Küreselleşme ve bireyin eziLİŞİ Doç. Dr. Gülgün Tuna


Bölüm 3. KÜRESEL SİSTEMİN SORUNLARI



Yüklə 280,33 Kb.
səhifə3/6
tarix23.01.2018
ölçüsü280,33 Kb.
1   2   3   4   5   6

Bölüm 3. KÜRESEL SİSTEMİN SORUNLARI


“Eğer dünyaya kendine güvenen ve başkalarına pek ihtiyaç duymayan bir toplum ve kültür toplamı olarak değil de, bir bütün, bir toplam, bir sistem olarak baksaydık; eğer bu bütünün zaman içinde nasıl geliştiğini daha iyi anlasaydık; eğer insanların “içinden çıkılmayacak şekilde diğerleriyle, uzaktan ya da yakından, bir ağ gibi ilişkisi ve bağlantısı olduğu” gerçeğini cidden düşünseydik, bu bizim anlayışımızda nasıl bir değişiklik yapardı?”

- Eric Wolf, PEOPLE WITHOUT HISTORY

İnsan uygarlığı günümüzde eşsiz bir zenginlik, güç ve teknoloji düzeyi kazanmıştır, ancak bu gelişmelere fakirlik, kıtlık ve açlık, nüfus patlaması, yeni hastalıkların yayılması, uyuşturucu madde bağımlılığı, etnik çatışma, soykırım, terör ve çevresel yıkım eşlik etmektedir. Bu problemlerin büyüklüğü insanlığı şu ana kadar kazanmış olduklarını boşa çıkarmakla tehdit ederek, yavaş yavaş refahımıza ve güvenliğimize zarar vermektedir. Ancak toplumun çoğu üyesi bu problemlerin ya kendilerine çok uzak ya da bireysel olarak uğraşmak için çok büyük olduğunu düşünüyorlar.

Gerçekten, insanlığın şu anda karşı karşıya olduğu bütün problemleri hesaba kattığımızda, görüntü kasvetli ve karanlık olduğundan, bizi kötümserliğe ve umutsuzluğa itiyor: çevre etrafımızda çöküyor, AIDS bütün toplumlara yayılıyor, ticari savaşlar, uyuşturucu madde savaşları, etnik savaşlar ortalığı kızıştırıyor, ulus devletler parçalanıyor, ve milyonlarca insan mülteci durumuna düşüyor. İşsizlik, kitlesel hoşnutsuzluk, etnik şiddet ve faşist hareketler, gelişmiş Kuzey’de harekete geçmiş bir durumda. Ölüm timleri, ortadan kaybolmalar, işkence, idamlar, insan hakları ihlalleri, yoksullaşan Güney’in birçok bölümünde hayat şeklini oluşturuyor. Açlık ve ekonomik yönden yoksunluk gelişen ülkelerde özellikle keskinleşen problemlerdendir. Bu ülkelerdeki nüfus baskıları yaşam koşullarını ağırlaştırmakta; yarım milyar insan sürekli aç ve sefalet içinde yaşamaktadır. Bu insanlar tarafından eşitsizlik ve adaletsizliğin idrak edilmesi, içerleme,öfke, intikam ve cezalandırma duygularını alevlendiriyor, ve bu da uluslararası terörizmi ve savaşları kışkırtıyor.

Her yeni yüzyılda, bir önceki yüzyıla göre şiddet artmış, 110 milyon savaş ölümüyle yirminci yüzyıl, geçmiş yüzyılların en ölümcülü olmuştur. Ancak bunlar sadece savaş nedeniyle olan kayıplardır, bunlara ek olarak çevresel yıkım, fakirlik, yoksunluk ve hastalık, toksik atıkların ve kara mayınlarının kolay kolay geçmeyen etkileri, diğer ölümcül faktörler arasında sayılabilir. Onlarca milyon insan anavatanlarından askeri ya da çevresel felaketler nedeniyle kaçmışlardır. Bu uluslararası mülteciler yerleştikleri toplumlara muazzam zorluklar getirmişler ve yeni düşmanlıklara neden olmuşlardır.

Yüzyıllardan beri ciddi toplumsal problemler insani toplum organizasyonlarının devam eden bir parçasıdır, belki de insanların bir toplum olarak yaşamaya başlamasından beri bu böyledir. Bununla birlikte günümüzde küresel ekonomik bütünleşme sonucunda gezegenin bir bölümünde baş gösteren olaylar, diğer bölümlerindeki insanlar ve toplumlara geri tepebilir. Hepimiz dünyada olanlar tarafından etkileniriz, ve her birimiz olacakları etkileyebiliriz. Eğer küresel problemler hakkında birşey yapacak isek, bu problemlerin tabiatını, özellikle de birbirlerine bağlılıklarını anlamamız zorunludur. Global toplumsal problemler birbirlerinden ayrı bulunmazlar. Bunlar karışık bir neden-sonuç modelinde birleşmişler, birbirlerinin üzerine kurulmuş ve birbirlerini destekleyen sorunlardır.. Örneğin gelişmekte olan ülkelerdeki nüfus fazlalığınun baskıları çevre kaynaklarını tüketmekte; bu kaynaklar tükendiğinden, zaten fakir olan nüfuslar hayatın temel gereksinimlerinden daha fazla mahrum olmaktadırlar. Sırasıyla, artan yoksulluk insanların çevrelerini, kısa süreli kurtuluşlar uğruna daha fazla sömürmelerine yol açmaktadır. Yoksulluk aynı zamanda, insanlar toplumsal bir güvenlik biçimi olarak daha fazla çocuk sahibi olmayı seçtiklerinden, daha fazla nüfus artışına neden olur. Çevresel ve ekonomik kaynaklar yavaş yavaş azalır, farklı nüfus dilimleri arasında etnik ve dinsel anlaşmazlıklar meydana çıkar. İnsanların bu mücadeleden, ulusal sınırların öbür tarafına geniş dalgalar halinde mülteciler olarak geçme girişimleri, siyasi istikrarsızlık ve uluslararası düşmanlıklar yaratır.

Hızlı nüfus artışı, fakirlik, çevresel yıkım ve şiddet kısır döngüsü, çözümü zor, büyük ölçekli ve masraflı girişimler gerektiren bir problemler ağı oluşturmaktadır. Problemler zamanla daha da kötüleşmeye devam edecektir: dünyadaki fakir ve zenginler arasındaki eşitsizlik artmakta; açlık, hastalık ve bozulan çevre çoğalmaya devam eden nüfus ile kötüleşmekte; şiddet artmakta ve büyük sayılardaki insan giderek sıklaşan savaşlarda hayatlarını ve umutlarını kaybetmekte, çaresiz kalmaktadırlar.

Yokolmanın, yıkımın, yoksulluğun ve çaresizliğin bitmeyen tarihiyle karşı karşıya kalan kişinin pes edesi gelebilir. Bununla beraber, dünyanın geleceği tamamen umutsuz değildir. Bilinçli insanlar, birçok konuda zaten olduğu gibi, toplumsal problemlerle ilgilenerek bir fark yaratabilirler. İçinde yaşamak zorunda oldukları şartları değiştirebilecek azme sahip olan insanlar, en zor durumlarda bile esaslı değişiklikler meydana getirebilirler. Bireyler ve organize olmuş guruplar çağdaş toplumsal problemleri çözme yolunda önemli adımlar atabilirler. Bu gibi bir hareket için ön koşul bu problemler üzerinde yeterli, tercihan ters-kültürel bakış açısı olan bir anlayışa sahip olmaktır. Aşağıda, küreselleşme ile bağlantılı olan üç sorun ele alınmaktadır: Yoksulluk, çevresel yıkım ve şiddet.


a) Yoksulluk


İnsan toplumlarının çoğunda, nüfusu oluşturan üyeler hayat kalitelerindeki farklılıklar kadar, ekonomik ve diğer kaynaklarda da çok büyük farklılıklar sergiler. Birçokları için aşırı yoksulluk koşulları ve küçük bir azınlık için aşırı zenginlik koşulları, toplumsal yaşam tarihinin süregelen gerçeklerindendir. Yoksulluk ve gelir dağılımında eşitsizlik kapitalizmin kaçınılmaz bir niteliğidir; bu olgular şimdi küreselleşme ile tüm dünyaya yayılmakta, daha büyük boyutlar kazanmaktadır. Büyüyen uluslararası iletişim bağlantılarının bir sonucu olarak global toplumun gelişmesi dünyanın zenginleri ve fakirleri arasındaki zıtlıkların daha açık biçimde farkına varılmasına yol açmıştır.

Kapitalist sistem ve kültür dünyaya yayıldıkça, servet giderek daha küçük bir azınlığın elinde toplanmıştır. Buna paralel olarak, sosyal, siyasi ve kültürel denetim de az sayıda güçlü kuruluşun eline geçmiştir. Tarımda da giderek toprak ve üretim araçları küçük bir azınlığın elinde toplanmaktadır. Dünya ekonomik sistemine entegre olan her gelişmemiş ekonomi, UPF, DB gibi uluslararası kurumlardan kredi ve borç alır. Bu kurumların amacı uluslararası yatırımcıların risklerini azaltmak olduğundan, politikalarının maliyeti ve yükü orta ve düşük gelirli kesimlerin omuzlarına yüklenmekte, onların gelirlerini, haklarını ve devletten alacakları desteği azaltmaktadır.

Modernleşme ve gelişme, toplumsal eşitsizlik problemini düzeltmez: aksine, son yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ve diğer sonradan endüstrileşen ülkelerdeki eşitsizlikler, azalmak yerine artmıştır. A.B.D’deki bütün ailelerin yüzde 1’i, yüzde 90’dan daha fazla toplam mala sahiptirler. Gelişmiş ülkelerde artmakta olan eşitsizliğe katkıda bulunan iki faktör, büyük şirketlerinin ekonomi üzerinde artan gücü ve kontrolü ile, hükümet ile şirketler arasındaki karşılıklı destek verici yakın ilişkilerdir. Endüstri sonrası ekonomik organizasyonların hücuma geçmesinden sonra, endüstrileşmede önemli yeri olan teknik bilgisi olan ve yarı teknik bilgisi olan işci sınıfına ait olan meslekler yerlerini, profesyonel, yönetimsel ve idari işçi sınıfına ait mesleklere bırakmaya başladılar. Endüstriler daha otomatikleştikce bu, gelişmiş ülkelerdeki milyonlarca geleneksel işçi sınıfının mesleklerinin kaybı ile sonuçlanarak, bilgisayarlar ve robotların fabrika montaj hatlarındaki insan işçilerle değiştirilmesini beraberinde getirmiştir. Aynı zamanda Avrupa ve Kuzey Amerika’nın bir tarafından öbür tarafına birçok şirketin birleşmesi ve sayılarının azalması örneklenmiş bir işsizlik problemi yaratmıştır.

Önemli ekonomik eşitsizlikler, hemen hemen bütün çağdaş toplumlarda olduğu kadar, uluslararası düzeyde de mevcuttur. Dünyanın her tarafında, çok az sayıdaki bir insan lüks içinde yaşarken, 1 milyardan fazlası, hayatta kalmaları için gereken asgari gereksinimleri bile sağlayamayacak durumdadır.

Güney yarımkürede, nüfus baskısı ile yaygınlaşan fakirlik, milyonlarca insan için sefalet, mahrumiyet ve acıya neden olmakta ve, gelişme ve daha iyi kalitede bir yaşama sahip olma şanslarını ciddi bir biçimde engellemektedir. Dünya Bankası verilerine göre, 1980’lerin ortalarından beri insanı umutsuzluğa düşüren fakirlik içinde yaşayan insanların sayısı (1 milyar), hızlı nüfus artışı nedeni ile, 100 milyona yakın bir artış kaydetmiştir. Ömür uzunluğu, günlük kalori ihtiyaçları, temiz içme suyu, bebekölüm oranları, gayri safi milli hasıla dağılımı, orta okullara kayıt, enflasyon oranı, vatandaşlık hakları ile politik özgürlük, ve iletişim teknolojilerine sahip olma oranı gibi göstergeleri, somut bir şekilde Kuzey ve Güney arasındaki farkları gösterir. Population Action International tarafından kullanılan The International Human Suffering Index, dünyanın gelişmiş ve geliştirilmemiş olan ülkelerinin içinde bulundukları yaşam sıkıntılarının karma ölçümünü sunar. Kuzey’deki insanların yüzde 14,8’ini asgari sıkıntı içerisindeki insan kategorisi oluştururken, Güney’de yaşayan dünya nüfusunun yüzde 73’ü “aşırı” ve “yüksek” derecelerde sıkıntı içerisindedir. Birleşmiş Milletler Gelişim Programı’nın İnsan Geliştirme Raporu (1993), dünya nüfusunun en zengin yüzde 20’sinin, 1993’deki en fakir yüzde 20’nin kazandıklarının 150 katını almış olduğunu göstermiştir.

Güney Asya ve Sahra güneyi Afrika özellikle fakirdir. Bu ülkelerde, ekonomik yoksunluk, sefalete, hastalığa, açlığa, kötü beslenmeye ve binlerce bireyin açlıktan ölmesine dönüşür.

Sadece büyük meblağlardaki parayı fakirleşen ülkelere insani yardım olarak pompalamak, onların durumlarını değiştirmez. Onların problemi global ekonomik sistem içindeki olumsuz pozisyonlarından kaynaklanır. Yoksullaşmış insanların yemek, barınak, ve diğer temel kaynaklara olan acil ihtiyaçlarına bakmak, gerekli ve övülmeye değer bir harekettir. Bununla birlikte, fakirliği teşvik eden geniş yapısal çerçeveyi bilmezden gelerek bu insanlar üzerinde gösterilen yoğun çabalar, sadece kısa süreli ve geçici çözümlerin üretilmesine zemin sağlar. Fakirlik problemini ele almak, toplumun bazı üyelerinin ekonomik mahrumiyetine imkan veren toplumsal şartların iç yüzünün kavranmasını gerektirir. Yoksulluk kendi kendini çoğaltan bir kısır döngüdür. Yoksul aileler bir geçim kaynağı ve sosyal güvence olarak çocuk yaparlar, sonuçta giderek kalabalıklaşan ailelerde sefalet ve yoksulluk artar.

UPF (IMF) gibi kredi kuruluşlarının liberalizasyon politikları ve koşullu yardımlarının, Güney ülkelerinin ekonomik durumunu elli yıldır düzeltmediği bilinmektedir. Ayrıca ulusal enerji, ulaşım, iletişim sektörlerinin özelleştirme ihaleleri ile yabancılara teslimi de Güneyin zayıf ekonomilerinde onarılması güç tahribatlar yapmaktadır.



Açlık

Günümüzde, daha önceki yıllardan çok daha fazla yeterli yiyeceği olmayan insan var. Yarım milyar insandan daha fazlası sürekli açlık çekiyor. Dünya nüfusunun yüzde 20’sinden fazlası, temel yiyecek maddelerini alamayacak kadar yoksuldur. Burada sorun, insanların satın alma gücünün bulunmamasıdır. Üçüncü Dünya ülkelerindeki yaşı 5’in altındaki çocukların üçte biri öyle ciddi bir şekilde kötü besleniyor ki, fiziksel ve zihinsel gelişimleri kalıcı bir şekilde zayıflamış bir durumda. Tahmini 40 ile 60 milyon insan (çoğunlukla çocuklar) her yıl açlık ve açlıkla ilgili hastalıklar yüzünden hayata veda ediyorlar.

Sahra güneyi Afrikasında, kötü beslenme ve açlıktan ölme problemleri en şiddetli şekilde yaşanmaktadır. Bu bölgeyi de içeren ve 46 milleti de kapsayan, günümüzde dünya üzerinde, öbürlerinden kat kat daha hızlı büyüyen bölge, 23 yıl içinde katlanan bir nüfusa sahip olmakla birlikte, dünyanın yiyecek üretimi bakımından en az verimli yeridir.

Dünya açlığı ile ilgili bir tartışma, sığır eti tüketiminin etkilerinden bahsetmelidir: dünya üzerindeki 1.28 milyar sığır, hava kirliliğinin, ormanların azalmasının, çölleşmenin ve dünya açlığının başlıca sebeplerindendir. Sığırlar ve diğer çiftlik hayvanları, dünyada üretilen tahılın üçte birini tüketmektedir. Eğer bu alan hayvan üretip beslemek yerine yiyecek üretmek için kullanılsaydı, 1 milyar insana daha besin sağlanabilirdi. Kaldı ki hayvan ürünlerinin insan sağlığına zararlı olduğu da artık bilinen bir gerçektir. Orta Amerika’nın ormanlarının yüzde 25’inden fazlası, 1960’dan beri sığırlar için otlak oluşturmak ve Amerika’ya sığır eti ihrac etmek amacıyla yok edilmiştir. Bu uygulama, sadece ormanların oksijen üretimini yok etmemiş, aynı zamanda büyüyebilecek olan geleneksel ürünlerden de yerli halkın mahrum olmasına neden olmuştur.




Yüklə 280,33 Kb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə