ÖĞrenmek nediR, neden öĞreniyoruz, nasil öĞreniyoruz



Yüklə 1,64 Mb.
səhifə20/78
tarix31.10.2017
ölçüsü1,64 Mb.
1   ...   16   17   18   19   20   21   22   23   ...   78

EMBRİYONAL KİMLİK-SELF

Daha önce, tek bir hücreye yönelik açıklamalarda, hücre zarında bulunan alıcıların fonksiyonunu anlatırken, onları antik bir kentin kapısındaki kapıcılara benzetmiştik. Birçok hücreden oluşan bir sistem söz konusu olduğu zaman da geçerlidir bütün bunlar. Çünkü hücrelerin duvarları ve giriş kapılarındaki kapıcılar gene yerlerinde durmaktadır. Ancak bu kez bir de, sistemi bir bütün olarak kucaklayan ortak bir sınır söz konusudur. Bu nedenle, sistemin bu ortak dış sınırlarında bulunan kapıcıların elindeki bilgilerle, bu bilgileri muhafaza eden hafıza sisteminin de, artık her biri tek tek kendi hücre duvarlarının içinde farklılaşmış, ayrı gen açılım özelliğine sahip hücrelerin elindeki bilgilerden-hafıza sistemlerinden farklı olması gerekir. Öyle olmalıdır ki, sistemin bütününe ilişkin toplam bilgiyi temsil eden hafıza sistemiyle (RP sistemiyle), parçalardaki bilgiyi temsil eden RP sistemleri arasında puzzelin parçalarıyla büyük tablo arasında olduğu gibi tam bir uyum-ilişki söz konusu olmalıdır. Bütün bunlar ne anlama geliyor, toparlayalım:


1-Bir çok hücreden oluşan bir sistemin, ortak bilgi temelini temsil eden merkezi bir RP sistemine sahip olması gerekir.

2-Bu RP sistemi, dışardan gelen obje-informasyon işlenirken alt sistemler tarafından üretilen ve onların faaliyetlerini temsil eden RP lerin bir kopyalarının merkeze yollanmasıyla oluşmalıdır. Sistemin merkezi bilgi temelini (Wissensbasis) temsil eden RP sistemi, bu şekilde, alt sistemleri temsil eden RP lerin integrasyonuyla ortaya çıkar.


Bütün bunlar çok önemli sonuçlardır. Bu sonuçlar nasıl mı ortaya çıkıyor, şöyle bir düşününüz: Eğer bütün, parçaların mekanik bir toplamı değilse, onun, parçalardan ayrı bir varlığı-kimliği söz konusuysa, onun bu kimliğini temsil eden kendine özgü bir bilgi temelinin bulunması da kaçınılmazdır. Evet, koordinasyon ve integrasyon elementler arasındaki haberleşme yoluyla kendiliğinden sağlanıyor, orkestra, başında bir orkestra şefine ihtiyaç duymadan çalışıyor, bunlar doğrudur; ama, bütün bunlar, dışardan gelen informasyonun işlenilmesi ve bütün alt sistemler tarafından uygulamaya konulacak merkezi bir reaksiyon modelinin oluşturulması sürecinde merkezi bir varoluş instanzının ortaya çıkışına engel değildir. Çok hücreli embriyonal bir sistemde böyle bir zemin, ancak az önce bahsettiğimiz şekilde oluşan merkezi bir RP sistemi olabilir.
Parça ve bütün arasındaki ilişkiler, sistemin bir bütün olarak işleyişi, bu aşamada da, aslında daha sonra ortaya çıkan sistemde beyinle organlar arasındaki ilişkilere benziyor. Sistemin merkezi varlığının temsilcisi olarak gelişen beyin de, bir anlamda, bütün organların temsil edildikleri bir instanzdır. Burada da iç organlarımızdan duyu organlarımıza, motor sisteme kadar bütün alt sistemlerin temsil edildikleri merkezler vardır. Organizmanın bir tür haritası vardır yani. Ama bunun yanı sıra beyinde bir de, önbeyin, çalışma belleği, “assoziationscortex” ler gibi (bunlar daha ileri derecede işlemlerin yapıldığı integrasyon bölgeleridir), sistemin bir bütün olarak işleyişini düzenleyen-kontrol eden, alt sistemlerden gelen raporların integre edildiği merkezler de vardır. Evet, bütünü oluşturan parçalardır, ama bu, bütünün parçaların matematiksel bir toplamı olduğu anlamına gelmez. Her bütün, parçaların yanı sıra, birlikte faaliyetin organizasyonundan doğan merkezi bir varoluş instanzına da sahip olur. Altını çizmek istediğimiz nokta budur [4].
Farklılaşan hücrelerin kişilikleri onların içinde aktif halde bulunan RP sistemleri tarafından temsil edildiğine göre, embriyonun içinde, bütünsel olarak embriyonal kimliği belirleyen, bütün elementlerin faaliyetlerinin koordine olduğu bir sistem merkezinin de oluşması gerekir? Eğer böyle olmasaydı, daha sonra fetal aşamaya geçerken oluşmaya başlayan merkezi sinir sistemi hangi zemin üzerinde gelişecekti? Madem ki yeni, bir bütün olarak, eskinin içinde, onun bilgi temeli üzerinde gelişiyor, embriyonal aşamadan fetal aşamaya geçilirken, bu yeni aşamada bir bütün olarak organizmayı temsil edecek olan merkezi sinir sisteminin de, eskiyi-varolanı temsil eden platformdan-zeminden yola çıkarak gelişmesi gerekir.
Bazıları, “embriyonun da bir kimliği var mıdır” diye tartışıyor! Bazıları da, “başlangıçta böyle bir şey yoktur” dedikten sonra, bunun kimliğin-self ne zaman, gelişmenin hangi aşamasında ortaya çıktığını tartışıyorlar! “Benliğin, beyin ve sinir sisteminin, organların oluşmasından sonra mı, yani, embriyonun fetüs haline gelmesinden sonra mı, yoksa doğumdan sonra mı” ortaya çıktığı tartışması yapılıyor! İşte tam bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Benlik-self nedir? Kendi kendini üreterek varolan sistemler diye tanımladığımız canlıların bu varoluş instanzlarının özü nedir? Bir benliğe-kimliğe-self sahip olmak için illâ ki “bilinçli”mi olmak gerekir? Bir antibiyotiğe karşı hayatta kalma savaşı veren bir bakteri (tek bir hücre) bütün bunları “bilinçli” olarak mı yapıyor? İçine girdiği kimyasal ortamdan kaçmak için genlerini harekete geçirerek bu işi gerçekleştirecek transport moleküllerini üreten bir hücre bu işi “bilinçli” olarak mı yapıyor? Ormanda gezerken üzerine basmakta olduğunuz bir yılana basmamak için kenara sıçrarken siz bu işi bilinçli olarak mı yapıyorsunuz?
Benlik-self dediğimiz varoluş instanzının özünü çevreden gelen etkilerin bozduğu dengeyi tekrar kurmak için oluşturulan reaksiyonlar oluşturur. Her durumda, dışardan gelen ve sistemin içine alınan informasyon çevreyle sistem arasında kurulu olan dengeyi bozan bir etken rolünü oynar. Bu nedenle, var olma ve yaşamı devam ettirme savaşı, bozulan dengeyi tekrar kurmak için ne yapmak gerektiğini belirleme, bunu belirledikten sonra da, motor sistem aracılığıyla bunu gerekli davranışlar-reaksiyonlar haline dönüştürerek gerçekleştirme yeteneğidir.
Evet, bozulan dengeyi tekrar kurabilmek için dışardan gelen etkiye karşı bir tepki oluşturabilmek gerekiyor. Bunun nasıl bir tepki olacağını ise, gelen informasyonun daha önceden sahip olunan bilgiyle işlenmesi, yani incelenmesi belirliyor. İşlenmek, incelenmek deyince bu işin bilinçli bir çaba olduğu falan düşünülmesin sakın! Kendi kendini üreterek varolan bütün canlıların bu ortak özelliği, evrim sürecinin ancak belirli bir aşamasında “bilinçli” bir faaliyet haline geliyor. Bunun dışında o, yaşam savaşını sürdürmeye yarayan, bozulan dengeyi yeniden kurmaya yarayan tamamen otomatik bir çabadır. Ama, ister “bilinçli”, ister “bilinçsiz” olsun, işin özü aynıdır. İnformasyonu almak, sahip olduğun bilgiyle onu incelemek-işlemek ve etkiye karşı bir tepki-reaksiyon modeli oluşturabilmek. Sonra da, oluşturulan bu reaksiyon modelini kendi motor sistemin-elin, ayağın-organların aracılığıyla gerçekleştirmek. Bütün bunları yapabildiğin için ve yapabildiğin oranda canlı oluyorsun. Sana belirli bir kimlik-benlik kazandıran da bu çabalar oluyor. İşte, “sen”-“ben” diye ifade ettiğimiz varoluş instanzının özü budur. Orkestral bir faaliyet olarak gerçeleşen bütün bu çabaların süperpozisyonudur benlik.
“Embriyonun da bir kimliği var mıdır” diye tartışılıyor demiştik. Şu sorulara cevap verelim:
1-Bir hücreler topluluğu olan embriyo da bir sistem midir? Elbette, bu açık!..

2-Bu sistem kendi kendisini üretmekte midir? Yoksa, fabrikada işçiler tarafından üretilen bir araba gibi onu da başka birisi mi, örneğin annesi mi üretmektedir! Bu da açık; bir embriyonun, hiçbir zaman, bir araba gibi pasif bir şekilde üretilmediğini tartışmaya gerek yok sanırım! İşte, benlik-self dediğimiz instanz, bir embriyonun fabrikada üretilen bir arabadan farklı olmasından, onun, çevreden gelen etkilere karşı reaksiyon vererek kendi kendisini üreten canlı bir varlık olmasından kaynaklanan bir oluşumdur. Çünkü, “kendin” olarak varolmadan, olmayan bir şeyin kendini yeniden üretilmesi de mümkün değildir!


Gelelim benlik-kimlik-self olayının “başlangıçta olmadığı”, bunun “sonradan”, “organlar-sinir sistemi oluştuktan sonra”, veya “doğumdan sonra ortaya çıktığı” görüşüne:
İnsanlar eskiden madde ve ruhun iki ayrı şey olduğuna inanırlardı! Hatta öyle ki, öldükten sonra bu ruhun maddi varlığımızdan ayrılarak uçup gideceğini falan düşünürlerdi!25 “Embriyo henüz daha bir hücreler yığınıdır, onun daha henüz bir kimliği-benliği yoktur” görüşüyle, madde-ruh ikiliğine dayanan bu düalist dünya görüşü arasında ne fark var? Önce kimliği-ruhu olmayan bir madde yığını olarak varoluyor embriyo, sonra da bu maddi varlığın içine “ruh” gibi nerden geldiği belli olmayan bir “benlik” giriyor. Neden giriyor, nasıl giriyor bunlar belli değil, “giriyor” işte! Bütün bunlar saçma, üzerinde bile durmaya değmeyecek düşüncelerdir. Bırakınız embriyoyu bir yana, daha önce tek bir hücre olarak zigotu incelerken gördüğümüz gibi, onun bile bir benliği-self vardır. Ana karnına düşülen o ilk andan öldüğümüz ana kadar geçen bütün bir yaşam süreci de, bu nedenle, bir öğrenerek kendi kendini üretme sürecidir.

Yüklə 1,64 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   16   17   18   19   20   21   22   23   ...   78




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə