Köy enstiTÜleri



Yüklə 71,91 Kb.
tarix02.11.2017
ölçüsü71,91 Kb.
#27184


ANKARA ÜNİVERSİTESİ

EĞİTİM BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ

EĞİTİM YÖNETİMİ TEFTİŞİ EKONOMİSİ VE PLANLAMASI

TEZSİZ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI

EĞİTİMDE REFORM’



DERSİ ÖDEVİ


“KÖY ENSTİTÜLERİ İLE İLGİLİ OLUMSUZ BAKIŞ AÇILARI”



Yrd. Doç. Dr. H.Hüseyin AKSOY
Hazırlayan:

Deniz Devrim ŞAHİN

03630121


Ankara
Ocak, 2005

KÖY ENSTİTÜLERİ

Türkiye cumhuriyetinin kuruluş aşamasından itibaren eğitim ile ilgi pek çok görüş ve öneri dile getirilmiştir. Bu önerilerin ağırlık merkezi, Türk halkının büyük çoğunluğu olan, köy ve köylünün eğitimi anlamına da gelen eğitimin yaygınlaştırılması ve işlevselleştirilmesi olmuştur. Bu amaçla köy çocuklarının eğitilmesi, okur yazarlık oranının yükseltilmesi, verilecek eğitimin niteliğinin işlevselliği vurgulanmıştır. Çalışmanın amacı göz önüne alındığında bu konuya kısaca değinmek yerinde olacaktır.

Cumhuriyet yönetimi TBMM’nin açıldığı günden itibaren tüm çalışmalarında köylü eğitimi konusuna eğilir. Kaya’nın Doğan Avcıoğlu’ndan aktardığına göre Mustafa Kemal Atatürk 1 Aralık 1921 Meclis konuşmasında şöyle diyordu (Kaya, 2001, c.1, 123):

Efendiler!



Büyük Millet Meclisi Hükümeti halk hükümetidir. Ancak öğreti açısından düşündüğümüzde, biz yaşamını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan emekçileriz, zavallı bir halkız. Niteliğimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan, çalışma zorunda olan bir halkız… Ancak çalışmak koşuluyla hak ve yetkiler elde edebiliriz…

Halkçılık; toplumsal düzenini emeğine, haklarına dayandırmak isteyen bir toplumsal doktrindir. Biz bu hakkımızı korumak, bağımsızlığımızı güven altında bulundurabilmek için, Meclisçe, milletçe bizi yok etmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe savaşı uygun gören bir doktrini izleyen insanlarız.”

Yine Mustafa Kemal 1 Mart 1922’de köylünün ülke için önemini şu şekilde dile getirmiştir (Kaya, 2001, c.1, 123):

“… Yedi asırdan beri cihanın dört köşesine sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini yabancı topraklarda bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna mukabil –daima tahkir (aşağılama), terzil (alçaltma) ile mukabele ettiğimiz ve bunca fedakarlıklarına, ihsanlarına karşı nankörlük ve cebbarlıkla uşak menziline indirmek istediğimiz bu asil sahibin huzurunda bugün ihtiramla hakiki vaziyetimizi alalım.”

Mustafa Kemal görüşlerini bu şekilde dile getirirken ihmal edildiğini, aşağılandığını, hak ettiği muameleyi göremediğini düşündüğü köylülerin eğitimi ve bu eğitimin nasıl olacağı konusunda pek çok görüş dile getirilmiştir. Ziya Gökalp, Mustafa Necati, Yunus Nadi, İsmail Hakkı Tonguç, Şükrü Saraçoğlu, Hasan Ali Yücel gibi pek çok aydın, gazeteci, politikacı bu konuyla ilgili görüşlerini dile getirmiş, uygulama yollarını, gerekçelerini açıklamışlardır.

Türkiye’ye davet edilen ve eğitim konusunda raporlar hazırlatılan çeşitli yabancı uzmanların da köy eğitimi konusunda önerileri vardır. Bu anlamda John Dewey 1924 yılında Türkiye’ye gelerek okul durumumuz hakkında hükümete bütün eğitim meselelerini içine alan, yeni eğitsel görüşlere dayanan raporlar vermiştir. Dewey raporunda yeni kurulan Türkiye’nin Atatürk’ün hedef olarak gösterdiği çağdaş milletler seviyesine ulaşması, bu uygarlıklar arasında adının anılması için eğitimin, okulların üstlendiği görevleri şöyle belirtmiştir (Tonguç, 1998, 307):

Bu amacı elde etmek için okulların millet bireylerine önce doğru siyasi alışkanlıklar ve fikirler vermesi, ikinci olarak onlarda türlü şekilde ekonomik ve ticari yetkileri teşvik etmesi, üçüncü olarak erkek ve kadın milli egemenliği korumaya, ekonomi bakımından kendi kendisini idareye ve yaratıcılığa, kendi kendilerini muhakeme etmeye, bilimsel bir surette düşünmeye ve umum tarzda işbirliğine alıştırarak, fikir ve ahlak yönlerinden karakterlerinin çizgilerini ve yönsemelerini kendilerinde geliştirmesi lazımdır.



Bu amaçları gerçekleştirmek için yalnız ve sadece bazı liderler, kılavuz ve önderler yetiştirmek yetmez. Vatandaşların hepsi, memleketin siyasal, ekonomik ve kültürel gelişmesine katkıda bulunacak şekilde yetiştirilmelidir.”

Okulların gerekliğini ve üstlenmesi gereken rolleri bu şekilde açıklayan Dewey raporunda köy okullarının kurulması ve bu okulların eğitim amacının yanında; bulunduğu çevrenin sağlık, spor, meslek ve teknik ihtiyaçlarına cevap verebilen dönütünü anında ve fonksiyonel olarak bulunduğu çevreye veren bir yapıda olması gerektiğini uzun uzun anlatmıştır. Dewey’den başka Fay Kırby de görüşlerini raporlaştırmış birçok yabancı uzman görüşlerini dile getirmiştir.

1929’da başlayan okuma-yazma seferberliği bir müddet sonra işlevsizliğinden dolayı etkisini yitirmiş, halk evlerinin çalışmaları da şehirle sınırlı kalmıştır. Köylünün eğitimi konusunda yapılan tartışmalar, belirtilen görüşler, yerli yabancı pek çok uzmanın görüşü belli bir sonuca ulaşır ve 1936’da köy çocuklarının eğitimi için askerliğini çavuş olarak yapmış köylüleri altı aylık kurslardan geçirecek 5 Eğitmen Kursu açılır. Sonuç başarılı olur ve 1937’de üçer yıllık 2 Köy Öğretmen Okulu açılır, ardından 1938’de 2 tane daha eklenir(Öğretmen Dünyası Dergisi, Nisan 1990, sayı 124).

Tüm bunları takiben 19 Mart 1940 yılında Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç Köy Enstitüleri projesini hazırlayıp TBMM’ye sundular. 1940 yılında 4 Köy Öğretmen Okulu Köy Enstitüsüne dönüştürülür ve bunlara 10 yenisi daha eklenir. 1948’e gelindiğindeyse toplam 21 Enstitü kurulmuştur.



Enstitüler İçin Söylenenler

Enstitülerin kurulduğu tarihten bu güne enstitülerle ilgili çok şey yazılmış, çok şey söylenmiştir. Sabahattin Eyuboğlu okur yazar diye nitelediği, Kemalist devrime inanmayan “şehirlilerin” bu konuyla ilgili görüşlerini, söylemlerini şöyle sıralamıştır (Eyuboğlu, 1999, s. 8-9):

Bütün köylüleri okutmak güzel fikir, ama sonra toprakları kim ekecek? Koyunları kim güdecek?”

Daha şehir çocuklarını doğru dürüst okutamıyoruz, kakmışız köylüleri okutmaya…insan yorganına göre bacağını uzatmalı; para yok, öğretmen yok, kitap yok, binlerce çocuğu toplayıp yarım yamalak yetiştirmenin ne manası var?”

Köy Enstitülerinde okuyanlar köyde kalacaklar mı bakalım? Sen olsan kalır mısın? Zorla bırakmaya da hakkımız yok.”

Bence bu iş böyle olmaz. Milletin parasını böyle fantezilere harcamaya hakkımız yok. Önce köylümüzü sefaletten, hastalıklardan kurtarmamız gerek.”

Köylü çocuklarını şımartıyoruz. Enstitüde okuduk diye çalımlarından geçilmiyor. Göreceksiniz bunlar bize kafa tutacaklar. Besle kargayı oysun gözünü.”

Kendim görmesem inanmazdım. Ankara Halkevi’nde Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğrencileri Faust’u görmeye gelmişlerdi. İlkin asker zannettim. Kaba kaba elbiseler, kapkara yüzler, korkunç bir ter kokusu. Bir facia. Bunlar öğretmen olacak da…”

Bunlar Shakspeare’in, Goethe’nin, Gogol’ün, Balzac’ın eserlerini okuyorlarmış, güler misin ağlar mısın? Bu eserleri biz bile okuyup anlayamıyoruz.”

Köy Enstitülerinin sola kaymalarından korkulur. Milli tehlike karşısında esaslı tedbirler almak lazım.”

Vallahi acıyorum köylülere. Bu kadar da olmaz. Enstitü mezunlarını yetiştireceğiz diye adamların canlarını çıkarıyoruz. Şehirlilerden istemediğimiz bir fedakarlığı onlardan ne hakla istiyoruz? Ufacık bir köy on binlerce lira verecek, insaf. Bari bu eziyetlere karşı köye doğru dürüst bir öğretmen gitse, hayır efendim dün akşam gören birisi anlatıyordu, ne kültür varmış ne sanat, konuşmasını bile bilmiyorlarmış.”

Köy bir tecrübe tahtası değildir. Uzun tetkikler yapmadan, pedagojik, sosyolojik esaslara dayanmadan böyle cetvel kalem yenilik yapmaya kalkılmaz…”

Canım bu çocuklar öğrenci mi işçi mi? Zavallılar akşama kadar boğaz tokluğuna çalıştırılıyorlarmış. Gıdasızlıktan verem olanlar varmış. Yazık, günah değil mi? Zaten bir insana hem sanat hem kültür kazandırmak olacak iş mi?”

Eyuboğlu tüm bu eleştirilerin ortak özelliğinin, meseleye uzaktan ve dışardan bakmak olduğunu belirtmiştir. Aslında bu söylenenlerin tenkitten çok bir küçümseme olduğunu ve bunları söyleyen ya da aktaranların devletin bir yenilik teşebbüsüne sorumsuzca karşı koymuş olduklarını belirten Eyuboğlu; bunları söyleyenlerin çocuklarının ilkokuldan, ortaokuldan, liseden ve hatta üniversiteden tahammül edemeyen okur yazarlar olduklarını söylerken, onların bu davranışlarının nedenini de anlayamadığını belirtir.

Köy Enstitülerini açmama, açılırsa kapatma düşüncesi kuruluş sırasında bile vardı. Mezunları köylere dağılmaya başlayınca bu düşünce su yüzüne çıkmaya başladı. Bu yıllar aynı zamanda Yüksek Köy Enstitüsünün kuruluş yıllarıdır.

Köy Enstitüleri gibi benzeri görülmemiş bir atılımın toplumda şaşkınlık yaratacağı doğaldı. Köylüyü amaçlaması ve niteliğinin onların gereksinmelerine uygun olması, eğitimi yalnızca seçkinlere özgü görenlerden büyük eleştiri almıştır (Türkoğlu, 2000, s. 533). İmece , özellikle kadınların imeceye katılmaları, öğretmene okul dışı görev verilmesi, öğretmene geçim arazisi ayrılması, solculuk suçlaması, karma eğitim en çok eleştiri alan yönleriydi. Bu eleştirilerin neler olduğu üzerinde durmak, enstitülere esas karşı çıkış nedenlerini ortaya çıkaracaktır (Köy Enstitüleri İle İlgili Yasalar, c.2).



Köy Enstitüleri Sistemine Getirilen Eleştirilerin Nedenleri

Köy Enstitülerine getirilen eleştirileri çeşitli başlıklar altında inceleyebiliriz. Bunlardan ilki siyasal nedenlerdir. Köy Enstitüleri yasası Meclis’te onaylanırken toplantıya katılmayan 151 saylavın büyük çoğunluğu ilerde kurulacak olan DP içinde yer almıştır. Bu kişiler büyük köylü kitlesinin aydınlanıp, uyanmasından ileride büyük zarar görecekleri kanısını taşımaktaydılar. İkinci olarak toplumsal nedenleri sayabiliriz. Yeni okulun, yeni öğretmenin köye gelmesiyle ağa, bey, eşraf, din adamlarının büyük çoğunluğunun kurdukları düzenin altüst olacağı açıkça görülen bir gerçekti. Üçüncü olarak ekonomik nedenleri sayabiliriz. Köy Enstitüleri büyük toprak sahiplerinin, özellikle köy topraklarının büyük bölümüne el koymuş olan ve İnönü’nün deyimiyle “batakçı toprak ağaları”nın büyük oranda çıkarlarına dokunacaktır. Bilinçlenen köylülerin daha iyi yaşam koşulları isteyecekleri ve haklarını arayacakları herkes tarafından bilinen bir gerçekti. Bu sebeplerden başka sistemin eğitim yönetimine karşı çıkanlar da vardı, bu eğitim dizgesi onların alışmadıkları yepyeni ilkeler getirmiştir. Yönetsel nedenlerle de sisteme karşı olanlar vardı. Köy eğitim atılımına ayak uyduramayan bürokrat kesimler en kolay yolu seçerek sistemi kötüleme yoluna gitmişlerdir. Köy Enstitülerinin olumsuz savaş koşulları sırasında kurulması, buralarda özveriyle çalışacak öğretmenlerin azlığı, köylünün kendi okulunu yapmak durumunda olması ve köylünün fazla gelenekçi yapısı sistemi zorlayan en önemli nedenlerdendir.

Gene de 1945 yılına kadar Köy Enstitüleri sistemi için önemli eleştiriler görülmez. Çok partili döneme girilen 1945 yılından sonra eleştiriler yavaş yavaş artmaya başlar, giderek karşı devinime dönüşür. Eleştiri yapanlar yüzeysel ve popülist eleştirilerle gerçek niyetlerini saklayarak, yaşanmakta olan sıkıntılı günlerin sömürüsünü yapmışlardır. Bu eleştirileri şöyle sıralamak mümkün (Kaya, 2001, c.2, 199):


  • Köylü imece ile okul yapımında çalışmış,

  • İlkokul çağına gelmiş çocukların yasal yaptırımlarla okula devamı sağlanmış,

  • Kızlar okula alınarak karma öğretim yapılmıştı,

  • Okuma-yazma bilmeyen vatandaşlar akşam okullarına devam etmeleri için zorlanmıştı.

Bu ve bunun gibi sudan sebepler sömürü aracı olarak kullanılmış ve gerçek nedenler gizlenmiştir. Bu eleştiri sahipleri köylünün: “Kentli kendi okullarını yapmazken biz neden kendi okulumuzu yapalım? Neden köye enstitü çıkışlı öğretmen gönderiliyor da esas öğretmen gönderilmiyor?” dediğini söylemişlerdir.

İlköğretim seferberliği toplumdaki öteki gelişmelerin hızla önüne geçtiği dönemde ilk etapta köylü de bocalamış ancak durumu anladıklarında kızlı erkekli çocuklarını enstitülere göndermişlerdir. Toplumumuzun yeniliklere karşı gelenekçi yapısı göz önüne alındığında bu tutumu anlamak daha kolay olacaktır. Eğitimciler de dahil olmak üzere pek çok kişi “herkes okursa çobanlık yapacak insan kalmaz” görüşü ile pek çok eleştiride bulunmuşlardır. Eğitim kurumlarının eleştirilecek yönü her zaman olabilirdi ancak bu eleştiriler yapıcı değil yıkıcı yöndeydi. Eleştiri sahipleri nicelik yönünden seçkinci, nitelik yönünden ise ezberci eğitimden yana bir tutum sergiliyorlardı. Eğitimin içinde iş yapmanın, üretimin olması onlar için amelelik anlamına geliyordu. O zaman verilen eğitim uygulamadan yoksun, teorik düzeydeydi, enstitülerin uygulamaya ve üretime yönelik eğitiminin karşısına bu kadar katı duruşları anlaşılır değildi. 10 Haziran 1942 yılında Köy Okulları ve Enstitülerini Teşkilatlandırma Kanunu Tasarısı görüşülürken Hasan Âli Yücel (Milli eğitimle ilgili söylev ve demeçler, 1993, s.145): “…denilecek ki bu gerçekleştirilirken, angarya gibi vatandaşa iş tahmil ediyoruz. Eğer böyle ise burada gelip konuşan arkadaşlarım, idari vazifeleri esnasında demek ki kendileri bizzat işkence yapmışlar ve angarya yaptırmışlardır. Çünkü vali olup da, mektep yaptıranlar ya vergi alarak veyahut başka bir usul ile bu işi yapmışlardır. Bu yolla mektep yaptırmak zaten mevcut bir tarzdı.” diyerek bu eleştirilere yanıt vermiştir.



Tonguç’un Eğitim Bilimsel Anlayışına Yönelik Eleştiriler

Tonguç’un eğitim bilimsel anlayışına yönelik eleştiriler 1940’lı yılların ortalarında başlamış, günümüzde de devam etmektedir. Bu eleştiriler genellikle şu konular üzerinde yoğunlaşır (Kaya, 2001, c.2, 201):



  • Tonguç tarafından köylerde uygulanan üç yıllık eğitmenle köy ilkokulu öğretimi, indirimli bir öğretimdir. Kent ilkokulları beş yıllık iken bazı köylerde ilkokulların üç yıllık olmaları doğru bir yaklaşım değildir.

  • Tonguç, Alman eğitimcilerin etkisinde kalarak Alman totaliter eğitimin bir benzerini ülkemizde uygulamak istemiştir.

  • Tonguç, Sovyetler Birliği’nde uygulanan eğitim dizgelerini uygulamaya çalışmıştır.

KÖY ENSTİTÜLERİ İLE İLGİLİ OLUMSUZ GÖRÜŞLER

Eğitbilim uzmanı Halil Fikret Kanad, 1942’de yazdığı “Topyekün Milli Terbiye” adlı kitabında şu eğitim anlayışını savunur (akt.Kaya, 2001, c.2, 202):

“…Bu kadar kıymetli ve önemli bir devrede genç yeteneklerin üretim ve yarar gibi daha çok bencil eğitimcileri doyurmaya yönelik amaçlar için ezilmesi çok tehlikelidir…Böyle bir eğitim genç ruhlarda, belki hayatlarının sonuna kadar nesnel değerlerin canlanmasına ve ahlaki değerlerin oluşmasına engel olmaktadır.”

Bu sözleriyle Kanad, iş okulu ve iş eğitimi ilkelerini değersizleştirmekte, üretime yönelik bir eğitim dizgesinin gençlerde ahlaki çöküntülere neden olacağını söylemektedir. Kanad’a göre, köy öğretmeninin görevi:

Yeni köy öğretmeninin başlıca işlevi, köylü arasında kuvvetli ulusçuluk bağları yaratmaktır…Türkiye’ye birtakım insanüstü ülkücüler modernleştirecektir.”

Kanad, Eduard Burger’den çevirdiği “İş Pedagojisi” adlı kitabının ikinci baskısının önsözünde şöyle demektedir (akt.Kaya, 2001, c.2, 203-204):

1942 yılında Çifteler Köy Enstitüsü’nde 100 metrelik ark veya evlek açmaya çalışan zayıf bir öğrenciyi gören İnönü, etrafındakilere, bu çocuğun böyle bir işi yapmaya gücünün yetip yetmeyeceğini sorduğu zaman, Köy Enstitüleri müfettişlerinden biri: ‘ Evet paşam, çocuk belki çok yorulacak, fakat eninde sonunda bu işi mutlaka başaracaktır. Eğer bu işi bitirmeden ölürse biz onu bütün kalbimizle takdis edeceğiz ve şuracıkta onun bu heykelini dikeceğiz’ demiş ve bu olayı bana övünerek anlatmıştır.”

Tüm sağ görüşlü eleştiricilerin Köy Enstitüleri konusunda birleştikleri ana noktalar şunlardır (Kaya, 2001, c.2, 206):



  • Enstitülerin kentlerden uzak kurulmaları yanlıştır.

  • İş eğitimi ilkesi yanlıştır; üstelik de zararlıdır.

  • Öğrencilere tarım ve sanat öğretilmesi gereksizdir. Bu durum onların yeterince kültür dersi görmelerine engel olur.

  • Köy öğretmenine; okuldaki öğretme görevinin dışında, köyün ekonomik- toplumsal sorunlarıyla ilgili görevlerin verilmesi yanlıştır.

  • Öğrencilere ders kitapları dışında değişik kitapları okuma işi yaptırılmamalıdır.

  • Öğrencilerin kendi kendini yönetmesi ve yönetime katılması, tartışma özgürlüğü verilmesi yanlıştır.

  • Enstitülerin aynı zamanda tarım üretimi yapabilen bir çeşit devlet üretme çiftliği gibi ekonomik işlevler yapması eğitbilim ilkelerine aykırıdır.

  • Bu özellikleriyle enstitüler komünist bir rejimin yuvaları olarak kurulmuşlardır.

  • Tonguç, aşırı sol görüşlü kişilerle ilişkisi olan bir eğitimcidir.

  • Köy Enstitüleri sistemi, Tonguç tarafından komünist eğitimci Ethem Nejat’ın vasiyeti olduğu için kurulmuştur.

  • İlköğretim sorunu, köylüye yalnızca okuma-yazma öğretecek idealist öğretmenleri yetiştirecek öğretmen okulu biçimine indirgenmelidir.

  • Öğretmenin uzun yıllardan beri süregelmiş olan bozuk ekonomik ve toplumsal sorunların üstüne üstüne gitmesi eğitbilim ilkelerine aykırıdır. Bu işlere öğretmenleri bulaştırmak, böylesine ulvi bir mesleğin kirlenmesi demektir.

22.08.1960 tarihli Son Havadis gazetesinde MEB eski müfettişlerinden Fethi İsfendiyaroğlu şöyle yazıyordu (akt.Kaya, 2001, c.2, 208):

Milliyetçilik aşkın yakından tanıdığım Bakan R.Şemsettin Sirer’in emriyle müfettiş olarak enstitülerin iç hayatını ve genel işleme tarzını tetkik ve teftiş etme fırsatı buldum. Genel intibalarım şöyledir. Çocuklar boş saatlerde hep ders dışı eserler ve roman şeklindeki kitapları okumaktalar. Enstitülerde kitap okuma ve özet çıkarma faaliyeti geniş yer tutmaktadır. Burada yetişenlerden biri tehlikeli yazılarla dolu Köy Enstitüleri Dergisi’ndeki yazıları çalıştığı köydeki halka okumuştur. Yüksek Köy Enstitüsü’ne giren öğrencilere sınavda şu sorular sorulmuştur:



  • İş ilkesine dayalı eğitim, insanı nasıl mutluluğa götürür?

  • Kendi hayatınızda başarılı bir iş görmenin tadını en çok ne zaman gördünüz?

  • İş, insan için neden mutluluk kaynağıdır?

Bu tür sorular Tonguç’un materyalist ve Marksist zihniyetini tam anlamıyla ifade etmektedir…Yalnız iş ve maddiyattan zevk alan, her türkü manevi ve kutsal zevklerden mahrum insanlar yetiştirmenin bizim ulusal eğitimimizde yeri yoktur.

Enstitülerin kitaplıkları yerli, yabancı, solcu, sosyalist yazarların eserleriyle tıklım tıklım doludur. Öğrencileri zehirleyen bu kitapların başlıcaları: Uyandırılmış Toprak, Ana, Şahika, Reaya ve Köylü, Minka Abla, Fontamara, Değişen Dünya, Canlandırılacak Köy adlı kitaplardır. Öğretmen Vedat Günyol ile Doç. Orhan Burian klasik eserleri tanıtmak için Hasanoğlan Köy Enstitüleri’ne gidecekleri için kendilerine kolaylık gösterilmiştir. Klasiklerin - mahiyeti karanlık eserler oldukları göz önüne alınırsa- bu hareketin manasının anlaşılması kolaylaşır…”

Bazen de Köy Enstitüleri yapılarının, öğrenci ve öğretmenler tarafından yapıldığı konusu eleştiri nedeni olur. Örneğin; Kaya’nın aktardığına göre, Prof. Mümtaz Turhan şöyle yazmaktadır (Kaya, 2001, c.2, 212):

Enstitüler, hiç de inandırılmak istenildiği gibi talebeler ve hocaları tarafından inşa edilmiş değildirler. Bilakis, milyonlar harcanarak müteahhitlere yaptırılmıştır. Şu halde ‘ Tuğlaları biz yoğurduk, biz kestik pişirdik, bunlarla enstitüleri biz yaptık’ iddiaları bir masaldan başka bir şey değildir.

Toprak Yayınları tarafından özel olarak hazırlanmış “Neden Köy Enstitüleri Değil?” adlı kitapta pek çok yazarın eleştirileri mevcuttur. Örneğin bunlardan biri olan İlhan Darendelioğlu şöyle yazmıştır:

En büyük tahrik ve kızıl faaliyetler Köy Enstitülerine öğretmen yetiştirmek üzere yüksek kısım haline getirilen Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde yapılmak istenmiştir…Enstitülerde kurulan kitaplıklarda ise kızıl, dinsiz, ruhsuz zevatın eserleriyle Yurt ve Dünya, Adımlar, Pınar, Gün, Ses gibi komünist dergilerin okunması sağlanmıştır.”

Köy Enstitüleri ve Koç Federasyonu adlı kitapta da benzeri söylemlerle karşılaşırız. Örneğin Cahit Okurer şöyle demektedir (akt.Kaya, 2001, c.2, 212):

Enstitülere köy çocuklarının alınması ilk bakışta müspet karşılanabilir. Fakat bunun köy-şehir ikiliği meydana çıkaran ilk adım olduğu anlaşılacaktır. Çünkü köyde yalnız köy çocuğunun öğretmenlik yapabilmesi, milli bütünlüğümüzü parçalayacak, sınıf mücadelesine yol açacak, psikolojik- kültürel faktörlerin kaynağı olma kabiliyetindedir.”

1950 yılından sonra Necip Fazıl Kısakürek de enstitülere yönelik eleştiriler getirmiştir (akt.Kaya, 2001, c.2, 212-216):

Son günlerde peçesi kaldırılan ve bazı temayüllere göre tekrar ihyası için zemin aranan Köy Enstitüleri davası, memleketimizdeki komünizma hululünün şah damarını çizer.”

Kısakürek, ayrıca enstitülerin Anadolu çocuğunun doğal özelliklerinin yok edilerek yerine ahlaksızlık, milliyetsizlik, maddecilik ve komünist anlayışın kurulması için girişilen bir hareket olduğunu; “Anadolu çocuğunun ruh mezbahası” olduğunu söyler.

Zaman zaman Köy Enstitüleri’nde çalışan yöneticiler ve enstitüleri bitiren öğrenciler arasından da Köy Enstitüleri sistemine eleştiri yöneltenler çıkmıştır.

Emin Soysal da eleştiri yönelten enstitülüler arasındadır. Emin Soysal, Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde müdür olarak görev yapmış, daha sonra hakkında yapılan ihbarlar üzerine müdürlükten alınmıştır. Bu olaydan sonra tam anlamıyla Köy Enstitüleri düşmanı kesilmiştir. Soysal’ın eleştirileri şu noktalarda yoğunlaşır (akt.Kaya, 2001, c.2, 222-223):



  • Eğitmen kursları daha ziyade enstitülerin işlerine dayanan birer angarya kurumudur.

  • Eğitmenler enstitü binalarının yapımında amele olarak çalıştırılmış ve gene de çalıştırılmaktadırlar.

  • Yollukları az olduğu için gezici başöğretmenler kendilerinden beklenen görevleri yapamamışlardır.

  • Köy Enstitüleri son derece acele kurulmuş, yerleri iyi seçilmemiş, fazla para ve emeğe mal olmuşlardır.

  • Talebe seçimimde yanlış yöntemler uygulanmış, talebeler nedeniyle Köy Enstitüleri yetimler yurduna dönmüştür.

  • Köy Enstitüleri’nde talebe sayısı fazladır, bunun yanında sanat öğretmenleri ve kültür dersleri yetersizdir.

  • Köyde ve enstitülerde yapılan bina işleri plansızdır, yapım işlerinde usulsüzlükler vardır.

Kızılçullu Köy Enstitüsü’nü bitiren bir başka enstitülü M. Şükrü Koç 1954 yılı içerisinde Köy ve Eğitim adlı dergide yayımlanan yazılarında şu eleştirileri yapmıştır (akt.Kaya, 2001, c.2, 225):

Köy Enstitülerinin kaderine hakim olan bazı idareciler zamanında bir taassup dalgası esmiştir. Köylü çocukları şehirle ve şehir hayatıyla temas ettirmede kısıntılı davranmak mümkünse ettirmemek… Köy Enstitülerinde öğrenci mevcutları çok kalabalık idi…Müfredat dışı bir anlayışla dersler uygulanmaktaydı…”

Bu konuyla ilgili eleştirilerini 1989 yılında Abdurrahman Dilipak Argos Adlı dergideki “Din, İman Vesaire” başlıklı yazısında şöyle dile getirmiştir (akt.Kaya, 2001, c.2, 225):

Köy Enstitülerinden çıkacak gençlerle ateist bir gençlik oluşturulmak isteniyordu. Ahlak, din, evlilik müessesesi enstitü çevresinde düşman ilan edilmişti. Kapalı bir komün hayatı yaşanıyor, enstitülere tahsis edilen arazilerde ve burada devlet imkanlarının tasarrufunda haksızlık görülüyordu… Enstitülerin örgütlenmesinde büyük ölçüde Sovyet modelinden yararlanılmıştır… Enstitülerde ders verenler arasında Behice Boran, Niyazi Berkes, Sabahattin Ali ve Korkut Boratav vardı.”

Bu konuda ağır eleştiriler getirenlerden biri de gazeteci yazar Engin Ardıçtır. Ardıç’a göre:

“…Koskoca bir tek parti dönemi şehirleşmenin, köyden kente göçün pek bilinçli ertelenmesi devridir. Önce ‘devrimleri’ tutturmayı deniyor rejim, Enstitü tornasından çıkan köy çocuğu da satranç tahtasında piyon olacak, devrim ordusunda nefer, nasıl olsa atlar İstanbul’da, filler Ankara’da, kale Çankaya’da, Şah Atatürk, vezir İsmet!...”



Enstitülere bunlardan başka “sol kesimin” de eleştirileri olmuştur. Bu eleştiri sahipleri arasında İlhan Başgöz, Adnan Cemgil, Tahir Alangu, Kemal Tahir, Atilla İlhan ve Yalçın Küçük de vardır. Bu eleştirilerin arasında tam bir düşünce birliği olmamasına rağmen eleştirilerin genel içeriğini şöyle sıralayabiliriz (Kaya, 2001, c.2):

  • Köy Enstitüleri bilimsel yöntemlerle yapılan araştırmalar sonucu kurulmamışlardır.

  • Marksist terimbilimsel sözlüklerde “tutucu sınıf” olarak tanımlanan bir sınıfa yönelerek işe başlamak devrim stratejisi açısından tartışmalı bir konudur.

  • Enstitülerin kalkınmış köy ereğinin sonucu olarak köyün belli bir gelişme döneminde, kendi kendine yetebilir duruma getirilmesiyle devrimsel atılım dondurulmuş olacaktır.

  • Köyün kalkındırılması hedef göz önüne alındığında gerekli değildir, çünkü köy ekonomisi tarıma dayalıdır, bu da sanayileşmeyi önler. Oysa sosyalist devrim sanayileşmiş ülkelerde gerçekleşebilir.

  • Öğretmene devlet aracılığıyla ev, toprak verilmesi, ona maaş dışında kazanç sağlanması onu giderek küçük mülkiyetçi-sömürücü sınıfın içine katacaktır.

  • Bir burjuva düzenine ve iktidarına yardım edilerek bir takım toplumsal üst yapı düzeltmelerine girişilmesi devrim stratejisi açısından yanlıştır. Bu tür yüzeysel düzeltmeler nedeniyle “gerçek devrim”in gelmesi gecikecektir.

  • Osmanlı döneminde başlayan ve Cumhuriyet Türkiye’sinde süren batılılaşma çabaları Türkiye’yi emperyalizmin boyunduruğuna daha çok bağlamışken enstitülerin bu çabaya destek vermesi de bu süreci hızlandıracaktır.

  • Enstitülerde çokça öğretmen yetiştirmek amacıyla çalışıldığı için, nitelik düşmüş ve öğretmenler kültürsüz yetişmişlerdir

  • Enstitü çıkışlı öğretmenlerin az maaşa bağımlı kılınması da sosyal adalet bakımından tevil götürmez bir haksızlıktır.

Köy Enstitüleri ile ilgili kanunlar incelendiğinde Enstitülerin yapımı ve bütçelendirilmesi ile ilgili de pek çok eleştiri söz konusudur. 24 Mayıs 1948 tarihli 5210 sayılı Bütçe Kanununa bağlı (R) işaretli cetvelin Milli Eğitim Bakanlığı kısmına eklenecek formülde Köy Enstitülerin köylünün salma ve imecesi ile köylü tarafından yapıldığı dile getirilmekte ve bir süredir uygulanan bu yöntemin bazı sakıncaları olduğunu belirtilmiş ve şöyle sıralanmıştır (Köy Enstitüleri ile ilgili yasalar, c.2):

  • Bakanlık bir tek okul tipi kabul emiş ve bu tip her yerde tatbik edilmiştir. Bu yüzden öğrencisi az köyde de aynı yapının yaptırılmasına mecburiyet hasıl olmuştu. Bakanlık geçen yıldan beri aldığı tedbirle bu mahsuru önlemiş, mümkün olduğu kadar, ihtiyacını karşılayacak surette birçok değişik tip planlar meydana getirmiştir.

  • 3803 sayılı kanun inşaat tekniğinde yetkili olmayan gezici başöğretmenlerle ilköğretim müfettişlerini görevlendirmiştir. Gezici başöğretmenlerle ilköğretim müfettişlerinden başka inşaat işlerinde yetkili hiçbir uzmanın bu işlerde görevlendirilmemiş olması yüzünden okul binaları, köylünün bulabildiği ustalarla yaptırılmıştır. Bu mevzuda yer yer vilayet bayındırlık teşkilatı ilgilendirilmiş ise de kendi işleri esasen çok olan bu teşkilatın içeriği nedeniyle dağınık olan köy okul inşaatını asli bir görev olarak takip etmesine imkan görülememektedir. Bunun sonucunda okul binaları ekonomik imkanlar ve fenni şartlar göz önünde bulundurulmadan yaptırılmıştır. Birçok emek ve para ziyan olmuştur denilebilir.

  • Okul yaptırılacak köye keyfiyet üç yıl önce bildirilmekte; köy okulun yerini belirlemekte, taşını, kumunu çekmekte ve diğer hazırlıklara girişmekte ise de okulun meydana getirilmesi için asıl gayretler öğretmenin tayin edileceği son seneye kalmaktadır. Bu taktirde köy salmasının miktarı çok yerde köylünün kaldıramayacağı bir sınıra yükselmekteydi. 50 haneli bir köyde 15.000 liraya çıkabilecek bir köy okulunun inşa ettirilmesi için kereste sair malzeme bedeli ve ustaların ücretleri olarak ortalama 10.000 lira nakde ihtiyaç olduğu anlaşılmıştır. Bu, her mükellefin 200 lira ödemesi demektir. Köyde mükellef sayısı daha az olduğu ve malzeme pahalı tedarik edildiği takdirde ve her mükellefe düşen salmanın 500 liraya yükseldiği görülmüştür. Bir çok köylünün bu salmayı üç yılda bile ödeyemeyecek durumda olduğu göz önünde tutulmalıdır. Okula kavuşmayı candan istemekte olmalarına rağmen; yer yer şikayete neden olan salmalar yüzünden köylü, yurttaşlar gözünde okul inşaatına karşı çıkar durumuna getirmiştir.

  • 3664 Sayılı Kanun köy salmasının azami 20 lira olacağını tespit etmiştir, köyün diğer hizmetleri de göz önünde bulundurulursa 20 lira salma ile okul inşa ettirmekteki imkansızlık karşısında köy okulları inşaatına bir taraftan da devlet bütçesinden yardım yapılması esası kabul edimli ve bu maksatla ek ödenek olarak 1946 yılında 4949 Sayılı Münakale Kanunu ile 3.866.600, 1947 bütçesi ile 4.000.000 ve 1948 bütçesinde de 4.000.000 lira yardım ödeneği konmuştur. 1946 ve 1947’de konan yardım ödenekleri birçok yerlerde daha önceki yıllarda başlamış okulların inşaatının bitirilmesi ve gerek yoksa yenilerinin başlanıp ikmali için sarf edilmiştir.

Bolu milletvekili İhsan Yalçın da köy okullarının inşası için devlet bütçesinden yeterli para ayrılamayacağı için bu yükün, okulun yaptırılacağı köyde yaşayan vatandaşların sırtına yüklendiğini belirtmiştir.

Sonuç olarak tüm bu eleştirilerden de anlaşıldığı üzere Köy Enstitüleri hakkında çok şey söylenmiştir. Köy Enstitüleri’nin sonuna kadar devam ettirilmemesinin nedenlerini şöyle sıralamak mümkündür;



  • Enstitülerle birlikte kırsal alanda gerekli yapısal değişiklikler yerine getirilmemiştir.

  • Köylü kitle ile devlet arasında güvensizlik olgusu sonucu köylüler Köy Enstitüsü hareketine karşı önce bekleyiş içine girmişler, sonra da bunların yıkılmasına karşı direniş göstermemişlerdir.

  • Kırsal alanda hala gücü kırılmamış toprak ağalarının, büyük toprak sahiplerinin varlığı ve bunların Köy Enstitüleri’ne karşı takındıkları tavır etkili olmuştur.

YORUM

Başlangıcından günümüze gelene kadar Köy Enstitüleri hep gündemde kalmıştır. Hakkında çok şey söylenmiştir. Bunlardan bir kısmı olumlu bir kısmı ise olumsuzdur. Olumlu bakış açıları genellikle enstitüleri yüceltmişler, olumsuz bakış açıları ise kapanmasında önemli bir rol oynamıştır. Olumsuz eleştirilerin içeriğine bakıldığında çoğunda gelenekçi, tutucu ve ilerlemeye kapalı bir tutum sezilmektedir. Köy Enstitülerinin eksikliklerinin giderilmesine ve geliştirilmesine yönelik eleştirilerin yapılmamış, ya göklere çıkarılmış ya da tamamen kötülenmiştir. Bir uzlaşmaya varılıp sağaltmaya yönelinmemesi Enstitüleri bitiren en önemli etkenlerdendir. Türkiye eğitim sistemine bakıldığında eğitimle ilgili reformlar süreç içinde değerlendirilmeyip anlık aksaklık ve olumsuzlukları ön plana çıkartılıp yok edilmiştir. Köy Enstitüleri de önce yüceltilip içeriğinden soyutlanarak belli bir görüşün savunucuları tarafından sahiplenilmiş ve keskin bir sınır içerisine hapsedilmiştir. Bu da bu görüşün karşıtı olanların işine gelmiş ve yüzeysel eleştirilerle kuruma olan toplum inancını sarsmış ve Enstitüleri yozlaştırmış, içini boşaltmıştır. Sonuçta da eğer devam ettirilseydi Türkiye’nin profilini ciddi anlamda değiştirebilecek bir atılım olarak tarih sayfalarında kalmıştır.



KAYNAKÇA

Apaydın, Talip. Köy Enstitüleri Yılları. 1978, Cem Yayınevi.

Bayram, Feridun. Eğitmenler “öğrenmeyi öğretme ustaları”, Ankara. T.C. Kültür Bakanlığı başvuru kitapları.

Çalış, Bahattin. Kurban Edilen Köy Enstitülerimiz. Ankara, 2003. Art Yayınları.

Çıkar, Mustafa. Hasan Ali Yücel ve Türk Kültür Reformu. Ankara, 1998. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Demirtaş, Abdullah. Çağdaş Köy Enstitüleri. 1993, Dikili Belediyesi Yayınları

Dündar, Can. Köy Enstitüleri. Ankara, 2000, İmge Yayınları.

Eyüboğlu, Sabahattin. Köy Enstitüleri Üzerine. 1999, Cumhuriyet Yayınları.

Kaya, Yalçın. Köy Enstitüleri “Antigone’den Mızraklı İlmihal’e”. İstanbul, 2001. Tiglat Matbaacılık. ( Cilt 1-2)

Köy Enstitüleri İle İlgili Yasalar (Cilt 1-2). Ankara, 2000. Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları.

Köy Enstitüleri Öğretim Programı. Ankara, 1943. Maarif Matbaası.

Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu ve Müzakereleri. Ankara, 1943. Maarif Matbaası.

Öğretmen Dünyası Dergisi. 1990. Sayı. 124

Özel, Mehmet. Köy Enstitüleri. Ankara, Kültür Bakanlığı.

Şengör, A.M.C. Hasan Ali Yücel ve Türk Aydınlanması. Ankara, 2003. Tübitak Yayınları.

Tonguç, İ. Hakkı. Eğitim Yolu İle Canlandırılacak Köy. Ankara, 1998. Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları.

Türkoğlu, Pakize. Tonguç ve Enstitüleri. İstanbul, 2000. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Yücel, Hasan Ali, Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler. İçel, 1993. Kültür Bakanlığı Yayınları.



http://www.kemalinaskerleri.8m.com.tr

Yüklə 71,91 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə