ÖĞrenmek nediR, neden öĞreniyoruz, nasil öĞreniyoruz


NEDEN KENDİ KENDİNİ ÜRETMEK ÖĞRENMEKTİR



Yüklə 1,64 Mb.
səhifə21/78
tarix31.10.2017
ölçüsü1,64 Mb.
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   78

NEDEN KENDİ KENDİNİ ÜRETMEK ÖĞRENMEKTİR

Evet, kendi kendini üretmek öğrenmektir. Bütün canlılar öğrenerek kendi kendilerini üretirler ve gelişerek varolurlar. Hani öğrenmek öyle, “canım şu an hiçbir şey öğrenmek istemiyor” diye bir yana bırakılacak birşey değildir! Öğrenmek vardır, öğrenmek vardır! Okulda, ya da kitaplardan okuyarak, hazır, daha önce başkaları tarafından üretilmiş bilgileri alarak da öğrenilir, hiç farkında olmadan yolda yürürken de, konuşurken de, yemek yerken de.. Yani ne yapsanız, ya da hiçbir şey yapmasanız bile öğrenirsiniz! Hiç bir şey yapmadan oturursanız, en azından böyle oturmayla karnınızın doymayacağını öğrenirsiniz, yaşamı devam ettirme mücadelesinde ayakta kalmak için çalışmak zorunda olduğunuzu öğrenirsiniz! Yolda yürürken, ayağınızı sağa sola çarpmamayı, yani yürümeyi öğrenirsiniz. Hava yağmurluysa yanınıza şemsiye almanız gerektiğini öğrenirsiniz. Öğrenirsiniz de öğrenirsiniz, sonu olmayan bir süreçtir öğrenme süreci. Yaşamak, öğrenerek bir durumdan başka bir duruma geçmektir; sonuca giden yolda, bu şekilde, merdivenin basamaklarını birer birer çıkarak ilerlemektir.


Peki şöyle düşünemez miyiz: Hayatı devam ettirmek için gerekli bilgileri öğrendikten sonra, geçimimiz için de belirli bir gelirimiz varsa, artık öğrenmeye gerek yoktur diyemez miyiz! Hayır diyemeyiz! Çünkü yaşamak, varolmak sürekli durum değiştirmek demektir. Hiçbir zaman, “belirli bir ana” ilişkin olarak, mutlak anlamda “denge durumu” diye birşey yoktur! Denge tamamen izafi bir kavramdır. İki durum arasındaki etkinlikle-geçiş süreciyle birlikte bir anlama sahip olur. Hiçbir zaman, belirli bir kuantum seviyesinde bulunan bir elektronun objektif varlığından bahsedilemez[3]. Bu, tamamen potansiyel bir gerçekliktir. Elektronun belirli bir andaki varlığından bahsettiğiniz anda ise, o ana ilişkin denge durumu, yani elektronun içinde bulunduğu kuantum seviyesi değişmektedir. Çünkü o an siz ölçme aletinizle bir ölçme fotonunu göndererek o elektronu etkiliyorsunuz demektir. Etkiliyorsunuz, yani onu değiştiriyorsunuz. Bilmek de böyle gerçekleşir, yani etkileyip değiştirerek bilirsiniz. Bu durumda, bildiğiniz “gerçek” sizin dışınızdaki objektif gerçek değildir, etkileyerek, değiştirerek yarattığınız, ya da varoluşuna katkıda bulunduğunuz gerçektir.
Bir elektron, belirli bir kuantum seviyesinde, kendine özgü bir konfigürasyon uzayında, zamana bağlı olmadan potansiyel bir gerçeklik olarak var olabilir. Ama aynı durum canlı varlıklar için söz konusu değildir! Ancak derin uyku-koma ya da narkozlu haldeyken, benlik-self oluşmadığı için (o da sınırlı bir şekilde) bu hale yaklaşırsınız. Yani ancak bu durumda iken belirli bir dengeden bahsedilebilir. Bunun dışında, bütün canlı varlıkların varoluş instanzı olan benlikleri, her anın içindeki değişimle birlikte, çevreden gelen etkilere karşı reaksiyon oluşturulurken gerçekleşir. Yani her an yeniden yaratılan izafi bir temsil instanzıdır benlik. Temsil edilen şey ise, bir sistem olarak, söz konusu olan o canlıdır, onun organizmasıdır.
Organizma, birçok alt sistemin birarada çalışmasıyla oluşan bir bütündür dedik. Bütüne ilişkin fonksiyon olarak benlik-self de bu nedenle bütün bu alt sistemlerin fonksiyonların toplamı-süperpozisyonu oluyor. Aynen o orkestradaki gibi yani. Bütün enstrümanlar kendilerince çalıyorlar. Bütün bu ses dalgalarının süperpozisyonu da çalınan o müziği temsil ediyor ve diyorsunuz ki Beethoven’in 9. Senfonisi çalınıyor.. Bunun dışında içimizde oturan bir “ben” yok ayrıca!
Peki, benliğin kendini yeniden üretmesi ne oluyor, organizma her an yeni bir müzik mi besteliyor? Evet, aynen böyle! Çünkü her an yeni informasyonlar geliyor çevreden ve mevcut denge sürekli bozuluyor, yeni bir denge kurma çabası olarak da, yaşayarak her an yeni bir müziği besteliyoruz, orkestramız çalsın diye! Çalsın ki varolalım, varlığımızı sürdürebilelim! O halde, madem ki her an bir durum değişikliğidir hayat, bir durumdan başka bir duruma geçiştir, ve durum değişikliği de ancak, dışardan gelen informasyon her anın içinde sahip olduğumuz bilgiyle işlenirken gerçekleşiyor, bu durumda, sahip olduğumuz bilgi de her an değişiyor demektir. Başka türlüsü mümkün değildir. Farkında olalım olmayalım bu böyledir, her an öğreniyoruz ve değişiyoruz. Çünkü, ortaya çıkan her durum belirli bir bilginin maddi bir gerçeklik olarak ortaya çıkışıdır. Bir durum değişikliğinin söz konusu olabilmesi için de, her an, bilgi hazinemize yeni bir bilginin daha ekleniyor olması gerekir. Yaşamak, durum değiştirmek, bunu yaparken de öğrenmek demektir.

EMBRİYONAL DAVRANIŞ NEDİR

Bu çalışmanın daha ileriki bölümlerinde, organizmanın nöronal düzeyde temsilinin nasıl gerçekleştiğini ele alırken, kimlik-benlik dediğimiz varoluş instanzının da, bu temsille birlikte, çevreden gelen etkilere karşı organizmanın göstereceği nöronal reaksiyon modeli olarak nasıl ortaya çıktığını bütün ayrıntılarıyla göreceğiz. Ancak şimdi, tam bu noktada, yani temsil-benlik sorununu embriyonal aşamadaki haliyle ele alırken, konuya açıklık getirebilmek için, gelişme sürecinin bu iki basamağını informasyon işleme mekanizması açısından karşı-laştırmak istiyoruz.


Organizmayı bir bütün olarak bir AB sistemi şeklinde düşünürsek, buradaki A beyindir. B de tabi beynin dışında kalan bütün diğer organlar oluyor. Sistemin genel yapısı böyle. Aynı yapı organizmanın bütün diğer alt sistemleri için de geçerlidir. Yani, her alt sistem de kendi içinde gene bir AB sistemi olarak örgütlüdür. Midemiz, ciğerimiz, kalbimiz, yani bütün iç organlarımız gibi, elimiz, kolumuz, bacaklarımız vb. da hep birer AB sistemi olarak örgütlenmişlerdir. Örneğin elimizi düşünelim. Bir AB sistemi olarak düşündüğümüz zaman elimiz, beynimizde elimizi temsil eden kısımla (A) bir organ olarak elimiz (B) arasında gerçekleşen bir alt sistemdir. Aynı şekilde, beyinde, bütün diğer organlarımızın da temsil edildikleri birer nöronal bölge vardır. Dışardan-çevreden gelen madde-enerji ve informasyonların işlenmesi sürecinde, bir yandan bütün bu alt sistemler otonom birer sistem olarak çalışarak, her biri kendi çapında işin bir ucundan tutmaya uğraşırlarken, diğer yandan da, bütün bu alt sistemlerin çalışmaları arasında kurulan koordinasyonla sistem bir bütün olarak da çalışmış olur. Beyinde, organları temsil eden nöronal ağlar arasında oluşan ilişkiler sonucunda, bütün bu ağlar-temsil odakları- tek bir ağ (A) şeklinde örgütlenerek çalışmaya başlarlarken, organlarımız da faaliyetlerini biribirlerine uydururlar (B), ortaya tek bir sistem gibi çalışan organizma çıkar. Şimdi, bu sistemin içinden bir alt sistemi, örneğin elimizi çekip çıkaralım ve daha ayrıntılı olarak onun nasıl çalıştığını görelim.
Şu an, masada yanımda duran su bardağına uzanıp, onu elimle tutarak kaldırıp içindeki suyu içiyorum. Fazla uzatmadan, sadece bu işe, elimle bardağı tutarak kaldırmama ve suyu içmeme odaklanalım. Su içme isteği-motivasyonu vücuttaki su oranının düşmesiyle ilgilidir. Bu durum beyindeki bu işten sorumlu merkeze (Hipotalamus’ta Nucleus supraopticus) bildirilince, burası hemen aktif hale gelir ve bir aksiyonpotansiyeli (reaksiyon modeli) oluşturarak durumu beyindeki diğer merkezlere bildirir. Eğer su yanımda, ya da bilinen bir yerde duruyorsa, yani su içmek için uzun boylu bilişsel bir faaliyete gerek yoksa, su ihtiyacına ilişkin reaksiyon, otomatik bir şekilde, bilinç dışı olarak, beyinde elimin bağlı olduğu merkeze bildirilir, burayı aktif hale getirir, buradan çıkan aksiyonpotansiyeli, yani elimin nasıl hareket edeceğine dair motor sistem direktifi de elektriksel bir mesaj olarak gider elimdeki kasları aktif hale getirir, elimle bardağı tutar suyu içerim.
Benzer bir eylemi tek bir hücre nasıl yapıyordu? İçerdeki su oranı düşünce bu durum sinyal molekülleri-proteinler- aracılığıyla hücre zarındaki alıcılara bildiriliyor, onlar da aktif hale gelerek içeriye su alıyorlardı. Eğer hücre içinde alınan suyu işlemek için yeteri kadar protein yoksa, bu durum da hemen hücre hafızasındaki bu işten sorumlu RP’e bildiriliyor, o da aktif hale gelerek gidip genlere yapışıyor, bu şekilde gerekli proteinler üretiliyordu. Bu işin hücrenin içinde hangi kısımlarda, nasıl yapıldığına falan girmiyoruz.
Peki aynı işi çok hücreli bir sistem olarak bir embriyo nasıl yapıyor? Hücre farklılaşması sürecine bağlı olarak embriyonal sistem içinde bir görev bölümünün oluştuğunu söylemiştik. Bunun anlamı şudur: Belirli hücreler belirli işleri yapacak şekilde uzmanlaşarak, belirli gen açılım faaliyetlerine sahip olurlar. Bu hücreler arasındaki ilişkilerin nasıl kurulduğunu da gördük. Bu işler için özel olarak üretilen sinyal molekülleri vardı. Bu durumda, su ihtiyacı ortaya çıktığı zaman, olay motor sistem olarak sistemin bu işle uzmanlaşan hücreler grubuna bildirilir, bunlar da aktif hale gelirler ve problem çözülür.
Altını çizmek istediğimiz nokta şudur: İster tek bir hücre halindeyken olsun, ister embriyonal aşamadayken, ya da sinir sistemi oluştuktan sonra, organizmal varlığın temsili instanzı olarak benliğin-self ortaya çıkış mekanizması hep aynıdır. Çevreden gelen etkilere karşı bir reaksiyon modelinin oluşturulmasıdır bu işin özü. Sonra da bu davranış modeli, sistemin içinde bulunduğu o aşamada motor kısım neyse ona iletiliyor ve reaksiyon gerçekleştiriliyor. Tek bir hücrede bu işi proteinler yaparken, gelişmiş bir organizmada da organlar yerine getiriyorlar. Peki ya embriyoda, embriyo nasıl gerçekleştiriyor hazırlanan reaksiyon modellerini? Çünkü bu artık öyle tek bir hücre değil, öte yandan, organlar da henüz daha yeterince gelişmiş değiller. Ortada sadece belirli fonksiyonların gerçekleştirilmesinde uzmanlaşmaya başlayan belirli hücre grupları var. Bu durumda, embriyonal davranış deyince bundan ne anlamak gerekecektir?
“Embriyonal davranışlar, alışılageldiği gibi, organların sahip olduğu fonksiyonlar şeklinde gerçekleşmezler. Vücudun, bir fonksiyonu gerçekleştirmek için aldığı biçimlerle gerçekle-şirler (formen-gestalten). Biçim-şekil ve fonksiyonun canlı doğada daima uyum içinde oldu-ğunu ve bunların birarada oluştuklarını görürüz. Bunlar arasındaki ilişki çok sıkıdır, bunlar biribirlerini belirlerler. Hangisinin önce hangisinin sonra geldiğini söylemek çok zordur. Biçim-şekil fonksiyonu belirlerken, biçimi-şekli belirleyen de fonksiyondur aslında. Embriyo ise görünen şeklini-biçimini sürekli metamorfoza uğratarak değiştirir. Burada şeklin değişmesi hareketin-davranışın özel bir biçimidir. Bir su bardağını tutan insan, koluyla bir hareketi uygular. El burada anatomik-fizyolojik bir araçtır, bir biçimdir-formdur ve bu bir bardağı tutma fonksiyonunu gerçekleştirmektedir. Dört ya da beş haftalık bir embriyo ise, anatomik olarak henüz daha bu şekilde bir kola sahip değildir. Ancak onda embriyonal gelişme süreci boyunca bir kolun nasıl geliştiğini gözleyebiliriz. Gelişen kol, bir organın büyüme hareketi şeklinde kendini gösterir. Bu sürecin sonucu ise bir yapı olarak bir kolun oluşmasıdır. Öyle bir şekil ki, bir bardağı tutmak için ideal bir formdur bu artık. Bu kolun nasıl oluştuğunun şekli, bu yapının şeklini ve fonksiyonunu da belirler. Aynı süreci bütün diğer organların oluşumunda da izleyebiliriz. Örneğin, bacak da, daha çok uzatma ve gerilme hareketleriyle birlikte oluşur. Buradan çıkan sonuç şudur: Embriyo biçimlerle (formen) bir fonksiyonu yerine getirir. Gelişmiş bir organizmada şekil ve fonksiyon biribirlerinden ayrılmış gibi görünürken, embriyoda bunlar henüz daha bir bütündür. Embriyo büyüyerek bir fonksiyonu yerine getirir ve bu şekilde şeklini-biçimini değiştirir. Bu da bir harekettir, davranıştır. Bu nedenle diyebiliriz ki, embriyo kendini büyüme ve vücut hareketleriyle ifade eder. Bu, embriyonun büyüme davranışı içinde olduğu anlamına gelir.
Form ve fonksiyonun (örneğin bir kolun) biribiriyle uyum içinde olduğu gerçeği, tutma aleti olarak kolun bu fonksiyonunun embriyonal gelişme boyunca öğrenildiği (üben) anlamına gelir. Embriyo vücut fonksiyonlarını, fizyolojik fonksiyonları ve bununla birlikte psişik fonksiyonları büyüme hareketleri (gebärde) şeklinde gerçekleştirerek daha sonra gelişecek olan organlara ait fonksiyonları önceden pratik yaparak (üben) öğrenmiş olur”[8,9].
Harika! Embriyonal gelişme sürecini ve bu sürecin içinde gerçekleşen embriyonal varlığı bundan daha iyi anlatmak mümkün olamazdı! Yukarda söylenilenlerden çıkan sonuç şudur: Embriyo öğrenerek gelişiyor, varoluyor. Yani, embriyonal gelişme süreci bir öğrenme sürecidir. Neyi öğreniyor embriyo? Çevreyle etkileşerek varolmayı. Ama bu, daha önceden varolan bir varlığın “öğrenmesi” olayı değildir! Öğrenerek varoluyor ve gelişiyor embriyo. Embriyonun öğrenme süreci onun varoluş süreciyle bir ve aynı şeydir. Embriyonal davranış biçimleri tamamen çevreye karşı gösterilecek reaksiyonları öğrenme davranışlarıdır. Embriyonun benliği-self de bu reaksiyonları oluşturma çabalarıdır. Yani embriyo hem benliğini (self) oluşturmayı öğreniyor, hem de bu arada pratik yaparak nasıl davranması gerektiğini. Ama bütün bunlar onun için bisiklete binmeyi öğrenmek gibi ikinci dereceden faaliyetler değil! Embriyo, yaşamı devam ettirme mücadelesinde zorunlu olan şeyleri öğrenerek yerine getiriyor. Ve tabi özel olarak bu iş için hazırlanmış kontrollü bir çevre içinde yapıyor bütün bunları. Çevreyle embriyonal varlık bir bütünü oluşturuyorlar.
Hücre bölünmesi ve farklılaşmayla birlikte ileriki aşamalarda kolu oluşturacak hücrelerin biraraya geldiğı o ilk dönemi düşünelim: Tek bir hücre halindeyken kolun yaptığı işi hücre içinde belirli proteinler yapıyordu. İlerde kolu oluşturmak üzere farklılaşan hücre sayısı arttıkça, bu kez bu hücrelerin kendi aralarındaki haberleşme ve koordinasyon da giderek gelişmeye başlar. Ve öyle olur ki, bu hücreler grubu kendi aralarında koordine bir şekilde bir iş yaparlarken-çalışırlarken-, hem işin doğası gereği, hem de aradaki iş bölümünün sonucu olarak, bunu belirli bir şekil-form alarak yapmaya başlarlar. Bir sistem olarak kolun ve elin çeşitli alt sistemlerini oluşturacak olan hücreler, yapacakları işe göre farklılaştıkça, yapılan işle oluşmakta olan organın aldığı şekil de değişmeye başlar. Daha sonraki dönemlerde kol haline gelecek olan hücreler topluluğunun embriyonal aşamada içinde bulunduğu metamorfozun, fizyolojik değişikliklerin anlamı budur. Ve öyle olur ki, bu süreç giderekten-kendiliğinden- yeni oluşmakta olan organın ilerdeki fonksiyonunu öğrenmesi süreci haline gelir. Yani gelişme, önce organların oluşması ve sonra da onların fonksiyonlarının öğrenilmesi şeklinde olmuyor! Eğer öyle olsaydı, eğer organizma da tıpkı bir araba gibi tamamlanmış bir ürün olarak fabrikadan çıkana kadar henüz daha belirli bir fonksiyonu olmayan bir hücreler yığını olsaydı, bu durumda organlar oluşup da doğum gerçekleşene kadar organizmayı temsil eden bir benlik-self de oluşmazdı. Bu durumda benlik-self, yapıya sonradan giren “ruh” gibi birşey olurdu herhalde! Fonksiyon da bu “ruhun” yönettiği makinenin marifetleri!..


Yüklə 1,64 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   78




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə