Mecburi İSTİkamet: ÖZGÜRLÜK



Yüklə 12,01 Kb.
tarix28.10.2017
ölçüsü12,01 Kb.

MECBURİ İSTİKAMET: ÖZGÜRLÜK

Bütün aksilikler beni bulur derim hep, ne kadar da doğru söylerim. Ödevler, projeler, geri dönüş gerektiren e-postalar, tamamlanmayı dört gözle bekleyen, sırtımda bir yük olarak taşıdığım sorumluluklar yeterince zorlamıyormuş gibi, bir de teknolojiden mahrum kalışım eklendi üstüne. Bu şekilde işlerin ilerlemesi mümkün değil. Hava da karardı kararacak, boşluk ve sıkıntının üstüne bir de korku eklensin ki, daha boğucu olsun her şey. Yapacak hiçbir şey yok, böylece oturup beklemek ne zor… Pencereden bakıyorum, trafik ışıkları yanmıyor ortalık karışmış, korna sesleri birbiri ardına geliyor. Demek sadece bizim binada gitmedi elektrik derken fark ediyorum ki hat da yok telefonumda. Çaresizlik bu olsa gerek, diye düşünüyorum. Tek başıma bu odada böylece beklemek zorundayım, elimden gelen bir şey yok. Kendi kendime söylenip duruyorum. Umarım, diyorum bu sorun geniş bir alandadır da, yetiştiremediğim işler için anlayışla karşılanırım, insanlar bahane uydurdum sanmaz, en azından birkaç şahidim olur. Sıkıntıdan patlayacak gibi oluyorum. Emzik misali taşıdığım telefonum olmadan zaman geçiremiyormuşum demek, biraz da üzülüyorum halime. Ben böyle biri değildim, hatırlıyorum, altı yaşlarımdayken şehirde uzun zamanlı elektrik kesintileri olurdu da, nasıl sevinirdim. Belediyeye ve altyapıya söylenip duran annemi babamı anlayamazdım. Onlar eli kolu bağlı, amaçsız ve boş oturmak zorunda bırakıldıklarını düşünürlerdi, ben ise bu mecburi boş oturuşun, anne babamın ilgisini çekmek, onlarla nitelikli zaman geçirebilmek için bana bahşedilmiş bir ödül olduğuna inanır, için için mutlu olurdum. Hepimiz bir odada, mumun loş ışığında oturur birbirimizi dinlerdik, üstelik, konuşmalarımızın arka planında, bir şeyler paylaşma konusunda benimle yarışan, galip geldiğinde de annem babam tarafından “dur şimdi burası önemli” diye susturulmamı zaferinin ispatı sayan ezeli rakibim haber spikeri ya da dizi karakteri olmadan. İşte o zaman, dinlemenin, gerçekten dinlemenin ve dikkatle dinlenmenin keyfini çıkarırdım. Yine de, büyüklerin dünyasına ve sohbetlerine yetişemediğim anlarda, onlar farkında olmadan sessizliğe itildiğim de olurdu. Böyle zamanlarda da kendimi duvardaki gölgelerle oynarken bulurdum. Ellerim, normalde bakıp da biyolojik özelliklerinden başka bir amacı olmadığını düşündüğüm ellerim, ne kadar da farklı şekiller oluşturabiliyormuş meğer! Duvarda büyüyor, değişiyor ve beni kendilerine hayran bırakıyorlardı. Sadece hayran bıraksalar iyi, bir de korkutuyorlardı. Duvara bilerek ve isteyerek yansıttığım şekilleri kurt ve köpeklere, garip yaratıklara benzetip, dehşet içinde ellerimi kontrol ediyordum hala normaller mi diye. Korksam, endişelensem bile kendi kendimle oyalanmak ne güzel şey böyle! Beynimden geçen çok iyi ya da çok fena şeyleri kimse bilmiyor ya, içim rahat. Keşke her zaman fırsat olsa da kendi kendime oyalanıp, kimsenin –haberi olmadığı için- saçma olduğunu iddia edemeyeceği şeyleri sorgulayıp, düşünüp yine kendi kendime ve yine kimsenin çürütemeyeceği açıklamalar getirip mutlu olsam. Ben ki, bu yüzden hep sevdim trafiği, normalde oturup düşünmez insan kendi başına, hep bir şeylerle meşguldür çünkü, ama trafik öyle mi, bizi durdurup “alın size düşünmek, kendi kendinize konuşmak dışında yapacak hiçbir şeyin olmadığı bir zaman dilimi” demiyor mu? Vallahi kıymet bilmiyoruz. Oturduğumuz yerde şehre ve arabalara kızmak yerine hayal kursak, dalıp gitsek çok da çabuk geçiyor zaman aslında. Arabanın arka koltuğundan evleri ve arabaları seyretmek, onlara hikayeler uydurmak, acaba nasıl insanlar var ve şu an neler yapıyorlar diye düşünmek ne eğlenceli şeydir bir bilse insanlar… Gerçi arka koltuğa kurulup bunlarla ilgilenmek kolay tabii, ama kullanana yazık değil mi? Ben trafiğin tadını çıkarıp, umarım uzun bir süre açılmaz diye düşünürken, debriyaja basmaktan ayağının uyuştuğundan yakınan şoför bir parça vicdan azabı duymama sebep olur hep. Bencillik mi var bende? Yok canım, trafiği ben mi kilitledim sanki? Peki ya elektrik gittiğin zaman sevinmem, o da mı bencillik değil, annem babam işlerini yapamamaktan şikayet ederken? Ama elektriğin gitmesinde de benim rolüm yok ki, sevinmek suç değildir herhalde. Onların üzülmesi, sinirlenmesi suç değilse benim sevinmem de değildir. Hepimizin içinde yok mu hem, asla söz geçiremediğimiz, tüm ahlak ve etik anlayışımızdan bağımsız çalışan ve tamamen insani zaaflarımız üzerine kurulu bir istek mekanizması? Bazılarımız daha iyi baskılayabiliyoruz sadece, engel olmak değil de, yokmuş gibi davranmak olsa gerek. Halbuki en iyisi, varlığını kabul edip ve onunla barışıp, davranışlarımıza olan etkisini en aza indirmeye çabalamak. Sevgili söz dinlemez ve yaramaz bilinçaltı parçam, aklıma soktuğun ve hissettirdiğin şeylerin vicdan azabına sebep olmaması için seni sadece dinliyorum, söylediklerini göz önünde bulunduracağım, söz, ama sadece o kadar. Dillendirmek, paylaşmak yok. En doğruyu bulma yolunda ilerlemek için bir aşamasın sen benim için. Sahi, en doğruyu bulmak ne zor! Ne çok engel ne çok aşama… İnsanı en çok yoran şey bu arayış zaten. Verilen sözler, karşılanmaya çalışan beklentiler, herkesi idare edebilmek, kimseyi kırmamak uğruna geliştirilen stratejik davranışlar… İnsanı yıpratan şeyler bunlar.

Hava da kararmış farkına varmamışım hiç, korkuyordum kapkaranlık olacak diye ama öyle olmamış. Yok, elektrikler geldiğinden değil, ayın parlaklığı çıkmış ortaya ve yıldızlar. Aslında ne çoklarmış da farkına bile varmamışız. Ay dedem halinden pek memnun, gülümsüyor sanki oradan bu tarafa, ” yaa “diyor, “tek gerçek uydu benim, başkalarına güven olmaz, bir anda yarı yolda bırakıverirler sizi de kalırsınız öylece. Kapıldınız gittiniz beni görmez oldu gözünüz, ama bakın en güçlü, en kalıcı benim işte”. Ben unutmam seni Dünya’nın yegane gerçek dostu, hep izlerim o akmaya başlamasına üzüldüğüm trafikte, yolda giderken bizimle yarıştığını bilirim. Bir türlü aklım almaz nasıl da içinde bulunduğum araba ile beraber ilerlediğini. Hem hadi ilerledin diyelim, başkası için aynı anda başka yöne gidiyorsun biliyorum, ve bir başkası için hep aynı yerde duruyorsun. Hayran kalırım bu meziyetine. Çünkü görüyorum ki biz bunu yapamadığımız için sorunlar çıkıyor hep, herkes için her an olmamız gereken yerde olamıyoruz, yapmamız gerekeni yapamıyoruz. Bir ikisini yapsak, üç dedin mi çuvallıyoruz. İyi oldu bugün, değerini anlarlar senin de, ve belki görürler, fark ederler kendi acizliğimizi. Söylendim durdum işler yarım kaldı diye ama, bir rahatlık çöktü üstüme ne yalan söyleyeyim. Sorumluluklardan kurtuldum bu sayede, yapacak bir işinin olmamasını da özlüyor insan. Bir de ulaşılamamayı özlüyor bazen. Şu telefon bunca zamandır çalmıyor, bir mesaj bir haber gelmiyor ya, sıkılırım boşluğa düşerim sanmakta yanılmışım. İstemeyip de mecburiyetten cevap verdiklerimi fark ediyorum, aslında zorunluluktan, ayıp olmasın diye geri dönüşler yaptığımı anlıyorum. Çok bunaldığım anlarda uçak moduna alırdım telefonu, yine bir parça vicdan azabı, insanlara ayıp ediyormuşum hissi ile. Oysaki şu an elimde olmadan bir uçak modu içerisindeyim. Vicdan azabı duymama gerek yok, ne mutlu! Bir kapana kısılmışım sanki adı özgürlük olan, ne tuhaf özgürlüğü bile özgürce seçemeyişimiz. Bir anda anlıyorum ki, şu teknolojiden mahrumiyet ve sorumsuzluk zorunluluğu uzun sürsün istiyorum. Bir kere de, diyorum, bir kere de bir zorunluluk özgürlük ve hafiflik hissettirsin, fena mı?

Yüklə 12,01 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə