Mu’tezile kelâm ekolü mu’tezile iSİmlendirmesi



Yüklə 89,39 Kb.
tarix11.01.2018
ölçüsü89,39 Kb.
#37595

MU’TEZİLE KELÂM EKOLÜ

  1. MU’TEZİLE İSİMLENDİRMESİ

  1. Mu’tezile İsminin Kaynağı


“Bir şeyden uzaklaşmak, çekilmek, ayrılmak” anlamındaki azl kökünden türemiş bir sıfat olan Mu’tezile, “uzaklaşan, ayrılarak bir köşeye çekilen” anlamlarına gelmektedir. İslâm düşüncesi tarihinde, h. II. asırda ortaya çıkan ve İslâm inanç esaslarını aklî ilkelerle temellendiren ve savunan Kelam ekolüne neden “Mu’tezile” isminin verildiği ile ilgili olarak Mezhepler Tarihi ve Kelam eserlerinde farklı yorumlara rastlanmaktadır1. Mu’tezile isminin kaynağıyla ilgili en yaygın kanaat şudur: Devrin en büyük âlimi sayılan Hasan el-Basrî, ilim meclisinde kendisine sorulan “büyük günâh işleyenin durumu size göre nedir?” sorusunun cevabını zihninde tasarlarken, öğrencilerinden Vâsıl b. Ata atılır ve büyük günâh işleyen kimsenin ne mü’min ne de kâfir olacağını, bilakis bu ikisi arasında bir yerde, yani fâsıklık noktasında bulunacağını söyler. İşte bu hadiseden sonra Vâsıl b. Ata, Hasan el-Basrî’nin ilim meclisinden ayrılır (bir rivayete göre de hocası tarafından dersten uzaklaştırılır) ve arkadaşı Amr b. Ubeyd ile birlikte caminin başka bir köşesine çekilerek yeni bir ilim meclisi oluşturup görüşlerini anlatmaya başlar. Bunun üzerine Hasan el-Basrî, “Vâsıl bizden ayrıldı” der. Böylece Vâsıl’ın önderliğini yaptığı bu gruba Mu’tezile adı verilir2.

Mu’tezile, muhalifleri olan sünnîler tarafından, yukarıda anlatılan olaydan hareketle “cemaatten ayrılanlar, hayırdan kaçanlar” ya da “büyük Müslüman kitlenin itikadî görüşlerinden ayrılanlar” anlamında dışarıdan yapılmış tanımlayıcı bir adlandırmadır ve olumsuz bir içerikle kullanılmaktadır. Aynı isimlendirme bizzat Mutezilî âlimler tarafından da benimsenen ve kullanılan bir isimdir. Ancak, muhalifleri tarafından olumsuz bir içeriğe sahip olan bu isimlendirme, Mu’tezilî âlimler nazarında olumlu bir anlam taşımaktadır. Ehl-i sünnet kelamcıları tarafından “haktan ayrılanlar/uzaklaşanlar” anlamını çağrıştıracak şekilde ifade edilen “itizal” sözcüğü, Mutezilî kelamcılar tarafından “batıldan uzaklaşanlar” ya da “dalaletten ve kötülükten ayrılan, uzaklaşan ve kötülüğün bulunduğu yerden hicret edenler” şeklinde yorumlanarak farklı bir anlama büründürülmüştür3. İtizal sözcüğünün “batıldan ayrılanlar” anlamını taşıdığını Kur’an’dan delillendiren4 Mu’tezile, böylece Mu’tezile isimlendirmesinin dışarıdan konulmadığını, kendilerine ait olduğunu ilan etmektedir. Nitekim Mutezilî düşünür Ebu’l-Hüseyin el-Hayyât (ö. 300/912), beş temel esası benimsemeyenlerin Mu’tezile ismini almaya hak kazanamayacaklarını ifade ederek Mu’tezile isimlendirmesinin kendilerine ait olduğunu dile getirmektedir.


  1. Mu’tezile İçin Kullanılan Diğer İsimler


Muhtemelen muhalifleri tarafından verilen, ancak daha sonra olumlu bir anlam içeriğine büründürülerek benimsenen Mu’tezile isminden daha çok, “Ehlü’t-Tevhid ve’l-Adl” (Tevhid ve Adalet Topluluğu) isminin bu ekole daha cazip geldiği bilinmektedir. Bu isim Tevhid ve adalet ilkelerine sıkı sıkıya bağlılıklarını ifade eden bir isim olduğu için Mu’tezile tarafından en çok kullanılan isimdir. Mu’tezile, tevhid ve adalet ilkelerini en doğru şekilde kendilerinin anlayıp açıkladıklarını vurgulamak maksadıyla bu ismi kullanmayı tercih etmişlerdir5.

Mu’tezile’nin benimsediği adlandırmalardan biri de “hakka ve hakikate uyanlar” anlamına gelen “Ehlü’l-Hak”tır. Bu isim “fırka-i naciye”nin eş anlamlısı olarak kullanılmıştır. Kendisini Hak Ehli gören Mu’tezile, muhaliflerini ise Mücbire, Kaderiyye, Müşebbihe ve Haşviyye gibi isimlerle anmaktadır.

Mu’tezile için yapılan adlandırmalardan biri de “Kaderiyye”dir. Mu’tezile’ye bu isim, insanın fillerinde özgür olduğunu savunan, dolayısıyla kaderi inkar eden görüşlerinden dolayı Ehl-i Sünnet tarafından verilmiştir. Ehl-i Sünnet, Mu’tezile’yi Kaderiyye olarak bilinen zihniyetin devamı olduğu için bu adla anmayı uygun görmüştür. Zira ilk kez mabed el-Cüheni ve Gaylan ed-Dımeşkî tarafından dillendirilen Kaderiyye’nin görüşleri daha sonra Mu’tezile tarafından benimsenmiş ve temellendirilmiştir.

Mu’tezile’ye, Allah’ın zâtını sıfatlarından soyutladıkları için “Muattıla” da denilmiştir. Altıntaş’ın da dediği gibi, “Allah’ın sıfatları zatının aynıdır” diyen Mu’tezile’yi muattıladan saymak doğru değildir. Zira Mu’tezile, sıfatı Allah’ın zatına nispet edilen mana olarak anlamıştır6.

Mu’tezile, “hayrın yaratıcısı Allah, şerrin yaratıcısı da insandır” şeklindeki görüşlerinden dolayı, varlığı açıklamada ikili bir sistem benimseyen, kâinatı nur ve zulmet adlı iki tanrının yaratıp yönettiğine inanan Mecusilere benzetilmiş, bundan dolayı da “Seneviyye ve Mecusiyye” gibi isimlerle de anılmıştır. Bu isimlendirmenin kaynağı, “Ümmetimin Mecusileri Kaderiyyedir” şeklinde yer alan ve muhtemelen mezhep tarafgirliğiyle uydurulan rivayetlerdir. Mu’tezile hiçbir zaman bu küçültücü adlandırmayı kabul etmemiştir. Tevhid ve tenzih konularında aşırı hassas davranan Mu’tezile’yi bu isimle anmak objektiflikten ve insaftan uzak bir yaklaşımdır diyebiliriz.

Bunun dışında, Mu’tezile’ye; “büyük günah işleyen kimse tövbe etmeden ölürse ebedi olarak cehennemliktir” şeklindeki görüşleriyle Haricîlerin bu konudaki görüşleri arasında kurulan paralellik dolayısıyla “Havâric” adı da uygun görülmüştür. Ayrıca Mu’tezile’ye, beş prensibinden biri olan “el-va’d ve’l-vaîd” ilkesini açıklarken vaîd’i öne çıkarmasından dolayı “Vaîdiyye” de denilmiştir. Vaîd, tövbe etmeden ölen bir kişinin şefaatten yararlanamayacağı gibi ebedî olarak cehennemde kalacağını öne süren bir ilkedir. Bu konu üzerinde Mu’tezile’nin beş temel ilkesinden bahsederken ayrıntılı olarak duracağız. Bunların dışında, Mutezile’ye Cehm b. Safvan’dan sıfatlar konusunda etkilendiği için Cehmiyye denildiği de olmuştur7.

Mu’tezile için kullanılan Kaderiyye, Muattıla, Seneviyye ve Mecusiyye, Havaric, Vaîdiyye, Cehmiyye gibi isimler muhalifleri tarafından mezhep tarafgirliğiyle verilen, ancak Mu’tezile’nin benimsemediği isimlerdir. Mu’tezile, kendisi için en çok Ehlü’t-Tevhid ve’l-Adl ismini tercih ederken zaman zaman Ehl-i Hak, Adliyye, Ehl-i Adl, Fırkatu’n-Nâciye isimlerini de kullanmıştır. Bunun yanında meşhur olan Mu’tezile isminin anlamını kendisine uygun hale getirerek kullanmaktan çekinmemiştir.

  1. MUTEZİLE’NİN ORTAYA ÇIKIŞINI HAZIRLAYAN SEBEPLER


Mu’tezile’nin, dolayısıyla da Kelamın ortaya çıkmasını hazırlayan birden fazla sebepten bahsetmek mümkündür. Daha önce Kelamın ortaya çıkışını hazırlayan iç ve dış sebepler üzerinde durmuştuk. Bu bölümde meseleyi fazla ayrıntıya girmeden ve tekrara dalmadan daha çok Mu’tezile özelinde ele almak istiyoruz.
  1. Müslümanlar Arasındaki İhtilaflar


Mu’tezilî düşüncenin ortaya çıkmasında Müslümanlar arasında meydana gelen siyasi ve dinî ihtilafların önemli bir etkiye sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu olaylardan sonra Mu’tezilî düşünce, ne Hariciler gibi büyük günah işleyeni tekfir etmiş, ne de Mürcie gibi büyük günah işleyenin durumunu ahirete bırakan havaleci bir tavır takınmıştır. El-menzile beyne’l-menzileteyn ilkesiyle üçüncü bir yolu benimseyen Mu’tezile, büyük günah işleyen kimseyi iman ile küfür arasında bir yere yerleştirmiştir. Yine onların el-va’d ve’l-vaîd ilkeleri de büyük günah işleyen kimsenin ahiretteki durumları hakkındaki tartışmalara çözüm üretmek sadedinde gelişmiştir. Bunun yanında Mu’tezile’nin adalet ilkesinin oluşmasında Emevî yöneticilerin kader konusunu istismar etmelerine gösterdikleri tepkinin önemli bir payı olduğunu söyleyebiliriz8.
  1. Öteki Din ve Kültürlere Karşı İslâm’ı Savunma Psikolojisi


Mu’tezile’nin kelam yöntemi ve kelama dair görüşlerinin doğru anlaşılabilmesi büyük ölçüde ortaya çıktığı dinî kültürel ortamın iyi bilinmesine bağlıdır. Mu’tezile’nin özellikle sıfatlar ve halku’l-Kur’an meselesine dair bakış açısını bu zemini göz ardı ederek açıklama çabaları bu ekolün görüşlerini net bir şekilde ortaya koymak için yetersiz kalacaktır.

Mu’tezile’nin ortaya çıktığı yer olan Irak, o dönemde pek çok farklı din ve kültüre ev sahipliği yapan bir bölge durumundaydı. Burada Kur’an’ın “Ehl-i Kitap” olarak tanımlasa da tahrif olmuş dinler kategorisinde değerlendirdiği Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinleri benimseyenlerin yanında, düalist tanrı anlayışına sahip Mecusîlik Mazdekîlik ve Sâbiîlik gibi İran dinlerine mensup insanlar yaşamaktaydı. Bunların yanında, sözü edilen bölgede Hinduizm gibi çoktanrılı dinlere, Yeni Platoncu felsefeyi benimsemiş topluluklara da rastlamak mümkündü. Bölgenin çok dinli ve çok kültürlü yapısı nedeniyle burada teolojik içerikli pek çok tartışma meydana gelmekteydi. Teolojik içerikli tartışmalarda İslâm’ın inanç esaslarını savunma görevini daha çok Mu’tezilî âlimlerin üstlendiğine şahit oluyoruz. Bu anlamda Mu’tezile’nin kelam yönteminin oluşmasında özellikle Hıristiyan teolojisine tepkisinin oldukça önemli bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz. Çünkü sözü edilen bölgede en çok müntesibi bulunan din Hıristiyanlık idi. Dolayısıyla ilk kelamcıların en çok teolojik tartışma yaptığı grup Hıristiyan ilahiyatçılardı.

Mu’tezile’nin sıfat anlayışının oluşmasında, Hıristiyanların düşmüş oldukları teolojik yanılgıya düşmeme gayretinin önemli bir yeri olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki, Hıristiyanlar Allah’ın sıfatlarını müşahhas varlık olarak düşündüklerinden şirk görünümlü bir Tanrı tasavvuruna ulaşmışlardı. Mu’tezilenin sıfat anlayışının böyle bir teolojik yanılgıya düşülmesini baştan engelleme gayretinin sonucu ortaya çıktığı Kadı Abdulcabbar’ın Tevhid hakkındaki görüşlerini açıklarken, Mutezile’nin Allah anlayışının iki kadim ispat eden Seneviyye ve üç kadim ispat eden Hıristiyanların dedikleri gibi olmadığını ısrarla vurgulamasında açıkça görülmektedir9. Bundan dolayı Mu’tezile Allah’ın ne olduğunu anlatan/ispat eden sıfatları kendi başlarına bir varlıkları olmayan Allah’ın zatının aynı manalar kabul etmişlerdir. Bu sıfatlar da Allah’ın “Mevcut, Âlim, Kâdir ve Hay” olmasından ibarettir. Bunun dışındaki Kur’an ve sünnette geçen sıfatlar veya isimler Allah’a mecazen nispet edilmiş manalar olup tevil edilerek anlaşılmalıdır10. Yine, Vasıl b.Ata’nın “Bir manayı kadim bir sıfat olarak ispat eden bir kimse iki ilah ispat etmiştir” 11 sözü Seneviyye’nin anlayışına benzememe konusundaki özenin bir tezahürüdür. Görünen o ki, Mu’tezile, sıfat görüşünü oluştururken teslis anlayışında olan Hıristiyanların ve düalist anlayıştaki Mecusilerin Tanrı tasavvuruna benzememeye, bir başka ifadeyle teşbihe düşmemeye özel bir itina göstermekteydi12.

  1. Felsefî Akımlar ve Tercüme Hareketleri


Mu’tezile’nin ortaya çıkmasında felsefî akımların ve tercüme hareketlerinin etkisinden de bahsedilir. Ancak, Kelam ilmi, Vasıl b. Ata, Ca’d b. Dirhem, Gaylan ed-Dımeşkî, Hasan el-Basrî gibi Mu’tezileye öncülük eden düşünürler eliyle, farklı din ve kültürlerle karşılaşma ve tercüme hareketlerinden önce Kur’an’ın anlaşılma çabasının bir sonucu olarak doğmuştur. Mu’tezile dışa açık bir din olarak tercüme faaliyetlerinden sonra eski Yunan birikiminden istifade etmiştir. Ancak gerek Mu’tezilî düşünürler gerekse diğer kelamcılar farklı felsefi kanallardan aldıkları felsefi ve teolojik kavramları anlam bakımından olduğu gibi içselleştirmemişler, aksine onlara İslâmî bir veçhe kazandırdıktan sonra benimsemişlerdir.
  1. MUTEZİLE’NİN ALTIN ÇAĞI (MİHNE DÖNEMİ)


Mu’tezile’nin h. 80 yılında Medine’de doğan Vasıl b. Ata tarafından kurulduğu kabul edilmektedir. Buradan hareketle Mu’tezile’nin h. Birinci asrın sonları ya da ikinci asrın başlarında ortaya çıktığını söyleyebiliriz. İçerden cebirci ve teşbihçi görüşlere, dışardan da tevhid ve nübüvvet ilkesine aykırı akımlara karşı İslâm itikadını akılcı bir yöntemle savunma görevini üstlenmiş olan Mu’tezile İslâm düşüncesi tarihinde önemli bir yere ve etkiye sahip olmuştur.

Mu’tezile, özellikle Abbasilerin ilk dönemlerinde halifelerin yaklaşımlarına bağlı olarak zaman zaman itibar görmüş zaman zaman da gözden düşmüştür. Mu’tezile, altın çağını h. 198 ile 232 (m. 813-846) yılları arasında yaşamıştır. Abbasî halifesi Me’mun’un (198-218/813-833) Mu’tezile’yi resmen mezhep olarak kabul ettiğini ilan etmesiyle Mutezilî fikirler yayılmaya ve daha çok taraftar bulmaya başlamıştır. Me’mun’un h. 218 tarihinde Kur’an’ın yaratılmış olduğu fikrini kabul ettiğini ilan ettikten sonra, bütün Müslümanların bu fikri kabule zorlanması “mihne” adı verilen acı ve ıstıraplı bir devrin başlangıcı olmuştur. Me’mun’un bu ilanı ile başlayıp Mütevekkil’in halife oluşuna kadar devam eden bu acı ve ıstırap dolu döneme (h.218-232 m./833-846) “Mihne Dönemi” denir. Mihne döneminde halka Kur’an’ın yaratılmış olduğu (halku’l-Kur’an) fikrini kabul etmesi konusunda baskı yapılıyor hatta bazı âlimler bu konuda sorguya çekiliyordu. Bu dönemde Kur’an’ın mahlûk olduğu fikrini kabul etmediği için sorguya çekilip çeşitli ceza ve işkencelere maruz bırakılan sembol isimlerden biri de Ahmed b. Hanbel (ö.241/855)’dir13.

Kur’an’ın mahlûk olduğu fikrini kabul ettirme yolundaki baskılar Me’mun’dan sonra halife olan Mu’tasım (h.218-227/m. 833-841) ve Vâsık (h.227-232/m. 841-846) dönemlerinde de devam etti. Özellikle Vâsık dönemi Mu’tezile’nin kuvvet ve kudretinin zirveye ulaştığı dönemdir. Vâsık’ın 232/846 yılında ölümü ve Mütevekkil (h.232-247/m.846-861)’in halife olmasıyla Mu’tezile’nin parlak dönemi sona erdi ve muetzilî düşünce çöküşe geçmeye başladı. Mu’tezile asıl darbeyi ise Ebu’l-Hasan el-Eş’ârî gibi değerli bir ilim adamının mutezilî fikirlerden vazgeçtiğini ilan edip sünnî bir sistem olan Eş’ârîliği kurmasıyla aldı. Bundan sonra Mu’tezile zaman zaman varlığını hissettirse de, bu uzun süreli olmadı. Mutezilî düşüncenin geniş halk kitleleri tarafından benimsenmemesinin en önemli sebebi belki de, devletin gücünü kullanarak kendi fikirlerini zorla ve baskıyla kabul ettirmeye çalışması ve halk tarafından itibar görmüş bilim insanlarına işkence yapmasıdır14.

  1. MUTEZİLE’NİN ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ VE GÖRÜŞLERİ


İslâm düşüncesinde ilk ortaya çıkan Kelam ekolü olan Mu’tezile, dinî ve felsefî tefekkürün gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Vasıl b. Ata eliyle Basra’da ortaya çıkan Mu’tezile, bir müddet sonra Bağdat’ta da etkin hale gelmiştir. Gerek Basra’da gerekse Bağdat’ta Mutezilî düşünceyi temsil eden pek çok kelamcı yetişmiştir. Bu iki bölgede yetişen Mutezilî düşünürler, Mtezile’nin beş temel ilkesi (usûl-ü hamse) üzerinde hemfikir olsalar da, bu esasların ayrıntısı sayılabilecek hususlarda farklı fikirler öne sürmüşlerdir. Bundan dolayı Mu’tezile, Basra Ekolü ve Bağdat Ekolü olmak üzere iki ayrı ekol olarak ele alınmıştır.

Mu’tezile ilk kez Basra’da ortaya çıkmış, buradan Bağdat’a uzanarak İslâm dünyasının her tarafına yayılmıştır. Basra ekolü siyasi tartışmalardan uzak kalmış, daha çok İslâm’ı doğru anlama çabasında olmuştur. Siyasetten uzak kalarak fikrî mücadeleyi tercih eden Basra ekolü, İslâm inancına dışarıdan ve içeriden yönelen itirazları cevaplama gibi bir misyon yüklenmiştir.

Basra ekolünün aksine Bağdat ekolü siyasetle yakından ilgilenmiş, mezhebin görüşlerinin iktidar eliyle yayılması için gayret göstermiştir. Tercüme hareketlerinin Bağdat’ta başlaması sebebiyle Bağdat ekolü Basra ekolüne göre Yunan felsefesiyle daha erken tanışmıştır. Basra ekolü daha çok Allah’ın sıfatları konusuna ağırlık vermişken Bağdat ekolü varlık meseleleri üzerinde daha fazla yoğunlaşmışlardır. Yine onlar siyasetle yakın ilişkilerinden dolayı imamet meselesine eserlerinde yer vermişlerdir. Onlar Hz. Ali ve nesline yakın bir siyasi duruş sergilemişler, ilk dört halife içerisinde Hz. Ali’yi daha üstün olarak nitelendirmişlerdir15.

Vasıl b. Ata (ö. 131/748): H. 80 yılında Medine’de dünyaya gelen Vasıl b. Ata, büyük günah işleyenin durumu konusunda Hasan Basrî ile görüş ayrılığına düşmüş, bundan sonra Hasan Basrî’nin ders halkasından ayrılarak kendi sistemini kurmuştur. Mu’tezile’nin kurucusu ve Basra ekolünün ilk temsilcisi olarak kabul edilen Vasıl, zühd ve vera sahibi, belâgat ve hitabetiyle şöhret bulmuş bir kişi olarak tanınır. İtizalî fikirlerin oluşmasında Ma’bed el-Cüheni ve Cehm b. Safvan’ın etkisinden bahsedilir16. Fillerinin oluşmasında insanın müstakil bir kudrete sahip olduğu fikrinde Mabed’in, Allah’ın sıfatlarının kadim olmadığı yönündeki görüşünde de Cehm’in etkisini hissetmek mümkündür. Vasıl, İslâm’ı anlatmaları için öğrencilerini Kufe, Mağrib, Horasan, Yemen, Ermenistan gibi bölgelere göndermiş, böylece İslâm’ın yayılmasına katkı sağlamıştır.

H. 131 yılında 51 yaşında iken vefat eden Vasıl b. Ata’nın pek çok eserinden bahsedilmekle birlikte bunların çoğu bize kadar ulaşmamıştır. Vasıl’ın eserlerinden bazıları şunlardır: el-elfü mes’ele fi’r-reddi ale’l-maneviyye, Tabakâtü’l-Mürcie, Kitâbü’t-Tövbe, Kitâbü’l-menzile beyne’l-menzileteyn,(içinde harfi bulunmayan eseridir) Maâni’l- Kur’an.



Amr b. Ubeyd (ö.144/761): İran asıllı olan Amr b. Ubeyd Vasıl b. Ata’nın yakın arkadaşıdır. Vasıl ile birlikte Mu’tezile’nin kurucusu kabul edilen Amr, Vasıl’dan sonra Mu’tezile’nin reisi olmuştur.

Amr’ın itikadî konularda risale ve kitaplarından bahsedilmekle birlikte bunların hiçbirisi günümüze kadar ulaşmış değildir. Yine onun Hasan-ı Basrî’ye dayanan bir tefsirinden ve Kaderiyye’ye yazmış olduğu bir reddiyesinden de söz edilir.



Ebu’l-Huzeyl el-Allâf (ö.235/849): Hayvan yemi ticareti ile uğraştığı için Allaf lakabıyla anılan Ebu’l-Huzeyl Basra Mu’tezilîsinin fikir önderlerinden biridir. Vasıl’ın öğrencisi Osman et-Tavil’den itizalî fikirleri öğrenmiş, tercüme hareketleriyle Yunan felsefesinden haberdar olmuştur. Abbasî halifeleri Me’mun, Mutasım ve Vasık dönemlerinde, Mu’tezile’nin altın çağı olarak kabul edilen bir dönemde yaşayan Allaf, özellikle Me’mun döneminde birçok felsefî tartışmaya katılmış, felsefî birikimiyle rakiplerini etkisiz bırakmıştır. Cedel ilminin üstadı sayılan Allaf, ateist, gnostik, Mecusi ve Seneviyye gibi farklı din ve inanışın önderleriyle tartışmış, genelde bu tartışmalardan galip ayrılmıştır. Mutezilî kaynaklarda onun aracılığıyla üç binden fazla kişinin Müslüman olduğu kaydedilir.

Allaf’ın; Tevhid ve Mülhidlere Cevap, Hüccetü’l-Kitab, el-Usûlü’l-Hamse, er-Reddü ale’n-Nazzam adlı ve daha pek çok kitabından bahsedilmekle birlikte bunların hiçbiri elimizde mevcut değildir.

İslâm düşünce tarihinde cüz-ü lâ yetecezzâ (parçalanamayan en küçük parça) fikrini ilk defa ortaya atan Allaf’tır. Zât-sıfat ayrımını kabul etmeyen Allaf’a göre, Allah ilim sahibidir; ilim sıfatı kendisinin aynıdır. Allah kudret sahibidir; kudret onun aynıdır.

İbrahim b. Seyyâr en-Nazzam (ö.231/845): Çok güzel manzum eserler yazdığı için Nazzam lakabıyla meşhur olan İbrahim b. Seyyar en-Nazzam, itizalî fikirleri hocası Allaf’tan almıştır. Güçlü bir felsefe birikimine sahip olan Nazzam, başta ateistler olmak üzere, Sümeniyye, Seneviyye, Dehriyye ve bir kısım felsefecilerle derin tartışmalara girmiştir. Kırktan fazla eserinden bahsedilmekle birlikte bunlar günümüze ulaşmamıştır.

Kader kelimesinin sonuna, “hayır ve şer bizdendir” ilavesini yapan Nazzam’a göre Allah şer ve masiyetleri yaratmaz; ancak dünya işleriyle ilgili kullarının yararına olacak şeyleri yaratır.

Nazzam’ın üzerinde kafa yorduğu konulardan biri de atomdur. Ona göre cüz-ü lâ yetecezzâ yani parçalanmayan cüz yoktur. Cüz sonsuz şekilde parçalanmayı kabul eder. O bu görüşüne bağlı olarak kümün ve tafra nazariyelerini ortaya atmıştır.

Nazzam’ın siyaset teorisi Şiâ’nın imamet anlayışına benzemektedir. Ona göre imamet açık ve zâhir olarak nass ve tayinledir. Ona göre Hz. Peygamber, Hz. Ali’nin imametini işaret etmiş, ancak Hz. Ömer bunu gizlemiş ve Hz. Ebu Bekir’e biat etmiştir17.



Amr b. Câhız (ö.255/845): Mu’tezile’nin şekillenmesinde önemli bir rol oynayan Câhız, ,itizal görüşlerini hocası Nazzam’dan almıştır. Yaşadığı dönemde Mecusilere, Maniheistlere ve Hıristiyanlara karşı İslâm’ı savunmuştur. Câhız’ın farklı alanlarda pek çok eseri vardır. Bunlardan Kelamla ilgili olanlarından bazıları şunlardır: Kitâbü’l-Marife, Kitâbu Halku’l-Kur’an, Kitâbü’r-Red ale’l-müşebbihe, er-Redd ale’n-Nasârâ, Kitâbü’r-Redd ale’l-Cehmiyye, Kitâbü’l-İmame.

Cahız’ın pek çok konuda bağlı olduğu Mu’tezile kelam ekolünden farklı görüşler öne sürmüştür. Ona göre, bilgilerin hiçbiri insanın fiillerinden değildir. Bütün bilgiler tabiatları gereği zorunludur. İnsanın irade dışında bir kesbi yoktur. Fiilleri de tabiatı gereği ortaya çıkar. Akıl sahibi her insan, kendisini Allah’ın yaratmış olduğunu ve peygambere ihtiyacı olduğunu bilir. Sorumluluk da bu bilgi ölçüsündedir. Bundan sonra tevhidi bilen dinde sorumlu olur, bilmeyen ise mazurdur18.

“Ona göre, cehennemliklerin cehennemdeki azabı ebedi değildir. Cehennemlikler belli bir süre sonra ateşin tabiatına döneceklerdir. Kaldı ki, Allah hiç kimseyi cehenneme sokmaz. Ancak cehennem kendi tabiatı gereği kendine çeker. Sonra onları temelli olarak orada tutar. Cennet de bunun gibidir.”19

Ebu Ali el-Cübbâî (ö.303/916): Ebu’l Huzeyl ve Ebu Yusuf eş-Şahham’dan (ö.270/883) kelam dersleri almış, Şahham’ın ölümünden sonra Basra Mu’tezilesinin önderi olmuştur. Basra ve Bağdat’ta Cebriye taraftarlarıyla münazaralar yapmıştır. Oğlu Ebû Haşim el Cübbâî ve Ebu’l-Hasan el-Eş’ârî ünlü talebelerindendir. Bilindiği gibi, Eş’ârî, “üç kardeş meselesi” olarak bilinen kelamî tartışmadan sonra Mu’tezile’den ayrılıp kendi sistemini kurmuştur. Üçkardeş meselesini Eş’ârîlik’i anlatırken ele alacağız.

Cübbâî’nin Fıkıh Usûlü, Tefisr ve Kelam’a dair kaleme aldığı eserleri günümüze ulaşamamıştır.

Cübâî’ye göre, Allah bir mahalde yarattığı kelam ile mütekellimdir. Kelamın hakikati, parça parça sesler ve bir arada düzenlenmiş harflerden ibarettir. Mütekellim ise, kelamın kendisiyle kâim olduğu kimse değil, kelam yapan kişidir20. Ona göre, istitâat fiilden öncedir. Fiilini yaratma, hayır ve şer, taat ve masiyet doğrudan doğruya kula aittir. Yüce Allah ahirette maddi gözle görülemez. İmamet ümmetin seçim ve ittifakı iledir.

Ebu’l-Hâşim el-Cübbâî (ö.321/933): Babasından ve devrin önemli bilginlerinden dersler almıştır. Mu’tezile’nin önemli düşünürlerinden olan Ebu’l-Haşim el-Cübbâî babasının ölümünden sonra çalışmalarını Bağdat’ta sürdürmüştür. Farklı alanlarda pek çok eser yazdığı söylenen oğul Cübbâî’nin maalesef hiçbir eseri günümüze ulaşmamıştır.

Cübbâî, farklı görüşleriyle öne çıkan Mutezilî bir düşünürdür. Özellikle o, Allah’ın sıfatları meselesinin çözümünde geliştirdiği ahvâl nazariyesi ile meşhur olmuştur21. Cübbâî’in imamet konusundaki görüşleri Ehl-i Sünnet’in görüşlerine paraleldir.



Ebu’l-Hüseyin el-Hayyât (ö.300/913): Bağdat ekolünün önemli temsilcilerinden biri olan Hayyat, İslâm’a ve Mu’tezile’ye yapılan saldırılara fikri planda cevaplar vermiştir. Bu anlamda İbnü’r-Râvendî’ye yazdığı Kitâbu’l-İntisâr onu en meşhur eserlerinden biridir. Ayrıca onun, er-Reddü men esbete habere’l-vâhid, el-istidlâl bi’ş-şâhid ale’l-gâib, er-reddü kitâbu’l-burhân gibi eserleri de vardır.

Hayyat, özellikle ma’dum hakkındaki görüşleriyle öne çıktığını görüyoruz. Ona göre, cevher, adem (yokluk) halindeyken de cevherdir. Âraz, adem (yokluk) durumunda da ârazdır. Hayyat, itikadî konularda haber-i vâhidi delilolarak kabul etmez. Ona göre, Hz. Ali sahabenin en faziletlisidir.



Kadı Abdülcabbar (ö.415/1025): Mu’tezile’nin en önemli isimlerinden biridir. Basra ve Bağdat’ta önemli Mutezilî âlimlerden dersler almıştır. Rey şehrinde baş kadılık görevi yapmıştır. Kâd’il-Kudât ve İmâdüddin gibi lakaplarıyla anılan Kâdı Abdülcabbar İslâmî ilimlerin pek çok alanında eserler bırakmıştır. Eserlerinde bazıları şunlardır: Müteşâbih’l-Kur’an, Tesbitü Delâilü’n-Nübüvve, el-Muğnî fî ebvâbi’t-Tevhid ve’l-Adl, el-Muhtasar fî Usuli’d-Din, Fazlu’l-İ’tizal ve Tabakâtü’l-Mu’tezile, Şerhu Usûli’l-Hamse, el-Muhît bi’t-Teklif.

Kâdî Abdülcabbar’ın kelmaî görüşlerinden bazıları şu şekildedir: İnsanın yapması gerekli olan ilk şey, Allah’ı bilme yolunda aklını kullanarak tefekkürde bulunmasıdır. Allah’ın zâtından kadim manalar düşünülemez. Allah’ın âlim, kâdir ve hay sıfatları zatının aynıdır. O, zâtından dolayı âlim, zatından dolayı kâdir, zatından dolayı hay’dır. Allah’ı gözle görmek muhal, ilim ve marifetle görmek ise mümkündür.

Kâdî Abdülacabbar’a göre, adalet, Allah’ı her türlü çirkinlikten, yararlı işleri terketmekten, maslahata aykırı ya da çirkin olan vasıtalarla kulluğa çağırmaktan tenzih etmek, bütün fiillerinde hikmet ve isabetin bulunduğunu kabullenmektir. Âdil ve hâkim olan Allah’tan çirkin iş meydana gelmez, O’nun bütün fiilleri güzeldir. Husun ve kubuhu bilmek aklidir. Allah güç yetirilemeyeni insana teklif etmez. İman artar ve eksilir. İman mükellefin yerine getirmesi gereken bütün vaciplerdir. Rızık kendisiyle yarar sağlanan şeydir.

Zemahşerî (ö. 538/1143): Zemahşerî, ilmî, fikrî ve felsefî canlılığın olduğu, farklı fikirlere karşı hoşgörü ortamının bulunduğu bir dönemde, Selçuklu sultanı Melikşah (ö. 485/1092) döneminde yaşamıştır. İtikatta Mutezilî olan Zemahşerî fıkıhta Hanefî mezhebini benimsemiştir. Buhara, Horasan ve Bağdat’ta bulunan Zemahşerî Mekke’de de uzun süre bulunmuş, bundan dolayı kendisine “Cârullah” yani “Allah’ın misafiri” denilmiştir.

Zemahşerî’nin en önemli eseri el-keşşâf an hakâiki’t-tenzil ve uyûni’l-ekâvil fî vücuhi’t-te’vil adlı eseridir. Bu çalışma bir dirayet tefsiridir. Zemahşerî, bu tefsirinde itikatla ilgili ayetleri Mu’tezile, fıkıhla ilgili ayetleri Hanefî mezhebine göre yorumlamıştır.

Zemahşerî’ye göre, şer’î deliller; akıl, kitap, sünnet ve icma olmak üzere dörttür. Ancak icma itikatta delil olmaz. Allah dünyada da ahirette de görülemez. Tövbe etmeden ölen kimselere Hz. Peygamber’in şefaati söz konusu değildir. Kabir azabı ve nimeti yoktur.

Ona göre, mülhitler, Muattıla, Dehriye ve Müşebbihe gibi fırkaların ihtilafı tevhid’i; Cebriye’nin ihtilafı adaleti; Mürcie’nin ihtilafı va’d ve vaîdi; Haricilerin ihtilafı el-menzile beyne’l-menzileteyni; İmamiyye Şiâ’sının ihtilafı emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri ilgilendirmektedir22.


  1. MUTEZİLE’NİN TEMEL GÖRÜŞLERİ


Mu’tezile, farklı din ve kültürlerle karşılaşma ve tercüme faaliyetleriyle birlikte İslâm dünyasına giren ve İslâm’ın inanç esaslarına ters düşen dinî ve felsefî görüşlerle fikri alanda mücadele etmiştir. Mu’tezile, İslâm’ın inanç esaslarını açıklama ve farklı din ve felsefî görüşlere karşı savunmada naklî deliller yanında aklî delillere de başvurmuştur. Bu şekilde Kelam ilminin temellerini atan Mu’tezile’nin görüşleri, tevhid, adalet, el va’d ve’l-vaîd, el-menzile beyne’l-menzileteyn, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker şeklinde beş esas olarak sistemleştirilmiştir.
  1. Tevhid


Allah’ın birliği, bütün Müslümanların ittifakla kabul ettiği bir esastır. Ancak Mu’tezile Allah’ın birliği yani tevhid ilkesi üzerinde ısrarla durmuş, bu ilkeyi daha etkin bir şekilde anlatmaya dönük oldukça kapsamlı araştırmalar yapmış, bu ilke ile Allah’ı yaratılmış varlıklara benzemekten tenzih etmeyi gaye edinmiştir. Mu’tezile’nin tevhid ilkesi üzerinde ısrarla durmasının temel sebebi, Kur’an’daki Allah anlayışının hem Yahudi, Hıristiyan ve Mecusilerin tanrı anlayışlarından hem de müşebbihe ve mücessimenin tasvirlerinden farklı olduğunu ortaya koyma çabasıdır diyebiliriz.

Mu’tezile’ye göre Allah zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde birdir. Allah’ın bir ve kadîm oluşu O’na mahsus en özel iki sıfattır. Şayet Allah’ın kadîm oluşu dışında O’na çeşitli sıfatlar isnat edilirse Allah dışında birçok kadîm varlık kabul edilmiş olur. Bu durumda da taaddüd-ü kudemâ ortaya çıkar ki bu da tevhid ilkesini ihlal anlamına gelir. Allah’ın diğer sıfatları onun zâtının aynıdır. Allah zâtı ile bilir, zâtı ile görür ve zâtı ile işitir. Mu’tezile Allah’ın sıfatlarını kabul eder, fakat bu sıfatlara Allah’ın zatının dışında bir varlık hakkı tanımaz. Başka bir ifadeyle, Allah’ın hayy, âlim, kâdir, semî, basîr, mevcud gibi zâtî sıfatları vardır; fakat onun zatından ayrı olarak hayat, ilim, kudret, işitme ve görme sıfatları yoktur. Bu anlamda Mu’tezile’ye göre “Allah âlimdir” demek doğru; “Allah ilim sahibidir” demek ise yanlıştır. Çünkü ilim, sem, basar gibi, Allah’ın zatından başka ezelî sıfatların kabulü, kadim varlıkların çokluğuna (taadüdü kudemâ) delâlet eder. Halbuki tek kadim varlık vardır. O da Allah’tır.

Mu’tezile’ye göre Yüce Allah’ın kelam sıfatı da yoktur. Eğer kelamı, kadîm bir sıfat olarak kabul edersek, o zaman kadîm sıfatları çoğaltmış oluruz diyen Mu’tezile’ye göre kelam; halk (yaratma), rızık ve irade gibi Allah’ın fillerinden bir fiildir. Mu’tezile’ye göre Allah’ın kelamı, harf ve seslerden meydana gelen muhdes bir özellik taşır. Bu anlamda ses, harf ve kelimelerden meydana gelen Kur’an’ın kadîm olmasını düşünemeyiz. Mu’tezile’ye göre ses, harf ve kelimelerden meydana gelen Kur’an mahlûktur yani sonradan yaratılmıştır.

Diğer taraftan Mu’tezile, tevhid ilkesinin bir gereği olarak, literal anlamıyla yorumlandığında insan biçimci (antropomorfist) bir Allah anlayışına yol açan haberî sıfatları te’vil etmeyi tercih etmiştir. Kur’an ve hadislerde geçen Allah’ın eli, yüzü, gözü, gitmesi, gelmesi, arşa istiva etmesi gibi ifadeleri mecazî anlatımlar olarak kabul eden Mu’tezile, haberi sıfatları tenzih nazariyesine uygun olarak, Kur’an ve icma ile sabit olan “hiçbir şey O’nun gibi değildir” prensibine göre tevil etmiştir. Mu’tezile’ye göre Allah, her türlü hâdis nitelikten münezzehtir. Bundan dolayı O, yaratıkların sonradan olmalarına delalet eden sıfatlarıyla nitelenemez23.

Mu’tezile, tevhid ilkesine aykırı olduğu düşüncesiyle Allah’ın ahirette görülmesi (ruyetullah)nin imkansız olduğunu öne sürmekte ve bu iddiasını hem aklî hem de naklî delillerle temellendirmektedir. Kadı Abdülcabbar’a göre Allah’ı gözle görmek muhal, ilim ve marifetle görmek ise mümkündür.

Mu’tezile, Ehl-i Sünnet’in Allah’ın ahirette görüleceğinin delili olarak öne sürdüğü “O gün bir takım yüzler Rablerine bakıp parlayacaktır.”24 ayetini müteşabih bir ayet olarak kabul etmekte ve bu ayetin muhkem olan “Gözler onu göremez, O bütün gözleri görür.”25 ayeti ışığında yorumlanması gerektiğini öne sürmektedir. Son ayet açık bir şekilde Allah’ın görülemeyeceğinin delilidir. Bu anlamda, ilk zikredilen ayette geçen Rabbine bakar ifadesi, “Allah’ın sevabını, cömertliğini, merhametini beklerler” anlamına gelmektedir. Bunun bir başka anlamı da, “Allah’tan gelecek hayır ve yararın beklentisi içinde olurlar” şeklindedir. Kaldı ki, Allah Teâlâ Rabbinin cemâlini görmek isteyen Hz. Musa’ya bunun imkansız olduğunu bildirmektedir:



Musa dedi ki: Rabbim (cemâlini) göster bana, (ne olur) seni göreyim. (Allah) buyurdu ki: Beni kesinlikle göremezsin. Fakat şu dağa bak. Eğer o durabilirse sen de beni görürsün.”26 Mu’tezile buradaki “len” edatını “ebedilik” anlamında yorumlayarak Allah’ın dünya ve ahirette görülemeyeceğine bir delil olarak göstermiştir.

Allah’ın ahirette görülmesinin imkânsız olduğunu ispatlamak için Kur’an’a müracaat eden Mu’tezile, bununla da yetinmeyip aklî delillerle bu düşüncesini desteklemiştir. Muyezile’ye göre, eğer Allah’ın görüleceği kabul edilecek olursa, bu onun hâdis varlıklara benzerliğini gerektirir. Halbuki Allah her türlü hâdislik alametinden münezzehtir. Zira görülme olayı, göz, ışık, mesafe ve görenle görünenin karşı karşıya gelmesi gibi unsurlara bağlıdır. Bu unsurlar ise yaratılmış eşyaya ait niteliklerdir. Allah yaratılmış varlıklara ait niteliklerle vasıflanamaz. Dolayısıyla Mu’tezile’ye göre Allah’ın Ahirette görüleceği kabul edilemez.

Mu’tezile Allah’ın ahirette görülebileceğine işaret eden rivayetleri ise “âhâd haber itikatta delil olmaz” kuralı gereğince reddetmektedir. Kadı Abdülcabbar, Allah’ın ahirette görüleceğine dair peygamberden rivayet edilen haberler delil değil midir? Sorusuna şöyle cevap vermektedir: “Yanlış olması muhtemel bir haberle Kur’an’a itiraz edilemez.”27

  1. Adalet


Mu’tezile’nin önemle üzerinde durduğu ilkelerden biri de adalettir. Mu’tezile’ye göre, Adalet ilkesinin temel anlamı; Allah’ı her türlü çirkinlikten, yararlı olan şeyleri terk etmekten uzak tutmak, Allah’ın bütün eylemlerinde hikmet ve isabetin bulunduğunu kabul etmektir. Kısacası adalet ilkesi Allah’ı bütün kötülüklerden tenzih etmek ve onun fiillerinin isabetli ve hikmetli olduğunu açıklamaktan ibarettir.

Mu’tezile, Allah’ın adalet ilkesini açıklamaya fiillerin iyiliği ve kötülüğünü (hüsün-kubuh) tartışarak başlamıştır. Onlara göre, akıl veya vahiy fiillerin iyi veya kötü olmasını sağlamaz. Akıl ve vahiy sadece iyi ve kötü olan eylemleri bildirir ve açığa çıkarır. Eylemleri iyi veya kötü yapan şeyler bizzat fiillerin bünyelerinde yer alan unsurlardır. Kısaca Allah’ın emir ve yasaklarından dolayı fiiller iyi ve kötü niteliğini kazanmış değildir. Fiiller bünyelerinde taşıdıkları özellikler nedeniyle iyi veya kötüdür. Allah da onları bu vasıflarından dolayı emretmiş veya yasaklamıştır.28

Mu’tezile, adalet ilkesinin bir gereği olarak insanın kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu kabul etmiştir. Mu’tezile’ye göre, insan tamamen hür bir iradeye sahiptir ve fiillerinin yegâne sorumlusudur. Yapmış olduğu iyilik de kötülük de kendisine aittir. Bu nedenle yapmış olduğu iyi amellere karşılık olarak mükâfat, kötü amellere karşılık olarak da ceza görecektir. Eğer kulun fiillerinde Allah’ın bir müdahalesi olsaydı o zaman kul yapmış olduğu fiillerden mesul olmazdı. Çünkü bu durumda bir zorlama (cebr) söz konusu olurdu. İnsanı zorlama altında yapmış olduğu fiillerden sorumlu tutmak ise zulümdür. Bu, Allah’ın adaleti ile bağdaşmaz. Çünkü Allah en âdil varlıktır. Bu düşüncenin bir devamı olarak Mu’tezile, kaza ve kaderin insanın iradî eylemleri için geçerli olmadığını ileri sürmüştür29.

Mu’tezile, adalet sıfatının bir gereği olarak, kulların hakkında daha iyi ve yararlı olanı yaratmayı Allah üzerine vacip görür. Allah insanı ve evreni yaratmaya mecbur değildir. Bunları kendi fazlından yaratan Allah’ın insanı yaratıp sorumlu tuttuktan sonra, insanın bu sorumluluğu taşıyabilmesi için gerekli şartları yaratması gerekir. İnsanın sorumluluklarının neler olduğunu anlayıp bunları yerine getirebilmesi için akıl, irade ve kudret gibi niteliklere ihtiyacı vardır. Yine insanın sorumluluklarını yerine getirebilmesi için aklıyla bilemeyeceği hususlarda bir yol göstericiye (peygambere) ihtiyacı vardır. Bu anlamda Allah’ın, sorumlu tuttuğu insana akıl, irade, kudret gibi özellikler vermesi; aklıyla bilemeyeceği hususlarda peygamber ve gerektiğinde şeriat göndermesi vaciptir. Şayet Allah bunları yapmazsa, insanı kaldıramayacağı şeylerden sorumlu tutmuş olur. Mu’tezile’ye göre, Allah’ın insanı güç yetiremeyeceği bir şeyle sorumlu tutması caiz değildir. Başka bir ifadeyle Mu’tezile’ye göre teklifü mâ lâ yutak caiz değildir.


  1. el-Va’d ve’l-Vaîd


Güzel amellerin mükâfatla kötü amellerin de ceza ile karışık görmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle Allah, adaletinin bir gereği olarak, iyi amellerde bulunan kullarını cennetle mükâfatlandıracağını (el-va’d), kötü amellerde bulunan kullarını ise Cehennemle cezalandıracağını (el-va’îd) bildirmiştir. Mu’tezile’ye göre, Allah’ın bunun aksini yapması, bu sözünden vazgeçmesi mümkün değildir. Allah’ın va’di de vaîdi de mutlaka gerçekleşecektir. Mümin, mutlaka Cennete, büyük günâh işleyip de tövbe etmeden ölen kimse ise mutlaka Cehenneme gidecektir. Allah’ın adaletinin gereği budur. Aksini iddia etmek yani Allah’ın va’d ve vaîdinden dönebileceğini kabul etmek ona yalan isnat etmek anlamına gelir ki aynı zamanda bu Allah’ın adaletine aykırıdır.

Mu’tezile’ye göre Allah’ın büyük günah işleyenler hakkındaki sözleri mutlaka gerçekleşecektir. Büyük günah işleyen kişi tövbe etmediği takdirde ebedi olarak cehennemde kalacaktır. Fakat onun cezası kâfirlerinkinden hafif olacaktır. Mu’tezile, bu görüşün bir sonucu olarak şefaati reddetmiştir. Mu’tezile, büyük günah işleyenlere şefaatin geçerli olmadığını, şefaatin ancak cennetteki derecelerin yükseltilmesi şeklinde olacağını iddia etmektedir. Onlara göre büyük günahlardan kaçınanların küçük günahları affolunur. Cezalandırma ve mükafatlandırma devamlıdır diyen Mu’tezile’nin bu prensibinin bir gereği olarak cennetlikler ve cehennemlikler daima orada kalacaklardır30.


  1. el-Menzile beyne’l-Menzileteyn


Bu prensip, büyük günâh işleyen kimsenin imanla küfür arasında bir yerde, yani fâsıklık noktasında bulunacağını ifade eder. Bu görüş, büyük günâh işleyeni kâfir sayan Hâricîlerle, mümin sayan Mürcie mezhepleri arasında orta bir görüşü temsil etmektedir.

Mu’tezile bu ilkesini şu şekilde izah etmektedir: Büyük günahlardan birini işleyip de tövbe etmeden ölen kişi ebedi olarak cehennemde kalacaktır. Fakat onların azabı kâfirlerinki gibi olmayacak, onlara göre daha hafif olacaktır. Büyük günah işleyen kişi ne Mürcie’nin iddia ettiği gibi mü’min; ne haricîlerin iddia ettiği gibi kâfir; ne de Hasan Basrî’nin iddia ettiği gibi münafıktır. Büyük günah işleyen kişi iman ile küfür arasında bir yerdedir.


  1. Emr-i bi’l-Ma’ruf ve’n-nehy-i ani’l-Münker


Mu’tezile, toplumda hak ve adaletin sağlanması ve ahlâkî yapının sağlıklı olabilmesi için, her Müslümanın iyiliği emredip, kötülüğü yasaklamasını gerekli görmektedir. İyiliği emretmek ve kötülüklerden sakındırmak emri, Kur’an’ın muhkem ayetleriyle sabittir31. Ayrıca akıl da, birisini kötülükten men etmenin ihsan olduğunu ve kötülüğe engel olanın iyiliğe en yakın olduğunu beyan etmektedir32. Kur’an’da bu görev açıkça geçtiği için inkarı küfrü gerektirir. Mu’tezile’ye göre temel esaslardan biri olan bu görev sadece yöneticinin değil, tüm insanların özgürlüğünü ilgilendiren bir haktır. Bu sebeple her mü’mim ahlâkî anlamda bundan sorumludur. Dolayısıyla bu sorumluluğu Şiâ’nın yaptığı gibi sadece imama özgü kılmak, iyiliği emretmek ve kötülükten men etmekle ilgili ayetlerin mantığını anlamamak demektir.
  1. MUTEZİLE’NİN İSLÂM DÜŞÜNCESİNE KATKILARI


İslâm’da ortaya çıkan ilk Kelam ekolü olan Mu’tezile, dinî ve felsefî düşüncenin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Aklı gerçek bilgi için kaynak olarak kabul eden Mu’tezile, İslâm düşüncesinde aklî düşünceye önemli bir mevki kazandırmış, akıl konusunda takındıkları tavır sayesinde aklî istidlâle dayanan dinî ilimler gelişmiştir33. Örneğin, “ilmü’l-bahs ve’l münazara” ve “ilmü’l-cedel” ismini taşıyan ve bir nevi yöntembilim sayılabilecek ilimlerin geliştirilmesine Mutezilî düşünürler öncülük etmiştir. Yine onlar bu sayede bir yorum metodu geliştirmişler, dirayet metoduyla tefsirler kaleme almışlardır34.

Mu’tezile’nin aklî tefekkürün gelişmesine katkılarını inkâr etmemekle birlikte, akıl konusunda takındığı tavrın olumsuz etkilerinden de bahsedilmektedir. Yazıcıoğlu’na göre her şeyi akılcı bir yaklaşım ile çözmeleri veya izah etmeleri bazı tuhaf görüşleri savunmalarına sebep olmuştur. Mesela, “Allah en iyiyi (salah) yapmak zorundadır” şeklindeki yorumlarıyla Allah’a herhangi bir konuda zorunluluk yüklemeleri izahı zor bir mesele olarak değerlendirilmektedir. Yine Mu’tezile, aşırı akılcılığın bir sonucu olarak, insanın fiillerinin meydana gelmesinde Allah’ın hiçbir rolü ve fonksiyonu yokmuş gibi bir imaj uyandırmıştır. Halbuki, Ehl-i Sünnet’te insana hürriyet tanımakta, ancak insana verilen bu hürriyet Allah’ın mutlak kudretine gölge düşürmemektedir35.

Mutezilî kelamcılar, İslâm’a dışarıdan ve içeriden yönelen fikrî meydan okumalara karşı İslâm inanç esaslarını aklî delillerle savunmuşlardır. Ayrıca, Mu’tezile’nin İslâm’ın Arap Yarımadası dışına açılarak diğer milletlere ulaştırılması konusunda da önemli katkıları vardır.

Mu’tezile’nin itikadî esasları temellendirmek için geliştirdiği tabiat felsefesi İslâm’da tabii bilimlerin gelişmesine yardımcı olmuştur.



Mu’tezile’nin Arap ve İslâm edebiyatının gelişimine sağladıkları katkı da inkar edilemez. Nitekim, Vasıl b. Ata’nın içinde (ra) harfi bulunmayan eseri; yine Câhız’ın edebî sanatları ustaca kullanarak yazdığı risale ve eserler edebiyatın gelişmesine önemli katkılar sağlamıştır36.


1 Mutezile isminin menşei meselesine farklı yaklaşımlar hakkında geniş bilgi için bkz., Cağfer Karadaş, Ana Hatlarıyla Kelâm Tarihi, Ensar Yay., İstanbul, 2013, s. 76-79; Hulusi Arslan, Kelam Tarihi ve Ekolleri, Malatya, 2012, s. 84-89.

2 Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, s. 59-60.

3 Karadaş, Ana Hatlarıyla Kelâm Tarihi, s. 79.

4 19.Meryem/48; 73.Müzemmil/10.

5 Ramazan Altıntaş, “Mutezile: Önemli İsimler, Temel İlkeler ve Eserler”, Kelam El Kitabı, ed., Şaban Ali Düzgün, Grafiker Yay., Ankara, 2012, s. 65.

6 Altıntaş, “Mutezile: Önemli İsimler, Temel İlkeler ve Eserler”, s. 68.

7 İlyas Çelebi, “Mutezile” mad., DİA, C. 31, s. 391.

8 Altıntaş, “Mutezile: Önemli İsimler, Temel İlkeler ve Eserler”, s. 71.

9 Kadı Abdulcabbar, el-Muhtasâr fî Usûli'd-Dîn (Mu’tezile’de Din Usûlü), çev., Murat Memiş, İz Yay., İstanbul, 2006, s. 75-78.

10 Karadaş, Bakılllânî’ye Göre Allah ve Âlem Tasavvuru, s. 83-84.

11 Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal, s. 58-59.

12 Kaplan, İslâm’a Göre Hıristiyanlık, s. 205.

13 Mihne Dönemi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz., Muharrem Akoğlu, Mihne Sürecinde Mu’tezile, İz Yay., İstanbul, 2006.

14 Kemal Işık, Mutezile’nin Doğuşu ve Kelâmî Görüşleri, Ankara, 1967, s. 62.

15 Mutezilî düşüncedeki farklılaşma süreci hakkında geniş bilgi için bkz., Osman Aydınlı, “Mutezile Ekolü Teşekkülü, İlkeleri ve İslâm Düşüncesine Katkıları”, Marife, 3/3, Kış 2003, s. 47-48.

16 Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, s. 59.

17 Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, s. 63.

18 Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, s. 77.

19 Altıntaş,. “Mutezile: Önemli İsimler, Temel İlkeler ve Eserler”, s 80; ayrıca bkz., Bağdâdî, el-fark beyne’l-fırak

20 Şehristâni, Milel ve Nihal, çev., Mustafa Öz, Litera Yay., İstanbul, 2011, C. I, s. 80; Altıntaş, s. 81.

21 Ahvâl nazariyesi hakkında geniş bilgi için bkz., Yusuf Şevki Yavuz, “Ahvâl”, DİA, C. II, s. 190.

22 Altıntaş, “Mutezile: Önemli İsimler, Temel İlkeler ve Eserler”, s. 89.

23 Kadı Abdülcabbar, el-Muhtasar fî Usûli’d-Din, s. 54-55.

24 75.Kıyame/22-24.

25 6.En’âm/103.

26 7.Âraf/143.

27 Kadı Abdülcabbar, el-Muhtasar fî Usûli’d-Din, s. 61-66.

28 Arslan, Kelam Tarihi ve Ekolleri, s. 93-94.

29 Kadı Abdülcabbar, el-Muhtasar fî Usûli’d-Din, s. 86-88.

30 Kadı Abdülcabbar, el-Muhtasar fî Usûli’d-Din, s. 120-124.

31 3.Âl-i İmran/104, 110.

32 Kadı Abdülcabbar, el-Muhtasar fî Usûli’d-Din, s. 146.

33 İrfan Abdülhamid, İslâm’da İtikâdî Mezhepler ve Akaid Esasları, çev., M.Saim Yeprem, TDV Yay., Ankara, 2011, s. 121; M. Sait Yazıcıoğlu, Kelam Dres Notları, Ankara, 1998, s. 51.

34 Arslan, Kelam Tarihi ve Ekolleri, s. 107.

35 Yazıcıoğlu, Kelam Dres Notları, s. 51.

36 Arslan, Kelam Tarihi ve Ekolleri, s. 108.


Yüklə 89,39 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə