ÖĞrenmek nediR, neden öĞreniyoruz, nasil öĞreniyoruz


BEYİNDE SAVUNMA VE MOTİVASYON MEKANİZMALARI ARASINDAKİ İLİŞKİ



Yüklə 1,64 Mb.
səhifə49/78
tarix31.10.2017
ölçüsü1,64 Mb.
1   ...   45   46   47   48   49   50   51   52   ...   78

BEYİNDE SAVUNMA VE MOTİVASYON MEKANİZMALARI ARASINDAKİ İLİŞKİ

Şimdi, beyindeki, Korku Sistemi’nin aktif hale gelmesinin ardından bunu motive bir davranış haline dönüştüren mekanizmayı biraz daha ayrıntılı olarak ele almak istiyoruz.


Belirli bir Ton’a (ses) bağlı olarak bir şartlanmanın gerçekleşebilmesi için, bunun (yani bu sesin), önce Amiygdala’nın “lateralen Nucleus” bölgesine ulaşması gerekir. Buradan da mesaj, korku reaksiyonunu yöneten “zentrale Nucleus” bölgesine gönderilecektir [12]. Bu nedenle önce, Amiygdala’nın “lateralen” ya da “zentralen Nucleus” bölgelerinde meydana gelecek bir sakatlığın instrumentel korku reaksiyonunun şartlandırılmasını bloke edip etmeyeceğini bilmek istiyoruz. Sonuçlar çok açıktır. “Lateralen Nucleus”’un sakatlanması kaçma reaksiyonunun öğrenilmesini engellerken, “zentralen Nucleus”’un sakatlanmasının bu tür bir sonuca yol açmadığı görülmüştür. Yani, Beyinkökü’nün (Hirnstamm’ın) “zentralen Nucleus”’tan aldığı outputlar (otomatik korku reaksiyonları için gerekli olan) yeni davranışların öğrenilmesiyle pek ilgili değildi. Ama “lateralen Nucleus”’taki belirli hedef bölgelerin sakatlanmasının (örneğin “basalen Nucleus”’un) ne gibi sonuçlar doğuracağı önemliydi. Bu bölgede meydana gelecek bir sakatlık farelerin korku reaksiyonunda öğrendikleri informasyonları kullanmalarını engelliyordu (bunların motive savunma davranışları haline dönüştürülmesini engelliyordu). Ancak “basalen Nucleus”’un sakatlanması farelerin deneyin ilk kısmında öğrendiklerini etkilemiyordu (sese karşı donup kalma). Her iki beyin bölgesinin de oynayabilecekleri roller biribirinden farklıydı. “Zentrale Nucleus” otomatik korku reaksiyonlarından sorumluyken, onun, gene korkuya dayanan motive hareketlerle bir ilgisi yoktu. “Basale Nucleus” ise, sadece korkuya dayalı motive davranışlarla ilgiliydi. Onun da korku reaksiyonuyla bir ilgisi yoktu. Peki, Amiygdala tarafından değerlendirilen şartlı bir etken (Reiz) nasıl olupta bir davranışı motive ederek onu kuvvetlendiren bir unsur haline gelebiliyordu? [12]
“Daha önce ele aldığımız, Motivasyon sisteminin ve Nucleus accumbens’in, pozitif motivasyonlarda oynadığı rolü negatif motivasyonlara da uygulamak istiyorum” diyerek devam ediyor Ledoux: “Süreç (informasyon işleme süreci) informasyonun alındığı duyu sistemlerinde (eğer elektroşokla bağlantı halinde olan bir ses söz konusuysa, duyma sisteminde) başlıyor ve Amiygdala’da, her şeyden önce de onun “lateralen Nucleus” bölgesinde devam ediyor. Ki bu da hemen “zentralen Nucleus”’u aktif hale getiriyor. “Zentralen Nucleus”’un outputları, o türe özgü savunma reaksiyonlarını (donup kalma ve otonom sinir sisteminde buna ilişkin diğer değişiklikler) harekete geçirirken, bu arada Beyin kökündeki (Hirnstamm) “Arousal sistemi” de71 harekete geçiriliyor (buna ventral tegmental bölgedeki-A10-Dopamin nöronları da dahildir). Buradaki (A-10) Dopamin nöronlarının aktif hale gelmeleri Nucleus accumbens’e ve Ön beyinin birçok kısmına Dopamin salgılanmasına yol açar. Nucleus accumbens’in Mükâfat ve Motivasyon sistemi içinde özel bir öneme sahip olduğunu biliyoruz. Örneğin hayvanlar, Nucleus accumbens’lerine Dopamin, veya moleküler yapısı ona benzer başka bir madde (kokain vb.) verilmesine yol açan bir davranışa yöneltildikleri zaman (örneğin bir düğmeye basmayı öğrenerek), bu eylemi sürekli yapmaktadırlar. Bunun dışında, doğal mükâfatlandırma durumlarında da gene Nucleus accumbensteki Dopamin oranı yükselmektedir. Peki nasıl oluyordu da Nucleus accumbensteki Dopamin seviyesinin yükselmesi bütün bu etkenlerden (motivasyonlardan) sorumlu hale geliyordu? Yirmi yıl kadar önce Ann Graybiel ve Gordon Mogenson Nucleus accumbens’in duyguların (Emotionen) kesişme noktasında bulunduğunu ve bu bölgeye Dopamin salgılanmasının belirli bir amaca yönelik motive davranışların gelişmesinde esasa ilişkin bir rol oynadığını söylemişlerdi. Onların bu anlayışı dört gözleme dayanıyordu. Birincisi: Nucleus accumbens Tegmentumdan yeteri kadar input alıyordu. İkincisi: Nucleus accumbens’e Amphetamin ya da kokain verildiği zaman hayvanlar aktif hale geliyorlar, sanki birşey arıyormuş gibi etrafı araştırmaya başlıyorlardı. Üçüncüsü: Nucleus accumbens, Amiygdala gibi duyguların işlenmesiyle görevli bölgelerden de inputlar alıyordu. Dördüncüsü ise: Nucleus accumbens, davranışların yönetimiyle ilgili bölgelere (Hirnstammla Korteks arasındaki ilişkiyi sağlayan kısma, Pallidium) output gönderiyordu. Bugün artık Nucleus accumbens’in ve onunla bağlantı halinde olan bölgelerin, duygusal etkenlerin davranışları belirli bir hedefe yöneltebilmesi için gerekli olan nöronal devrelerin esasa ilişkin elementleri olduğu konusunda herkes hem fikirdir”(Şek.31-32) [12].

MOTİVASYON SİSTEMİ VE UYUŞTURUCUYA BAĞIMLILIĞIN ÖĞRENİLMESİ

Laboratuarda yapılan deneylerde, beynine (Nucleus accumbens’e) elektrotlar bağlanan maymunlar, devreyi açıp kapayarak kendi kendilerini (beyindeki, istek-haz uyandıran Mükâfat sistemini) etkilemeyi (Stimulieren) öğrenendikleri zaman, bu işe o kadar kendilerini kaptırıyorlardı ki, yemeyi içmeyi bile unutuyorlar, hatta yanı başlarında duran karşıt cinsi bile göremez hale geliyorlardı! Kendi kendilerini (beyindeki, İstek-Lust-sistemini) etkileyerek elde ettikleri hazzı daha da arttırarak, çıldırmayı ya da açlıktan ölmeyi bile göze alıyorlardı! Beyindeki Mükâfat-istek-Motivasyon sisteminin ne derece önemli olduğunu bundan daha güzel hiçbir deney anlatamazdı [12].


Beyindeki Dopamin sistemi elektriksel olarak etkilendiği zaman bu sistemin nasıl aktif hale geldiği açıktı. Bu durumda, nörotransmitter olarak Dopamini kullanan hücrelerin akson terminallerinden sinaptik aralığa Dopamin salgılanmış oluyordu. Bu da gidip postsinaptik hücredeki Dopamin alıcılarına bağlanıyor, postsinaptik hücre aktif hale geliyordu. Gene laboratuarda yapılan deneylerde, elektriksel olarak aktif hale getirilen bu hücrelerin, aynı anda, hayvana eroin, kokain, Amphetamine gibi maddeler verildiği taktirde etkisinin daha da arttığı görülmüştür. Nedenine gelince:
Normal koşullarda, elektriksel bir impulsa (bir AP ne) bağlı olarak sinaptik aralığa salgılanan Dopaminin bir kısmı, daha sonra verici presinaptik hücre tarafından geri alınır ve ilerde tekrar kullanılmak üzere ya tekrar Vesikel’lerde depo edilir, ya da ayrıştırılır. Ancak, kan dolaşımı yoluyla sinir sistemine ulaşan kokain, eroin gibi maddeler, moleküler yapıları Dopamine çok benzediği için, presinaptik hücrede bulunan ve sinaptik aralıktan Dopamini tekrar geri alan alıcılara-Receptoren- bağlanarak bunları bloke ederler, bunların sinaptik aralıkta bulunan Dopamini tekrar geriye almalarına engel olurlar. Bunun sonucu olarak da, sinaptik aralıktaki Dopamin miktarı normalin çok üstüne çıkmış olur. Bu durumdan etkilenen postsinaptik hücrede de daha kuvvetli bir aksiyonpotansiyeli meydana gelir. Ancak bununla da kalmaz, bu arada, Hebb İlkesine göre presinaptik hücreyle postsinaptik hücre arasında, aynen normal öğrenme mekanizmasında olduğu gibi, mevcut durumu kayıt altına alan yeni bir sinaptik bağlantı da oluşur72. Uyuşturucu (Droge) kullanmanın öğrenilmesi ve bir “Uyuşturucu belleği”nin (“Drogengedächtnis”) ortaya çıkması olayının özü budur. Tabi bu işler olup biterken işin içine şartlı refleks ve “ilişki içinde öğrenme” olayı da (“assoziatives Lernen”) girer. Uyuşturucuyu alırken bulunduğunuz ortam, şırınga, vs gibi, kendi başına oldukları zaman hiçbir önemi olmayan etkenler de bu maddelerle ilişki içinde onlarla birlikte öğrenilmiş olurlar ve hafızaya birlikte kaydedilirler.
Peki nasıl “bağımlılık” yaratıyor bu maddeler? Bağımlılıktan bahsettiğimiz an, artık organizmanın çevreyle kurduğu dengede, tıpkı yeme içme gibi bu maddeler de bir denge unsuru olarak işin içine giriyorlar demektir. Yeni bir şey öğrendiğimiz zaman nasıl ki organizma bir durumdan başka bir duruma geçiyorsa, yeni denge durumu, öğrenilen bu yeni bilgiyi de içine alarak oluşuyorsa, aynı şekilde, belirli bir uyuşturucuyu öğrenme durumunda da organizma artık eski organizma olmaktan çıkıyor. Bir durumdan başka bir duruma geçmiş oluyor. Ve yeni oluşan denge durumunu ancak bu madde kanda yeteri kadar bulunduğu sürece muhafaza edebilir hale geliyor. Nasıl ki, kandaki şeker oranının düşmesi durumu Hipotalamusa bildirilince, dengeyi muhafazayla görevli sistem aktif hale geliyor ve hemen birşeyler yeme ihtiyacı hissediyorsak, ya da vücuttaki su dengesi bozulmaya başlayınca hemen gidip su içiyorsak, aynı şekilde, bağımlılık yaratan madde de organizmanın kurduğu yeni dengenin vazgeçilmez bir parçası haline geliyor. Bağımlılık yaratan maddeye yönelik olarak beyinde oluşan sinaptik bağlantı organizmanın her anın içinde kurduğu dengeyi kontrol eden Homöostatik mekanizmanın bir parçası oluyor. Kandaki madde-uyuşturucu- oranı düşünce bu durum merkeze bildirilmekte ve aynen birşeyler yemede veya su içmede olduğu gibi hemen söz konusu madde alınarak denge yeniden kurulmaya çalışılmaktadır. Örneğin, kandaki kokain oranı düşünce, uyuşturucu hafızasında bulunan presinaptik nöronlardaki alıcıları bloke eden kokain miktarı azalacağı için, bu alıcılar sinaptik aralığa salgılanan dopamini tekrar geri toplama fonksiyonlarını yerine getirir hale geleceklerdir. Bu ise, postsinaptik nöronu etkileyen dopamin miktarının azalması demektir, ki bu durumda da Nucleus accumbens’e ve Önbeyin’e salgılanan dopamin-opium miktarı azalacağından durum hemen Homöostaseyi kontrol eden merkeze bildirilir. Ve buradan, duygusal bir reaksiyonla, uyuşturucu temini yönünde bir aksiyonpotansiyeli oluşturulur. Eğer o an bağımlının elinin altında bu madde yoksa, yani duygusal bir reaksiyonla denge yeniden kurulamıyorsa da, bir yandan olay çalışma belleğine bildirilerek uyuşturucu alma isteği şeklinde kendini ifade ederken, diğer yandan da, buna paralel bir şekilde Motivasyon sistemi harekete geçirilir, uyuşturucu bulmaya yönelik bir faaliyet başlar. Motivasyon sistemi tarafında kuvvetlendirilmiş bir aksiyonpotansiyeli motor sistemi bu yönde daha etkin olmaya yöneltir. Tabi aynı süreç bilişsel mekanizmayı da harekete geçirip, onu da aynı yönde kullanabilir. Yani bağımlı kişi uyuşturucu temini için planlı bir davranış içine de girebilir. Çünkü bağımlı için uyuşturucu madde artık ekmek-su gibi yaşamı devam ettirebilmeye yönelik vazgeçilmez bir unsur haline gelmiştir.
Peki, madem ki uyuşturucu bağımlılığı bir öğrenme olayıdır ve beyinde oluşan sinaptik bir bağlantıyla temsil edilmektedir, bu bağımlılıktan kurtulmak mümkün müdür?
Öğrenilen birşey unutulabilir mi? Elbetteki! Ama bunun için o şeyin artık önemini kaybetmiş olması gerekir. Ancak bu durumdadır ki, artık kullanılmayan bir sinaps zamanla silinir, bu sinapsla temsil edilen şey de unutulur. Ama hadi siz gelin de uyuşturucu almayı öyle kolayca unutun bakalım! Organizma uyuşturucuya bağımlı hale geldiği zaman, uyuşturucuyu temsil eden sinaps artık organizma için önemli bir bilgiyi kayıt altında tutan bir sinaps haline gelmektedir ve sık sık kullanılmaktadır. Bu yüzden de, bırakınız kullanılmadığı için kendiliğinden silinmeyi, tam tersine, giderekten daha da kuvvetlenmekte, organizma için oluşan “Toleranz” sınırı daha da yükselmektedir.73 O zaman ne yapmak lazımdır? Bağımlılığı kayıt altına alan mevcut sinaptik bir bağlantıyı unutarak yok etmek mümkün olamayacağına göre, geriye ne kalıyor?
Daha önce “İnternöronları” ele alırken, bunların belirli bir aktiviteyi “kuvvetlendirici” veya “frenleyici” roller oynayabileceklerini söylemiştik (Şek.21): Hatırlanacağı gibi, buradaki A ve B iki nörondur: Presinaptik ve postsinaptik iki nöron. A presinaptik nöronundan gelen tahrik edici (erregende) etki B’yi etkilediği zaman B de aktif hale geliyordu. Ama Şek.b. de olduğu gibi, A, B’yi aktif hale getirirken, aynı zamanda İ ile gösterilen ve A ile B arasında bulunan frenleyici bir internöronu da aktif hale getiriyorsa, bu durumda B, bir yandan A nın etkisiyle aktif hale gelmeye çalışırken, diğer yandan da İ nin etkisiyle onun bu aktif hale gelme durumu engellenir. Sonuç olarak da B pasif kalmış olur. Eğer; presinaptik A nöronunun objeyi, postsinaptik B nöronunun da organizmayı temsil ettiğini düşünürseniz, arada frenleyici bir internöron olmadığı sürece, A, obje-Reiz olarak B yi etkilediği zaman, B’ de oluşan aksiyonpotansiyeli de davranışları harekete geçirerek elinizin kokaine (veya sigaraya) gitmesini sağlayacaktır. O halde bütün mesele, A ile B arasına İ gibi frenleyici bir internöronun daha girmesinde, yani A ile B arasındaki mevcut nöronal devreyi pasif hale getirici yeni bir bağlantının daha oluşmasında yatıyor. Peki bu mümkün müdür, mümkünse eğer, ne yapmak, nasıl yapmak gerekir? A ile B arasındaki mevcut sinapsı etkisiz hale getirecek-frenleyici yeni bir sinaptik bağlantı (böyle bir sinaps uyuşturucudan kurtulmayı öğrenmek anlamına gelecektir) nasıl oluşturulabilir? Bunun iki yolu vardır!
Birincisi duygusal (Emotional) yoldur-çözümdür! Çok önemli bir etken, ya da bir olay ortaya çıkar, bunun yarattığı duygusal reaksiyon ve buna bağlı olarak gelişen istek-motivasyon sizin uyuşturucu (veya sigara) kullanma alışkanlığınızı engelleyebilir. Bu durumda, A ile B arasına bilinç dışı bir mekanizmayla frenleyici yeni bir sinaps daha eklenmektedir (implizit-duygusal öğrenme). Örneğin, doktorunuz, uyuşturucuya (sigaraya) devam ederseniz hayatta kalma şansınızın çok azalacağını söylerse, o an, yaşamla ölüm arasında bir seçme yapma zorunluluğu, sizi bu sonuca yönlendirebilir. Yönlendirebilir diyoruz, çünkü gene de garantisi yoktur bunun! İçinizdeki yaşama-varolmaya devam etme duygusunun ne kadar kuvvetli olduğuna bağlıdır olay! “Ne olacak, ölürsem öleyim” diyerek son nefesinize kadar alışkanlığınıza devam da edebilirsiniz!
İkincisi ise, duygusal bir sürecin ağırlığıyla-yönlendirmesiyle gerçekleşen bilişsel-kognitiv çözümdür. Dikkat ederseniz sadece bilişsel bir çözümden bahsetmiyoruz! Çünkü, işin içine duygu sistemi girmeden, sadece bilişsel mekanizmayı harekete geçirerek sigarayı bırakamazsınız! Ne kadar sigaranın zararlarına ilişkin haberler okusanız da, ya da televizyonda bu yöndeki yayınları görüp işitseniz de, bütün bunlar yetmez! İçinizdeki o “şeytan” bir yolunu bulur çıkar işin içinden! Buradaki “şeytan” tabi alışkanlıklarımızı da temsil eden duygusal-benliktir (self). Ve bu, öyle sadece “sübjektif” bir unsur falan değildir! Organizmanın kendini gerçekleştirmesi sürecinde maddi temelleri olan nöronal bir etkinliktir. Uyuşturucu-ya da Nikotin-hafızası beyindeki nöronal ağlarda karşılığı olan maddi bir olaydır. “Şeytan” dediğimiz, içimizdeki, bizi uyuşturucudan vazgeçmemeye ikna eden etkinlik, organizmanın içinde bulunduğu (uyuşturucu maddeyi de içine alan) dengeyi temsil eden nöronal bir modeldir (nefs-self adını verdiğimiz bir aksiyonpotansiyelidir). Bu nedenle, sadece uyuşturucunun zararlarını “bilmek” (Faktenwissen) yetmez! Uyuşturucu kullanmayı-bu yöndeki bilgiyi- temsil eden sinapsın etkisiz hale getirilebilmesi, araya girecek bir internöronun yeteri kadar nörotransmitter salgılayarak mevcut sinapsı nötralize edebilmesi için, daha başka bir deyişle, uyuşturucu alışkanlığını da temsil eden benliğin-self- yerine, uyuşturucuyu dışarda bırakan yeni bir benliğin-self-oluşturulabilmesi için, mutlaka bilişsel bilgiyle desteklenen duygusal bir faktörün mevcut olması, bu iki etkenin birlikte uyuşturucu hafızasını temsil eden nöronal ağa etkide bulunabilmesi gerekir. Sadece bilişsel etkenin, ya da çok kuvvetli olmayan duygusal etkenlerin salgılatacağı nörotransmitter miktarı mevcut sinapsı nötralize etmek için yeterli olmayabilir. Örneğin, sigara içen hamile bir kadının sigarayı bırakması için, sigaranın kendisi ve doğacak çocuğu için ne kadar zararlı olduğunu “bilmesi” yetmez! Bu bilgilerin ondaki annelik duygusuyla bütünleşerek-bireyselleşmesi-mevcut duyguları kuvvetlendirici bir etken haline gelmesi de gerekir. Yani, “devam, birşey olmaz” diyen mevcut negatif benliğin-self- karşısında (ki bu benlik, uyuşturucu hafızasını da içine alacak şekilde, organizmayı temsilen oluşan nöronal bir etkinliktir), bundan daha kuvvetli bir duygu olarak annelik duygusuyla (pozitif benlik) bütünleşmiş bilişsel bilgiler yer alabilmelidir. İşte size sigarayı bıraktırabilecek formül! Eğer kızım benim için sigarayı bırakmam yönünde duygusal bir faktör olarak çaba sarfetmeseydi, hatta elimden imzalı bir kâğıt alarak beni taahhüt altına almasaydı, belki halâ şu an sigara içiyor olabilirdim ben de! Okulda, ya da günlük hayatta “bilimsel gerçekler” olarak bize aktarılan bilgiler (Faktenwissen) ancak duygusal süreçlerle birlikte öğrenildikleri zaman bize ait olurlar ve kullanılabilir bilgiler olarak kayıt altında tutulurlar (benimsenirler). Öteki türlü, kafamıza doldurulan, hatta bazan ezbere bildiğimiz bilgiler, gerçek anlamda bize ait olan, öğrenilmiş bilgiler değildir. Hatta, herhangi bir nedenle ezberleyerek beynimizdeki sinapslara soktuğumuz şeyler beynimiz için bir yüktür! Beyin, zorlayıcı neden ortadan kalkınca hemen bu yükten kurtulur! Bunlar faydalı şeylermiş falan diye düşünmez! Duygusal süreçlerle desteklenerek öğrenilmeyen, öğrenilmeden zorla beyine sokulan (ezberlenilen) bilgiler bizim için bilgi değildir.


Yüklə 1,64 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   45   46   47   48   49   50   51   52   ...   78




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə