MeratiBİ İlahiye kasidesi



Yüklə 0,72 Mb.
səhifə1/8
tarix07.08.2018
ölçüsü0,72 Mb.
#68178
  1   2   3   4   5   6   7   8
TEVHİD RİSALESİ

VE

İLAHİLER




Ahmet ARSLAN
SALİHLİ – 2009
İnternet adresi
www.tevhidderyasi.com

Msn adresi: ahmet_efd@hotmail.com
Kitap isteme adresi

Ahmet ARSLAN
Tel: 0236 714 79 44
Ö N S Ö Z
Rahman ve rahim olan Allahın adıyla,

Âlemlerin rabbı olan, cenab-ı Allaha sonsuz hamd olsun. Onun iki cihan güneşi Resulullah efendimizede binlerce selat-ü selam olsun.

Bu eserimi risale ve ilahilerden meydana gelen bir zevk ile ihvan kardeşlerime faydalı olabilirim düşüncesiyle yazdım. Bundan evvel yazmış olduğum 7 eserimden sonra 8. olarak bunuda Rabbım lütüf etti. Binlerce kere hamd ve şükür ederim. Cenab-ı Allahın zatından sıfatlarına tecelli ederek Muhammed aynalarında Âdemiyet sırrını daima görmek ve seyretmek için insanları yaratmıştır. Bunca evliya ve embiyalarında kendisinin bu vahdet tecellilerini zerreden küreye kadar nasıl şeriat farkı ile zuhur ettiğini öğretmek için onları göndermiştir.

İhvan kardeşleriminde kendi mazharların da Allah ve Muhammedin Âdemde nasıl Tevhid yapılarak, yaşam halinde zuhura geldiğini bilmek görmek ve sonrada olmak şekliyle yaşam halini bu risale ve ilahilerde bulacaksınız. Yeterki her mesele üzerinde uzun uzun tefekkür edilsin. Çünkü çok ayet-i kerimelerde sizler tefekkür etmezmisniz, sizler düşünmezmisiniz. Buyrulmuştur. Zira bu risaleleri öğrenip yaşama geçirmeden ademiyet zevkine sahip olup yaşamamız mümkün değildir. Bütün kardeşlerime faydali olması dileleklerimle, sevgi ve saygılr.

Ahmet ARSLAN
ÂDEM RİSALESİ

Âdem ne demektir. Âdem cenabı Allahın, hüviyet ve eniyetini, kendi mazharında cem etmiş, Allahı ve Muhammedi zahir olarak kendinde açığa çıkaran demektir. Âdem, Âdemliğini bulasıya kadar, çok merhaleler katettikten sonra, Âdemiyetini bulmaktadır, yoksa her gördüğümüz insan Âdem değildir. Tin Suresi ayet 3 “Biz insanı en üstün yarattık” ifadesi, Âdem içindir, bir hadiste “kuran ile insan eşittir” buyurulmaktadır. Kuran’ın veya Âdemin tahsili 4 ilimle elde edilebilir.

1-Şeriat

2-Tarikat

3-Hakikat

4-Marifet ilimleriyle kuranı kerim tahsil edilebilir.

Âdem demek varlığı olmayan, yok demektir. Âdem ise, işte o kendine ait varlığı olmayan mazharda, Cenâb-ı Hakk’ın Hüviyet ve Eniyetini kemâlâtıyla cem edip zuhura çıkarma mazharıdır. Bunun birine şapkasız âdem, varlığı olmayan hiç anlamına gelen Âdem demekteyiz. diyeri ise, şapkalı Âdem, yani cenabı hakkın hüviyet ve eniyyetini kendinde cem ederek açığa çıkaran mazhar anlamındadır.

Türkçede Adem yazılırken A harfinin birisine inceltme işareti olan şapka konmakta, birisine ise konmamaktadır, anlaşılması için, şapkalı veya şapkasız diyorum. Âdem kelimesi kul kökünden gelmektedir. Onun için, Âdem’de iki yön vardır:

Et ve kemik yönü olan Eniyyeti ki fânidir. Cemadat’tan Nebadat’a, oradan Hayvanat’a, oradan İnsana teşri devriyesi ile daima tebdilâta tâbi olup durmaktadır. Bugün var yarın yok olur. Ruhumuzun taşıyıcısı, hammalıdır. Günü gelince, görevini tamamlayıp, bu âlemi terk eder. Zamanla Cemadat’ta görevini bitirdiğinde, teşriye yönü ile Nebadat’a geçer. Oradan Hayvanat’a, oradan da İnsan varlığına intikal ederek teşriye devriyle, devr-i daim eder. Her bir mertebeden diğerine geçerek binlerce sene kalıp, milyonlarca parçalara ayrılarak yoluna devam eder.

Âdem’in yaradılışı, Mekke şehrindeki Numan vadisinden melâike-i kiramdan Azrail (A.S) tarafından çamuru alınarak Allah’ın Cemâl ve Celâl elleriyle yoğrulup insan sûretinde meydana getirilmiştir, arta kalan çamurlada hakikat şehri yapılmış, buna Pir hz.leri simsime çamuru demektedir. Bu insan kalıbı üç yüz yıl ateşte pişirilmiştir, her bir yüz yılsonunda bu Âdem çamuruna “sen kimsin ben kimim” diye soru sorulmuş.

Oda, sen sensin ben benim demek suretiyle cevab vermiştir. Üçüncü yüz sonunda sen kimsin ben kimim diye Rabbı tekrar sorunca, şöyle cevap vermiştir, ben aciz bir kulum, sen ise Alemlerin Rabbı olan Allahımsın” demiştir.

İşte bu üç yüz sene ateşte pişirildikten sonra tam Rubûbîyyet hali hazır olduğu görülünce “ve nefahtü fihi min ruhi” ayeti gereğince Rabbi tarafından ona Ruhundan bir Ruh üfürülmüştür. Ef’âl yüzü, Sıfat yüzü ve Zat yüzleriyle pişirilip kemale gelen salik fena fillah olmuş olur. ”Kalbler zikirle mutmain olur. ”ayrıca” zikirle kalpler huzur ve sukûna kavuşur” Ayetlerinin bizleri ikaz ettiği gibi, Rabbımızın Ruhundan bir Ruh üfürme olmadan pişirme fırınına konmaz. Bu üç yüzyıl da piştikten sonra, ilim sahibi olan Allah, ma’lûm olan bizim, kıvama geldiğimizi, emaneti kaldırabileceğimizi görünce, Ruhundan bir Ruh üfürecektir. İşte o zaman, o salikte anne karnındaki çocuk gibi hareketler başlayacaktır. Çocuk kız ise 9 şühûd hali ile veled-i kalbin tecellisi, oğlan ise 9 şühûd ve 10 duygu zevkleri ile veled-i kalb yani kalbin oğlu zuhur edecektir. Âdem ancak bu saydığımız nefs âlemi olan fena-i tam olmadan Âdem olarak görünmeyecektir. Fakat ilk insan, Rûhullah (Allah’ın ruhu) olarak kişide kemâlâta geldiğinde kemâlât tecellileriyle bu suret ve şekillerden kendini ilân edip görünmeye başlayacaktır.

Kemalat ve rahmaniyeti ile cami-ül esma olarak Rabbimin tek göründüğü yer insan mazharıdır. Bütün âlemi kendi inhisarı altında cem etmiş olduğu için ona insan denilmiştir. İbrahim Hakkı Hazretleri “Ey kişi sen âlem-i kübrasın. Kendine dikkatle bak. Cennet de sende Cehennem de sende, Sırat da sende Mizan da sende. Sen ceseden küçük bir varlıksın ama manada bütün 18 bin âlem sende toplanmıştır.” buyurmuşlardır.

Ruhsal vücudumuz olan sîret yönümüz, bezm-i elest olan Hakk Mürşidinin dizinin dibinde, Hicr Suresi 29. ayeti “Ruhumuzdan bir ruh üfledim” gereğince, Rabbinin evvelâ zikir ruhunu üfürdüğünde, o salikte ne kadar Rabbine sevgi ve teslimiyeti varsa, o kadar onda zikir ruhu tecelli etmiş olacaktır. Hakk Mürşidi tarafından atılan bu Muhammedî zikir tohumu, ona her yerde ve işinde, Rabbi ile daima beraber olma zevkini verecek ve kendisinden zikredenin de, Rabbi olduğunu anlayacaktır. O salik Rabbini can-ı gönülden seviyorsa, Rabbinden ayrılmamak için saat gibi gönlünde zikreden Rabbini yakın takibe alarak, O’nu dinleyecek ve O’nunla daima zikirde beraber olma zevki ile dirilmiş olacaktır.

Bu zikir ruhundan sonra, onun Hakk Mürşidi, Ef’al-i İlâhiye Ruhunu, Sıfat-ı İlâhiye ve Zat-ı İlâhiye Ruhlarını üfürerek, Muhammedî tohumunu salikin gönül tarlasına ekmiş olur.

Salikler bu Muhammedî tohumunu, zikir, şuhûd ve rabıtalarla sulayıp, çapalarsa, o salikin Muhammedî vücûd ağacının, yeşerip dal ve yaprakların arasında çiçek açtığını görürüz. Artık, “Nefsini bilen Rabbini bilir.” Hadis-i Şerifi gereğince, kendisinin diye bildiği vücudunun Rabbinin vücudu olduğunu anlamıştır. Rabbinin ise, Kaf Suresi 16. ”Biz kulumuza şah damarından daha yakınız” ayeti gereğince, gönlünde tahtını kurduğunu, o kulundan duyan, o kulundan gören ve o kulundan her türlü icraatı yapanın Rabbi olduğunu anlamış olur. Zikir ruhundan başlayarak Ef’al-i İlâhiye ruhu, Sıfat-ı İlâhiye ruhu ve Zat-ı İlâhiye ruhuna hamile kalan salik, manevî sîret vücudunu bir anne karnındaki çocuğun birinci 40 günde kan pıhtısı, ikinci 40 günde et parçası, üçüncü 40 günde kol ve bacakları teşekkül ederek hareket ettiği gibi, hareket edecektir. Biz bu devreye Tevhide, Âdem’in Fena fillâh olan uruc seferi diyoruz.

Âdem Ruh sahibi olarak yaratılmış, fakat henüz sıfatlarından zuhur etmediği için, kendisini ispat edememektedir. Kadir Suresi 4. ”O gecede melekler ve Ruh Rabbinin izniyle fecrin doğuşuna kadar inerler” ayetinde de belirtildiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın Vahdâniyyeti olan gecede, bütün sıfatlarından kemâlâtıyla zuhur edesiye kadar, Ruhun, Melek olan kuvveleriyle, Rabbinin o kişideki kabullenişi kadar sıfatlardan tecelli etmiş olur. İşte, Ruhun zuhuruna kadar Âdem’in urucu ve sıfatlardan tecellisiyle Nuzûl devresini bitirdikten sonra, Vücûd’un Vücûd’ullah olmasının Tevhîd idraki ile Âdem yaratılmış olacaktır. Yoksa bu gördüğümüz bütün insanlar Âdem değillerdir. Onun için Âdem üç nev’i dir.

1- Surette Âdem sîrette hayvan

2- Surette Âdem sîrette nakıs

3- Surette Âdem sîrette de Âdem

Surette Âdem sîrette hayvan olanlar, “hay” diri demektir. ”van” varlık anlamına gelir. Yani “hayvan” diri olan canlı varlıklar demektir. Yiyen, içen, nefsanî bütün istek ve arzularını yerine getiren anlamındadır.

Sîrette nakıs olanlar da, Âdemiyet tahsilinde olup, henüz kemâlâtı elde edememiş kişilerdir.

Suret ve sîretinde Âdemiyetini bulanlar ise, Hakk Murşîdinden Ruh üfürülmüş ve Âdemiyetinin idrak kemâlâtına vâkıf olanlardır. Âdem’in bütün varlığı Hakk’ın varlığı olduğunu zevk etmiş, Hakk’ın yeryüzündeki halifesidir. Cenâb-ı Hakk, Âdem yüzünden Zatını ilân etmiştir. Onun sureti Âdem, sîreti Hakk’tır. Yalnız ona Hakk denilmez. Âdem’in başındaki “A” Harfi Allah’ı remzeder, “dem” de zaman demektir. O dem, bu demdir. Anlayan anladı. Anlamayanlar da yalnız dinledi.

Rubûbîyyet yönü, Araf Suresi ayet 172 “Âdemoğullarının zürriyetlerini arkalarından çıkartarak, Nefis’lerini şahit tutup, biz sizin Rabbiniz değil miyiz dedik. Evet Rabbimizsin şahit olduk dediler.” İşte bu Rubûbîyyet (Terbiye ve irşad etmesi) yönü ile bir kâmilden insani asliyesini öğrenir. Kişi akıl baliğ olduğunda, Rabbini idrak edip bu dünya bataklığı olan esfel-i safilinden kurtulmağa başlayacaktır. Bedenin akil baliğ olması 13-14 yaştır. Fakat insan, ruhen bu yaşlarda Rabbini idrak edemiyorsa o kişi bedensel olarak akil baliğ olmuş,

fakat ruhen daha Rabbini idrâk edebilecek bir durumda olmadığı için, Akıl baliğ olmamıştır. Dolayısıyla da iman edemez.

Kişi ruhen, ister 40 ister 50 yaşlarında olsun bunu kabul edebilirse, işte onun akil baliğ olması o zamandır. Bu kişideki kabulleniş, onun artık Âdemiyetinin sırrını öğrenme yolculuğuna başlaması, bir Mürşîd-i Kâmil mazharından Rabbinin çağırması ile olacaktır.

İşte o Mürşîd-i Kâmile biat etmek için diz dize geldiği an, onun elest bezmidir. Çünkü henüz daha kendini bilmeyen bir kişi doğmamıştır ve Rabbi tarafından o andan itibaren yaratılmaya başlanacaktır. İşte zahir olarak Araf Suresi âyet 172 deki “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” sözünün ispatı, bir Mürşîd-i Kâmil önünde yapılmış oluyor. İrşâd ve terbiye olmak istemeyen bir kişinin, kâmil huzurunda ne işi var. Onun hâl ve kal lisanı ile bunu, kâmilin huzurunda göstermesi, imanını göstermiş oluyor.

Bizler Âdem deyince, yalnız suret yönü ile herkese Âdem gözü ile bakmaktayız. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerim’inde, herkese Âdem veya insan demiyor. Mısrî Niyazi Hz. leri bir ilâhîsinde:

Kim ki Âdemliğini buldu odur Âdem,



Âdemliğini bulmayan hayvandır ancak” demiştir.

Şu halde Kur’ân'ın tabiri ile:

1- NAS (insan toplumları)

2- İns (nakıs olan, eksik kişiler)

3-İnsan (sûrette de, sîrette de Âdemiyetini bulmuş, Âdemiyet sırrına vâkıf olanlar)dır. Onun için

1- Surette insan fakat sîrette hayvan olanlar

2- Surette insan, sîrette nakıs olanlar eksik kişiler

3-Surette insan olduğu gibi sîrette de, insan-ı asliyesini bulan Âdemlerdir.

Âdem bu kâinatta, en son erişilmesi gerekli olan bir varlıktır. Çünkü Cemadat, Nebâdât ve Hayvanat’ta olmayan yüce hasletler bu insan dediğimiz Âdemde mevcuttur. Bu âleme gelesiye kadar yarım devir yapan bu insan, Can kavmi, Cin kavmi ve İns kavimleri gibi merhalelerden geçerek, insanlığını bulmaktadır. Bu gün Can kavmi, Cin kavmi, İns kavmi kimlerdir. Diye soracak olursanız;

Can kavmi: yiyip içen ve yalnız nefsi için yaşayan, Hakk ve hakikattan tamamen uzak inançsız toplumumuzdaki kişilerdir. Cin kavmi ise iki bölümde müteala edilmektedir.

1- Süfli Cin kavmi.

2- Sünni Cin kavmi.

1- Süfli Cin kavmi: Bunlar şeytan meşrebli, başkalarının daima kötülüklerini düşünen ve onun bunun çukurunu kazan kimselerdir. Buna vücut ülkemizde Nefsi emmare kavmide diyebiliriz. Süfli cinler, insanların nefsi Emmare şübesinden içraatlarını gösterirler, yoksa nefsi emmare nefsin en süfli sıfatıdır. İnsanlardaki bu sıfatı kullanarak, onları insanlarda görmek mümkündür.

2- Sünni Cin kavmi: Bunlar taklidi bir iman sahibi olmaları nedeniyle her ne kadar ibadet ve taat yapsalarda, bir türlü süfliyet vadisi olan vehim, hayal, vesvese vadisinden kurtulamayan kişilerdir. Yoksa zan ve hayellerimizde yarattığımız gözle görülemeyen latif ayrı birer varlık değillerdir; bu latif varlıklar tecelli ettiği mazharlarda, fiilleriyle kendilerini, Arif olan kardeşlerimiz tarafından daima günümüzde görülmektedir. Bunlar iman etmiş, hatta içerlerinde şeklen Hacı Hoca gibi isim almış müslüman bildiğimiz kişilerde mevcuttur.

Kuranı kerim Rahman suresi ayet 33 “Ey cin ve insan topluluğu, gücünüz yeterse göklerin ve yerin etrafından çıkıp gidin. Gidemezsiniz velevki bir sultanın güçü ile” buyurulmaktadır.

İster Cin olsun isterse, cinin alet ettiği insanlar olsun, bunlar bir Mürşidi kâmil olmadan, süfliyet vadisi “esfeli safilin” olan dünya yüzünden, letafet âlemi olan gökyüzüne çıkmaları mümkün değildir buyurulmaktadır. Herkez kendisini yakın takibe alarak baksın stres, üzüntü, keder, alamadım veremedim, mal mülk derdi, çocuk derdi gibi dünya dertleri bir kişiyi ihade etmişse, onlar daha dünyada iken Cehennemde yaşamaktadırlar. Elbette ahirettede Cehennemde olmaları mukadder olur. Zira dünya Ahiretin tarlasıdır. Burada gönül tarlasına ne ektik ise Ahirettede onu biçeriz.

İns kavmi: Can ve Cin kavim mertebelerini geçerek, bir Mürşidi kâmile tabii olarak, Tevhid tahsiline başlamış, fakat henüz eksikliklerini tamamlayarak İnsanlığını yani Âdemliğini bulmamış Tevhid yolcularıdır. Cenabı Allah “siz bildiklerinizle amel edin Allah size bilmediklerinizi öğretecektir”.

Buyurmaktadır. İşte bu İns kavminden sonra İnsanı asliyesini bilenler, bundan sonra ancaksın insan olarak yaratılmış olacaklardır.

Rahman Suresi 1. ve 2. ayetlerde “Rahman olan Kur’ân’ı talim etti” buyruluyor. Pekii kimlere talim etti? Elbette henüz daha insanlığını bulmayan, Can kavmi, Cin kavmi ve İns kavimleri gibi çeşitli iman seviyesinde bulunan eksik olan kişilere talim etti.

Rahmâniyyet, Cenâb-ı Allah’ın kemâlât sıfatı olan Mürşîd-i Kâmillerdir. İnanan kişiler bu tahsille insanlığını bulmuş olacaktır. Yoksa suret te İnsan, sîrette Hayvan kalınmış olunur. Rabbinin terbiye etmesiyle, insan-ı asliyesini öğrenen bir salik, Nefsini tanımıştır. Nefsini bilen ise Rabbini bilir. O kişi Nefsine ve Rabbına arif olmuştur. İsra Suresi 85. ayette: “Bir de sana Ruhtan sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin bir emridir.” buyruluyor. Peki, irşâd ve terbiye eden Mürşîd mazharından Rabbimiz bize ne emir vermektedir.

Bunu kendimize sorduğumuzda, hadisat dediğimiz bu âlem ve Âdemde, Cenâb-ı Allah’ın üç tecellisi olan, Ef’alini, Sıfatlarını ve Zatının öğrenilmesini emrettiğini görmekteyiz, şu halde kendisindeki Ruh bu üç tecelli imiş.

Zaten kişinin kendi insan-ı asliyyesini tahsil etmesi demek, kendi diye bildiği, Cenâb-ı Hakk’ın varlığı olan bu tecellileri, bilmesi, görmesi ve O’nunla O olup yaşamasından ibarettir.

Hem“la havle vela kuvvete illa billahil aziym”diyoruz. Yani “kuvvetim ve kudretim yoktur.

Bunların hepsi senindir ya Rabbi”diyoruz, hem de kendimize nisbet ediyoruz. Bu şirk olmuyor mu? Elbette şirk olmaktadır. Bunu söylemek çok kolay, fakat bu merdiven basamaklarını, teker teker çıkarak, menzile varıp Âdemiyeti bulmak çok zordur. Sabırla birlikte “mutlaka elde etmeliyim” diye azim gereklidir.

Bu kişilerin bedeninde taat, nefsinde boyun bükmek gibi küllî teslimiyet olmalıdır. Bu kurbiyet onların kalbinde, huzur ve mutluluk meydana getirecektir. Bu huzur vadisinde bulunanlarda, ruhani şuhûd olacağından, daha bu âlemde iken Cennet içinde yaşama imkânına kavuşmuş olacaklardır.

Bu kâinatta, bütün varlıklar, gayriyet vadilerinden Âdem meyvesi olabilmesi için, koşu halindedirler. Çünkü bu kâinat ağacının meyvesi Âdem’dir. Kim Âdemiyetini buldu, işte onlar murâdlarına erdiler. Kimler bulamadıysa yolda dökülenler oldular.

Tarlaya ekilen bir meyve çekirdeği bile meyve haline dönüşesiye kadar ne merhaleler geçirerek meyve olmaktadır. Aynen bunun gibi, bahçıvan olan Mürşîd-i Kâmilin, salik olan kişilerin gönül tarlasına ektiği, Âdemiyet tohumu, birçok ibtila merhalelerinden geçerek,

Cenâb-ı Hakk’ın kul mazharındaki üç tecellisinin, Rûhullah haline dönüşmesidir. İşte Âdem’in yaratılma yeri burasıdır. Kur’ân-ı Kerim’in Bakara Suresi 30. ayet-i kerimesinde “Rabbin meleklere, ‘ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Melekler de, biz seni hamdinle tesbih ve noksanlardan tenzih etmekte olduğumuz halde, orada fesat çıkaracak ve kan dökecek kimse mi yaratacaksın demişlerdi. Allah: ‘ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim’ buyurdu.” Buyruluyor. Bu hitap henüz daha Âdemiyetini bulmamış salik durumundaki melekleredir.

Mürşîd-i Kâmilin etrafındaki saliklerin hepsi melek durumundadır. Ayrıca, enfüsümüzde Ruh âlemi, Kalb âlemi ve Nefs âleminde bunların levhaları olarak suretleri vardır. Çünkü “Her şeyin hazinesi bizim indimizdedir” buyrulmuştur. Her şeyin malûmatı nisbetinde, Cenâb-ı Hakk’ın tecelli ettiğini Hicr Suresi 21. âyet bunu bize ispat eder.

Onun için Âdem sırrı henüz zuhura gelmeden Ruh, Rab ve Nefs âlemlerindeki suretinin vücudu, Allah’ın meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demesidir.

Allah Âlim, kullar ise malûmdur. Cenâb-ı Hakk, Âlimliği ile Nefs, Kalb ve Ruh vadilerindeki, saliklerin hallerine vâkıf olduğu için, bir halife yaratacağım demiştir. Melekler bu âlemdeki bütün sırları bilemedikleri için, halifeliğe kendilerini daha uygun görmelerinden mütevellit, “Biz seni tesbih ve takdis etmekteyiz” dediler. Melek durumunda olan bir salik de, kendisinin üstünde olan kişilerin irfâniyetinden haberdar değildir. Ama kendi mertebesinin altındakilerden haberdardır. Onun için süflîyyâttaki Nefs vadisinde, Âdem’in fesat ve kan dökeceğini bildikleri için melekler, “Yeryüzünde, fesat ve kan dökecek bir kimse mi yaratacaksın”demişlerdir. Cenâb-ı Allah da, “Sizin bilmediklerinizi ben bilirim”demiştir. Elbette her şeyin en iyisini bilen Allah’tır. Meleklerin Cenâb-ı Allah’a karşı böyle bir hitapta bulunmaları, onların itiraz etmeleri anlamına gelmektedir.

Nefsten münezzeh olan melekler, Cenâb-ı Hakk’ın yalnız emirlerini yaptıkları halde, bu mevzuda neden itiraz etmişlerdir?

Çünkü buradaki melekler, saliklerin durumunu arzetmektedir. Her salik Rabbine karşı kurbiyet içindedir. Her ne zaman içlerinden bir halife seçildiğinde, hiçapları açılmayan saliklerin, halife seçilen kişinin yüceliklerini değil de, suret yönünü görmesi nedeniyle, süflîyyât vadisi olan nefsine düşerek itiraz eder.

İşte Bakara Suresi 31. Allah Âdeme bütün isimleri öğretti. Sonra eşyayı ayette “meleklere gösterip, eğer sadıklardansanız bunların isimlerini bana haber verin buyurdu” buyruluyor. Yani Cenâb-ı Allah “allemel esma” olan bütün âlemlerin ismini Âdem’in kalbine ilka etti.

Âdem, bütün esmaları ihata eder. Nur-i Muhammedi ve esmayı Âdem sureti ile zahir oldu.

Âdem dediğin el ayak baş değil.

Âdem Ruha denir, suret ile kaş değil

Ten, et ve deridir Ruh onun serveridir

Hakk sırrıdır Ruhsuz beden hoş değil.

Ahmet sen kendini Âdem sanma

Âdem sendeki özdür, söz değil.

Hz. Muhammed (AS) mazhar-ı Zattır. Âdem ise, mazhar-ı Esmadır. Nür-i Muhammed’in bu âleme zuhuru, Âdemle olmuştur. Onun için, allemel esmanın talim edilmesi, Âdem’in ruhundan zuhura gelmiştir demektir. Resûlullah efendimiz, bir hadislerinde, (Evvelâ ma halakallahu Ruhu) “Allah evvelâ benim ruhumu yarattı” buyuruyor. Resûlullah efendimizin külli ruhu, bütün 18 bin âlemde tecelli ederek esmalar aldı. İşte bu ruhu okuyabilenler, âlemlerin esmalarını da okumuş olurlar. Aslında Ruh birdir. Parçalanma kabul etmez. Fakat tecelli ettiği mazharlarda Esma alır. Bakara Suresi ayet 32 de “Melekler: ‘seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir ilmimiz yok. Muhakkak sen her şeyi hakkıyla bilensin. Üstün hikmet sahibisin’ dediler” buyruluyor.

Çünkü melek durumunda olan bütün saliklerin, ilmel yakinlikleri, onların şuhûd sahibi olduğunu göstermez. Âdemiyet sırrına, Ruhun şuhûd zevki ile mümkün olacağından, vücûdlarında bu Âdemiyet kemâlâtsızlığının zuhuru şuhûd zevklerine sahip olmadıklarının bir ifadesidir. Allah’ın Âlim ve her şeye lâyıkıyla hâkim olduğunu bilmeleriyle de teşbih etmişlerdir. Onun için daha evvel halifeliğe bizler de lâyıkız dercesine itiraz eden Melekler, allemel esma hakkındaki bilgiyi Cenâb-ı Hakk isteyince,

Zelil ve hakir olarak, mahcubiyetlerinden eksiklenerek “Ya Rabbi senin bildirmediğin bir şeyi biz bilemeyiz.” dediler.

Cenâb-ı Hakk da Bakara Suresi 33. âyette“Allah Âdeme: ‘Ey Âdem eşyanın isimlerini, meleklere haber ver’ buyurdu. Âdem de o isimleri meleklere haber verince, Allah: “Ben size söylemedim mi, göklerin ve yerin gaybını ben bilirim.

Açıkladığınızı da, gizlediğinizi de elbette ben bilirim”buyurdu. Çünkü Âdem, Âdemiyet sırrını kendi vücûd ülkesinde şuhûdla zevk etmiş idi. Bunu meleklere talim et denmedi. Çünkü sîretteki şuhûd zevkleri lütf-u İlâhiye’dir.”Cenâb-ı Allah kimlere hikmet vermişse, onlara pek çok lütuflar ihsan eder.” ayeti bunun delilidir.

Bundan sonra Bakara Suresi ayet 34 de “Âdem sizin ulunuzdur. Ona secde edin denildiğinde, bütün melekler secde ettiler. Ancak İblis secde etmekten yüz çevirip kibirlendi de kâfirlerden oldu.” buyruldu. Burada meleklerin secde etmeleri, bedenimizin yerlere kadar eğilme secdesi değildir. Bu secde, tâbilik ve teslimiyet secdesidir. Meleklerin hepsi, tâbi olma ve teslimiyetlerini gösterdiler. Fakat, İblis secde etmedi.

Araf Suresi 12. ayette “Allah İblis’e ben sana secde ile emretmişken, seni secde etmekten alıkoyan ne idi?” buyruldu.”İblis şöyle dedi: Ben Âdemden hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” Ateş yandıkça alevleri yükseldiği için, gurur ve kibri; toprak ise, alçakgönüllü olmayı, her şeyi yerine göre kabullenmeyi remzeder. Çünkü toprağa her ne atarsanız atın hiç kabul etmiyorum demez.

Buna binaen Araf Suresi 13. ayette “Allah şöyle buyurdu. Hemen in oradan, sana Cennet’te kibirlenmek gerekmez. Haydi çık. Çünkü sen hor ve bayağı kimselerdensin” buyruldu.

Nefs olan kuvve-i vehimiye, Ruhun aklı idrakini bilemez. Dolayısıyla da, Âdem’in sîretini değil, suretini gördüğü için, zannındaki Allah’a ben senden başkasına secde etmem dedi. Çünkü Âdemdeki varlığın, Hakk’ın varlığı olduğunu bilemedi. İblis ezelden Vahdet nuruna perdeli olduğu için, Cenâb-ı Hakk ona bu hasleti vermişti. Böylece İblis huzurdan kovulanlardan oldu.

Âdem Cennet-i Âlâ’da bir zamana kadar, yalnız başına yaşadı. Yalnızlıktan canı sıkılmaya başladı. Her ne kadar daimi zikirle, Hakk’tan gayri bir şey görmüyorsa da, bir arkadaş arzu ediyordu. Bir gün uykudan uyandığında, başı ucunda bir kadın gördü. Ona “Sen kimsin” diye sordu. O da: “Cenâb-ı Hakk beni sana hayat arkadaşı olarak verdi.”dedi. Âdem de onun hayat sahibi olması nedeniyle“ Havva”dedi. Araf Suresi ayet 19 “Ey Âdem, ikiniz birlikte Cennet’te yerleşin. Dilediğiniz nimetlerden bol bol yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayınız ki, sonra zalimlerden olursunuz” buyruldu.



Âdem ile Havva bir zamana kadar Cennet’teki bütün nimetlerden yiyerek Cennet’te yaşadılar. Tevhîd Cennetinden kovulan İblis ise boş durmuyordu. İblis Rabbine yalvararak Araf Suresi ayet 14 “Ya Rabbi bana Kıyamete kadar ömür ve mühlet ver dedi” Araf suresi ayet 15 “Allah da‘sen mühlet verilenlerdensin” buyruldu. İblis buna binaen ayet 16 da “Yemin ederim ki, insanoğullarının doğru yolunun üzerine oturarak onlara vesvese vererek saptıracağım” dedi. Cenâb-ı Allah da Âdem ile Havva’ya, “Şeytan sizin açık bir düşmanınızdır” diyerek onlara ikazda bulundu.

Buna rağmen, İblis doğru Cennet’in kapısına giderek, içeriye girme formülleri aramaya başladı. Karşıdan yılan geliyordu. Ona “Beni de Cennet’e götür” diye dilekte bulundu. O da “Seni herkes Cennet’te tanır, ben seninle Cennet’e gidemem” dedi. İblis de “Ben senin ağzının içerisine girerek, senden gerektiği şekilde oradakilere konuşurum, beni görmedikleri için, seni konuşuyor zannederler. Dolayısıyla da beni ne görürler, ne de bilirler” dedi. Yılan da “O zaman olur” diyerek kabul etti.

İşte, dünya ehli olan yılan ağzından, Nefs-i Emmâre olan İblis insanın vücûd ülkesinde, insanın Cennet’ine girmiş olur. İblis doğru Havva’nın yanına giderek, onu kandırmaya başladı. havva’ya şöyle dedi.

Araf Suresi ayet 20 de “Rabbiniz size şu ağacı yasak etmekteki gayesi, devamlı cennette kalmamanız içindir.” dedi.” Ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim” deyip,

Yemin ederek onları inandırdı. Âdem ile Havva da yasak meyveyi yiyince Araf Suresi ayet 22 deki ifade ile “yasak meyveyi yedikleri zaman, ayıp yerleri kendilerine açılıverdi”

Âdem Cenâb-ı Hakk’ın Zat’ının, Havva’da Cenâb-ı Hakk’ın sıfatının sembolüdür. Âdem akl-ı küll, Havva ise nefs-i küll tecellisidir. Aklı temsil eden Âdem nefsi temsil eden Havva’ya ve Havva’daki Nefsi emmârenin arzu ve isteklerine uydu. Dünya arzu ve isteklerini temsil eden yılanla beraber, Nefsi emmâreyi temsil eden İblis birlikte hareket ederek, Nefs-i küll mazharı olan Havva’yı tesir altına alıp akl-ı küllü temsil eden Âdem’i de Havva’ya uydurdular.

Yılan ki dünya arzu ve istekleridir, bu isteklerle birlikte akıl ve iradenin, emmâre nefse meyillenmesi, Âdem’in yasak meyve olan, benlik devresine girmesine vesile olur. Havva, ben yedim hiçbir şey olmadı dedi. havva’nın yediği halde bir şey olmaması; aklın bir şeyi kabullenip, kalbin tasdik etmememesi, havaya bir şey olmaması demektir. Âdem’e yedirmeden, onda hiçbir değişiklik olması mümkün değildir. Zahirde bile, bir kişi başka bir kişiyi öldürmek istese, onun bu isteği fiile dökülmediği müddetçe ceza görmez.

Şühûd ve müşahede olmadan bir kişi ilimle, kendi varlığını Hakk’a verdim derse, kendinde tecelli eden Allah’ın Vahdâniyyet zuhurunu, kendine nisbet edip, “Ene” diyerek şirk işleyeceğinden, Cennet’ten çıkarılır.

Zira Hakk’a nisbet edebilmesi için şühûd ve müşahedesi olması lâzım idi. Olmadığı için, Tevhîd Cennet’inden çıkarılarak, süflîyyât vadisine geri dönmüş olur.



Rableri onlara “ben ikinize de bu ağacı yasak etmedim mi” buyurdu. Onlar da “Ey Rabbimiz nefsimize zulmettik Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, muhakkak biz ziyan edenlerden oluruz.” dediler.

Bir kişi nefsin kötü sıfatlarından sakınıp, Hakk’ın sıfatlarını zuhur ettiremezse, o zaman ziyan edenlerden olur. Dolayısıyla da Tevhîd Cennetinden mahrum edilmek üzere çıkarılır.

İşte bizler, Âdem gibi Tevhîd Cennetinden çıkarılıp çıkarılmadığımızı anlamak için:

1 - Vücudumuzla Hakk’a taatımızın yaklaşımı

2 - Ef’alde fena yaklaşımı

3 - Sıfatta fena yaklaşımı

4 - Zatta fena yaklaşımı yaptığımıza bakmalıyız.

Bir Mürşidi kâmile giderek, fiziksel bedenimizi, Nefsimizi, irade ve Ruhumuzu Allah’a teslim ederek, Nefs tezkiyesi yapmadan bu saydıklarım bir kişide tecelli etmez. Taatımız, Hakk’a boyun büküp teslimiyetimizi, teslimiyet ve kurbiyetimiz, kalbimizdeki huzur ve mutluluğumuzu, kalbimizdeki huzur da, Ruhumuzdaki her tecellinin şuhûd zevkini meydana getirecektir. Yoksa süflîyyât tecellisi olan gaflet, kişiyi vehim ve hayal şeytanlarına dost yaparak Nefsanî isteklerine tabi kılar.

Halbu ki böyle kişiler kendilerini hidayet bulmuş kişiler olarak zannederler. Ne yazık ki yanlıştır. Zira vehim ve hayalin vücûd ülkesindeki sultanı “zan” iledir. Zan ise iki türlüdür:

1-Su-i zann (kötü zan)

2-Hüsn-ü zan (iyi zan)

Bu iyi ve kötü zanların her ikisine de itibar edilmez. Zira hakikatta bunların diyeri yoktur.

Âdem (AS) ’e Araf Suresi 24. ayette “Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak oradan ininiz. Yerde sizin için, bir zamana kadar yerleşip kalmak ve yaşamak var.” buyruldu. Âdem Serendip adasına, Havva da Cidde’ye indirildi. Âdem 70 sene Rabbine yalvarıp tevbe etti.

Çünkü Bakara Suresi ayet 37 “Âdem Rabbinden bir takım kelimeler aldı. O’na yalvarıp tevbe etti. O da tevbesini kabul buyurdu. Çünkü tevbeyi çok çok kabul eden asıl esirgeyici odur.” buyrulmuştur. 70 sene sonunda, Cenâb-ı Hakk yalvarmalarını kabul ederek, Âdem ile Havva’yı Arafat’ta birleştirdi. Sonra Müzdelife'de manen nikâhları Hz. Muhammed (AS) tarafından kıyılmıştır.

İşte günümüzde de, nefs terbiyesi görenlerin, kendi diye bildiği varlıklarının Hakk’ın varlığı olduğunu idrak ettikten sonra, Rûhullah mertebesinde Âdem’in yaratılmasını zevk edecektir. Hakk’ın zahir, halkın batın olduğu bu mertebede, kişi Havva’ya, yani, nefsine uyarsa Cennet’ten çıkarılır. Çünkü Nefs yönünden “benim”demiş olmaktadır. Bu sözü Âdem mahzarından“ Benim” diyen Cenâb-ı Hakk ise, o yasak meyvayı yemiş olmaz. Onun bu sözü kabul gördüğü için, daha üst mertebeye ancak vuslatı olabilir. Ayet-i kerimedeki yasak meyveyi yemek olarak vasıflandırıldığına göre, Âdem’in bu sözü kendisinin söylediği anlaşılmaktadır. İşte o zaman vehim, hayal gibi gaflet perdeleri kişinin şuhûdlarını yok edeceği için, o Cemalullah seyrini ona göstermeyecektir.

Âdem’le Havva’nın senelerce tövbe etmeleri, bu hicâbların kaldırılması için, canla başla Hakk yolunda çalışıp Muhammed’îliğini idrak etmelerine kadar devam eder. Yedi sıfat-ı subûtiyesinden Hakk ve hakikati şuhûd ettiğinde, bu Âdem’in Muhammed yüzü suyu hürmetine affedilmiş olur.

İşte Hakk’a ârifiyet mertebesi olan Arafat’ta, Âdem ile Havva birleşerek Müzdelife'ye geldiler. Kesret âlemindeki sıfatlardan, Ruhun tecelli etmesiyle, Muhammed’îlik zuhur eder. Böylece Âdem ile Havva’nın nikâhları da Hz. Muhammed tarafından manen kıyılmış olunur. Bir kişide, Ruh ve sıfatlar vücûdda birleşip zuhura gelince, nasıl bir Muhammedî meydana gelirse, aynen onun gibi, Ruh olan Âdem ile sıfat olan Havva da, bir vücûdda kemâlâtıyla zuhur ederse, o da Muhammedî olmuş olur. Her ikisinin birleşmesine, o vücûd vesile olduğu için, ona Muhammed bunların nikâhını kıydı denilir. Yoksa Hz. Muhammed’in yaşadığı devir ile Âdem’in yaşadığı devir, zahirde farklı zamanlarda olduğu için bu yönü ile değildir.

Araf Suresi ayet 31 “Ey Âdemoğulları, her Namazınızda, süslü elbiselerinizi giyinin. Yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” buyrulmakla,

Cenâb-ı Hakk’a yaklaşırken, amellerde ihlâs, kurbiyette tam teslimiyet ve Cenâb-ı Hakk’ın rızasından başka, hiçbir şeyle kaim olmamak suretiyle, Muhammed elbisesini giymek, yani şeriat elbisesini giyme diyebiliriz. Cenabı Hakk, Hakk ve hakikati müşahede ederek yaşamamızı istiyor. Çünkü bu zevkler, kalbimizle tenzih, hissimizle teşbih yapılarak zevkimizde Tevhîd olarak yaşama halidir. İşte Âdemiyet budur. Cenâb-ı Allah’ın Hüviyyet ve Eniyyet yüzlerini kendi mazharında açığa çıkarıp, şerh edenler, Âdemiyetini kazanmış olurlar.

Mısrî Niyazi Hz. leri bir ilâhîsinde şöyle diyor;



Hakk yüzü insan yüzünden görünür,

Zatını Rahman, şeklini insan eylemiş

İşte Âdemiyetini bulan bunlardır. Yoksa nefsan’i sıfatlardan geçmeden, yalnız ilim ile Âdemiyetin sırlarına vâkıf olanlar, Âdemiyeti bulmuş değillerdir. Zira onlar zanlarınca, Tevhidin fena mertebelerinde ilm-el yok olmuşlar, beka mertebelerinde de, Hakk’ın sıfatlarını kendi süflî sıfatlarında gizleyerek, kendilerinin hidayet bulduklarını zannederler. Zan ise vehmin başbakanıdır. Onun için Cenâb-ı Hakk cümlemize, kulluğumuzu idrak etmek ve yaşamak için, aşk versin, güç versin. Âdemiyet sırrını temkin halinde yaşatmak nasîb ve müyesser etsin. Âmin



ORUÇ RİSALESİ

Oruç, uruç etmek, yükselmek demektir. Nereden nereye yükselmektir? İkilikten birliğe yükselmektir. Cehaletten irfâniyete yükselmektir. Şirkten, gayriyetten, nisbîyetten birliğe, ayniyete yükselmektir. Oruç dört bölümde mütalaa edilir:

1- Bedenin oruç’u(şeriat-ı evvel oruç’u)

2- Kalbin ve gönlün temizlik oruç’u(tarikat oruç’u)

3- Hakikat oruç’u (ikilikten birliğe yükselme oruç’u)

4- Marifet oruç’u (esma ve sıfatların seyri)

Bedenle ilgili olan oruç’ta evvelini ve ahirini bilerek her ikisi arasında, yemek içmek ve nefsani istek ve arzulardan uzak kalmak olarak mütalâ edilir. Çünkü bu beden onbir ay çalışıp bir ay bakıma tabi tutulan bir fabrika gibi dinlendirilirse sıhhatte kalacağı muhakkaktır.

Bir hadiste "Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız" buyrulmuştur. Yalnız sahurda, akşama kadar aç kalmaktan korkarak tıka basa mideyi doldurup rahatsız olmak, iftar vaktinde de yine tıka basa yemek, yemek, bedeni dinlendirmek değildir. Aç kalmak kişiye tam manasıyla ölümü hatırlatıyor ve nefs muhasebesini yaptırıyorsa ancak o zaman bedenin oruçunun faydasını kişi görebilir.

Oruç, kişiye tulû emeli (uzun yaşama isteğini) yok eder. Sekeri mevt (ölümü hatırlama)yıda kişinin aklından çıkarmaz. Zira açlığından mütevellit, ölümü hatırlayarak, hırsla dünyada her şeye sahib olayım diye, helal ve haram demeden dünyaya sahib olmak istemez çünkü güç ve kuvvetten düşmekle dünya arzusu, hırs ve istek, ahreti düşünme haline dönüşür, açlık aynı zamanda her an ölümüde hatırlatır, bir gün sonunda mutlaka bedenen öleceğim diye, aşırı mal mülk biriktirmeyide yetecek kadar istemeye indirir. Ayrıca, aç ve muhtaç olan bütün kardeşlerinin durumlarını göz önünde bulundurarak cenabı hakka, halinden şükreder. Bedenin oruç’unu tutanlar, bu satırlarda izah edilemeyecek kadar çok sayıda faydalar elde etmektedirler.

Fakat İslâmiyetin oruç emrindeki daha fazla yüceliğe sahip olmak için beden oruç’uyla beraber olan kalb ve gönül temizliği olan tarikat oruç’u da tutmağa gayret göstermelidir. Böylece bedensel oruç’un yetmiş bin katına mazhar olur. Çünkü yalnız bedensel oruç’u tutanlar kalb ve gönül terbiyesinden üstün vasıfta lâyıkiyle nasîb alamadıkları için, onların yaşantılarında, sinirlilik, sağa sola sataşma gibi, sabırsızlık halleri görülür.

Hâlbuki oruç, günahlardan, kişiye zarar verecek her türlü kötülüklerden sakınmak içindir.

Gaflet ve dalâlete düşerek, ahlâksızlıktan sakınılmalıdır. Oruçta güzel ahlâk, edeb ve iffet vardır. Peygamberimiz, "Bir kişi size kötü bir söz söylediği zaman, siz ona kötü bir söz söylemeyin. ‘oruçluyum, oruçluyum’ desin" buyurdular. Görüldüğü gibi oruçlu bir kişinin, el, ayak, göz, dil gibi her türlü sıfat ve a’zalarını kötülüklerden sakınması gerektiği anlaşılmaktadır. Bunlarla her hangi bir hata yaptı ise, hemen tövbe etmesinin oruç’un aslı olduğu beyan edilmiş oluyor.

Oruç’un güzel ahlâk ve hakikî insanlığın ta kendisi olduğu, benlik, nisbetten, gurur, kibir, haset, fesat, yalan ve buna benzer bütün kötülüklerden sakınmanın oruç olduğu anlaşılmış oluyor. Oruç nefs terbiyesidir. Kur’ân-ı Kerim’de yasak kılınan, nefsin canavarlıklarını terk etmek tahsilidir.

Oruç, kişinin kalb ve gönlünü nefsin hükmünden kurtarmalıdır. Kalbin ilim ve irfâniyet doğrultusunda güçlenmesi gerçek oruçtur. Bir kişi oruçlu olduğu halde sağa sola saldırıyor, onun bunun kalbini kırıyor, ahlâk ve edeb kaidelerine riayet etmiyorsa, onun oruç’u yoktur.

Çünkü oruç kötülüklerden, ahlâksızlıktan, bilgisizlikten, kötü düşünüş ve davranışlardan sakınmak, güzel ahlâka ve bütün iyiliklere yükselmek için emredilmiştir. Onun için tasavvufta nefs tezkiyesi talim edilmektedir. Oda:

Mürşidi kâmile gelerek, daimi zikir, nefsin hakka teslimi, irade, Aklın ve ruhun Allaha teslimi ile fena fillah olarak, vahdaniyet deryasına ayak basanlar, kurtuluşa ermişlerdir.

Gelin kardeşlerim bu seviyede bir oruç tuttuğumuzu söylüyorsak gıybet dinlememeye özen gösterelim. Kötü görmemeye, kötü şeylerle dilimizi meşgul etmemeye, kötü şeyler düşünmemeye, gönlümüzü ve bütün sıfatlarımızı elimizden geldiğince Hakk’la meşgul etmeye, zikir ve fikirle uğraşmaya gayret gösterelim. Unutmayalım ki zikrimiz ne ise fikrimiz de o olacaktır. Bir günümüzün kaç saatini Hakk için ve kaç saatini halk için harcadığımızı daima kendimize sorup muhasebemizi yapalım.

İnsanlara Allah tarafından verilen en büyük nimet akıldır. Biz bu Akıl nimetini Nefsimizin emrinde kullanırsak, hiçbir zaman kurtuluşa ermemiz ve tuttuğumuz oruçlarında faydasını görmemiz mümkün değildir. Aklımızı, ruhumuzun emrinde kullanırsak işte o zaman oruçun faydasını görmüş ve kurtuluşa ermiş oluruz.

Hakikat oruç’unu ise ancak yukarıda açıkladığımız oruçları tutabilenler tutmağa hak kazanırlar. Zira bedensel oruç olmazsa ahlâk güzelliği olan tarikat oruçunu tutamaz. Bütün kötülüklerden uzaklaşmayan ve ahlâk güzelliği elde edemeyen de ikilikten birliğe vuslat olan hakikat orucunu tutamaz. Hakikatte oruç ‘uruc’ etmektir. Yani ikilikten birliğe yükselmektir.

Kişinin kendi varlığı ayrı, Hakk’ın varlığı ayrı iken, cehaletinden, gayriyetinden, şirkinden kurtularak, kendi varlığının olmadığını, varlık sahibinin Hakk olduğunu şühûd etmesi ve yaşamına geçirmesi onun oruçu olacaktır. Bu da bir Mürşid-i Kâmilden tahsil etmeden olmaz. Bir salikin, zerreden kürreye kadar her neye bakarsa baksın Hakk’tan gayri bir tecelli görmemesi, onun ikilikten birliğe vuslatı olacaktır. Onun gayriyete çıkmaması, dolayısıyla da ikilikteki bütün şirk ve kötülüklerden sakınması, onun oruçu demektir. Bütün ihtilâf ve kötülükler ikilikte olur. Birlik deryasında ihtilâf ve kötülükler olmaz.

Hakikatte ikilikle oruç da olmaz. Ölmeden evvel ihtiyarî bir ölümle ölenler oruç tutma zevkine sahip olabilirler. Oruçlu, her şeyi bir olan Cenâb-ı Hakk’ın tecellisini şühûd etmektedir.

Hz. İsa (AS) "İkiliğe çıkmak oruçu bozar" buyurmuşlardır. Yani, kişi kendisini Hakk’tan ayrı bir varlık sahibi olarak görüyorsa bu ikiliğe çıkma olacağından oruçu bozulur demektir. Görüldüğü gibi, nasıl bir cevizin dış yeşil kabuğu olmadığı zaman, içindeki ağaç kabuk teşekkül etmiyor, bu kabuklar olmayınca da içindeki cevizin özü olan hakikati teşekkül etmiyorsa oruç da böyledir.

Hakikat oruçuna sahip olabilmek için, cevizin yeşil kabuğu olan bedensel terbiye, cevizin ağaç kabuğu olan, ahlâk güzelliği ve kötülüklerden uzaklaşma oruçu olan tarikat oruçunu tutabilenler, ancak cevizin özünü yemeğe hak kazandığı için, birlik deryasına ayak basarak hakikat oruçunu tutabilirler. Yani bedensel olan şeriat oruçunu, ahlak güzelliği olan tarikat oruçunu tutabilenler, ancaksın ikilikten birliğe yükselme oruçu olan hakikat oruçunu tutabilirler, yoksa şeriat ve tarikat oruçu olmadan ben hakikat oruçu tutuyorum diyenler sahtekârdırlar. Onlar kendi kendilerini kandırırlar.

Marifet oruçu ise bu üç mertebede tutulan oruçların idrakini, gönlünde yaşama hâlidir. Kişi kendisine baksın, hangi mertebede bulunuyor ve oruç tutuyorsa onun oruçu o seviyededir.

En üstün oruç bütün sene müddetince bir gün tutup bir gün tutmamak oruçu olan Davut a.s. ın oruçu denmiştir. Çünkü, cenabı hakkın bu âlemde iki tecellisi vardır. Biri vahdet tecellisi biri kesret tecellisidir. Davut a.s.her iki tecelliyede mazhar olduğu için, vahdette oruçlu olduğu, kesrette ise halkla birlikte kendisini görmesi nedeniyle oruçsuz olduğu anlaşılmış olur. Siz buna her gün oruçluda diyebilirsiniz. Zira haktan başka hiçbir şey görmiyenler, daimi oruçludurlar.

Bir kişinin hakiîkat oruçunu tutabilmesi için, kendi varlığını Hakk’ın varlığında yok ederek, Fena fillâh olup, “Mutu kable ente mutu” sırrına sahip olması lâzımdır. Kendi varlığı olmayan bir kişinin kötülük yapması, kötülük düşünmesi, şirk ve gayriyet içinde bulunması düşünülemez. Zira bunlar ikilik vadisinde yetişen ürünlerdir. Cenâb-ı Hakk’ın güzel ahlâkına sahip olmamışsa, insanlarla zaman zaman takışıyorsa, şirk ve gayriyet fiillerinden kendisini sakındıramamışsa o kişinin oruçu yok demektir. Cenâb-ı Allah, bütün kardeşlerime, bu dört mertebenin oruç idrkine sahip olarak oruç zevklerini ihsan etsin. Âmin.



NAMAZ RİSALESİ

İlk defa sabah namazını Âdem (A.S.) kılmıştır. Âdem (A.S.) Cennet-i Âlâda Havva validemiz ile yaşarlarken, Cenab-ı Hakk onlara “Yiyiniz içiniz, fakat şu yasak meyveye yaklaşmayınız”emrini vermiştir. Âdem ile Havva uzun yıllar cennette beraber yaşadılar.

Daha evvel Cenab-ı Hakk “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Melekler de “Biz size lâyıkıyle ibadet yapıyoruz, yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek bir kimse mi yaratacaksın ” dediler. Cenab-ı Hakk da Âdem’e ‘allem el esma’yı talim ederek, bütün meleklere “allem el esmayı okuyunuz” dedi. Melekler okuyamadıkları için bu emri yerine getiremediler. Âdem’e “Sen oku” deyince o bir çırpıda okudu. Buna binaen “Âdem sizin ulunuzdur. O’na secde ediniz.” denildi. Âdem’e bütün melekler secde ettikleri halde Şeytan Âdem’e secde etmedi.”Ben ateşten yaratıldım. Âdem ise balçıktan yaratıldı” diyerek huzurdan kovulanlardan oldu. İblis günlerce Cennet’e girip Âdem ve Havva’yı kandırmak için Cennet’in kapısında bekledi.

Yılanı görünce ona “Sen Cennet’e girip çıkıyorsun, ben Cennet’i çok görmek istiyorum. Ne olur beni de Cennet’e beraberinde götür.” dedi. Yılan “Seni herkes tanıyor. Ben seni içeriye sokamam.” dedi. Şeytan “Ben senin ağzının içine küçülerek girerim, beni kimse görmez. Senden ben konuşurum, seni konuşuyor zannederler.” dedi. Yılan bunu kabul etti ve Şeytan yılanın ağzına küçülerek girdi. Böylece melun Şeytan cennete girmiş oldu. İşte günümüzde de, nefs-i emmâre olan nefs şeytanının dünya olan yılanın ağzına girerek, diğer bir tabirle, Dünyadaki cenabı Hakk’ın bütün nimetlerini Hak ve hakikat yolunda kullanması gerekli iken nefsinin istek ve arzusu doğrultusunda kullanması, o kişinin Tevhid cennetinden sürülmesine vesile olmaktadır.

Şeytan Havva validemizin yanına giderek “Şu ağaçtan meyve yemeniz neden size yasak edildi biliyor musunuz? Eğer siz o yasak meyveden yerseniz ebedî olarak Cennet’te kalacaksınız. Yemezseniz öleceksiniz de ondan size yasak edildi.” dedi. Bu sözlere kanan Havva validemiz giderek o ağaçtan yedi. Bir şey olmadığını görünce, Âdem’e gelerek “Ya Âdem benim karşıma bir kişi çıktı.

Bana ‘Bu ağaçtan yerseniz Cennet’te ebedî kalırsınız, eğer yemezseniz ölürsünüz’ dedi. Ben de yedim bir şey olmadım, sen de ye!” diyerek Âdem’in de o yasak meyveden yemesine vesile oldu. Âdem, o yasak meyveden yiyince, üzerindeki elbiseler alınıverdi. Havva validemizle birlikte Âdem(A.S.) de böylece Cennet’ten çıkarılmış oldu.

Âdem (A.S.) Cennet’ten dünyaya çıkarılınca dünyayı karanlık buldu. Sabah olup ortalık aydınlığa kavuşunca şükrânî olarak iki rek’at namaz kıldı. Bu kıldığı namazın bir rek’atı karanlıktan kurtulduğu içindi. Bir rekâtı da aydınlığa kavuştuğu içindi. İşte bu gün bizler de, nefsimizin dünya isteklerinden ve cehalet karanlığından kurtulduğumuz için bir rekât, fiillerin failinin Allah olduğunu idrak ettiğimizde de, gönlümüzdeki fiiller aydınlığına kavuştuğumuz için de bir rekât olmak üzere toplam iki rekât namaz kılarız.

İnsanlar nefsin tahakkümünde dünyada yaşarlarken, gece karanlığı gibi cehalet içindedirler. Çünkü daha evvel ‘Dünyaya ne için geldi, neye geldi, nereye gidecek’ gibi soruların cevabını bilmiyordu.

Dünyaya yemek, içmek, nefsani istekleri için geldiğini zannedip ne kendisinden ne de Rabbinden haberi yoktu. Hakk Mürşidine tâbi olunca, onun hidayetiyle kendisine nispet ettiği fiil karanlığından kurtulmuş oldu. Fiil şirkinden kurtulduğu için bir rekât, fiil aydınlığı olan fiillerin failinin Allah olduğunun idrâkına varınca da ikinci rekâtı kılmış oldu. Burada bir kişinin aydınlığa çıkması fiil şirkinden kurtulması demektir. Hasan Fehmi Hazretleri şöyle buyuruyor:

Sabah namazına hazır olanlar

Onlardır efâli Hakk’a verenler

Fail Hakk’tır diye huzur ederler

Yalvar kul Allah’a seher vaktinde

Yalvar kul Allah’a bahar vaktinde

Bir insan sabah namazını kılabilmesi için nasıl hazırlık yapmalıdır. Evvelâ uykudan uyanmalıdır. Zira uyuyan kişinin uykuda iken yaptığı ibadet geçerli değildir. Bu uyanma yalnız vücudun uyanması değildir. Aynı zamanda gönlünün de gaflet uykusundan uyanması lazımdır. Çünkü bir kişi daha evvel cehalet devri geçirmekte idi. Bu cehalet ona göre gece karanlığı gibidir. Cenâb-ı Allah,

Ben kulumun suret ve ameline bakmam, kalp ve niyetine bakarım.” buyuruyor. Pekii bir kişinin kalbi nasıl uyanır. İşte bizlere de evvelâ Mürşidimiz tarafından her nefes daimî zikir telkin edildi. Salik, Mürşid-i Kâmilden aldığı daimi zikirle her nefes Hakk’la beraber olma idrâkına sâhib olduğunda gaflet uykusundan uyanmış olacaktır. Fiillerin failliğini de Allah’a nisbet ederek, ef’al-i İlahiye aydınlığına sahip olarak sabah namazını huzur ile kılmış olur. Çünkü Saffat Suresi 96. ayette “Sizi halk eden Allah olduğu halde fiillerinizi de halk eden Allah’tır.” buyrulmaktadır.

İşte bizler de Âdem (A.S.) gibi bu gün cehalet ve şirk karanlığından kurtulduğumuz için bir rek’at, ef’al-i İlâhiye aydınlığına çıktığımız için ikinci rek’atı


kılarak sabah namazımızı kılmış oluruz. Sabah namazının evvelinde iki rek’at
sünnet kılarız. Bu, Peygamber Efendimizin bizlere sabah namazını sohbetleriyle açıklamasından ibarettir. Dikkat edilirse ister sabah namazının sünneti olsun isterse sabah namazının farzı olsun, niyet farkından başka hiçbir değişikliği yoktur. İster sünnette olsun isterse farzda olsun Fatiha ve Zamm-ı Sureler aynıdır.

Yalnız niyette sünnete sünnet, farza da farz diye niyet edilir. Onun için sabah namazının ilk iki rekâtı sünnet olmuş oluyor.

Sabah namazının sünneti olan bu sohbetlerle sabah namazının farzının idraki olmadan farz kılınmamalıdır denilmiştir. Zira bir kişi Hakk Mürşidinden bu ilmi tahsil etmeden nasıl aydınlığa çıkmış olabilir. Günümüzde de Hakk Mürşîdlerinin sabah namazının iki rekât oluşunu, tadil-i erkâniyle içindeki bütün farz, vâcib ve sünnetlerin nasıl yapılacağını bizlere öğretmektedir. Namazdaki kıyamda, rükû’da ve secdedeki farz oluşunun manalarını ve sabah namazının bütün namazlara şahîd olmasının hikmetlerini anlatmaktadırlar.

Öğle namazını ilk defa İbrahim (A.S.) kılmıştır. O’nun dört türlü ibtelâsı mevcûddu. Bunlardan kurtulunca şükrânî olarak dört rek’at öğle namazı kıldı. Bu


belâlar ne idi. Bir insanın yedi subut sıfatı vardır. Bunların üçü batın, dördü zahirdir. Zahir olanlar duymak, görmek, konuşmak ve kuvvetimizdir.

Bizler bu güne kadar hep kendimizin duyduğunu, gördüğünü, konuştuğunu ve kuvvet sahibinin kendimizin olduğunu zannederdik. Meğer bizden duyan, gören, konuşan ve kuvvet sahibi olan Hakk imiş.

”Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” demekle bunların bizim değil Hakk’ın olduğunu anlamış olduk. Bunları kendimize nisbet ettiğimizde bunlar bizim için belâ olmuştu. Çünkü bütün günahları bunlarla işleriz. İşte bunlardan kurtulduğumuzda dört rekât öğle namazı kılmayı hak etmiş oluruz. İbrahim (A.S.) de dört rekât öğle namazını bu belâlardan öğle vaktinde kurtulduğu için şükrânî olarak kılmıştır. Bizler de bu gün bu dört belâdan kurtulduğumuz vakit öğle namazını kılmaya hak kazanmış oluruz. Hasan Fehmi Hazretleri öğle namazı için bakın ne diyor:

Öğle namazını kılan mü’minler

Her sıfatı Hakk’a nisbet ederler

Her nazar mevsufu şuhûd ederler

Yalvar kul Allah’a seher vaktinde

Yalvar kul Allah’a bahar vaktinde.

Demek ki öğle namazını kılabilmek için mü’min olmak gereklidir. Mü’min kimdir. Mümin Allah’ın zikriyle meşgul olup fiil ve sıfatların Hakk’a ait olduğuna inanan kişilerdir. Bunlar her sıfatın mevsufunun yani bu sıfatları sıfatlananın Cenâb-ı Hakk olduğunu idrak ederek öğle namazını eda etmiş olurlar. Yoksa böyle bir bilgiye sahip olmadan uzun yıllar ‘kıldım’

Zan’nıyla öğle namazını kılsalar yine de kılmış olamazlar. Öğle namazından önce dört rek’at sünnet, farzdan sonra da iki rek’at sünnet kılmaktayız. Bunların manası nedir. ?

Sabah namazının sünnetinin izahında belirttiğim gibi öğle namazı hangi idrakle, nasıl ve kaç rekât kılınmalıdır. İbrahim (A.S.) bu belâlardan nasıl kurtuldu. İşte bizlerin de bu belâlardan kurtulmamızı, sohbet ve telkinleriyle Mürşidimizin izahları sünnet olmaktadır. Allah’ın tecellileri farz, Peygamber Efendimizin tarif ve icraatına sünnet demekteyiz. İşte öğle namazından evvel dört rek’at sünnetin kılınmasının, gerekli olan farzın Resûlullah Efendimiz tarafından izahı olduğu anlaşılmaktadır.

Bütün namazların aslı iki rek’attır. Bir rek’atı kulun Hakk’a vuslatı, ikinci rek’at da Hakk’ın kulundan tecelli etmesinin idraki ve seyrinden ibarettir. Dikkat edilirse sünnetlerin dört rek’atında Zamm-ı Sureler okunmakta, farzların iki rek’atında okunup ikisinde Zamm-ı Sureler okunmamaktadır. Çünkü okunan Zamm-ı Sureler, fiillerin tecellisini remzetmektedir. Sünnette yalnız kulluk idrak ve zevki olduğu için okunmakta, farzda ise yarısı kulun idrak ve zevki yarısı da Hakk’ın kulundaki tecelli idrak ve zevkinden ibarettir.

Öğle namazının sonundaki iki rek’at sünnet de Cenâb-ı Hakk’ın zahir ve batındaki tecellilerinin şuhûd ve zevkine erdiğimiz için Rabbimize teşekkürdür.

İkindi namazını ise ilk defa Yunus (A.S.) kılmıştır. Yunus (A.S.) balığın karnında kırk gün kaldı. Bir ikindi vakti idi. Yunus (A.S.) günahlarını idrak ederek “Beni zalimlerden eyleme.” diye dua etti. İşte bir kişinin, yunus balığı olan Mürşîd-i Kâmil tahsilinde kendi varlığının olmadığını anlayıp varlık sahibinin Hakk olduğunu anladığı zaman tövbe ederek ‘Beni bundan sonra zalimlerden eyleme’ diye dua etmesidir. Cenâb-ı Hakk da onun günahlarını affederek balık onu sahile çıkardı.

İşte Yunus (A.S.) kendi diye bildiği vücûd varlığının kendisinin olmadığını, bu varlığın Cenâb-ı Hakk’a ait olduğunu anlayınca şükrânî olarak dört rek’at ikindi namazını kıldı.

Yani Yunus (A.S.) “Bu vücûd varlığımı bu güne kadar kendime nisbet ederek Senin varlığı’nın yanında ben de varlık sahibiyim diyerek şirk işliyordum. Şimdi anladım ki varlık benim değil, seninmiş. Beni bu idrâka vâkıf kılarak vücud şirkinden kurtardın.

Sana ne kadar teşekkür etsem azdır.” diyerek şükrânî olarak ikindi namazını kılmıştır. Hasan Fehmi Hazretleri bakın ikindi namazı için ne buyuruyor:



İkindi namazını cemaatle kıl

Vücud Vücûdullah gayri yoktur bil

Cümle âlem fâni Hakk bakidir bil

Yalvar kul Allah’a seher vaktinde

Yalvar kul Allah’a bahar vaktinde

Bir kişinin bütün namazlarını cemaatle camilere giderek kılması mümkün değildir. İnsan cem-ül esmadır. Âlem-i kübrâdır. Âlemde ne varsa Âdem’de o mevcûddur. Onun için camiyi kendimizde bulursak her zaman cemaatle namaz kılmış oluruz. Cenâb-ı Hakk’ın vücudu nedir. Bizim diye bildiğimiz Allah’ın ef’âli, sıfat ve bunları toplayan vücuda diyoruz. İşte bütün âlemde görünen ve görünmeyen zahir ve batın bu âleme Vahdet-i Vücûd diyoruz. Pekii bizim vücut ülkemizde cami nerededir. İşte gönlümüzü cami, ruhumuzu imam, a’za ve sıfatlarımızı da cemaat yapar, kıblemizi de Allah’ın yüzü yapabilirsek, ikindi namazını cemaatle kılmış oluruz.

Bakara Suresi 115. ayeti “Doğu, batı Allah’ındır. Yüzünüzü ne tarafa çevirirseniz Allah’ın yüzü oradadır.” tecelli etmiş olur.

Bugün bizler de ef’âlimizin, sıfatımızın ve vücudumuzun olmadığını, bunların hepsinin Cenâb-ı Hakk’ın olduğunu idrak ve zevk ettiğimizde ikindi namazını eda etmiş oluruz. İkindi namazının farzından evvel dört rek’at gayri müekkede olarak kılınan sünnet de güneş doğarken evvelâ tan yerinde bir kızarıklık olur ondan sonra güneş doğar aynen onun gibidir. Kişinin varlığının olmadığını idrak etmesi müekkede sünnet değil gayri müekkede sünnet hâlidir. Resulullah Efendimiz de bu sünneti çok zaman yapmamış zaman zaman yapmıştır. Ayrıca öğle namazının müekkede sünnetinde Kâmilimizin bizlere dört rekât farzın nasıl her yönüyle kılınacağını izah etmesi, ayrıca ikindi namazının dört rekâtlık farzının kılınması izahı olan sünnetine de gayri müekkede sünnet diyoruz.

Dikkat edilirse öğle ve ikindi namazlarının farzları cemaatle kılındığında sessiz olarak ifa edilmekte, diğer vakit namazları ise sesli kılınmaktadır. Çünkü bir kişi kendine nisbet ettiği ef’âlini, sıfatını ve vücudunu Hakk’a verdiğinde onun sesi çıkmaz.

Onun için bu iki vakit namaz sessiz kılınır. Akşam, yatsı ve sabah namazları sesli kılınır. Sabah namazında sıfat olan kelâm ve kudret olan sıfatlar henüz kişinin kendisine nisbet etmesi nedeniyle sesli olur. Meratibi ilahiyeyi bitirenler çok iyi bilirler ki Cenâb-ı Hakk’ın fiilleriyle açığa çıkmasının idrakinin bütün namazlara ahîd olduğunu zevk ederler.

Akşam namazını ilk defa İsa (A.S.) kılmıştır. Yahudiler, Allah, Meryem ve İsa olmak üzere üçlü bir varlık isnâd ediyorlardı. Bu da şirk olduğu için, İsa (A.S.)’yı Cenâb-ı Allah semaya ref’ etti. İşte İsa (A.S.) bunlardan Akşam vaktinde kurtulduğu için üç rek’at şükrânî olarak akşam namazını kıldı.

Akşam namazını kılabilmemiz için ruhumuzu imam, a’za ve sıfatlarımızı cemaat yaparak gönül mescidinde Cenâb-ı Hakk’ın Ulûhiyyet tecellisine dönerek kılmamız lâzımdır. Pekii ruhumuzu nasıl imam yaparız? Vücûd ülkesinde ruhumuz bütün sıfat ve a’zalarımızdan kendisini şerh etmektedir. Duymamız, görmemiz, konuşmamız hep ruhun kalp komutanına verdiği emirle hareket etmektedir. Hakk’ı duymak, Hakk’ı görmek, Hakk’ı konuşmak için bu sıfat ve a’zalarımız yaratılmıştır. Bir kişi Hakk’ı duymuyor, Hakk’ı görmüyor ve Hakk’ı konuşmuyorsa,

“Ey insan! Sana Ben duymak, görmek ve konuşmak için a’zalar verdim. Neden bunları yerinde kullanmadın”diye Cenâb-ı Hakk soracaktır. Bir kişi Hakk’ı duymuyorsa gıybet dinlemekten, gözü Hakk’ı görmüyorsa harama bakmaktan, dili Hakk’ı konuşmuyorsa yalan söylemekten kurtulamaz. O kişi bu sıfat ve a’zalarını yerinde kullandıysa Hakk’ı duyan, Hakk’ı gören ve Hakk’ın konuştuğunu zevk eden kişide zulmet perdeleri açıldığı için her nereye bakarsa baksın vech-i Rahman’ı, her neyi duyarsa duysun Hakk’ın sesini duyacağı için bu sıfatlarımız görevlerini yapmalarından akşam namazını kılmış olacaktır.

Bizler de Cenâb-ı Hakk’ın ef’âlinin, sıfatının ve Zatının Hakk’ın Vahdâniyyet tecellisinin tekliğinde üç rek’at akşam namazı kılarız. Akşam namazında Hakk zahir olduğu için, duyan da, gören de, söyleyen de, işleyen de, konuşan da hep Hakk olur. Dolayısıyle insan burada yalan söylemekten, gıybet dinlemekten, harama bakmaktan vb. kurtulmuş olur. Bunları bilmek, görmek demektir.



Akşam namazını imamla kılan

Onlardır Allah’ı hem zahir gören

Hakk söyler ene-l Hakk kulun dilinden

Yalvar kul Allah’a seher vaktinde

Yalvar kul Allah’a bahar vaktinde

Akşam namazını imamla kılabilmemiz için gönül mescidinde ruhumuzu imam, sıfat ve a’zalarımızı cemaat, kıblemizi ‘semme Vechullah’ yapabilirsek, Hakk zahir olduğu için Allah’ı da bu kişiler apaçık zahir olarak görürler. Kulun kendi varlığı olmadığı için varlık sahibi Cenâb-ı Hakk olduğundan kulundan duyan, gören, konuşan hep Hakk’tır. Bizler de bu zevkle akşam namazını üç rek’at olarak kılarız. Farzdan sonra iki rek’at sünnet de yine Cenâb-ı Hakk’ın zahir ve batın, Vahdet ve kesret tecellilerine beni vâkıf kıldığın için teşekkür ederim demektir.

Yatsı namazını da ilk defa Musa (A.S.) kılmıştır. Musa (A.S.) Firavunun tehlikesinden kurtulması için “Ya Musa! Elindeki asayı Nil nehrine vur. Sana on iki yol açılacaktır”. Dediğin de asayı Nil’e vurunca oniki yol açıldı. Firavunun tehlikesinden kurtulduğu için dört rekât yatsı namazını şükrânî olarak kıldı. İşte bizler de bu gün Musa (A.S.) gibi nefs firavunundan kurtulup mutmain nefs haline kavuştuğumuz için dört rekât yatsı namazını kılarız.

Bir insan yatsı namazını kılabiliyorsa huzurlu olur. Zira Hadis-i Kudsîde “Kulum bana nevâfillerle yaklaştığı zaman Ben o kulumu severim. Sevdiğim kulumun duymasına kulak, görmesine göz, konuşmasına dil, tutmasına el, yürümesine ayak hatta tüm a’za ve cevahiri Ben olurum” buyrulmuştur. Bir kişi böyle idrak ve zevke erdiğinde huzur bulur. Bizlerin de nefs firavunundan kurtularak Nil nehri olan ilim ve irfâniyetle mutmain olmuş nefs tarafına geçip nefs firavunundan kurtulmamız bizlerin de huzur bulmamız ve yatsı namazını kılmamız olacaktır. Bizlerdeki bütün icraat Hakk’ın olursa, O’nun tecellilerini seyretmek elbette kişiye huzur ve mutluluk verir. İşte, yatsı namazının hakikati budur”

Bizler bu kadar yatsı namazını kılıyoruz ama neden huzur bulamıyoruz.” derseniz “Bu idrâklara sâhib olmadığınız için suret namazı kılıyorsunuz da ondandır.” derim. Suret namazında insan huzur bulamaz. Hasan Fehmi Hazretleri yatsı namazı için bakın ne diyor:

Yatsı namazında eyle sen huzur

Muhammed yüzünden Hakk zahir olur

Hakk batın ile halk zahir olur

Yalvar kul Allah’a seher vaktinde

Yalvar kul Allah’a bahar vaktinde

Şu halde namazlarımızda ve yaşantımızda huzur bulmak istiyorsak Muhammed olan mutmain kemâlat sıfatlarımızdan Hakk’ı seyretmemiz gerekiyor. Siret olan Cenab-ı Hakk’ın suret olan bu kemâlat sıfatlarından her an tecellilerini seyretmek, O’nunla beraber olmak namazın hakikati değil midir, Yatsı namazının evvelinde dört, farzdan sonra da iki rek’at sünnet kılmaktayız.

İlk dört rek’at sünnet yine ikindi namazının ilk sünneti gibi gayri müekkede sünnettir. Güneş batarken nasıl evvelâ bir kızarıklık görünüp sonra da kızarıklığın kaybolup gece olan Cenâb-ı Hakk’ın Vahdet tecellisinin zuhuruna kavuştuğumuz gibi ilk dört rek’at sünnet gayri müekkede sünnetlerdendir. Çok zaman kılınmayan, zaman zaman da kılınması gerekli sünnet demektir.

Son iki rek’at sünnet de akşam namazının sünneti gibi müekkede sünnetten olup Cenâb-ı Hakk’ın Vahdet ve kesret tecellisinin zevkinin kişiye ihsan edilmesinin teşekküründen ibarettir. Zaten farzlardan sonra kılınan sünnetler, bu lütuflara nail olduğumuz için hamd etmek, teşekkür etmek içindir.

Selati vitir namazına gelice: Hasan Fehmi hz.leri şöyle buyurmaktadır.

Selati vitiri kılan muhakkak

Evvel, Ahir, Zahir, Batın olur hakk

Kalmaz şirkin abit mabut olur hakk

Yalvar kul Allaha seher vaktinde

Yalvar kul Allaha bahar vaktinde

Vitr namazını ilk defa Peygamber Efendimiz kılmıştır. Peygamberimiz Mi’raça çıkacağı zaman Ebubekir’e “Rabbim beni Mi’raça davet ediyor. Rabbimle konuşacağım.” dediğinde Ebubekir “Ya Resulullah, Rabbinin huzurunda benim için de bir rek’at namaz kılar mısın”dedi. Peygamber Efendimiz de Rabbinin huzurunda bir rek’at Allah için farz, bir rek’at kendisi için sünnet, bir rek’at da Ebubekir için olmak üzere üç rek’at namaz kıldı. Buna vitr namazı dendi. Bu namazda vâcib oldu. İşte bizler de bir rek’atı Allah’ın emri olduğu için farz, bir rek’atı Peygamber Efendimizin sünneti olduğu için sünnet, bir rek’atı da kulluğumuzun idrakı olarak üç rek’at vitr namazını kılarız. Vitr üçün tekliği demektir. Tecelli eden Hakk, tecelli Hakk, tecelli olunan Hakk olunca ihlâs olunmuş olur. İhlâs demek katkısız, saf, temiz, O’ndan başkası yok demektir. Artık burada hafi şirk de kalkmıştır. Aslında namazın özü de budur.

Allahın zatının, Muhammed olan, Rahman kemalat sıfatlarından, Âdem olarak zuhurundan ibaret olduğu anlaşılmış olur. Âdem ve âlemde bu tecellileri seyretmek kemalattır. Buraya kadar kâmiller 33 defa Ruhani miraç yapmış olurlar. Buda cenabı hakkın üç tecellisinin, zatının sıfatlarından, Âdem fiiliyle zuhurunun zevkinden ibarettir.

Teheccüd namazı farz değil sana

Yetim malıdır yakar baştanbaşa

Teberrüken kılar Fehmi yok hâşâ

Yalvar kul Allah’a seher vaktinde

Yalvar kul Allah’a bahar vaktinde

Fehmi Hazretleri bu namaz yalnız Peygamber Efendimize ait bir ibadettir. Bu namazı ben dahi kılamam, buyurmuşlardır. Çünkü İsrâ Suresi 79. ayette “Sen gecenin bir hıfsında kalk, sana mahsus olarak Rabbine teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmûd’a ulaştırır.” buyrulmaktadır. Görüldüğü gibi bu emir yalnız Peygamber Efendimizedir. Makam-ı Mahmûd yalnız Peygamber Efendimizin olduğunu bütün enbiya evliyalar bildiği için oraya tebrik için girerler buyuruyor.

Makam-ı Mahmûd’a her bir enbiya ve evliya teheccüd namazını kılmak isterse kendi esmasını dışarıda bırakarak Muhammed esması ile o Makama girer ve tebrik ederek tekrar dışarıya çıkınca kendi esmasını giyer.

Hiçbir peygamber ve evliya kendi esması ile oraya giremez. Onun için bütün peygamberler bile ahir zaman nebisi Hazreti Muhammed’e “Bizleri de ümmet eyle” diye dua etmişlerdir. Makam-ı Mahmûd’un şefaati yalnız Hazreti Muhammed’e aittir. İnsanların bu namazı kılmaları bu Makamı, kendi gönül alemindede istemeleri demektir. Muhammed olabilenler Muhammed olarak bu namazı mutlaka kılmalıdır.

Bir Ayet-i Kerimede “Siz yetim malına yaklaşmayınız.” buyrulmaktadır. Peygamberimiz manen yetim olduğundan dolayı Yalnız sana mahsus olmak üzere “teheccüd namazı kıl.” buyrulmuştur. Yetim kime denilmektedir. Babasız, anasız kalmış kişiye denilmektedir. Peygamber Efendimizin ruhaniyeti anne ve babadan gelmedi. O’nun ruhaniyeti “Ol” emri ile oldu.

Günümüzde taklidi olarak manasını bilmeden teheccüd namazı kılanlar sevap için teheccüd namazı kılıyorlar.

Teheccüd namazı idraki olmadan sevap için gecenin bir saatinde nafile olarak kılınan bu teheccüd adı altında şeriat-ı evvel mertebesinde elbette çok faydalar sağlamaktadır. Hakikat seviyesindeki bu ifadelerimiz bu yerleri idrak etmeyenler tarafından kerih görülmesin. Her ibadet yerinde ve mertebesinde doğrudur. İsrâ Suresi 78. ayet “Güneşin zevalinden gece karanlığına kadar gereği üzere namaz kıl. Bir de sabah namazı kıl. Çünkü sabah namazında gece ve gündüz melekleri hazır bulunur.”buyrulmuştur. İşte bu namazların idrakinden sonra teheccüd namazı yalnız Resûlullah Efendimize emredilmiştir. Tevhîdde aslında beş kısım halinde namaz kılınır:

1- Hafi mertebesinde cehaletten, nisbiyetten, şirk ve günahlardan soyunma namazı.

2- Ruh mertebesinde şuhûd namazı

3- Mutmain nefs mertebesinde fiilullah namazı

4- Kalp mertebesinde huzur namazı

5- Sır mertebesinde münacat namazı

1- Bir kişi Tevhide girmesiyle, Fena mertebelerin de nefs tezkiyesi sonunda cehaletinden, nisbîyetinden, şirkinden soyunarak kendi varlığını Hakk’ın varlığında ihtiyarî olarak yok etmesi hafi yani gizli olan soyunma namazıdır.”Men arefe nefsehû fakat arafe Rabbehû” Hadis-i Şerifi bu yer içindir.

2- Nisbiyetlerden kurtularak Ruhullah mertebesine gelen bir kişi Ruhunu İmam bütün sıfat ve a’zaların vücûdda cemaat, gönül mescidinde kalp komutanı tarafından akıl nimetiyle Hakk’ın yüzü olarak gördüğü Cenâb-ı Hakk’a şuhûd namazı kılmış olacaktır. Zira şuhûd görmek şahit olmak demektir. Kendi vücudunda O’ndan başkası yok ki başkasını görsün. Ruhunun kalp komutanına nasıl tecelli ettiğini, kalp komutanın emrindeki sıfat ve a’zalara ruhun emrini nasıl ilettiğini, sıfat ve a’zaların da fiilleriyle nasıl zuhura geldiğini seyretmesidir. İşte kendisinin tecellilerini seyretmesine de şuhûd namazı diyoruz.

3- Ruhun Muhammed elbise vücudunu giymesiyle, mutmain olmuş nefs tecellilerin zahir ve batın farkıyla zuhur ve müşahedesi o kişinin fiilullah namazını kıldığını gösterir.

Çünkü bütün mazharların isti’dâd ve kabiliyetlerinin fiillerle açığa çıkması, onun fiillerini seyretmesidir. Mutmain olmuş Muhammed sıfatlarından elbette Hakk ve hakikati duyma, görme ve kelâm gibi filler zuhur edeceği için buna da küllî teslimin fiiller namazı denilmektedir.

4- Bir kişi Cenâb-ı Hakk’ın celâl ve cemal tecellilerini gönül evinde cem’ edebildiyse, Allah’ın kahrı ve lütfunu birlemesi nedeniyle ihlâsa ermiş demektir. Zira tecellî eden, tecellî ve tecellî olunan hep Hakk’tır. Tafsilâtta her ne kadar çeşitli esmâ ve sıfatlarla Zâtını ilân etmişse de özdeki birliği ve mazharlardaki tecellîleri kişiyi yanıltmaz. Sîretteki birlik idraki kesret ve tafsilâttaki adalet ve şeriat zevkini meydana getirir. Gayrîyetin zahir ve batını yok olduğu için huzur namazını kılmıştır. Artık O’nda O olmuştur. Her türlü değişik tecelliler onu aldatmaz. Hep huzurdadır.

5- Salât-ül Vitr namazının üçüncü rek’atından sonra rükû’ya eğilmeden tekrar tekbir getirerek Kunût duasını okumakla en son mertebenin kulluk mertebesi olduğunu anlıyoruz. Aynen onun gibi merâtib-i İlâhiyyenin sonundaki sır da kulluğun idraki ile Cenâb-ı Hakk’a münacatla münacat namazıdır.

Bütün tecelli Hakk’ın Zatından olduğu, tecelli mazharları ise Hakk’ın muhtaç olan sıfatlarıdır. Bu sıfatlara biz kul diyoruz. Daima kulun muhtaçlığı böylece anlaşılmış oluyor. Onun için kul olanlar bu idrakle Cenâb-ı Hakk’a münacat ederek daima bu sıfatlarından her an ayrı şe’ndeki tecellilerini ihsan et. Bu bizim mazharlarımızdan seyreyle diye dua etmektedirler. Cenâb-ı Allah bütün kardeşlerime bu idrak ve şuurla namaz kılmayı, daima O’nda O olmayı ve O’nunla daima konuşmayı nâsîb etsin. Âmin.




Yüklə 0,72 Mb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə