KöŞe yazilari siralamasi



Yüklə 0,86 Mb.
səhifə4/10
tarix28.07.2018
ölçüsü0,86 Mb.
#61231
növüYazi
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10

Son günlerde, iki büyük sevinci birlikte yaşadık. Birincisi, yine içimizden biri olan ve çalışmalarını ABD de sürdüren Dr Aziz Sancar’ın, yaptığı araştırmalar nedeniyle Nobel Kimya ödülünü alması. Orhan Pamuk’la alınan edebiyat ödülünden sonra, bilim alanında ülkemiz adına alınan ilk ödül.

İkincisi de Milli futbol Takımımızın başarısı. Medyada şöyle duyuruldu: 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası (EURO 2016) Elemeleri'nde en iyi üçüncü takım olarak Fransa'daki finallere katılma hakkı kazanan Türkiye'nin başarısı, Avrupa basınında geniş yankı uyandırdı.


UEFA'nın internet sitesinde manşetten verilen haberde, Türkiye'nin son dakikalarda attığı golle İzlanda'yı geçtiği belirtilerek, "Bu sonuçla Türkiye en iyi 3. takım yarışında Macaristan'ı alt etti" ifadesine yer verildi.

Maalesef, toplumumuz bu iki sevindirici olayı hakkıyla yaşayamadan, önce Ankara’da terör katliamı oldu, ardından genel seçimler geldi. Başka kederler, başka sevinçler araya girdi, bu iki olay da arada kaynadı gitti. Bu nedenle olsa gerek ülkemiz insanı, ilk iki sevinci de yeterince yaşayamadı.

Oysa, özellikle gençlerimizin, Dr Aziz Sancar’ın, ve Milli takımlar teknik direktörü Fatih Terim’in ekranlarda gördüğümüz veciz konuşmalarını tekrar tekrar ve dikkatlice izlemelerini dilerdim. Zira onlardan alınacak pek çok ders var.

331. ROBOTİK CERRAHİLER NEREYE,
Sabah ameliyathanede, her zaman olduğu gibi ameliyat aralarında, çay kahve molasında, arkadaşlarla sohbet ediyoruz. Bir aralık genç arkadaşıma ‘bugün robotik cerrahi var mı’, diye soracak oldum. Hay dilimi ısıraydım da sormaz olaydım. Bir dokun bin ah işit derler.

Arkadaşım başladı anlatmaya:

Robotik cerrahiler için hastalardan, yasal olarak ek ücret alınır. Bunun bir kısmı cerrahi uygulamalarda kullanılan, cerrahi kollar için, robot firmasına, bir kısmı da robotun diğer giderleri için hastaneye alınırmış.

Fakülte uzunca bir süredir robot firmasına ödemesi gereken ödemeleri yapmadığı için, robot firması hastanemize verdiği alet desteğini kesmiş. Muhtemelen iş bu nedenle de olsa gerek, fakültemizde robotik cerrahi uygulamalarına son verilmiş.

Oh ne iyi. Robotlar ameliyathanelerin bir köşesinde hiç kullanılmadan yatarlar. Belki bu şekilde bozulma ve bakım derdinden de kurtulunmuş olur.

Ben şahsen soruşturmacı ya da dedektiflik yapacak değilim. Beni ilgilendiren ameliyatların robotla yapılıp yapılmadığı. Hepsi o kadar. Burada işin doğrusunu eğrisini doğal olarak, hem hastane idareleri, hem de robot firmaları bilir.

Arkadaş senin ne kadar alacağın var? Ne kadar süredir paranı tahsil edemiyorsun. Cevaplar muğlak, kimine şu kadar kimin be bu kadar alacağımız var diyorlar.

Bir süredir, sağlığı dönüştürdük gitti. Özelliği olan ameliyatlar. Organ transplantasyonlarının, robotik ameliyatların tamamına yakını özel sektöre devredilmiş durumda!!

Anlı şanlı devletin hastaneleri ne güne duruyor acaba? Sağlık Bakanlığının, hiçbir özel hastaneyle kıyaslanamayacak kadar, çok yataklı ve tam donanımlı hastaneleri var mı, var. Bina girişlerinde, ya da çatılarında, gözlü gözsüz herkes görsün diye konulmuş, rengarenk ışıklı cafcaflı mı cafcaflı, ‘…. Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ diye okuduğumuz tabelaları var mı, var. Buralarda devletimizin imkanlarıyla alınıp, hastalarımız, yani vatandaşlarımızın sağlığı için alınmış, son derece güncel ve modern cihazlar, robotlar var mı var.

Yine, Edirne’den Kars’a kadar, nerdeyse her şehrimizde, ben diyeyim bin, siz deyin bilmem kaç bin yataklı, içlerinde bolca profesörü, doçenti ve de uzmanı barındıran, devletimizin üzerinde titrediği! Üniversite hastanelerimiz var mı, var.

Bunların pek çoğunda robot mobot her türlü modern ve güncel tanı ve tedavi araç gereçleri var mı, var. Bunların pek çoğu, her nedense rantabl olmaktan çıkartılmış, hatta bir kısmına kilit vurulmuş durumda mı, ne yazık ki pek çoğumuz buna hayır da diyemiyor.

Bu işleri yapagelen arkadaşlarımızın en az bir kısmı, iş bu engellerden bıkarak birazda maddi nedenlerle, daha iyi çalışma koşulları öneren özel sektöre transfer oluyor mu, evet.

İyi de, neden bu türden ameliyatlar benim de otuz yıldır görev yapmaktan her zaman gurur duyduğum fakültemde, düne kadar başarıyla yapılırken bugün yapılamıyor hale geldi. İşte ben bunu anlayamıyorum. Ya da anlamakta güçlük çekiyorum. Ayrıca bu ve benzer nedenlerle de olsa, art niyetli de değilim. Benim derdim, yapılagelen işlerin, dün olduğu gibi bugünde yapılabilir olması.

Doğrusunu söylemek gerekirse, sadece benim fakültemde de değil, tüm resmi hastanelerde, bu türden işlerin bir matematiksel hesabı, mutlaka vardır diye düşünüyorum. Mantığı nedir, işletme politikası nedir, neden böyle oldu? İşte birileri gelip bunu bizlere açık seçik anlatmalı.


330. BİR KATLİAMIN ARDINDAN,
9-10 ekim, Cuma-cumartesi günlerinde fakültemizde ‘Uygulamalı Laparoskopi Çalıştay’larından birini daha düzenledik. Birinci gün ameliyatlar yapıldı. Meslektaşlarımızdan bir kısmı bizzat ekibe dahil olarak bizzat cerrahi uygulamalara katıldılar. Bir kısmı operasyonları akşamın geç saatlerine kadar ayakta izlediler.

Arkadaşlardan aldığımız geri bildirimler çok olumlu, bu hislerle ertesi gün toplantılar bittikten sonrası için düşündüğüm Medimagazin yazısının ana hatlarını aklımda planlıyorum. Cumartesi sabahı, hep olduğu gibi sabah erken saatte odamdayım. Birkaç cümleyi yazdıktan sonra dekanlık toplantı salonunda açılışı yapıyoruz. Birinci grup konuşmalar bittikten sonra, acı haberi çay molasında aldım. Birkaç kilometre uzağımızdaki Tarihi Ankara Gar meydanında, Barış mitingi için toplananların arasında iki canlı bomba patlatılmış. Yirmi kadar kayıp olduğunu söylüyorlar.

Herkesin eli ayağı birden buz gibi oldu. Artık ondan sonra biz toplantı mı yaptık. Yoksa toplantı otomatik olarak sürdü gitti mi, hiç birini hatırlamıyorum. Tek hatırladığım saatler ilerledikçe alçakça saldırı nedeniyle kaybettiklerimizin sayıca artmasıydı.

Bizim toplantımıza da, yurdun çeşitli illerinden, sırasıyla, Ankara, Eskişehir, İstanbul, Elazığ, Malatya, Denizli, Zonguldak, Adana, Trabzon, Mersin ve Kıbrıs’tan meslektaşlarımız gelmişlerdi. Sonradan kayıp sayıları netleşmeye başlayıp da, yüz kadar vatandaşımızın hunharca katledildiğini, bir o kadarının yaralandığını öğrendiğimizde üzüntümüz daha da arttı.

TV ekranlarında, meydana ambulans ve sağlık ekiplerinden çok daha önce polis ekiplerinin geldiğini, vatandaşın üzerine her zaman olduğu gibi copla, kalkanla, biber gazıyla gittiklerini maalesef cümle alem gördü. Yetkili bakanların, meydanda yuhalandıklarını, gülümseyerek yaptıkları açıklamaları esefle izledik.

Orada açık açık, toplanma alanında hiçbir önlem alınmadığı itiraf edildiği halde, katliamda yetkililerin hiçbirinde kusur yokmuş gibi anlatıldı. Vali ve emniyet müdürü, polis şefleri nedense ortalıkta hiç yoktu. Sonradan vali beyin, gittiği düğün salonundaki görüntüleri yayınlandı.

Filim gibi yani. Bu olaylar beni yıllar öncesine götürdü. Çanakkale savaşlarında Alman ordu komutanı Liman Von Sanders paşanın, çıkartmayı Saros körfezinden beklediğini, grup komutanı Albay Mustafa Kemal’in ise inatla Gelibolu’dan olacak dediğini. Ve on un tahmin ettiği gibi İngilizlerin Gelibolu’ya çıkartma yaptıklarını bilirsiniz.

Hep anlatılır, Von Sanders paşa çıkartma yapılacak yeri bilememiş miş, miş miş. Siz öyle sanın, öyle bilir ki, hem de gavur gibi bilir. Onun amacı, İngiliz Gelibolu’ya çıksın. Osmanlıyla boğaz boğaza gelsin, iki taraf binlerce askerini kaybetsin, savaş ta sürsün gitsin. Ne güzel, değil mi.

İnternette bile, bağıra bağıra bombalı eylem olacak deniliyor. Yer bile bildiriliyor. İstihbaratta, emniyette, MİT’te çıt yok. Dokuz yaşındaki çocuk, yeni evliler ve daha nice canlar kaybedilmiş.

Bir ameliyatta küçük bir komplikasyon çıksa bile , hemen malpraktis davası açılır. Doktorlara veryansın edilir, yerin dibine batırılır. Bu gibi işlerden sıyırtmak için idareci olmak varmış, bilemedik.



329. CILKINI ÇIKARMAK,
Ülke olarak, toplum olarak işin cılkını çıkarmakta üstümüze yoktur. Hani bir dünya sıralaması olsa birinciliği kimseciklere kaptırmaz, diğer ülkelere açık fark atarak birinci gelirdik.

Mahallede, köyde, kasabada her nerede olursak olalım, herkes kim ne yapıyor diye birbirine bakar. Biri o işte başarılı oldu mu, hemen aynisini yapmaya başlarız. Bu sene soğan, patates para etti de birileri çok kazandı mı, bunu gören herkes tarlasına soğan, patates eker. Hasat geldiğinde, ürün de bol olunca, para etmeyip üç paraya ancak satılır, ya da tarlada kalır. Çiftçi eli belinde seneye ne ekeyim diye kara kara düşünmeye başlar.

Gençliğimizde plakçılar vardı, plak bitti, sonra kasetçiler türedi. Ardından videocular vs vs. Seksenli yıllarda banker şubeleri yerden biter gibi her yerde açılır oldu. Bankerlerin kimi yurt dışına kaçtı, geri kalanı battı, milletin parası çar çur oldu gitti.

Önceleri merdiven altı olan kaçak döviz işlerinde, alım satım legal hale gelince başta sarraf lar olmak üzere pek çokları, köşe başlarına döviz büroları açar oldu. Kar düşünce çoğu kapandı.

Ülkede iyi kar getiren işlerden biri olan bankacılık ön plana çıkınca, başta büyük şirketler olmak üzere, inşaat şirketleri, Emlak bankası müteahhitlerinin çoğu birer banka kurdular. Kimi satıldı kimine BDDK el koydu. Çoğumuzun parası battı.

Eğitimde bu furyadan oldukça nasibini almış durumda. Dershane, ana okulu derken, giderek özel liseler kurulmaya başlandı. Büyük küçük pek çok yatırımcı, vakıflar, birer birer üniversite açmaya başladı.

Devletimiz hiç bundan geri kalır mı, ‘her ile bir üniversite’ sloganıyla, neredeyse kasabalara kadar, para bende denilerek ‘devlet üniversiteleri’ kurulmaya başlandı. İlde üniversite, ilçede, fakülte ya da yüksek okul.

Vikipedia’ya göre, 114 ü devlet, 76 sı vakıf olmak üzere toplam olarak 190 üniversitemiz varmış. Olur olur. İhtiyaç, var yok, hepsi bize vız gelir. İki yüz de olur, beş yüzde.

Benim konum olan Tıp fakültelerimiz acaba kaç tanedir, hiç düşündünüz mü? Hemen yanıtlayayım. Bugün itibarıyla, 76 sı devlet, 32 si vakıf olmak üzere, toplam 118 adet tıp fakültemiz varmış ( bugün, YÖK yetkilisi ile telefon görüşmesi).

‘Tıp Fakültesi Sayısı olarak Dünya’da 5. Sıradaymışız. Dünyadaki sıralamaya bakıldığında, en fazla tıp fakültesi olan ülke Hindistan, (nüfusu 1.250 milyar). A.B.D.’de 147 adet tıp fakültesi var, ancak büyük bir reformla 20 yıllık sürede 13 adet yeni tıp fakültesi açmayı planlıyormuş (ABD nüfus, 450 milyon). A.B.D. gibi büyük bir güç tıp fakültesi sayısında %10’luk bir artışı 20 yıllık süreçte yapabilmeyi büyük bir başarı olarak görmektedir. (Dr.M.Çelen).

Batıda Edirne’den başlayıp kuzeyde Karadeniz sahilinden devamla Artvin’e kadar, ikinci hat Kars’a, üçüncü hat, Van’a, En güneyde Ege ve Akdeniz’i takiben Mardin’e kadar uzanan dört çizgi çekin. Tıp Fakültesi olamayan ilimiz yok gibi.

Ege bölgesinde Fakültesi olmayan bir tek Uşak ilimiz kalmış. Etrafında Tıp fakültesi olan illerden neleri eksik. Eh orda da açılır yakında.

Her tıp fakültesi için 150-200 milyon dolara gerek varmış. Denizde kum bizde para misali açarız açarız. Deliyle zenginin ne zaman ve ne yapacağı belli olmaz derler. Terör biter bitmez Hakkari’de de açtık mı bir Tıp Fakültesi, siz görün taframızı. Görün de, tarlada kalan soğan, patates misali, mezun olan doktorlar ortalıkta kalmasa bari.

328. DEKAN TOTO,

2012 yılından beri, benim fakültemde oynanan bir oyunun adıdır, ‘dekan toto’. O yıl rektörlük seçimlerine çok az bir süre kala yeni dekan atandı! Yeni atanan rektörle, tıp fakültesi dekanı da anlaşamadı. Zaten sorunlar da ondan sonra başladı.

Önce bu olaylar, hocalar yemekhanesinde yönetim dedikoduları şeklinde dillendirilmeye başlandı. Kimileri, ‘rektör dekana, seninle çalışmak istemiyorum’ demiş. Başkaları, dekanı çağırıp ‘istifa et arkadaş’ demiş. O da ona, ‘beni YÖK atadı, istifa etmem’ diye direnmiş, miş miş miş. Aslında etik olan, yeni rektör atanınca tüm dekanların gidip nezaketen, ‘sayın rektör arzu ederseniz görevden ayrılabilirim’ demeleridir. Eğer rektör, ‘siz devam edin hocam’ derse, görevlerine gönül rahatlığıyla devam ederler. ‘Siz bilirsiniz’, derse görevden ayrılırlar. Bu bir nevi güven tazelemektir.

Bir soruşturma, duyduk ki dekan görevden alınmış, başhekim dekan vekili olmuş. Eski dekan idare mahkemesine gitmiş, bir süre sonra davayı kazanmış. Görevine geri dönmüş. Ardından ikinci bir soruşturma daha açılmış. Ayni olaylar oyunun ikinci perdesinde de devam etmiş. Dekan gider, yardımcıları da gider. Dekan gelir yardımcıları da. Orta oyunu ya da komedi gibi. Şimdilik oyunumuz üç perdelik. Bu dekan gitti geldi oyununda, perdeler devam ediyor mu etmiyor mu, sona gelindi mi bilemeyiz. Olaylar bizim dışımızda, zaten bize soran eden de yok.

Aslında bu işlerin meraklısı olan bir kaç kişi hariç, kim gitmiş kim gelmiş, bizim fakültede kimsenin umurunda bile değil.

Bana göre, üniversitelerde herkes rektörlük yapabilir. İdari bir görevdir. Önünüze projeler getirirler, yönetim anlayışınıza göre siz tercihlerinizi yaparsınız. Binalar, kampuslar, kadrolar vs vs. Bir nevi bakanlık gibi. Bu iş için illa da profesör olmaya bile gerek yok.

Ama dekanlık öyle değil. Dekanlık bilimsel bir makamdır. Bilimsel araştırmalar için öğretim üyelerinin önünü açmak, onlara hizmeti en iyi yürütmeleri için destek olmak, kaynak bulmak, laboratuvar, alet, cihaz, fiziki mekanlar, işleri yürütmek için akademik ve idari çalışan destekleri sağlamak, üniversite, endüstri arasındaki bağları kuvvetlendirmek, yurt içi ve yurt dışı teşvikler, araştırma yapana, makale, kitap yazana, patent alana, teşvik ve destekler vs, vs. Bu bakımdan dekanlık makamı, bir yerde müsteşarlık ya da genel müdürlük gibidir. Nasıl ki müsteşar bakanlığının her bir şeyini bilirse, dekan da fakültesinin her bir şeyini bilmek zorundadır.

İşe bu nedenle, dekanlar bilimsel erki en yüksek düzeyde olanlar arasından seçilmeli ki, fakültelerini daha ileriye götürebilsinler, daha yükseklere çıkarabilsinler. Ne yazıktır ki, uygulamada hiç te böyle olmuyor. Sen ben bizim oğlan, şu bizden, bu bizden değil kabilinden. Dekanlar çoğunluka, ahbap çavuş ilişkilerine, rektörlerin kişisel tercihlerine göre seçiliyor.

Rektörler, dekanlık için üç aday belirlerler. Adayların bilimsel yayınları vs, rektörlükler tarafından YÖK’ e bildirilir. Burada işin doğrusu YÖK seçimi değil, sadece atamaları yapan bir kuruluştur. Rektör kimi işaret ederse o dekan olur. Nerden biliyorsun diye soranlarınız olabilir. Bakın anlatayım.

Birden eskiler aklıma geldi, fakültede altı aydır dekan vekilliği yapıyorum. Bir gün zamanın rektörü, açıkça ‘ben falancayı dekan yapacağım’ dedi. Sonrasında YÖK üyelerinden biri beni aradı. Şu kadar aydır dekan vekilisiniz, rektörünüz sizi ikinci sıraya koymuş, hocam sizin de çok az yayınınız varmış, hiç kitabınız yokmuş, ben yurt dışındaki çalışmalarınızı da biliyorum, acaba YÖK’e bildirilmeyenler var mıdır diye sordu. YÖK üyesini, ‘yayınlarıma internetten bakabileceği, ancak rektörümüzün tercihi böyledir herhalde’ diye nazikçe yanıtladığımı hatırlıyorum. Aslında yayınım da çoktu, ayrıca o günlerde kapı gibi basılmış dört tane bilimsel kitabım da vardı. Tertiplediğim bilimsel kongreler vs. Ancak zamanın rektörü tercihini, ‘sen ben, bizim oğlan’ dan yana yapmış, kendi akvaryumunun dışına çıkamamıştı.

Fakültemizde, dekan Ali görevden alındı yerine Veli geldi. Gün oldu Ali tekrar göreve geldi, Veli gitti. Pehlivan tefrikası gibi değil mi. Giden ağam, gelen paşam. Bu gidiş gelişlerden ne kazandık, ne kaybettik?? Her yeni gelen dekan, fakültesine bir arpa boyu yol aldırabildi mi? Yorumu okurlara bırakıyorum.

Cerrahi akademik kurul toplantısı yapılır. Yüz elli kişiden sadece otuz kadar hoca katılır. Cerrah olan idareciler dahi, ortada yoklar. Orada akademik olarak hiç bir şey konuşulmaz, hiç bir şey tartışılmaz. Olmuyor arkadaşlar olmuyor. Bu türden işler akademik kurumlarda olmamalı, fakülteler, üniversiteler, salt patinaj yapıyor hale gelmemeli, getirilmemeli. Bu yazıyı 2014 te yazmış, fakat gazeteye göndermemiştim. Gel git olayları 2016 da da devam edince, artık yayınlansın dedim. Bilmem iyi mi ettim?



Dr. Fazlı Polat, Gazi Tıp Üroloji

,

Hocam son yazınızı okudum. Tebrik etmek için yazıyorum. Çok güzel yazı. Maalesef bazıları için uygulama dekanlık her şeyden önemli. Bence bölümlere insan alınırken akademik şahsiyet her şeyden önemli olmalı. Yoksa şu andaki dekanın üç yıl önce görevi bırakması gerekirdi.
Bülent Duran · 

Özel Ada Tıp Hastanesi'Da Profesör

Sevgili hocam, Bolu'da son 7 yıldır bir tane bile uzman yetiştiremeyen iki asistanını da kaçıran daha önce başhekimlik yapan biri aynen sizin dediğiniz gibi sen ben bizim oğlan tarzında dekan yapıldı. YÖK de onadı. Eğitim bu halde yazık ki çok yazık. Saygılar. Prof. Dr. B. Duran.

327. ERKEN TEŞHİS,
Sağlıkta erken teşhisin ne kadar önemli olduğunu hepiniz bilirsiniz. Bir kanserin erken teşhisi, hastanıza belki bir yıl, belki on yıl, hatta daha fazlasını bile kazandırabilir. Bir akut batın vakasının erken teşhisi, yeri gelir bir hayatı kurtarır.

Erken tanı için, bazen bir kaç ay-yıl gibi uzun, bazen de bir, iki saat gibi kısa bir süreniz vardır.

Meslektaşlarımız, zaman zaman medyada, ‘acile gelen hastaya ilaç verilip evine gönderildi, bir gün sonra da öldü’ gibi magazin haberleriyle suçlanıyorlar.

Bir hastalığın tüm belirtileri dört dörtlük ortaya çıktığında, tanı koymak çok kolaydır da, henüz belirtiler silik ve diğer hastalıklarda da görülebilir ve karışık olduğunda olayı çözmek daha zordur. Her zaman ve her koşulda hastalar ve yakınları daha doğrusu herkes haklı olacak ta, hep doktorlar haksız, var mı bunun böylesi?

Günümüzde doktorları suçlamak çok kolay. Gazete ve TV kanallarına, sansasyonel ve birilerini suçlayıcı haber gerektiğinde, muhabirlerin ilk aklına gelenler, genelde hastaneler ve acil servisler oluyor oluyor?

Peki, ‘toplumsal olaylarda tanı gecikirse ne olur’ hiç düşündünüz mü? Olay olup bitmiş. Siz ise, çok sonra tanısını koymuşsunuz, ölen öldüğüyle vuran vurduğuyla kalmış.

Arkadaş şimdiye kadar aklınız neredeydi, diye sormaz mı birileri.

Van’da, deprem sonrası çürük otele az hasarlı raporu verirler, ufak bir depremde yerle bir olur. Konya’da yepyeni bina içindekilerle birlikte çöküverir, İstanbul’da asansör düşer onlarca kişi ölür, maden ve tersane kazalarını saymıyorum bile. Hani nerede erken tanı?

Kadın, eski kocam beni tehdit ediyor diye karakola başvurur, evine gönderirler, o koca kadını katleder. Son örnekler, Özgecan kızımız, vitrine kartopu atan gazeteci ve daha pek çoğunu katledenler, yine bu toplumun içinden çıktı. Peki, faillerin akrabaları, ev, apartman, sokaktaki yakınları, çalışma arkadaşları, duraktakiler, kahve arkadaşları, olaylar olmadan neden bunları teşhis edemediler.

Eğer biz toplum olarak bu psikopatları erkenden teşhis ederek önlem alabilseydik, belki o masumlar, o katledilenler bugün aramızda olacaklardı.



İlgisiz, olaylara duyarsız, sadece kendi çıkarlarını düşünen bireylerden oluşan bir toplumun içinde yaşıyoruz. Bana ne, bana dokunmayan yılan bin yaşasın, aman karışmayalım, bize de bulaşmasınlar.

Kendine gelen yardım isteyene ilgisiz kalan karakol, suçluyu, mahkemede uslu durdu diye erkenden ortalığa salıveren hakim, olayda suç tam oluşmamıştır diye zanlıyı evine yollayana ne demeli.

Yolda bir genç kız taciz edildiğinde, kapkaça uğradığında, apartmanda birileri psikopatça, sapıkça davranmaya başladığında, ya da uyuşturucu kullanmaya başladığında birilerinin olayı erken teşhis etmesi gerekir. Önce anneler, babalar, sonra yakın akrabalar. Bu gibi olayları önce toplum kendi içinde çözümlemeli.

Aman bize dokunmasın, sakın karışmayalım. Aman da aman. Hiç kuşkunuz olmasın, caniler, sapıklar, ırz düşmanları, günü gelir size de bulaşırlar.

Kapıcı, sokak bakkalı, kahveci, simitçi, çöpçü, muhtar, okulda öğretmen, müdür, yakın akraba ve evde yaşayanlar kadar olmasa da, onlar da sorumlu. Suça eğilimi olanları, uyuşturucu batağına saplananları, önceden teşhis edebilmeli bu toplum.

İşe bu nedenle erken teşhis çok önemli. Olayı daha oluşmadan önleyebiliyorsak o zaman gelişmiş bir toplum olduk diyebiliriz. Sapıklar, caniler, psikopatlar hep vardırlar. Önemli olan, onların toplumdan enterne edilmeleri ve hiç olmazsa sayılarının azaltılmasıdır.


326. MİLLİ KÜTÜPHANE,
Ankara’da, Milli Kütüphane’nin Bahçelievler son durakta, Eskişehir yolu üzerinde olduğunu yedisinden yetmişine Ankara’da yaşayan herkes bilir.

Bilir de içine girenlerimiz azdır. Ya da pek çoğumuz öyle zannederiz.

Önünden başkentimizin ana arterlerinden biri, bence en önemlisi geçer. O arter ki üzerinden geçenleri, bir tarafından TBMM’ ye bakanlıklara, önemli devlet kuruluşlarına, diğer tarafından ODTÜ, Bilkent, Hacettepe, Başkent ve Ufuk Üniversiteleri gibi güzide eğitim yerleşkelerine ulaştırır. Pek çok öğrenci bu sayede okullarına, eğitim kurumlarına ve yurtlarına ulaşır.

Çok yakınında benim üniversitem, Gazi Üniversitesi ve Tıp Fakültemiz vardır. Arkasından, ve bir yanından şehrimizin önemli caddeleri geçer. Günün hemen her saatinde vızır vızır, özel araçlar, otobüs, minibüsler, okul servisleri geçer. Durağında öğrenciler, insanlar bekleşir. Altından şehrin ana Metrosu geçer. Karşısında, yanında, Enerji bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı ve Danıştay binaları olmasına rağmen durak bellidir. O ad ben bildim bileli yıllardır, hep aynidir. Orası ‘Milli Kütüphane’dir.

Milli ne demek? Arkasından ne gelirse gelsin, okunduğunda insanın tüylerini diken diken eden o muhteşem sözcük. Milli marşımız, milli takım, milli mayo, milli forma...

Atatürk ve bu ülkenin kurucularının, sadece iki bakanlığın başına Milli kelimesini koymaları ne kadar da çok anlamlı. ‘Milli Eğitim Bakanlığı’, Milli Savunma Bakanlığı’. Eğitim ve savunma, başkalarına bırakılamaz, onlar Milli’dir, Milli olmak zorundadır.

İşte bunlardan üçüncüsüdür, Milli Kütüphane’miz. Yıllardır Ankara’da yaşıyorum. Orada çalışan tanıdıklarım da vardır. Ancak şimdiye kadar, hiç yolum düşmedi. İçeriye ilk kez giriyorum. İtiraf edeyim bu da benim eksikliğim.

Yayın evleri, yayınladıkları kitaplardan, basılı eserlerden Milli Kütüphane’ye de vermek durumundadırlar.

O gün matbaadan son kitabım, Üniversitede ‘Rüzgar Gibi Geçen Yıllar’ ı alıyorum. Vaktim de var. Yayınevinden önce, gidip kendim teslim edeyim dedim. Okuyucu kapısı yerine Başkanlık kapısına yöneliyorum. Görevliler oldukça nazik. Bir arkadaş gideceğim odaya kadar bana eşlik ediyor. Kitapları, arkadaşlara teslim ediyorum.

Bölüm müdürümüz Arzu hanım, ‘hocam ilk defa geliyorsunuz, gelin size kütüphanemizi gezdireyim’ dedi. Aslında ben de çok merak ediyordum. Çok ta iyi oldu.

Kitap tedavilerinin yapıldığı, ciltlerinin düzeltildiği, Matbaa bölümü, Görme engelliler bölümü, dijital okuma ve kayıt bölümleri, resim, afiş bölümleri, ilk sinema filmimizin tarihi afişi, taş plaklar bölümünde Müzeyyen Senar’ı taş plaktan dinliyoruz, konferans salonları, kitap satış reyonları ve okuyucu salonlarını geziyoruz.

Oradan okuyucu giriş kısmına yöneliyoruz. Giriş oldukça kalabalık. En az yirmi kişi sırada. Daha çok gençler, öğrenciler, kart basarak bir düzen içinde binaya alınıyorlar. Yan tarafta kayıt formunu doldurduktan sonra resmimi çektiler ve bana da fotoğrafım basıl bir kart verdiler.

Arkadaşlarla çaylarımızı içiyoruz. Başkan yurt dışında olduğundan görüşme imkanımız olmadı. Bu nedenle teşekkürlerimi, bir yazıyla ifade edeyim dedim.

Milli Kütüphane’miz, adına yakışır bir Milli kuruluşumuz. Başındaki Milli kelimesini hak eden bir Milli gururumuz. Gelecek nesiller için, geçmişimizi ve günümüzü, kültürümüzü arşivleyen ve onları koruyan çok önemli ve dev bir kurum. Çok duygulandım, onunla gururlandım, şeref duydum. İyi ki kurulmuşsun, iyi ki varsın Milli Kütüphane.


325. İFADE ETMEK,
Bu dünyada her canlı, kendini, yine kendine özgü bir şekilde ifade etmesiyle ünlenmiştir. Örneğin, kedi miyavlamasıyla, köpek havlamasıyla, aslan kükremesiyle, hindi tavus kuşu kabarmasıyla, keçiler inatçılıklarıyla tanınırlar.

İnsanların da kendilerine has ifade şekilleri vardır. Kabadayı yan bakması ve narasıyla, boksör yumruğuyla, futbolcu ayaklarıyla, basketçi uzun boyuyla, terzi dikişiyle, şarkıcı şarkılarıyla, şair şiirleriyle, romancı romanlarıyla, siyasetçi hitabetiyle, balıkçı tuttuğuyla, palavracı attığıyla ünlenmiştir. Şimdilik ilk anda aklıma geliverenler bunlar. Düşündüğünüzde pek çoğunu sizler de bulabilirsiniz.

Acaba ben bu dünyada kendimi başkalarına nasıl ifade ediyorum diye çok düşündüm. Şöyle bir ta çocukluğumdan itibaren bir filim şeridi gibi hayatımı bir kez daha gözden geçirdim. İlk hatırladığım, yemekte kaşığı bıçağı sol elimle tuttuğum için, sağ elimi kullanayım diye, dayımın yemeklerde sol elimi bağladığıydı. Anneme sorduğumda, ‘oğlum düştüğünde sağ kolunu incittin de, ondan ötürü solak oldun’ demişti.

Daha sonra gördüm ki, ben kimi zaman sağ, kimi zaman sol elimi kullanmaya alışmışım. Ekmeği sol elimle keserim, taşı sol elimle atarım. Yazıyı da sağımla yazarım. İlk okulda, müzik kursu için babam bir mandolin aldı. Ablam kursa gitti, ben solak olduğum için gidemedim. Çöpten adamlar dışında resim de yapamam.

İlk okul birinci sınıfta öğretmenimin, ‘kargacı burgacık yazıyorsun’ diye sık sık azarladığını hatırlıyorum. Bir türlü, güzel yazmayı öğrenemedim gitti. O zamanlar bize küçük harflerle yazmak öğretilmişti. Lisede kompozisyon hocamız, eğer el yazısıyla yazmazsak sıfırı basıyordu. Bu nedenle kompozisyon sınavlarında, ilk beş dakikada kompozisyonun müsveddesini yazıp, kalan kırk dakikada, yazdıklarımı el yazısıyla temize çekiyordum. Bunca özenmeme rağmen, yazımı bir türlü düzeltemedim. Zaten bu nedenle de, mimarlıktan ayrılıp, Tıp fakültesine geçtim.

Bizim zamanımızda, fotokopi cihazları yoktu. Fakültede, derslerde hep not alırdık. Giremediğimiz ve kaçırdığımız dersleri de, sonradan o derse girmiş olan arkadaşlarımızdan alıp, defterimize geçirirdik. Çok hızlı ve iyi not tutmama rağmen kimse benden not almazdı. Zira arkadaşlarım, yazdıklarımı okuyamadıklarından yakınırlardı.

Mektuplaştığım bir arkadaşım. Gelen mektuplar içinde en son benim mektubumu okuduğunu söylemişti. Çok zor okunduğundan, bu nedenle çok uzun süre ayırmak gerektiğinden yakınmıştı. Arada bir, reçetemi okuyamayan eczacılar, telefon edip, hangi ilacı yazdığımı sorarlardı.

Çocukluğumda tatillerde, bilye oynadım, kader kısmet sattım, ama futbol oynayamadım. Çelimsiz olduğumdan ya kaleye koyarlardı, ya da yedek kalırdım.

Çok baskı altında mı yetiştirildik bilmem, sözel tartışmalarda genellikle başarısız olmuşumdur. Bu nedenle kimseyle ağız dalaşına girmem. Genellikle, bildiğimi kısaca bir kaç cümleyle özetleyip arkasından susmayı yeğlerim.

2002 yılından beri kendimi meslektaşlarıma ve arkadaşlarıma, Medimagazin’deki köşe yazılarımla ifade ediyorum. Yazmak artık benim için, ‘kendimi başkalarına ifade etme tarzım’ oldu diyebilirim. Kollarımla bir ağırlığı, tıpkı bir halterci gibi kaldıramasam da, birini, bir kurumu, bir mesleği, bir fikri yazdıklarımla yüceltebilirim. Gün olur yüceltirim, gün olur yerin dibine batırırım.

Çok şükür yazılanlar, söylenen sözler gibi uçucu kaçıcı değil. Onlar bir yerlerde, gazetelerde, kitaplarda, kütüphanelerde mutlaka arşivlenirler.

Daima kısa ve öz yazmaya çalışırım. Yazdıklarımı, çiftçinin pazara getirdiği mahsulü gibi ortaya koyarım. İsteyen beğenir alır, isteyen beğenmez. Hiçbirine karışamam. Beğenen teşekkür eder, beğenmeyen isterse karşıt görüşlerini yazar. Kişisel suçlama ve hakaret unsuru taşımadıkça herkes internet ortamında fikrini özgürce söyleyebilir.

Yeryüzünde her canlı, belirli bir sürede olmak kaydıyla, daima kendi rolünü oynuyor. Futbolcu, futbolculuğunu, ressam ressamlığını, politikacı politikacılığını, aslan aslanlığını, işçi işçiliğini, fabrikatör fabrikatörlüğünü, o da belirli süre. Ben de kendimi, yazılarımla ifade ediyorum. Süresi mi, işte onu bilemiyor insan.


Kataloq: wp-content -> uploads -> 2017

Yüklə 0,86 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə