Mete Tuncay Eleştirel Tarih Yazıları



Yüklə 1,08 Mb.
səhifə18/19
tarix03.01.2019
ölçüsü1,08 Mb.
#88854
növüYazı
1   ...   11   12   13   14   15   16   17   18   19
orijinallik, be de bilimsellik savundayım. Atatürk'ün demokrat olup olmadığı so­rusunun bilimsel olarak yanıtlanabileceğini sanmıyorum- Bu soru, ancak "tarihsel" olarak tartışılabilir. Eleştirel tarih yakla­şımı, ciddi bilimin her alanındaki dogmatik olmama özelliğini içermekle birlikte, tarih bir bilim değildir (tanım meselesi), ama nesnel yöntemlerin kullanılabileceği bir bilgi dalıdır.

Kışlalı ise, "Mustafa Kemal'i bilimsel olarak değerlendirebil­meleri yöntemi açıktır" diyor: Hangi koşullarda yola çıktığına, ne yaptığına ve sonucun ne olduğuna bakarız. Bilimi işe karıştırmazsak, böyle izlence bana göre de uygun. Fakat, Kışlalı'nın bu yolda gösterdiği kanıtları ve onları yorumlayışını do­yurucu bulmuyorum.



Toplumsal Tarih, sayı 1 (Ocak 1994), s. 62-64.

272


273

Mele Tuncay

Eleştirel Tarih Yazıları

Atatürk'ün ne yapmak istediğini, söylemeyi "münasip" gör­düklerinden çıkarabilir miyiz? Emin değilim. Cumhuriyet'ten demokrasi'yı anlıyormuş. Kendi zamanında yapılanlar, pek öyle görünmüyor. Türk Dil ve Tarih Kurumlarını, "siyasal iktidarların etkisinden uzak, bağımsız bir yapıda oluşturmuş." Bu kurumla­rın 12 Eylül döneminde uğradıkları dönüşüme ben de kızgınım; fakat Atatürk zamanında kültürel Özerklik araçları olduklarını kabul etmem olanaksız. Bunlar, bütün eğitim sistemi gibi, o za­manki rejim propagandasının kurumları idiler. Elli yıl sonra daha kötüye değiştirilmeleri, başlangıçta doğru yolda olduklarını göstermez.

Atatürk tek-partinin içinde çoğulculuğu özendirmiş. (Her top­lumsal yapının kanatları olması doğaldır.) Öyleyse, çok partiye niçin izin verilmediği sorulmaz mı? Recep Peker'ın faşist parti modelini reddetmiş (1935). Doğru, ama ben "Tek-Parti Yöneti­minin Kurulması" kitabımda, bunun bambaşka bir yorumu ola­bileceğine değindim. Bence Türkiye'de parti devlete el koymadı; tersine, devlet kendi partisi bile olsa, bir partinin ayrıca varlığına tahammül edemedi.

Atatürk'ün açtığı yol, -Kışlalı, "tüm ihanetlere karşın" diye renkli bir ifade kullanıyor- nereye varmış: "Eksikleri yanlışları olsa da, hiçbir Müslüman ülkede varolmayan bir demokrasiye." Bu karşılaştırmalı yargıya ben de katılırım. Fakat bunun bizim marifetimizden çok, öteki Müslüman ülkelerin taksiratına da­yandığını düşünüyorum. Ayrıca, bu sonucun, Atatürk'ün yoluyla amaçlandığından kuşkuluyum. Belki de buraya, Kışlalı'nın "iha­net" saydığı bazı gelişmelerle geldik.

Ona göre, "bu ülkede Atatürk'ü yıkarak olumlu bir şeyler ya­pılabileceğini sananlar" yanılıyormuş. "Atatürk'ü yıkmak" ne demek? Evet, uydurma belgelerle onun nesebini falan karıştı­ranlar olduğunu ben de biliyorum. Elbette, onlardan yana deği­lim. Ama, ortada yıkılması gereken bir şey var: Kişi tapısı. Bu yaşadıkça -ki gayet diri görünüyor-, Türkiye'de demokrasinin gelişmesi olanaksızdır.

274


Kışlalı, bazı tanıkları da yardımına çağırıyor. Aziz Nesin, "geçmişte Atatürk'ü eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyo­rum" demiş. Aziz Bey için üzgünüm. Eleştirisiz bağlılık, demok­rasiyle bağdaşmaz. Yaşar Kemal'in tanıklığıysa, bana ikircikli geldi.

"Cesaretim olsa, tıpkı İnce Memed'in destanını yazdığım gibi, Mustafa Kemal'in de destanını yazmak isterdim" demiş. Yaşar Kemal kimden korkuyormuş dersiniz? İslamcılardan mı, Kürtçülerden mi, eleştirel bakmaya çalışanlardan mı? Yoksa dogmatik Atatürkçülerden mi? Sonuncuları kastettiğinden hiç şüpheniz olmasın.

Kışlalı, kitaptaki "Niçin Kemalizm?" başlıklı bir diğer makalesinde, benim de hocam olan hocası Prof. Dr. Nermin Abadan-Unat'ın tanıklığına başvuruyor. Çok güzel, duygulu bir yazı; ama 14 yaşında, Türkçe bilmeyen bir kız çocuğunun zoraki seçimi, Kemalizmin değerini ne kadar doğrular, bilmem?

Kışlalı'nın Atatürk hakkında, son moda terminolojiyle büyük bir iddiası var: Onun "sıradan bir Liberal demokrasi anlayışı" ile kalmayıp, "katılımcı-sivil toplumcu bir demokrasiye inandığının somut kanıtları"nı da verdiğini ileri sürüyor. Ama bunu ileriki makalelerinde açıklayacakmış. Kemalizm bölümünün son yazısı, kendisinin 1991'de çıkan Siyasal Sistemler adlı eserinden aktarılmış. Burada "Kemalizm Nedir?" başlığı altında Altı Ok'u yorumluyor.

Ben kendi kitabımda Laiklik ve Halkçılık oklarını tartışmış­tım. Burada, Milliyetçilik okuna değinmek istiyorum. Bu konuda da, Kışlalı'nın söylediklerinden hareket edeyim. O, milliyetçili­ğin bir dış, bir de iç boyutu olduğunu belirtiyor. Dış boyutuyla, Atatürk milliyetçiliği "tam bağımsızlığa" yönelikmiş. Katılıyor ve onaylıyorum; ama unutmayalım ki, bu ülkü bir mecazdır. Ayrıca, Kemalizmin anti-emperyalist niteliğini ve tek parti dö­neminin otarşi (kendi kendine yetme) politikasını savunanlar, bunun nasıl bir yalıtılmışlık ve durgunluğa yol açtığını hesaba

275




Mete Tuncay

katarak, globalleşmeye aykırı düşme yükünü de omuzlamak zo­rundadırlar.

Kışlalı’ya göre, Kemalist milliyetçiliğin içe yönelik hedefi çağdaş bir ulus yaratmaktır. Bu milliyetçilik, ırkçı ve ümmetçi olmayan, çoğulcu ve ilerici, hümanist bir milliyetçiliktir. Keşke, bunlar doğru olsaydı. O zaman belki hâlâ Kürt sorununu yaşamazdık. Kışlalı, bu anlayışta ulusun Öğelerinin ortak tarih, ortak dil ve ortak kültür olduğunu söylüyor. Çelişkiler, bence işte bu noktalarda.

Cumhuriyet döneminde lâiklik adı altında uygulanan siyaset çizgisi, Türkiye insanları arasındaki başlıca tutumun (cohesion) öğesi olan dini zedeledi. Milliyetçilik de, onun yerini tutamadı. Türkleştirme (bizim Arapların özellikle Meşrutiyet İttihatçılarının zorlamasından yakındıkları taktik) başarılı olamadı. Sonuç ortada.

Bütün dünyada hanidir salgın bir hastalık olan milliyetçiliği, yurtseverlikten ayırmak gerekir. Bir kimsenin pek rasyonel olmasa bile, kendi yurdunu, dilini, kültürünü, insanların sevmesi, onları başkalarına yeğlemesi doğal, zararsız, hatta belki yararlı bir duygu­dur. Ama, sanıldığı kadar yaygın ve güçlü değildir. (Siyasal sınırla­malar olmasa, bizimkiler dahil bütün Asya, Afrika, Güney Amerika halkları Batı Avrupa'ya ve Kuzey Amerika'ya üşüşür, dünyanın dengesini bozardı!)

Yine de, her ülkede yurtsever insanlar vardır. Milliyetçilik ise, süslü sözlerle dile getirilse de, şovenlikten başka bir şey değildir. Bir keresinde, ben bir Kürt aydınıyla tartışırken, muhatabım bir tecavüzî bir de tedafüi (saldırı ve savunma halinde) milliyetçilik ay­rımı yapmış ve savunmadaki milliyetçiliğin meşru olduğunu ileri sürmüştü. Bu ayrım da, bana sağlam görünmüyor.

Milliyetçiliğin insanlığa sadece belâ getirdiğini düşünüyorum. Şovenlik, eleştirel yetilerimizi köreltir, bizi alacağına şahin, verece­ğine karga haline getirir. Jivkov Bulgaristanı’ndaki Türkleri Bul­garlaştırma zulmüne karşı çıkan insanlar, Türkiye'de Kürtlerin kendi çocuklarına diledikleri gibi isim koymalarının engellenmesini doğal sayarlar.

276


Eleştirel Tarih Yazıları

Gayrimüslim azınlıklarımıza karşı, Cumhuriyetin başından beri, çeşitli hükümetlerin hiç değişmeden uyguladıkları politikaları bir düşünün. (Ermeni okullarında dil dersinin dışında Ermenice öğre­timin yasaklanması, upuzun bir geleneğe dayanıyor!) İşgalci Yunan ordusunu topraklarımızdan atmakta ne haklı idiysek, Ermeni tehci­rinden ve Yunanistan'la nüfus mübadelesinden sonra izlediğimiz azınlık politikası da bir o kadar haksız ve adaletsiz oldu. Varlık Vergisi İcraatı, Türk milliyetçiliğinin ırkçılıktan başka bir şeye da­yanmadığını göstermiyor mu?

Bırakın, Müslümanlara da şirin görünmeye çalışan Tansu Ha­nımın milliyetçiliğini, merhum cumhurbaşkanımız Turgut Özalla şimdiki cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in yanı sıra, (o za­manki fiilî, bugünkü onursal) Sosyal Demokrat önderimiz Erdal İnönü de, önceki yıl Antalya'da kardeş Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ileri gelenleriyle birlikte, örsün başına geçip çe­kiç sallamadı mı? Bu âyinin, Kürt mitolojisindeki Demirci Kawa'dan farkı ne?

277


Niyazi Berkes'in Siyah-Beyaz Anıları

Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar, yay. haz. Ruşen Sezer, İstanbul: İletişim, 1997, 520 s. + 15 s. albüm.

1989'da İngiltere'de vefat eden Niyazi Berkes, kendisini tanıdı­ğım 1970'lerin sonlarında, artık "huysuz bir ihtiyar"*. Beni gözü tutmamış, bizi tanıştıran rahmetli Tarık Zafer Tunaya'ya da bu nedenle kızmıştı. Daha sonra, benim Toplum ve Bilim dergi­sinde çıkan "Atatürk'e Nasıl Bakmak" başlıklı yazıma, Cumhuriyet gazetesi sütunlarında uzun (tam sayfaya yakın 5-6 tefrika) ve hayli ağır bir eleştiri döşendi. Ben de ona aynı yerde sert bir yanıt verdim. Bir süre sonra "12 Eylül" geldi. Ne akla hizmet bilmem, onun Kent'teki adresine bir mektup yazdım. Bir üniversite tasfiyesi beklendiğini, benim de büyük olasılıkla işten atılacağımı, herhangi bir maddi birikimim olmadığı için geçim derdine düşeceğimi anlattım. Kendisinin benzer deneyimleri dolayısıyla, yurtdışında bir iş bulup bulamayacağımı sordum. Ondan, şaşırtacak kadar sıcak ve insani bir cevap aldım. Halâ sakladığım mektubunda, korktuğum şeyin başımıza gelmeyece­ğini umduğunu/dilediğini; ama böyle bir şey olursa bile, ne ya­pıp edip ülkemde kalmamı, kendi yaşadıklarının acı ve zorluk­larla dolu olduğunu söylüyordu. Şimdi, onu rahmetle anarak bu yazıya başlamak istiyorum.

Niyazı Beyin zaman zaman kaleme aldığı, ama tamamlama­dığı anılarını, oğlu, eski Öğrencilerinden Ruşen Sezer'e teslim etmiş. O da bunları derleyip sıraya sokarak İletişim Yayınları arasında bastırmış. Önce Ruşen'in emeğini kutlarım; faydalı bir iş yapmış. Sonuna eklediği bibliyografya da gayet yararlı. Kita­bın başındaki 9 sayfalık Önsöz'ü ise eksikli buldum. Ruşen'in burada yaptığı kişisel göndermelere itirazım yok; ama onun yaşamöyküsünü ele biraz olsun vermeliydi, örneğin, sıradan okuyucu, Niyazi Bey'in İkinci Meşrutiyet inkılabından hemen sonra eş-ikiz iki oğlan çocuğundan biri olarak doğduğunu, ana-



Toptumsal Tarih, sayı 46 (Ekim İ997), s. 63-64. 278

Eleştirel Tarih Yazıları

babalarının onlara Hürriyet Kahramanları Enver ile (Resneli) Niyazi'nin adlarını verdiğini öğrenmek istemez miydi?

Kitabın homojen olmayışından ötürü, bazı yerlerinin fazla uzun, bazılarınınsa fazla kısa kalmasından Ruşen sorumlu tu­tulamaz. Elindekinin olabildiğince çoğunu kitaba koymakla yü­kümlüydü; yeni malzeme de üretemezdi. Ama hata ettiği yerler de var. Bir örnek; Berkes bir yerde (s. 415), "Halide Edip İngi­lizce çıkan anılarında, şimdi Bayur diye bildiğimiz bir Hikmet Bey'den söz eder" demiş. Ruşen köşeli parantezlerle bunu şöyle düzeltmiş: "HE, [adını] İngilizce çıkan [çıkaran] anılarında..." Oysa, Ber-kes'te bir tek c harfi eksik: "HE İngilizce çıkan anıla­rında..." Kastedilen, Halide Edib'in The Turkish Ordeal adlı kita­bıdır; gerçekten de bu metnin Türkün Ateşle İmtihanı adıyla ya­yımlanan Türkçesinde, Berkes'in -aklında kaldığı gibi- alıntıla­dığı yer yoktur. Niyazi Bey cümlesine devamla, HE "Ulusal Ba­ğımsızlık Savaşı yıllarında dışişleri bakanlığında çalışan bu Hik­met Bey'in ateşli bir 'boljevıst' olduğunu yazar" diyor. Ama öyle yazmaz! "Marksistti" der ve -benim aklımda kaldığı kada­rıyla- onunla nasıl bağdaştırdığını bilmediğim bir biçimde, aynı zamanda ateşli bir milliyetçiydi, diye ekler.

Hikmet Bayur, Berkes'in Kara Liste'sindeki isimlerden biri. Aslında bu liste, onun "iyi/beyaz" saydıklarından çok daha kalaba­lık. Fakat bu listede, Nihal Atsız'dan Reşat Şemsettin Sirer'e, Şükrü Saraçoğlu'ndan Numan Menemencioğlu'na, Sefahattin Öztürk'ten Melahat Özgü'ye, Nuri Killigil, Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet ve Ali İhsan Sabis Paşalardan Ali Fuat Erden Paşaya, Selim Sarper'den Zeki Velidi Togan'a, Fahri Kurtuluş'tan İbrahim Arvas'a, von Papen'den Muzaffer Şerif Başoğlu'na, Behçet Kemal Çağlar ve "Suut" Kemal Yetkin'den Enver Ziya Karal'a, Peyami Safa ve Cihat Baban'dan Kenan Öner'e kadar kimler kimler yok ki! Ama Kara Liste'nin en başında da İsmet İnönü yer alıyor. Niyazi Bey, başka birçok ilerici akranı gibi, Millî Şefe karşı nefretle doludur (o kuşağın en gençlerinden Attila İlhan'ın da kulakları çınlasın!). Berkes'le yaptığımız polemikte, benim karşı çıktığım noktalardan biri, onun Atatürk'ü yüceltirken İnönü'nü batırmasıydı. Ben bu iki kişiliğin hata ve sevaplarının geniş ölçüde örtüştüğü, birbirinden

279

Mele Tuncay

kolay ayrılamayacağı kanısındayım. Oysa Sol Kemalistlerin bir bölümü. İnönü'yü daha da aşağılamak için, Atatürk'ü özellikle abartıyorlar gibime geliyor.

(İsmet Paşa bir yana, Berkes'in karaladığı kişilerin -bildiğim kadarıyla- çoğunun gerçekten buna müstahak oldukları kanısında bulunduğumu da itiraf edeyim!)

Berkes'in İnönü düşmanlığını ise aşırı buluyorum. Paşanın askeri yeteneklerine bile dil uzatıyor (s. 350): "...Yunan ordu­suna karşı uygulayamadığı kumandanlığı, sivil politikada başa­rıyla uyguladığı..." Onun Lozan'da Lord Curzon'a teslim oldu­ğunu iddia ediyor (Ek İ; s. 483-491).

Asıl Önemlisi, İsmet Paşaya ilişkin iki savı:

1. "Irkçılık-Turancılık" davasıyla ortaya atılan çevre, Millî Şefin icadıdır. Gerçekte diyor, İnönü ve hükümeti sadece Sovyetlerin değil, demokrasinin de düşmanı, Irkçılık-Turancılı­ğın yanlısıydı. Zeki Velidi-Nihal Atsız Önderliğinde (Fethi Tevetoğlu ile Alparslan Türkeş'in de genç subaylar olarak içinde yer aldıkları) bir grubu tutuklatıp yargılatmakla, İnönü suçu on­lara yıkarak kendisini temize çıkarmaya çalışmıştı.

2. Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı'na girmemesi, Berkes'e göre, İsmet Paşa'nın başarısı değildir. Bu tezi işleyen herkes, Olaylarla Türk Dış Politikası kitabını hazırlayan AÜ Siyasal Bil­giler Fakültesi öğretim üyeleri dahil, gaflet içindedir, (Berkes'in ömrü Denge Oyunu kitabını ya da İngilizce aslını görmeye yetmediği için Selim Deringil'i anmıyor.) Türkiye'nin savaşa ka­tılmamasını, Hitler başta, savaşan tarafların önderleri istemişler­dir. Kitabın ortalarında, yer yer alıntılı-göndermeli akademik bir üslupla bu tez kanıtlanmaya çalışılıyor.

Ben kendi payıma, en çok, Berkes'in İstanbul Darülfünu­nu'nda/Üniversitesi'nde okuduğu yılları ve Ankara'ya gidişini an­latışından hoşlandım. Kitabın temel sorunsalını oluşturan, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi olayları hakkında ise, kitapta çok bilgi var, ama çok da eksik. Milli Şef dönemi sona erip ele çok partili yaşama ge­çişimizde, DTCF'ndeki Muzaffer Şerif + 3 B (yani Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav ve Behice Boran) vb "komünist" olmakla

280

.... - Eleştirel Tarih Yazılan



suçlanıp üniversiteden uzaklaştırılmak istenmişti. Berkes, kişiliği hakkında pek olumsuz sözler söylediği M, Şerifin ayrılışını hiç anlatmıyor. (Bildiğim kadarıyla, o çevrenin tek "partili"si olan M. Şerif, bir yolunu bulup Amerika'ya giderek işin içinden sıyrılmıştı.) Yurt ve Dünya adlı ilerici bir dergi çevresinde toplanan 3 B'lerin atılmaları ise kolay olmadı. (Behice Hanım bir süre sonra Yurt ve Dünya'dan ayrılıp Adımlar diye daha "sol" bir dergi çıkarmaya baş­ladı.) Berkes'in ayrıntılı bir biçimde hikâye ettiği üzere, hükümet "özerk" Ankara Üniversite Senatosu'nu onlara karşı işbirliğine razı etmişken, İstanbul Üniversitesi 'nden gelen dürüst hocaların Üniversi­telerarası Kurul'da direnmeleri sonucunda bu yol tıkanmış, ancak TBMM kararıyla kürsüleri kaldırılarak açığa alınmaları mümkün olmuştur. Haklarında açılan ceza davası ise, ilk mahkemede aleyhlerine sonuçlanmışken, Yargıtay'da karar bozulmuş ve ak­lanmışlardır. (Berkes bu konuda, eksik olduğu için kızarak alıntıladığı Kronolojiyim derleyicisi Feroz Ahmad'ı Pakistanlı sanmakla yanılıyor-s. 478. Feroz, Hindistan Müslümanları kökenlidir.)

Ben, -ömrünün uzun olmasını dilediğim- Pertev Naili Bey'le merhum Niyazi Bey'in hiçbir zaman komünist olmadıklarını, Sol Kemalist sayılmaları gerektiği düşünürdüm. (Behice Hanım ise onlardan farklıydı!) Berkes'in anılarını okuyunca, bu değerlendir­memin, en azından onun hakkında, doğrulandığı izlenimini aldım. İsmail Hüsrev Tökin, Vedat Nedim Tor, Şevket Süreyya Aydemir gibi Kadrocuları (o kuşaktan bir komünistin asla yapmayacağı üzere) övüyor; Köy Enstitüleri hakkında, herhangi bir çekincede (kayd-ı ihtirazide) bulunmaksızın coşkuyla konuşuyor -zaten ikinci eşi Fay Kırby'yi de bu konuda çalışmaya özendirmişti vb.

Berkes'in anılarında, Peıtev Naili Bey ve kendisiyle Behice Hanım arasındaki farklara değinen herhangi bir bilgi yok. Yine de, bu kitap 1940'ların ikinci yarısının Türk siyaseti ve toplumu hakkında çok önemli bir tanıklık. Dönemin araştırıcı ve meraklılarına dikkatle okumalarını salık veririm.

(Benim kitabı dikkatle okuduğumun bir kanıtını göstermeden edemeyeceğim. Berkes s. 250'de "Daha Önce... Asım Us'un 'ortanın solu' teklifini yazmıştım" diyor. Oysa Ruşen, Asım Us'un o konudaki, düşüncelerini s. 320'ye koymuş!)

281

Karabekir'in -Uğur Mumcu'nun İzin Verdiği Kadar- Anlattıkları*



Kâzım Karabekir'in, geçtiğimiz Haziran ayında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen anıları kitap halinde de çıktı. Bu kitabın 89-91'inci sayfalarında özetlenen bir bölümünü, Dündar Akünal dostumuz üç buçuk -dört yıl önce Tarih ve Toplum'âa, kendi yorum ve açıklamalarıyla yayımlamıştı: "Kâzım Karabekir Paşanın Başvekilliği" (Sayı 36, Aralık 1986, s. 23-26). Biz de o yazının önüne, E.J. Zürcher'in bir makalesinden çevirdiğimiz bir parçayı koymuştuk.

Uğur Mumcu, kitabın üstünde kendisine "yayına hazırlayan" gibi alçakgönüllü bir sıfat biçmiş; ama bizim dergide D. Akünal'ın yaptığı gibi, onun üstlendiği görev de bu kavramın sınırlarını hayli aşıyor. Bir Atatürk muhalifinin söylediklerini sansürsüz, tevilsiz yayınlamayı gözü kesmemiş. U. Mumcu, bir Sunuş'tan sonra, 20 bölüm halinde düzenlediği kitabım (Karabekir'in İnkılâp Ha-reketleri Neden Oldu? Nasıl Oldu? Nasıl İdare Olundu? 'sunu değil, kendi kitabım -çünkü Karabekir'in yapıtından verdiği seç-me alıntılardan önce, kendisi üç bölüm "giriş", o alıntıları bitirdikten sonra da üç bölüm "çıkış" kaleme almış; aradaki ondört bölümde de Karabekİr'den çok, Mumcu anlatıyor) "Evet, biz gazeteci olarak görevimizi yapmaya çalıştık, şimdi söz artık tarihçilerindir" diye sonuçlandırmakta. Ama "tarihçiler"e söyleyecek söz bı­rakmamış; gazete ilânlarında dediği gibi, "derlemek"le kal­mamış, "araştırmış" -"yazmış"- "yargılamış"; ikisi de ilericiydi, ama Atatürk devrimciydi, Karabekirse evrimciydi; devrimci evrimciyi yedi. (Yazarın pek iyi bildiği üzere, bu bir doğa yasası değildir; bazen de devrimcileri yerler; ama her iki durumda da, kendilerini devrimci sayanların, karşılarındakileri "gerici" diye nitelemeleri değişmez!) Üstelik, eski resmî baştarihçimiz Prof. Enver Ziya Karal'ın 1945'te -o zamanki Millî Eğitim Bakanı



Tarih ve Toplam, sayı 82 (Ekim 1990), s. 56.

282


Eleştirel Tarih Yazıları

Hasan Ali Yücel'in isteği üzerine- Karabekir'in yüzüne karşı yaptığı reddiyenin raporunu da eklemiş (hepsi merhum). Bundan ötesi, can sağlığı.

Kitabın redaksiyonu çok kötü. Mehter yürüyüşü gibi iki ileriye bir geriye atıflar yüzünden bozulan zamandizim kafa karıştırıyor. Ayrıca dizgi yanlışları bol, izafet terkipleri birçok yerde hatalı, Türkçeleştirmeler eksik, notlar yetersiz. (Örneğin, Karabekir'in anlatısında merkezî bir önem taşıdığı sezilen, ona Musul'u fethettirme tasarısının, asıl Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa ile ilgisi olduğu halde, bu nokta hiç kurcalanmamış.)

Vaktiyle, Fethi Okyar'ın anılarını da ailesi Cemal Kutay'a yayımlatmıştı. Nerede anı sahibi konuşuyor, nerede Kutay lâfa giriyor, ayrılamadığı için, sonradan tazı, Fethi Beyin anılarını (sadece TBMM tutanakları ve notlar ekleyerek) tek başına yeniden bastırdı. Elbette, Uğur Mumcu'yu Cemal Kutay'la bir tutmuyorum. Ama yine de, Karabekir'in damadı Prof. Özer-engin'e aynı şeyi -âcizane- tavsiye edeceğim. Paşa tam olarak ne yazmış, Mumcu'nun gölgesi olmadan, bir öğrenelim.

Zürcher, Tarih ve Toplum'da çevirisi çıkan yazısında, Ka­rabekir'in İstiklâl Harbimiz'ini "anti-Nutuk" diye niteliyordu, inkılâp Hareketleri, haydi haydi Öyle olmalı. Korkmayın, bundan bütün gerçeklerin Mustafa Kemal'de değil, Karabekir'in an­latısında olduğu sonucu çıkmayacaktır. Ama şimdiye kadar dog­matik bir tekyanlılıkla bize anlatılanların, başka yönlerinin de bulunduğunu görmek, gerçeğin tamamına erişebilmek için çok yararlı olur.

283


Birinci Meclis*

(Birinci Meclis, Ed. Cemil Koçak, Sabancı Üniversitesi Yayını, İstanbul, 1998, xxi+485 s.)

Sabancı Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Cemil Koçak'ın derlediği Birinci Meclis başlıklı kitap, bu üniversite henüz kuruluş halindeyken, ilk yayın olarak. Î998'de çıkmıştı. Albüm gibi enlemesine hazırlanmış olan bez ciltli kitap üç bö­lümden oluşuyor. Bölümîerden Önce, derleyenin Sunuş'u (s. i-v), Birinci Dönemin görev yaptığı üç yılın Kronolojisi (s. viı-xix), Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-ı Tem-siliyesi namına Mustafa Kemal Paşanın Meclisi toplantıya çağırışı (s. xxi) var. İlk bölümde, 12 yeni değerlendirme yazısının aralarına yedi tane de belge metni serpiştirilmiş. Ama bunların başında, eskiden yayımlanmış olmakla birlikte, hiç eskimemiş bir makaleye yer veriliyor: rahmetli hocamız Tarık Zafer Tunaya'nın 40 yıl önce /. Û. Hukuk Fakültesi Mec-mwa.î('nda çıkmış bulunan "TBMM Hükümetinin Kuruluşu ve Siyasî Karakteri" yazısı (s. 5-21). Yeni değerlendirmeler ise şunlar:

1. Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nden İhsan Güneş'in "Birinci TBMM'nin Toplanması ve Nitelikleri" (s. 25-45),

2. Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nden Seçil Karal Akgün'ün "Birinci TBMM'nden Düşünceler" (s. 49-57),

3. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Sina Akşin'in "TBMM'nin İlk Yıîında Fransız Ûıtilali'nin Etkileri" (s. 65-69),

4. Î.Ü. Hukuk Fakültesi'nden Bülent Tanör'ün 'Teşkilat-ı Esasiye Kanunu" (s. 75-82),

5. Yazar Orhan Koloğlu'nun "Savaş Bıkkınlığını Yenmek" (s. 87-95),

" Toplumsal Tarih, sayı 76 (Nisan 2000), s. 54-55. 284

Eleştirel Tarih Yanlan

6. Em. Koramiral Fahri Çoker'in "TBMM Birinci Dönem ve Sonrasında Asker-Siyaset ilişkisi" (s. 95-107),

7. Yazar Ahmet Demire]'in "Birinci ve İkinci Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grupları" (s. 109-31),

(Bundan sonraki beş yazarın beşi de Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ndendir)

8. Aykut Kansu'nun "Kemalist 'Yeni Düzen' Projesine Direniş" (s. 135-61),

9. Uygur Kocabaşoğlu'nun "Birinci TBMM'nden 'Sol' Portreler" (s. 165-87),

10. Mustafa Türkeş'ın "Birinci Meclis Döneminde Dış Politika" (s. 189-201),

11. Yıldırım Yavuz'un "Birinci TBMM Binası" (s. 205-15),

12. Ayşen Savaş'ın "Mnemosme: Kurtuluş Savaşını Hatırlamanın Sanatı" (s. 217-25),

Bu makalelerin birçoğu, konunun uzmanları açısından yeni bilgiler içeren özgün nitelik taşımıyor; ama bazıları da, var olan bilgilerimize gerçek katkılar getiriyor. Kaldı ki, benim ilk grupta saydıklarım bile, dönemi öğrenmek isteyen genç okuyucular için yararlı özetler sunuyorlar. Hele, o okuyucular, burada kar­şılaştıkları verileri, eleştirel bir gözle yorumlarlarsa, 1920-25 yıllarının sağlıklı bir değerlendirmesine ulaşabileceklerdir. Ör­neğin, Müslüman mebusların yanı sıra gayrimüslimlerin de bu­lunduğu Osmanlı Meclis-i Meb'usanları düşünüldükte, BMM'ni toplantıya çağıran 21 Nisan 1920 tarihli metnin İsiamî karakteri son derece çarpıcıdır. Nitekim, Prof. Dr. Seçil Karal Akgün'ün (s, 57'de) bir dipnotunda alıntıladığı Kâzım Karabekir Paşa, İstiklâl Harbimiz kitabında "Tarihimizde bu kadar koyu bir taassupla, merasim-i diniye ile hiçbir meclis açılmamıştır" diyor. Gerçekten "Bimenni-hilkerim" diye başlayan metinde, meclisin açılış günü cumaya denk getirilmekle, bu günün kutsallığından yararlanmanın amaçlandığı; bütün milletvekillerinin Hacıbayram Veli Camiinde Cuma namazı kılarak Kuran'in nurlarından fay­dalanacakları; namazdan sonra Peygamberin sakal tellerini ve

285

Mete Tuncay

sancak-ı şerifi askerî bir törenle taşıyarak meclis binasına gidileceği ve girmeden önce dualar okunarak kurbanlar ke­sileceği; valinin örgütlemesiyle, sürekli olarak Kuran ve hadis­ler (Buharî-i Şerif) tilâvet edileceği; "halife ve padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin halâsı, selâmeti ve istiklâli için dualar" edileceği yazılıdır. O zaman, ülkede dünyevî bir milliyetçilik bilinci var olmayınca, dinî bir milliyetçiliğe baş­vurmanın zorunlu görüldüğünü anlıyoruz. Ama Millî Mü­cadelenin başında dinin bu kadar vurgulanması, sonradan girilen laikleştirme sürecinin insanlara daha sivri gelmesine yol aç­mıştır. Başka bir nokta, şimdiden geriye bakışta doğal say­dığımız Millî Mücadelenin, o zaman ülke aydınlarına bir "macera" gibi gelmesidir. Bunu da, İstanbul'da toplanan (silme Müslüman, milliyetçi ve İttihatçı) son Osmanlı Meclis-i Mebusan üyelerinin ancak yarısından azının Ankara'daki TBMM'ne katılmış olmasından çıkarsayabiliriz.


Kataloq: library -> nadir eserler el yazmalari -> e kitap
e kitap -> Ahmed Cevdet Paşa Tarih-İ Cevdet Cilt1
nadir eserler el yazmalari -> Kurban Bayramının Ekonomi Politiği Veya Şölenler, Bayramlar, Kurban Bayramı ve Sosyalizm
nadir eserler el yazmalari -> Türkiye'de 20. Yüzyıl Cami Mimarisi
nadir eserler el yazmalari -> Yük bir ihtimalle bugünkü Kırklar Mey-dam'nın işgal ettiği alanı da kapsayan eskisinden daha geniş bir yapı topluluğunun İnşa
nadir eserler el yazmalari -> İstanbul barosu
nadir eserler el yazmalari -> Baraklar ve barak adinin kökeni
nadir eserler el yazmalari -> Türkiye’de Çağdaş Anlamda
nadir eserler el yazmalari -> İslam inanç Sİsteminde akilcilik ve kadi abdulcebbar
e kitap -> Ahmet Akgündüz Bilinmeyen Osmanlı
e kitap -> Atatürk küLTÜR, Dİl ve tarih yüksek kurumu atatürk araştirma merkezi

Yüklə 1,08 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   11   12   13   14   15   16   17   18   19




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə