" Feyzi Efendi: "Sus kat'iyyen sesini çıkarma!" dedi. Ben kalktım, Üstad'ın yanına vardım.

(150) Ziyadat-ı Kastamoniye S: 69

(*) "İnşaallah bu acib heyecan veren bu iki elim hadise ve devam eden sevablı hastalık cihetiyle, kemal-i ihlasla Ramazan-ı Şerifı istikbal etmek,

127

ondan büyük bir ferah-ı maneviye mazhar olmaya işarettir. Hem o taharri me'murlarını en ziyade mağlub eden ve düşmanlıklarını dostluğa çeviren; yanıma gelen casusa söylediğim ve size de evvelce gönderdiğimiz ve Hüsrev'in de çok takdir ettiği parçadır.



Said-i NURSİ”

128


1118

Aynen yattığı gibi baygın vaziyette uyuyordu. Sonra o ses kesildi. Sabaha bir saat kala, Üstad yine her zamanki gibi kalktı, giyindi. Abdest aldı, seccadenin başına geçti... Dua, ibadet, Cevşen ve Kur'an'la başbaşa...

Sonra bize dedi: "Ben Cenab-ı Hakk'a şükrediyorum ki; evradımı tamamlıyamamıştım, birisi benim evradımı tamamladı"

Ben ve Mehmed Feyzi kardeşim hayretler içinde kalmıştık. Üstad'dan gördüğüm bu hal, imanım gibi gerçektir, bir kelime hilâf yoktur.

Üstad, sabahleyin" Allah'a şükür hastalığım geçti, beni zehirlediler, bir meyve vermişlerdi bana... Onunla beni zehirlediler" dedi. Üstad'ın bu rahatsızlığı on-on beşgün kadar devam etti.

Üstad, sık sık kırlara teneffüs kastiyle çıkardı. Hancı Mehmed isminde bir zat, her zaman kendisine bir at verirdi. Çoğu zaman Üstad kırlara atla giderdi.

Yine bir gün atla gidiyor, Mehmed Feyzi kardeşimize de haber gönderiyor, gelip bana yetişsin diye... Dağda birisi yiyecek bir şey, parası mukabilinde vermiş. Üstad onu yiyince orada hastalanarak yarı baygın düşmüş. At da oradan ayrılıp kendi başına dönmüş, şehre gelmiş.

Tam o sırada Mehmed Feyzi kardeşimizin kapısı vurulur. "Efendi hazretleri seni çağırıyor!" diye sesleniliyor. Feyzî kardeşimiz kapıya çıkıyor, hiç kimse yok. Bu hal üç tefa tekerrür ediyor. Üçüncü defasında da kapıda kimseyi göremeyince, bunda bir iş var, diyerek kalkıyor ve atın kaldığı hana gidiyor. Bakıyor ki: at içerde, Fakat Üstad yok...

Mehmed Feyzi hemen doğruca dağa gidiyor, Üstad'ı yolda yarı baygın vaziyette buluyor. Üstad bir ara gözünü açıyor ve "Feyzî kardeşim, beni zehirlediler. Bir tanıdığım adamdı, beni o zehirledi." şeklinde ancak bir ifade-i meram edebiliyor.

Mehmed Feyzi Üstad'ı alıp tekrar atla eve getiriyor. Üstad böylece günlerce hasta yattı.” Cevşen'in feyziyle Allah'a şükür zehirler te'sir etmedi, amma kulağımda âğırlık yapıyor" diyordü(151)"

MEHMED FEYZÎ EFENDİNİN HATIRALARINDAN

129


"... Bir gûn dışardan bir kadın: “Hoca efendi seni çağırıyor" diye seslendi. Uykudan kalkarak kapıya baktım, kimsecikler yoktu. Hemen kalkıp Üstad'ın evine gittim. Evde de kimse yoktu. Arkadaşlarla dağa gitti dediler. Ben dağa gittim. Üstad beni görünce: "Nereden çıktın sen!" dedi. Ben de "Siz çağırmışsınız efendim" dedim. "Hayır ben çağırmadım" dedi. Dağda hastalanmıştı. At'a bindirerek eve getirdim (152)”

(151)Son Şahitler-1 S: 108

(152) Son Şahitler-2 S: 161

130


1119

HÜKÛMETİN TEŞVİKİYLE ÜSTADA YAPILAN EZİYETLER

Bu mevzu'da bir çok örnekler, misaller vermek mümkindir. En birinicisi ve bârizi: Üstad Hazretleri ilk Kastamonu'ya getirildiği günlerde, üç ay kadar polis karakolunda bulundurulup, çok sıkıca ve merhametsiz bir şekilde nezaret altında tutulmasıdır. Daha sonraları yedi sene üç ay karakolun hemen yanında ve tam karşısında, köhne bir evde göz hapsinde bulundurulmasıdır. Bu da yetmemişcesine en fasık ve münafık ve kalbsiz adamları vasıtasıyla sık sık kontrola ve murakabeye tabi’ tutturulup ta'ciz ettirilmesidir. Ayrıca dışardan ziyaret için gelen din kardeşleri ve eski talebe ve dostları karakollara çağrılıp ifadeye çekilmeleri, hatta dayaklar atılmasıdır.

Bu zulümlerin bir örneği olarak: "Üstad'ın eski talebelerinden Van'lı Molla Hamid, sırf ahiret faydası için, Van'dan kalkıp Kastamonu'ya kadar

131

1120 gelmiş.. Fakat emniyetçe farkına varılmış.. Bu mübarek, sâf, hâkiki mü'min insan, Üstad'ıyla görüştürülmediği gibi, karakolda falakaya yatırılmış ve dayak attırılmıştır. Bu hadiseyi Merhum Molla Hamid çok zaman bize anlattığı gibi, başkalarına da anlatmıştır.



Şimdi bu mevzudaki ehl-i dünyanın Üstada karşı uyguladıkları ta'ciz ve eziyet örneklerini okumak üzere, Üstad'ın Kastamonu'dan Isparta'ya gönderdiği mektuplarından bir kaç misal kaydedelim:

"Aziz Kardeşlerim! Bil-mukabele bayramınızı tebrik ederim. Sıhhatimi soruyorsunuz... Buranın şiddetli kışı ve odanın çok soğuğu ve üç hazin gurbetin te'siri ve üç asabî hastalığın sıkıntısı ve bütün bütün yalnızlık ile kabil-i tahammül olamıyacak çok zahmetlere ma'ruz olduğum halde, Halık'ıma hadsiz şükür ederim ki; her derdin en kudsî dermanı olan imanı ve iman-ı bil- kaderden kazaya rıza ilâcını imdadıma gönderdi. Tâm sabır içinde şükrettirdi.

Said-i Nursi(153)"

"Sabri Kardeş! Beni saran ve bağlıyan ağır kayıtlara ehemmiyet vermiyorsun. Halbuki buradaki evhamlı ehl-i dünya benim ile pek fazla meşgul ve alâkadardırlar. Hatta, hatta, hatta.... Her ne ise...(154)"



Yüklə 4,31 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   112




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə