Köşe Yazıları 12/07/2016



Yüklə 100,84 Kb.
tarix12.01.2019
ölçüsü100,84 Kb.
#95122
növüYazı

Köşe Yazıları – 12/07/2016




SABAH

El vatandaş

Engin Ardıç


Yaz sıcağında muhalefet yeni bir asma budamaya koyuldu: Suriyeli sığınmacılara vatandaşlık verilmesi...
"Beyaz Türkler" son derece tedirgin... Tam da "kısa bacaklı kıllı adamlar" edebiyatı eski hızını kesmişken, bu sefer "kara çarşaflı karılar, sümüklü çocuklar" korkusu başladı.
Irkçılar ve faşistler daha dürüst, onlar açıkça "istemiyoruz" diyorlar. Faşistler hatta "turist olarak bile sokmayalım" demişlerdi. Sakal tıraşını ve kravatı şart koşuyorlardı, "muasırmedeniyet seviyesinde" artık "pis sakal" modası olsa bile. (Kravat şartı koşarsanız bu sıcakta kaç Batılı turist gelir sanıyorsunuz ahmaklar?)
Halk ılımlı. "Müslüman dayanışmasının" da katkısıyla, Suriyeliler'e, çok bayılmasa da, nefret kusmuyor. Muhalefetten bir umutla "referanduma gidin" önerisi geldi... Peki, "evet" çıkarsa ne halt edeceksiniz?
Bu arada göçmenlere atıp tutan bir sosyete çocuğuna "kendisinin de bir göçmen çocuğu olduğu" hatırlatıldı, işin içine eğlence boyutu da katıldı.
Evet ama o Balkan göçmeni!
"Suyun öbür yakasından" yani...
Sığınmacı Suriyeliler iki buçuk milyon kadar.
Eh, Almanya'da yaşayan Türkler de aşağı yukarı o kadar.
Suriyeliler'e vatandaşlık verilmesi ihtimaline çok kızıyorsunuz ama Almanya'nın bizimkilere vatandaşlık vermesine bayılıyorsunuz!
"Almanya'nın sosyal dokusu bozuldu, uyum sağlayamadılar, gettolar kuruldu" diye en küçük bir endişeniz yok!
Çünkü elinizdeki keser nalıncı keseridir.
Bakınız hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş "eski Osmanlı toprağındaki vatandaşlarımız gelip Türk vatandaşı olmuşlardır" dedi.
Osmanlı toprağına eyvallah ama "Avrupa yakası" olursa! Arnavut gelebilir, Boşnak gelebilir, Makedon gelebilir, Bulgar gelebilir, hatta ne de olsa eski toprak hesabıyla, 1956 yılında olduğu gibi Macar bile gelebilir.
Rum da gelebilir Ermeni de, eh ne de olsa çok güzel yaprak sarma ve zeytinyağlı biber dolması yaparlar. Konyaklarını da unutmayalım.
Geçen yüzyıl başlarında Güney Amerika'ya göçetmiş "El Turco"ların torunları dönseler? Güzel göbekli Shakira falan?
Madem ki orasını burasını açıyor, çağdaştır, gelebilir.
Ama bugünkü Arap gelemez.
Çünkü size doksan yıldır "Arap'tan nefret etmek" öğretilmiştir. Arap nefreti iliklerinize işlemiştir.
Tekrar soruyorum: Referandum istiyorsunuz, evet çıkarsa ne halt edeceksiniz?
Anayasa referandumunda evet çıkma ihtimaline karşı yapmaya hazırlandığınız gibi, "rutin dışına çıkıp alışılmamış yollardan" direnişe mi geçeceksiniz?

STAR

PKK sergisini kınayamayanlar...

Hüseyin Gülerce


Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu’nda, bölücü terör örgütü PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan ve örgütün Suriye uzantısı PYD ile ilgili bir sergi açıldı. AP Sosyal Demokrat Grubu Milletvekili Josef Weidenholzer’in ev sahipliğinde açılan sergi bir hafta süreyle açık kalacak.

Hatırlanacağı gibi 18 Mart’ta yapılan Türkiye-AB zirvesi öncesi de PKK’ya AB Konseyi arkasında çadır kurması için yer verilmişti. İzni veren Belçika, terör örgütleri PKK ve DHKP-C’nin Avrupa’da en yoğun faaliyette bulunduğu ülkelerin başında geliyor. Belçika’nın arkasındaki asıl güç ise Almanya. Türkiye aleyhindeki bütün örgütler başta Almanya olmak üzere Avrupa’da himaye görüyor, destekleniyor. PKK’nın kara parası da Avrupa’da aklanıyor.

PKK’nın, AB’nin terör örgütleri listesinde olmasına rağmen, bu örgüte karşı adım atılmaması, tam tersine Türkiye’nin gözünün içine baka baka himaye edilmesi nasıl oluyor? Türkiye’nin onuru ile neden bu kadar oynanıyor?

Sorunun kuvvetlenmesi için iki hatırlatma daha yapayım.

Avrupa Parlamentosu, vize serbestîsi verilebilmesi için Türkiye’den terörle mücadele kanununun değiştirilmesini istiyor.

8 Haziran’da Strasbourg’daki Avrupa Parlamentosu’ndaki genel kurul oturumunda ise gündem maddesi, HDP milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasıydı. Buna şiddetle karşı çıktılar. 

Sanki AB ile bir cephe savaşı yapmışız, mağlubiyetinden arkasından bize barış şartları dayatıyorlar. Sadece Avrupa Birliği değil, ABD de durmadan “PYD bizim için terör örgütü değil” diye kafamıza kakıyor.

Biz hem ABD ile hem AB üyesi ülkelerin önde gelenleri ile birlikte NATO üyesiyiz. Yani bunlar bizimle “dost ve müttefik” ülkeler. Nedir o zaman bizim milletçe canımızı yakan, vatan toprakları üzerinde “Kürdistan” kurmaya kalkan bölücü terör örgütüne bu hamilik? Nedir Türkiye’yi hiçe sayma, onurunu zedeleme?

Bizim Erdoğan düşmanlığı ile gözü dönmüş aydınlarımız, muhalefet partilerimiz neden ABD’ye, AB’ye laf söyleyemiyor? Türk devletini; hendeklerde, el yapımı patlayıcı imal eden evlerde kendi vatandaşlarının katletmekle suçlayan bildiri yayınlayan o 1128 aydın, terörü himaye eden AB karşısında neden dut yemiş bülbül kesiliyor?

Kılıçdaroğlu, dil ucuyla bile olsa Avrupa Parlamentosu’ndaki PKK/PYD sergisi için bir kınamada bulundu da biz mi duymadık. Hürriyet ve Sözcü gazetelerinin kalemini kılıç gibi kullanan görev elemanı yazarları, Zaman yerine çıkan Gülen gazeteleri AB’yi kınayan, eleştiren bir yazı yazdılar da, bir haber yaptılar da bizim mi gözümüzden kaçtı?

Kaçmadı, onlar üç aydır Avrupa Parlamentosunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hedefe konmasına alkış gönderiyorlar... “Siz dışarıdan, biz içeriden vuralım” diyorlar.

Hep yazıyor, söylüyoruz. Türkiye ABD ve AB tarafından terör sopasıyla hizaya getirilmek isteniyor.

Türkiye’nin AB üyeliği de bize boyun eğdirmek için bir şantaj malzemesi haline geldi. Öylesine ikiyüzlülük ve çifte standart sergiliyorlar ki, bu tavırları ile tüm Avrupa değerlerini kendileri çiğniyor. Önceki gün bu sütunda sordum: Demokrasinin beşiği İngiltere, hükümetin ve Parlamentonun iradesi yok sayılarak Irak işgalinde ABD’nin yanına nasıl iteklenmiş? Hükümeti devre dışı kim/kimler bırakmış? Parlamento noter gibi kim/kimler tarafından kullanılmış, istiskal edilmiş?

Daha önceleri başka sorularımız da olmuştu. Mısır’daki darbeye Brüksel de, Washington da “darbe” diyememişti. Bütün dünya şahit, Batı’nın menfaatleri söz konusu ise demokrasi hikâye...


STAR

PKK askeri ve siyasi açıdan yenilmedikçe...

Mehmet Metiner


PKK hendek savaşında yenildi.         

Militan unsurların dışındaki Kürtler artık PKK’yı desteklemiyor.     

HDP ile devreye sokulan Türkiyelileşme taktiğiyle dindar ve makul Kürtlerin bile desteğini alan PKK, bugün sadece o Kürtlerin değil kendisine en başından itibaren destek sunan Kürtlerin de azımsanmayacak bir bölümünün desteğini kaybetmiş durumda.

Yeri gelmişken belirteyim:

Hendek savaşı, sanıldığı gibi Kandil’in Öcalan’a rağmen kararlaştırdığı bir şey değil.

Tam tersine Öcalan’ın talimatıyla gerçekleşen bir olay.

Şehirlere taşınan hendek savaşı da, Suriye’nin Kuzeyindeki kantonal yönetim modeli de bizzat Öcalan’ın önerisi.

Emperyalist devletlerle ve Esed rejimiyle işbirliği yaparak kendi kanlı diktatörlük rejimlerini kurabilecekleri hayalleri içindeler.

Ama bu hayalleri kursaklarında kalacak.

Beşar Esed’le okul arkadaşlığının dışında yakınlığı bilinen bir ismin öldürülmüş olması PKK açısından artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının işareti.

Kürtler artık kendi geleceklerini PKK’da görmüyorlar.

Tam tersine PKK’nın kendi özgür gelecekleri önünde bir engel oluşturduğuna inanıyorlar.

PKK’yı Türkiye’ye karşı kullanan güçlerin de günü geldiğinde PKK’yı yüzüstü bırakacaklarına hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Tarihte aynı şeyi Molla Mustafa Barzani’ye de yaptılar.

1946 Rus destekli Mahabad Kürt Cumhuriyeti deneyimi ve 1975’de Saddam’la yapılan Cezayir Antlaşması gibi hadiseler Kürtlerin belleğinde hâlâ canlılığını koruyor.

***


PKK ya soluk almak, ya da efendilerinden aldığı yeni talimatlar doğrultusunda yeni taktik hamleler geliştirebilir.

“Türkiye’yle savaşmayacağının ilanı!”, hem şehirlere yeniden yerleşmek, hem de siyaseten güç toplamak için düşünebilecek taktik hamlelerden biri olabilir.

“Türkiye tehdidi”nin bertaraf edilerek, Suriye’nin Kuzeyine silahlı güçleriyle yerleşmesini sağlayacak bu taktik hamlenin geçmişteki çözüm sürecine benzer bir sürece kapı aralaması halinde kaybedenin kim olacağını söylemeye bile gerek yok.

PKK sadece insan kaynağını değil parasal kaynağını da oluşturan belediyelere yönelik hamlelerle ne çok şey kaybedeceğinin farkındadır elbet.

Kim ne derse desin, gerçek şudur: Bölgedeki belediyeler Kandil’in insan lojistiğinin ana üssünü oluşturuyorlar.

“Kürt sorunu” çözülmediği için değil, belediyeler marifetiyle gençler kandırıldığı için dağa çıkıyorlar.

Dağın gençler için bir cazibe merkezi olmasını sağlayan da, örgütün şehirlerde her istediğini yapabiliyor olmasının sebebi de işte bu belediyelerdir.

Kandil’in askerlik şubesi olarak çalışan ama görünürde belediye veya parti olarak faaliyet gösteren sözde siyasi alanlar tasfiye edilmedikçe terörle mücadelede sonuç almak mümkün değildir.



AKŞAM

Erdoğan’ın değerini anlamak...

Markar Esayan


Ülkemizde olan bitenleri doğru bağlama ve bir süreklilik çizgisine oturtmak için hiç olmazsa Küçük Kaynarca anlaşmasından itibaren yaşanan gelişmeleri bilmek gerekir. Böyle yapıldığında, en az 150 yıldır, ama özellikle Tanzimat’tan itibaren iki ana politik hattın mücadele halinde olduğu görülür.

Batıcı ve halkçı akımlar…


İlk politik hat, genel manada 2002 yılına kadar etkin olan Batıcı elit iktidara aitti. Batıcılaşma yanlısı vezir, nazır ve paşalarla iyi niyetle temeli atılan bu hattın, Mustafa Reşit’ten geçerek Jön Türkleri içine aldığını, İttihatçılığa dönüştüğünü, sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ne sirayet ettiğini izleriz. Halk ise, nesneleştirilmiş halde, genelde ne olduğunu pek de anlamadan izleyici halde tutulmuşlardır.

Bu tabloda hiçbir aktör siyah veya beyaz değildir. Konjonktürel özellikler bilinmeden kategorik değerlendirmeler yapmak sadece kısır tarafgirlikler doğurur.

19. yüzyılın başında Avrupa’ya katip olarak giden ve bu medeniyetin başarılarından büyülenen Mustafa Reşit, Ali, Fuat ve Mithat paşa gibi kudretli devlet görevlileriyle, Münif Paşa, Ziya Paşa, İbrahim Şinasi ve Namık Kemal gibi münevverler, “imparatorluk nasıl kurtulur?” sorusunun cevabını “Fransa gibi olmakta” bulmuşlardı.

Bilindiğinin aksine, 2 Abdülhamid, tıpkı selefleri 3. Selim, 2. Mahmud, 1. Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz gibi, kararlı bir reformistti. Reformcu paşalarıyla birlikte, daha yumuşak ve kendi değerlerine bağlı bir dönüşümü önemserken, Batılı devletlerin azgın müdahalelerine karşı devleti birarada tutma sorumluluğu vardı.

Ancak, Batıcılaşma hikâyesinde, 19. yüzyılın son çeyreğinde yeni entelijensiya ile reformcu sultanlar arasında makas gittikçe açıldı. Sultanlar bu konuda yetersiz görülmeye başlandıkça sert bir muhalefet gelişti ve buna uygun olarak da siyasi alanda Jön Türk/İttihatçı damar ortaya çıktı. Onların önceliği ise, aydınları da arkalarına alarak devletin ele geçirilmesi oldu. Bu çabalar 1908-1909 da sonuç verdi.

Bu süreçte, Fransız merkezli Batı düşünce, siyaset, kültür ve yaşam biçimlerinin Tanzimatçıları ve Batıcıları tamamen ele geçirdiğini, Batı’nın tümüyle kopya edilmesinin imparatorluğun tek kurtuluş yolu olduğunun benimsendiği görülür.


Tabii bu zihin fethinde, ordunun ve devlet kurumlarının reformdan geçirilmesi için ülkeye çağrılan Batılı teknisyen, bürokrat ve askerlerin ne kadar etkili olduğu, masonluğun, misyoner faaliyetlerin etkisinin komplo teorilerine yer açmayacak bir olgusallıkla incelenmesi hayati bir zaruriyettir.

En nihayetinde, ne Tanzimat, ne de kültür hayatındaki Batıcılaşma hamlelerinin derde deva olabildiği, hatta çözülmeyi hızlandırdığı 1918 yılında acı bir şekilde görüldü. Günün sonunda 5.2 milyon km’lik bir imparatorluktan, 784 bin km’lik bir vatan çıkarmış olmak büyük bir başarıdır ve bu başarı dışlanan Türkiye halklarının büyük fedakârlığı sayesinde olmuştur.


Tıpkı bugün PKK, DAEŞ ve Paralele karşı tekrarlandığı gibi…

Söz konusu Batıcı hat, Cemil Meriç, Necip Fazıl ve İdris Küçükömer’in ilk tesbitleriyle, halkçı akımı boğmak üzere tüm kamusal ve sivil alanı örgütlemiş ve vesayet sistemini kurmuştur. Halkı iradenin merkezi yapmaya çalışan liderler ya asılmış, ya itibarsızlaştırılmış ya da “ikna” edilmişlerdir.

150 yıl öncesinin Batıcı ittifakının bugünkü mirasçılarının Sayın Erdoğan’a dönük ölümcül kavgalarının nedeni bu tarihsel çelişkidir. Ve bu mücadele, inanın son derece gereksiz ve herkes için zararlandırıcıdır.

Şimdi önümüzde duran soru şu: Her şeyi, son 200 yıl yaşanmamış gibi baştan mı yaşayacağız? İmparatorluk dağılırken sahip olduğumuz zaafların çoğunu aşmış güçlü bir devletiz artık. Dolayısıyla, eğer bu tarihsel iç çelişkiye son verebilirsek, Sayın Erdoğan’ın bir kesimin değil, tüm 79 milyonun, hatta bölgenin birleştirici liderliğini sergilediğini görebileceğiz.


Hal, 1839’daki hal olmadığı gibi, 2002’deki hal de değildir bugün. Erdoğan’ın liderliği ile çok farklı bir fırsatın kıyısındayız. Bu yeni durumu sadece CHP, HDP ve MHP’lilerin değil, muhafazakârların da zihinlerinde güncellemeleri hayatidir ki, Erdoğan’ın ülke ve bölge için ifade ettiği anlam dar kesitlere indirgenmesin, sönümlenmesin.

Nasıl ki, Erdoğan’ın tarif ettiği özgürlükçü laiklik sadece Batıcıların değil, dindarların da özgürce yaşamalarının bir garantisi ise, Erdoğan’ın ülke, bölge liderliğinin anlaşılması, tüm 79 milyon içindeki muhafazakâr kitlenin de onurlu/özgür vatandaşlık haklarının bir garantisidir. Aslında Erdoğan Mısır gezisinde İhvan’a bunu anlatmak istemişti. (Opera Binası’ndaki konuşmasını yeniden izleyiniz.)

Ortaya çıkacak güçlü Türkiye’nin, bu ülkenin 79 milyon vatandaşı ve bölgedeki yüz milyonlarca mazlumun kaderini değiştirecek bir çığır açacağını görmek için yeteri kadar tecrübemiz yok diyebilir miyiz?

Artık bu tarihsel çelişkiye bir son vermenin zamanı değil mi? Siyaseti, toplumu, devleti, ordusu ile bir ve beraber olmak… Milli ve yerli bir demokratik üst kimlik inşası… (Tabii kastım bunu Özköklerle, cemaatçilerle yapmak gibi yüzeysel teklifler değil.)


Ve niye onun adı Yeni Türkiye Devrimi olmasın?

AKŞAM

Erdoğan boşa mı bastırdı?

Emin Pazarcı


Artık bir gelenek haline geldi. Bir değil, iki değil, bilmemkaçıncı defa aynı şeyi yaptılar. PKK, Avrupa Parlamentosu’nda yine fotoğraf sergisi açtı. Bu defa da ev sahipliğini Sosyal Demokrat Grup Milletvekili Josef Weidenholzer yaptı.

Orada kimlerin fotoğraflarının sergilendiğine gelince… 


Başta Abdullah Öcalan var. PKK denilen terör örgütünü kurup, Türkiye’nin başına bela eden, binlerce insanın ölümüne sebep olan bir isim. Diğerleri de PKK ve PYD’li katiller. Altlarında ise “gerilla” yazıyor. 
Garip!.. 
Bir türlü karar veremediler bunların ne olduğuna. Terörist mi, yoksa gerilla mı? Bizimle diyalog kurarken “terörist” diyorlar. Ardından “PKK’nın, Avrupa Birliği’nin terör örgütleri listesinde olduğunu” söylüyorlar. Onlarla yan yana geldiklerinde de “gerilla” diyerek sırtlarını sıvazlıyorlar. 
Ne bu şimdi? 
Lafı evirip çevirmeye hiç gerek yok. Türkçe ifadesi ile ahlaksızlık. Birilerinin bakış açısı ile de medeniyet! 
Batsın sizin bu medeniyetiniz. 
* * *
Yıllardır oyun oynayıp duruyorlar. Üstelik, herkes durumun farkında. Artık o eskisi gibi körü körüne “ille de Avrupa” diyen pek kalmadı. 
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Varşova’daki NATO Zirvesi’nde yaptığı ikili görüşmelerde bunları niye sıkıştırdı sanıyorsunuz: 
-Gelin şu terörün bir tarifini yapalım. Herkese göre farklı bir tarif olmaz. Gelin, üzerinde uzlaşalım. Ortak bir terör ve terörist tarifi ortaya çıkaralım ve altına herkes imzasını atsın. 
“Olmaz” demediler tabii ki, dinlediler. Bir başka ifade ile dinliyormuş gibi göründüler. Ama bu makul teklife de yanaşmadılar. Hemen, “var ya” türünden bir tavır içine girdiler: 
-Biz terörün tarifini 20 yıl önce yaptık. 
Komik, ama aynen böyle. Yine anlaşılır bir Türkçe ile ifade edersek, kıvırdılar ve kaçtılar. Çünkü, bir terör tarifi yapılsa, diledikleri gibi at koşturamayacaklar. Onların sırtlarını sıvazlayamayacaklar, sergiler açtırıp, çadırlar kurduramayacaklar. Kısacası bu ikiyüzlü tavırlarını devam ettiremeyecekler. 
Niye istesinler ki! 
Onların tek dertleri var, DAEŞ. Onunla yatıp, onunla kalkıyorlar. Diğer terör örgütlerini de istedikleri gibi kullanıyorlar. Terörle ya da teröristle değil, kendilerini vuranlarla problemli bunlar. 
PKK’nın önemli isimlerinden Zübeyir Aydar, yıllardır içlerinde. Bir başka önemli isim olan Cemil Kartal kendi evinde gibi rahat. 
DHKP-C de öyle. Lafa geldi mi, onlara da “terörist” diyorlar. Ancak, Fehriye Erdal gibi cinayetten hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı bulunan, kırmızı bültenle aranan birini bulamıyorlar! Bizim televizyonlarımız, yerini belirleyip çekim yapıyor, “iste burada” diyor. Onlar ise halen aramakla meşgul. 
Şaka gibi! 
Durum bu olunca evrensel bir terör ya da terörist tarifi yaparlar mı hiç! Bindikleri dalı kesmezler elbette. Kendi ellerini kollarını bağlamazlar. 
Boşuna “ahlaksızlar” demedim! 
* * *
Sadece Türkiye ile ilgili değil tutumları. Bunlar, dünyanın her tarafında böyle. Kendilerini tehdit etmeyen terör örgütleri ile hiçbir dertleri yok. Hatta, ihtiyaç gördükçe onlardan yararlanıyorlar bile. 
ASALA ile ilgili olarak da aynı tutumu takınmadılar mı? Yıllarca besleyip, büyüttüler. Orly Havalimanı baskını ile canları yanınca da tepesine bindiler. 
Bunlara götürüp tek tek adreslerini verseniz de fark etmez. Kendilerine zararı olmadıkça, uğraşmaz ve yakalamazlar. Örneklerini yaşadık defalarca; hep öyle davrandılar. Yakalamadılar, ellemediler. 
Bunlar, kendi bölgelerinin dışında kimsenin istikrarlı olmasını kabul etmiyorlar, edemiyorlar. Tarih boyunca öyle davrandılar, bugün de aynısını yapıyorlar. Bu tavırları da asırlar öncesine dayanan sömürgeci zihniyetten kaynaklanıyor. Dünya üzerinde bir kendileri var, bir de “ikinci sınıf” olarak gördükleri diğerleri. O yüzden istikrarlı bir Türkiye istemiyorlar. 
20-30 yıldır kırmızı bültenle aranan teröristlerin Avrupa’da elini kolunu sallayarak gezmelerinin başka bir izahı olabilir mi? 
Baksanıza, kendileri tedbir üzerine tedbir alıyorlar. Türkiye’nin başındaki onca sıkıntıya rağmen, bizden hiç sıkılmadan Terörle Mücadele Yasamızı yumuşatmamızı istiyorlar. 
Niye? Onları daha rahat kullanmak için!

YENİ ŞAFAK

‘Beni ateşten yarattın, Adem’i ise topraktan’

Aydın Ünal


Allah Teala, topraktan Adem'i yaratır, bütün meleklere “Adem'e secde edin!” diye buyurur. Bütün melekler Adem'e secde ederler, ama İblis hariç.

Allah Teala İblis'e der ki: “Emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir?
İblis, yani Şeytan der ki: “Ben ondan hayırlıyım.”

Şeytan kendisini neden Adem'den daha hayırlı görür? Neden kibirlenir? Neden Adem'i küçümser?
Ayette Şeytan'ın kibrinin sebebi de aktarılıyor: “Beni ateşten yarattın, O'nu (Adem'i) ise topraktan...”

İnsanın tarihine ilişkin olarak bize bildirilen ilk hadiselerden biridir bu.

Habil ile Kabil'den önce, Hz. Adem ve Havva'nın yeryüzüne indirilmesinden önce, Cennet'te yaklaşmamaları gereken ağaca Şeytan'ın telkiniyle yaklaşmalarından önce olmuştur bu hadise.

Mühlet isteyen ve kendisine mühlet verilen Şeytan, belli ki, o andan itibaren insanları aldatmak için hep o “kibir” damarını kullanmıştır.

Şeytan, “beni ateşten yarattın, onu ise topraktan” diyerek isyan etmişti.

Peki insanlık ne yaptı ve ne yapıyor?
“Beni zengin yarattın, onu ise fakir”

“Beni sağlıklı yarattın, onu ise engelli”
“Beni beyaz yarattın, onu ise siyah”

“Beni medeni yarattın, onu ise bedevi”
“Beni Batı'da yarattın, onu ise Doğu'da”

“Beni Türk yarattın, onu Kürt”
“Beni Türkiyeli yarattın, onu Suriyeli”

Oysa hepsini yaratan, hepimizi yaratan, dilediği gibi yaratan Allah'tır.

Kim ki, yaratılış özelliklerini, bir kibir vasıtası, bir üstünlük vasıtası olarak kullanıyorsa, işte, insanın tarihinin daha en başında isyan eden Şeytan'a uymuştur.

İlk ırkçı Şeytan'dır. Irkçılık Şeytan'dandır, Şeytan'ın tuzağına düşmektir.

Irkçılık, doğası gereği, öyle ciddi bir hastalıktır ki, tam da İblis'in hedeflediği, arzuladığı şekilde, imanın bile önüne geçebilir.

Sınırımızın içinde olsun, dışında olsun; şehrimizde, semtimizde, sokağımızda olsun; bir başkasına ilişkin konuşurken, bu en büyük Şeytani tuzağa düşmekten Allah bizi korusun.

Suriyelilere vatandaşlık konusu, kimi kesimler tarafından tamamen ırkçı mülahazalarla ele alınıyor; bir kez daha tekrar edelim: Allah onlara şifa versin.

Ama, başka kaygıları, endişeleri olanlar da var.
Aşıyla, işiyle, güvenliğiyle, geleceğiyle, ülkesinin huzuruyla ilgili endişelere kapılanlar da var.

Kaygılanan, endişelenen kesimler de hiç kuşkusuz haklıdırlar; ama kaygı ve endişeleri de tamamen yersizdir.

“Suriyelilere, AK Parti seçmeni olacakları için vatandaşlık verilecek” deniliyor.
AK Parti böyle ucuz hesapların içine girmez, zaten ihtiyacı da yok.

“Suriyeliler işimizi elimizden alacak” deniliyor.

Tam tersine, kalifiye Suriyeliler, ülkenin ekonomisine güç katarlar.

ABD ekonomisini ve Avrupa ülkelerinin ekonomilerini güçlü yapan, bütün dünyadan topladıkları kalifiye elemanlar değil mi? Yıllardır en zeki, en yetenekli gençlerimiz Batı'ya göç etmiyor mu? Ya Fransız milli takımındaki Araplar? Alman milli takımındaki Türkler?

Peki Türkiye, Suriyeli teröristleri mi vatandaş yapacak?

Hayır, asla! Bugüne kadarki tüm vatandaşlık prosedürlerinde olduğu gibi her bir aday çok detaylı incelemelerden geçecek.
İleride bir güvenlik sorunu, özellikle de bir bütünlük sorunu çıkar mı?

Bizim ciddi manada Arap nüfusumuz zaten var. Hiç bir zaman da bir Arap sorunumuz olmadı ve yine olmayacak.

Tekrar edelim: Suriyelilerin vatandaşlığa alınmasıyla ilgili kaygıların tamamı yersiz. Tam tersine, Suriyelilerin vatandaşlığa alınması, Türkiye'nin, Türkiye ekonomisinin önüne çıkan en büyük fırsatlardan biridir. Keşke Suriyeliler vatandaş olmayı kabul etseler; keşke savaş bittikten sonra bile burada kalsalar.

İçine kapanarak büyük devlet olunamayacağını yakın geçmişte yaşayarak gördük; Türkiye, bilim insanları, sanatçılar, nitelikli insanlar, kalifiye çalışanlar için ne kadar büyük bir cazibe merkezi olursa, o kadar da büyük bir devlet olur.

Osmanlı ve Selçuklu devletlerimizi ordularından ziyade, Şeytan'ın hastalığı olan ırkçılığı dışlayıp, herkese kucak açmaları büyük devletler haline getirmişti. Hatırlatmış olalım.

TÜRKİYE

Muhalefet ‘Güzellik Yarışması’nda!

İsmail Çağlar


Türkiye, Suriyeli mültecilere vatandaşlık vermek zorunda mı? Sorunun cevabı aslında oldukça basit. Kesinlikle hayır! Eğer Suriye ile 700 kilometrenin üzerinde kara sınırımız olmasaydı, Esad’ın, Şii milislerinRusya’nın hava bombardımanlarının, PKK’nın Suriye kolu PYD’nin ve DAEŞ’in zulmünden kaçan ve sayısı 3 milyonu geçen siviller ülkemize sığınmasaydı, mültecilere vatandaşlık vermeyi düşünmezdik!

Dahası Suriye’deki insani kriz bu kadar derinleşmeseydi, insanların geri dönebilecekleri bir vatanları kalmış olsaydı, iç savaşın biteceğine dair bir umut ışığı belirseydi, 3 milyondan fazla mülteci ülkemizde yaşadığı hâlde onlara vatandaşlık vermeyi tartışmayabilirdik. Savaş eninde sonunda biter, Suriyeliler evlerine döner, kendi rızası ile dönmeyenler için tedbirler düşünülür, hâlâ ülkemizde kalan az sayıdaki mülteci de misafirliklerine devam ederdi.

Lakin öyle değil! 3 milyondan fazla mültecimiz var, savaş kısa sürede bitecek gibi değil ve bu insanların gidecek bir evleri yok. Bu da demek oluyor ki; mülteci meselesine daha kalıcı ve sağlıklı bir çözüm bulmak zorundayız. Tam da bu zorunluluk, vatandaşlık seçeneğini gündeme getiriyor. Gerekli nitelikleri taşıyan ve şartları sağlayan mültecilere vatandaşlık vermek, onları ev sahibinin ikramına bakan misafirler olmaktan çıkarıp, evin bütçesine katkıda bulunan fertler kılacaktır. Bu şartlar altında en akılcı çözüm de budur!

Daha sağlıklı ve akılcı çözümler olabilir mi? Muhalefetin varlık amacı tam da bu soruya cevap vermek aslında; iktidarı daha sağlıklı ve akılcı çözümlere yönlendirmek, iktidarı doğru kararlar ve yönetim için denetlemek. Peki, Suriyeli mülteciler konusunda muhalefet partileri ne diyor?

***

Kılıçdaroğlu şöyle buyurmuş: “Ben Suriyelilere karşı değilim, onlar da insan, bizim misafirimiz, kucakladık, soframızı paylaştık. Onların Türkiye'ye gelmelerine hiçbir zaman 'Niye geldiniz?' demedik. Savaştanölümdenaçlıktan kaçıyorlar.” Bu açıklamaya bakılırsa sorunun tespiti konusunda çok doğru bir yerde duruyor ana muhalefet lideri. Ancak sıra çözüme gelince işler karışıyor;

“Ben Avrupa'ya gittiğimde bana Suriye'yi sordular ve Suriye politikasını sordular. Kendilerine şunu söyledim, ilk yapacağınız iş, Suriye'deki savaşı sonlandırmak, Cenevre görüşmelerini barışla sonlandırmak. İki, yetmez bu, savaş sonrası elinizi cebinize atacaksınız ve Suriye'yi yeniden onaracaksınız ki, Suriyeli kardeşlerimiz kendi ülkelerine geri dönsünler. Evleri, barkları, parkları, okulları, hastaneleri olsun ki, bu insanlar kendi ülkelerine geri dönebilsinler.”

Çok güzel temenniler lakin Avrupalılar Kılıçdaroğlu’nun sözünü dinleyip Suriye’deki savaşı bitirmediklerine göre ve Suriye’yi yeniden inşa etmeye de yanaşmadıklarına göre Türkiye ne yapacak?

HDP cephesinde durum CHP’den farklı değil. Eş genel başkan Demirtaş da "Kalıcı çözüm Suriye'de barıştır", demiş. Demirtaş barıştan bahsediyorsa aslında ne demek istediği gayet açık; bütün Suriye’yi bize verinbaskı, şiddet ve silah ile bizden başkasına varlık imkânı tanımayalımSuriyelileri öldürüpSuriye’yi haritadan sildiğimizde bir sorun kalmaz.

Gelelim MHP’ye... Bahçeli’ye göre “Kendi vatanlarını bırakıp gelenlere, bir kalemde Türk vatandaşlığı payesi vermek, ortak vatandan bahsetmek eğer düşüncesizlik değilse telafisi imkânsız bir şuursuzluktur”. O zaman sizin öneriniz nedir? Cevap kocaman bir sessizlik!

***

Güzellik yarışması’ olarak isimlendirilen çirkinliğin bir iddiası vardır. Aslında sadece fiziksel güzelliğin ölçülmediğini, güzelliğin hâl, hareket, tavır ve entelektüel kapasite ile bir bütün olduğu ileri sürülür. Buna da inanmamız için finale kalan adaylara “elinde sihirli bir değnek olsa ne yapardın” sorusu yöneltilir. Klişe sorunun cevabı da klişedir; “tüm savaşları bitirirdim



Gönül isterdi ki muhalefet partilerimizin ufku ‘güzellik yarışması’ finalistlerinden hâllice olsun!

GÜNEŞ

Toplum mühendisliği var üst akıl yok öyle mi?

Kayahan Uygur


Batı’da bir söz vardır. “Şeytanın en büyük kurnazlığı sizi kendisinin var olmadığına inandırmasıdır” derler.  Üst akıl tartışması da öyle bir şey işte. ABD’nin 40 yıllık darbeci ve müptezel etki elemanlarından, liberal ve bir kısım sözde İslamcıya kadar bir yığın köşe yazarı, bir yerlerden işaret almış olmalılar ki  “üst akıl yoktur” şamatasına başladılar. Devlet adamları, diplomatik nedenlerden dolayı ABD’nin adını açıkça zikredemiyor diye onların köşelerinden demagoji yapmaları aslında anlamsızdır, herkes biliyor “üst aklın” kim olduğunu. 

İmparatorluk 

Dünyada da, Türkiye’de de binlerce kere yazılıp çizildi. Soğuk savaşın sona erip Sovyet kampının çökmesinden sonra ABD kendisini dünyanın tek jandarması ilan etti. Bu ülkenin askeri ve sivil bürokrasisi artık bir dünya sistemine dönüşen küresel kapitalizmin merkezi haline geldi. ABD istihbarat ailesi dünya düzenin idare eden, yön veren, küresel ölçüde kontrol mekanizmaları uygulayan bir üst akıl rolü oynamaya başladı.   


Bir cins imparatorluktu ilan edilen. Eskiden beri sadece solcuların değil okuma yazma bilen herkesin kullandığı deyimle emperyalizmin yeni bir aşaması ortaya çıktı. Emperyalizmin “imparatorluk haline gelme mücadelesi” demek olduğunu bilmeyecek kadar alfabe noksanı olanlar, bu mücadelenin sonunda tamamlandığını ve 90’lardan itibaren emperyalizmin artık tek “empire” yani imparatorluk olarak ele alınması gerektiğini kavrayamadılar. 
Liberallerin iddiasının aksine 90’lı yılarda küresel bir refah ve barış ortamı doğmuyor, kapitalizmin barbarlığı bir üst düzeye yükseliyordu. Nitekim bugün yaşadığımız olaylar, liberallerin ve onların peşine takılanların delalet değilse bile en azından gaflet içinde olduklarını kanıtlamıştır. Bir türlü bitirilmek istenmeyen asimetrik savaşlar milyonlarca cana mal olmuş, bazı ülkeler parçalanmış, bazıları haritadan silinmiştir. 

Gaflet mi? 

Hâl böyleyken, ikide bir “üst akıl” üzerinden akıllarınca devlet büyüklerini yıpratma çabası içine girenlerin tutumu sadece gaflet midir? Çünkü biliyoruz ki her soydan ve boydan FETÖ’cüler, liberaller ve onlara özenen İslamcıların neredeyse 20 yıldır kullandıkları bir deyim vardı: “Toplum mühendisliği”.  Birkaç pespaye sosyoloğun uydurduğu teoriye göre Türkiye’de gizli, çok gizli güçler vardı, bunlar toplumun gelenek, inanç ve kültür değerlerini kendi “jakoben” (ne demekse) anlayışlarına göre kesip biçerek, istedikleri akımın önünü kesip istediklerine yol vererek, toplumu bir yapı gibi biçimlendirmekte ve canları istediği şekilde inşa etmekteydiler. 



Mühendis kimdi? 

FETÖ’cülerin Ergenekon ve Balyoz skandallarıyla sonuçlanan bu kumpasçı ve saçma teoriyi burada tartışmayacağım. Kendilerine liberal diyen fakat sol fraksiyonculuğu sermayenin hizmetine koşmaktan başka liberallikle ilgisi olmayan insanların uydurduğu bu şemada gerçeği yansıtan bazı yönler de vardı elbette. Ama bu toplum mühendisleri onların sandığı gibi sadece ve en başta askerler değil, tekelci sermaye ve onun bağlı olduğu dış güçlerdi. Darbeler de, darbecilik de kaynağını bu güçlerden almakta ve ABD ile TÜSİAD’ın izni olmadan düşünce aşamasına bile ulaşamamaktaydı. 


Her neyse, benim asıl gelmek istediğim nokta şu: Yıllar boyunca ota, bitkiye bir kulp takıp her şeyi toplum mühendisliğiyle açıklamaya çalışan bu gazeteci ve yazarlar ne zamandan beri tek tek her konuda sanki söylemin her anında gerekliymiş gibi sosyal ve ekonomik olguların kapsamlı analizini ister olmuşlardır? Hangi gerekçeyle, açıklayıcı kavramların, mecazi ve kısaltılmış ifadelerin düşmanı haline gelmişler ve bu kadar hassaslaşmışlar? 

ABD İstihbaratının avukatları 

İşte meselenin püf noktası buradadır. Bu liberallerin ve takipçilerinin derdi kavramlar değildir. Toplum mühendisleri kavramını kullanırken kastettikleri Türk devlet adamları ve özellikle Türk ordusunun komutanları olduğundan bu kavramı yıllarca rahatlıkla sakız gibi çiğneyip durdular. Şimdi çok entel havalar atıp “üst akıl” kavramının kullanılmasına karşı çıkmaları, ABD’nin, Pentagon’un, CIA’nın eleştirilmesinden rahatsız olmalarıdır. Onların düşman oldukları herhangi bir üniforma değildir, TSK üniformasıdır, ABD üniformasının ise her çeşidinin, her fırsatta avukatlığını yaparlar. 


İnkâr edemezsiniz. Üst akıl vardır. ABD istihbarat bürokrasisi üst akıldır. Ortadoğu’yu, İslam dünyasını, mazlum ülkeleri, ABD’ye şu veya bu nedenle kafa tutan gelişmiş veya gelişen ülkeleri küresel bir toplum mühendisi olarak biçimlendirmeye çalışan bu üst akıldır. Bu üst akla karşı mücadele, ona karşı bir Osmanlı aklı, bir Cumhuriyet aklı geliştirmek de bir görevdir. Bu bir vatan meselesidir.  Üst akıl kavramının kullanılmasını eleştirenlerin bir kısmı elbette ki sadece gafil değil, görevlidir. Kimin görevlisi mi? Tabii ki toplum mühendislerinin, ama küresel olanlarının, yani insanları yok olduğuna inandırmaya çalıştıkları “üst aklın” görevlileri bunlar. 

HÜRRİYET

Bahoz Erdal yaşıyor mu öldürüldü mü

Abdülkadir Selvi


ZAMAN ilerledikçe Bahoz Erdal konusu daha da karmaşık bir hal alıyor.

Kandil dün suskunluğunu bozdu. Dün Murat Karayılan, “Bahoz yaşıyor. Önümüzdeki günlerde açıklama yapacak” dedi.

 

Denge Kürdistan isimli bir radyoda Bahoz Erdal’a ait olduğu ileri sürülen bir konuşma yayınlandı.



 

Kamışlı’da üç-dört gün önce bir patlama olduğu ve bizim hedef alındığımız yönündeki haberler doğru değildir.”

 

Bu konuşmanın ses analizleri yapılıyor.



 

Bahoz Erdal’ın yaşadığı yönündeki bir başka habere ise Al Jazeera muhabiri Ahmet Zawiti imza attı.

 

Ahmet Zawiti’nin, Al Jazeera’de yayınlanan haberinde Bahoz Erdal, “Görevimin başındayım” diyor.



 

ZAWİTİ: BAHOZ BENİ UYDU TELEFONUNDAN ARADI

 

Bahoz Erdal’ın, Ahmet Zawiti’ye telefon üzerinden kısa bir açıklama yaptığı belirtilen haberde, Bahoz Erdal’ın nerede olduğuna dair bir bilgi yer almıyor.



 

Zawiti, daha önce de birkaç kez Bahoz Erdal’la konuştuğu için sesini tanıdığını söylüyor. Bahoz Erdal diye başka birisinin konuşmadığından emin.

 

Kendisine ulaşanlara, Bahoz Erdal’ın uydu telefonundan kendisini aradığını anlatıyor.



 

Arayanın Bahoz Erdal olup olmadığını test etmiş. Daha önceki röportajlarından sorunca, bilgisinin olduğunu anlamış. “Bu durum daha ne kadar böyle devam edecek. Röportaj vermeyecek misin?” sorusuna Bahoz Erdal, “Gerekirse mülakat veririm, seni çağırırım” karşılığını vermiş. Bahoz Erdal, kendisine yönelik haberleri Türk özel savaş medyasının yalanları olarak değerlendirmiş.

 

Ahmet Zawiti ciddi bir gazeteci olarak tanınıyor. Ancak bu haberin oluşumundaki aksaklıkları görmemize engel değil.



 

10 DAKİKA SONRA ARAMIŞ AMA BİR SES KAYDI YOK

 

Haberini yazmak için Bahoz Erdal’a yakın kaynaklara ulaşmış. Onların, “10 dakika sonra seni arayacak” demelerinden tam 10 dakika sonra Bahoz Erdal olduğunu söyleyen kişi aramış. Ama ses kaydı yok. Böylesine önemli bir görüşmenin ses kaydı olmaz mı? Ayrıca kendisinden bugün hayatta olduğunu gösteren bir fotoğraf talep edilmiş ama henüz o fotoğraf yok. Ayrıca ne haberde ne de muhabirin anlatımında suikast girişimine ilişkin bir ifade yok. 


Sadece nasıl ki Tel Hamis Tugayları’nın düzenlediği suikastta Bahoz Erdal’ın öldürüldüğü yönündeki haberler ihtiyatla karşılandıysa, Bahoz Erdal’ın konuştuğu yönündeki haberlere de temkinli yaklaşılıyor. Gerçek olan şu, 8 Temmuz Cuma günü saat 20.25’te Himo’dan Kamışlı’ya giden ve Bahoz Erdal’ın içinde olduğu tahmin edilen araç hava uçuruldu. İçindekiler öldü. Net olmayan Bahoz Erdal’ın o sırada araçta olup olmadığı ve yaşayıp yaşamadığı.

 

Tel Hamis Tugayları sözcüsü Halid El Hasakavi, Bahoz Erdal’ı bir süredir takip ettiklerini belirterek, “İki gündür tarassut altındaydı” diyor. Patlamadan sonra Kamışlı’da olağanüstü bir hareketliliğin yaşandığı, 200 kişinin gözaltına alındığı ve sorgularının devam ettiği söyleniyor. Son olarak PKK’nın telsizlerden tüm birimlere, “Bahoz Erdal ve patlama konusunda konuşulmaması” talimatının geçilmesiydi.



 

TEL HAMİS: MALİKİYE HASTANESİNİN MORGUNDA

 

Tel Hamis Tugayları iddialarını bir adım ileri götürdüler. “Yüzde yüz emin olduk. Bahoz Erdal’ın ölüsünü tespit ettik” diyorlar. Hatta yer bildiriyorlar. “Malikiye’deki hastanenin morgunda.” Hastane yetkilileri patlamadan dolayı gelenlerin olduğunu doğrulamış ama isim vermeye yanaşmamışlar. 


Bahoz Erdal konusundaki yaşanan gelişmelere rağmen ihtiyatlı tutumu sürdürmekte fayda var. Bahoz Erdal’ın Kandil’de değil, Suriye’de olduğuna dair yeni bir tespit ise Ramazan Bayramı’ndan önce Afrin’de olduğu yönünde. Sofi Nurettin’in başarılı olamaması üzerine Bahoz Erdal’ın yaklaşık 7-8 ay önce Suriye’ye gönderildiği ve YPG’nin başına geçtiği söyleniyor. 2004-2009 yılları arasında PKK’nın silahlı kolu olan HPG’nin başında olan bir isim Bahoz Erdal.

 

MÜTTEFİKİMİZ ABD BAHOZ ERDAL’DAN MEMNUNMUŞ



 

O nedenle YPG’nin başına geçmesi anormal bir şey değil. Silahlı mücadelede önemli bir isim olduğu söyleniyor. O nedenle Menbiç’te IŞİD’e karşı yürütülen operasyonu Amerikalılarla birlikte planlamış. Sahadaki etkinliği nedeniyle müttefikimiz Amerikalıların, Bahoz Erdal’la çalışmaktan dolayı memnun olduğu söyleniyor. Bahoz Erdal’ın yaşayıp yaşamadığı elbette ki çok önemli. Ama bir o kadar önemli olan nokta ise ABD’nin bu denli yakın çalıştığı, PKK’nın önde gelen isimlerinden birine Suriye’de bu eylemin yapılabilmesi.






Yüklə 100,84 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə