ÖĞrenmek nediR, neden öĞreniyoruz, nasil öĞreniyoruz


KENDİNİ İFADE EDEREK FARKETME ÇALIŞMA BELLEĞİNDE GERÇEKLEŞİR



Yüklə 1,64 Mb.
səhifə63/78
tarix31.10.2017
ölçüsü1,64 Mb.
1   ...   59   60   61   62   63   64   65   66   ...   78

KENDİNİ İFADE EDEREK FARKETME ÇALIŞMA BELLEĞİNDE GERÇEKLEŞİR

Bu konuya ilişkin olarak cevap verilmesi gereken bir nokta daha var, o da şu: “Kendini farketme”, “hissetme”, ya da “duygusal bilinç” dediğimiz olay, neden örneğin Amygdala’da (ya da beyindeki diğer başka bir alt sistemde) oluşmuyor da, illa önbeyin’de (prefrontale Cortex’te) çalışma belleğinde gerçekleşiyor?


Bu aslında çok basit bir sorudur: Amygdala’da (ve bütün diğer alt sistemlerde) nesneye ilişkin olarak ortada henüz daha kesin-bütünsel bir informasyon yoktur (yani nesneye ilişkin nöronal model tam değildir). Nefsi (yani, organizmadaki bütün alt sistemlerin orkestral bir şekilde oluşturdukları kollektif reaksiyon modelini) temsil eden nöronal ağ da bu yüzden yetersiz kalır. Çünkü, bir şeye karşı var oluyorsun sen. O şeyin ne olduğu tam belli değilse, senin o anki varlığın-nefsin de tam olarak tanımlanamaz. Bu iş en iyi çalışma belleğinde yapılıyor, çünkü orada, nesneye ilişkin nöronal model tam olduğu için, böyle bir sorun yoktur. Öte yandan, çalışma belleğinde, hafızadan indirilen tecrübelerin de yardımıyla, nefse ilişkin nöronal model daha mükemmel hale getiriliyor. Amygdala’nın (ya da diğer alt sistemlerin) oluşturduğu ilkel reaksiyon modeli, burada, bir heykeltraşın kayayı yontarak ona şekil vermesi gibi düzenleniyor. Ve bir de tabi, çalışma belleğine organlardan gelen feedback raporları var. Organizmal-orkestral faaliyetin olmazsa olmazıdır bunlar da. Bu raporlardır ki, orkestral bütünlüğün sağlanması ve nefsin oluşumu ancak bunlarla birlikte mümkün hale geliyor. Ve sonunda, hem kendini, hem de nesneyi farkeden nefs ortaya çıkıyor.
Bilinçli algı olayının özü, esası budur. Bazı “bilimadamlarının” arayıp arayıp da bir türlü bulamadıkları ve sonunda da bir “illüzyondur” deyip işin içinden çıktıkları o merkezi var oluş instanzının esası budur. Herşey, son tahlilde, içinde birçok nöronun yeraldığı bir ağ’la birlikte oluşan bir aksiyonpotansiyelleri kompleksinden, bir elektriksel dalgalar kompleksinden-bunların süperpozisyon yapmış şeklinden ibarettir. Kendi aralarında sinkronize olmuş milyonlarca nörondan oluşan organizmayı temsil eden nöronal ağ, son tahlilde, bütün bu aksiyonpotansiyellerinin süperpozisyonu olan elektriksel bir etkinliği temsil eder. “Ben” dediğimiz olayın-instanzın özü-esası budur. Eğer halâ kim olduğunuzu, ne olduğunuzu bilmiyorsanız ve merak ediyorsanız söyleyeyim! Sürekli yeniden oluşan bir elektriksel dalga-bir aksiyonpotansiyelisiniz “siz”, “ben” de tabi!..
Daha önceki bir deyişimizi, biraz değiştirerek bu kez şöyle ifade edelim: Algılayabileceğiniz, ya da tasavvur edebileceğiniz her nesne, kendisi için beste yaptığınız (ona karşı bir reaksiyon modeli ve tabi bir aksiyonpotansiyeli olarak gerçekleştiğiniz) bir sevgilidir! Siz ise, hem sevgiliye karşı besteyi yapan o bestekârsınız, hem de sonra, organlarınız adı verilen o muhteşem orkestranızla bunu (bu nöronal modeli) bir senfoni, bir şarkı, bazan da bir türkü şeklinde söyleyerek gerçekleştiren orkestral faaliyetin kendisisiniz. Ama bitmedi! Siz, şahsen siz, bu orkestrayı yöneten orkestra şefi de sizsiniz! İsterseniz baş kemancı da diyebilirsiniz “kendinize”! Seyircilere karşı gerçekleşen bir instanz olarak, “organizma” adını verdiğiniz bütün o orkestral faaliyetlerin süperpozisyonu olarak sizsiniz orkestranın şefi! Ve siz, bunu ancak çalışma belleğindeki o buluşma anında “farkediyorsunuz”. Bir yanda nesne, nesneye ilişkin nöronal model, öte yanda da, onun için bestelenen şarkıyla birlikte, onu gerçekleştiren orkestral faaliyetlerin toplamı olarak siz! Orkestral faaliyetlerin toplamı olarak “siz” diyoruz, çünkü, organizmanız bütün alt sistemleriyle, organlarıyla birlikte çalıyor bu müziği. Sadece gözünüzle görmüyorsunuz, bütün organizmanızla birlikte görüyorsunuz. Kalbinizle, ciğerlerinizle, midenizle, herşeyinizle bu eylemin içindesiniz. Ve siz, bütün bu sinkronize reaksiyonların süperpozisyonuyla oluşan ve organizmayı temsil eden o nöronal ağ’dan (ve o ağ’la gerçekleşen bir aksiyonpotansiyelinden) başka birşey değilsiniz! Her an yeniden, farklı bir biçimde oluşan bir aksiyonpotansiyelinden ibaretsiniz sonunda!
Akla gelen diğer bir soru da duygusal reaksiyonların çeşitleriyle ilglidir. Örneğin, sevinmek, üzülmek, korkmak, acımak vb. Önce şunu söyleyelim: Bütün bilinçli duyguların oluşum mekanizması aynıdır. Duygular, nesneyle olan ilişkinin çalışma belleğinde nefs tarafından kendisini temel alan koordinat sistemine göre, tek yanlı olarak dile getirilişidir.
Nefs açısından bütün mesele, nesnenin bozduğu dengeyi tekrar kurabilmektir demiştik. Bu yüzden, onun (nefsin) bu yöndeki çabalarını zora, tehlikeye sokan her şey “kötü”, buna yardımcı olan şeyler de “iyidir”. Bütün duygular, nesneyle etkileşme içinde gerçekleşen nefsin bu etkileşmeyi kendi açısından ifade ediş biçimleridir. Örneğin, bir şeyi çok güzel buluruz. Ne demektir bu? Nesneye izafe edilen bu özelliği tanımlarken, aradaki ilişkiyi-uyumu tanımlamış oluruz (Rezonans). Bu diyalogda, iki karşıt kutup arasındaki uyumun artması demek, nesneyi temsil eden nöronal etkinlikle organizmayı temsil eden etkinlik arasındaki (son tahlilde, aksiyonpotansiyeli adını verdiğimiz iki karşıt elektriksel dalgadır bunlar) faz ve frekans farkının azalması demektir. İşte “mutluluğa” giden yol! Mutluluk dediğimiz şey ise, organizmayla nesne arasındaki sinkronize ilişkinin yapıcı bir girişimle, bütünleşmeye doğru yönelmesidir. Aynı faz ve frekanstaki iki karşıt hareketin (nöronal dalgasal hareketin) yapıcı girişimi bunları bütünleşmeye, bir ve aynı şey olmaya, birlik içinde yok olmaya götürür (Rezonans).103
Bunun tam tersi ise “yalnızlık” duygusudur. Ki bu da, organizma-nesne ilişkisinde aradaki faz farkının büyüklüğüne işaret eder. İlişkinin yabancılaşması olarak da açıklarız biz bunu. Bu, organizmanın iç ilişkilerine de yansır. Bestenin kötü olması bunu çalan orkestra elemanlarını da etkiler. Kötü bir müziktir artık orkestranın çaldığı. Dinleyici de bunu farkeder. Orkestrayla çaldığı müzik parçası biribirlerine yabancılaşırlar.
Sevinmek? Bizim için “iyi” olan şeylere seviniriz. “Kötü” olanlara da üzülürüz. Organizmanın, içinde bulunduğu durumdan (state) kendisi için daha elvirişli yeni durumlara geçmesini sağlayan her şey “iyi”dir. Mevcut durumu değiştirerek, onun daha aşağı, daha az elverişli “durumlara” inmesine yol açabilecek şeyler ise “kötü”dür! Yani, bir üst var oluş seviyesine (ki bu, son tahlilde bir enerji seviyesidir) çıkmakla, ya da daha aşağı bir seviyeye inmekle ilgilidir olay. Merdivenin yukarı basamakları, yaşam standardı açısından daha elverişli oluyor tabi. Daha az enerji sarfederek yaşamını sürdürebiliyorsun.
Peki “sevmek” ne demek? Bir şeyi, ya da bir kimseyi çok severiz, veya hiç sevmeyiz. Ne oluyor burada “sevmek”? Gene aradaki ilişkiye yönelik bir duygudur sevgi de! İlişki, iki elektriksel dalga arasındaki etkileşme olduğuna göre, bunun niteliğini belirleyen şeyin de iki dalga arasındaki faz ve frekans farkı olması gerekir. Bu fark azaldıkça, aradaki rezonans-yapıcı girişim daha fazla olur. Bu da aradaki bağın daha da kuvvetlenmesi anlamına gelir. Ve biz o şeyi, ya da o kişiyi daha çok severiz! Sevgi arttıkça mutluluk da artar! Sevgi azaldıkça, aradaki girişim yıkıcı olmaya başlıyor demektir! Aradaki bağ enerjisi de azalmaya başlar. Bunun bir adım sonrası ise ilişkinin kopmasıdır, “üzülürüz”!
Kızmak? Karşılıklı ilişkilerde dengenin bizim aleyhimize bozulduğunu, ya da bozulmaya başladığını ifade eden bir duygudur kızmak. Organizma bir çok nesneyle uyum içinde varolmaya çalışır (aynı anda birçok dengeyi birden muhafaza edebilme çabasıdır bu). Ama bazan bütün bu nesnelerle olan ilişkilerin hepsi de aynı şekilde uyum halinde tutulamayabilirler. Bir tarafla kurulan ilişkiler, bazan başka taraftaki ilişkilerin gerilmesine, bozulmasına neden olabilir. Bu durumda, denge bozulupta karşı taraf ilişkilerde daha avantajlı bir duruma geçtiği an, bu bizim için bir “kızma” nedeni olur. Yani kızmak, kendi aleyhine bozulan dengeye karşı oluşan duygusal bir uyarıdır-tepkidir aslında. Nasıl ki ağrı, organizma için bir alarm sinyaliyse, kızmak da gene aynı şekilde, bozulan dengenin yeniden kurulabilmesi için büyük beyine verilen bir sinyaldir. Kızma duygusundan amaç, organizmanın aktif hale getirilerek, onun, bozulan dengeyi yeniden kurmak için (karşı tarafla tekrar aynı seviyeye çıkmak için) çaba sarfetmesidir.
Bir atomdaki kuantum seviyeleri ne ise “yaşam seviyeleri” dediğimiz şeyin özü de odur. Çünkü, “varoluş seviyeleri” (bir atom söz konusu olunca bunlara “enerji seviyeleri” deniyor) sadece atoma özgü birşey değildir. Her şey kendi içinde belirli kuantize-durumlardan-yaşam seviyelerinden oluşur. Bizim hayat, yaşamak dediğimiz şey ise, daima, iki yaşam-varoluş seviyesi arasında, bir durumdan başka bir duruma geçerken gerçekleşen izafi bir oluşumdur. Her an, o anın içinde oluşan belirli bir aksiyonpotansiyeline bağlı olarak gerçekleşen belirli bir davranış-varoluş biçimidir yaşam.

Yüklə 1,64 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   59   60   61   62   63   64   65   66   ...   78




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə