Örneklerle



Yüklə 5,79 Mb.
səhifə12/58
tarix31.10.2017
ölçüsü5,79 Mb.
növüYazı
1   ...   8   9   10   11   12   13   14   15   ...   58

T.ÖKTEM: Bu güne kadar yaptığım eserlerin sayısı, ölmüşler de dahil, Cumhuriyet dönemi heykeltraşlarının toplamının yaptıklarının iki misli diyebilirim. Bine yakın...

Ş.AKBABA: Öğretmen ve öğrencilerimiz bilmek isterler: Bunların içinde hiç değilse adını, yerini hemen anımsayabildiklerinizden başlayarak bazılarını söyleyebilir misiniz?

T.ÖKTEM: O zaman öğretmenlerden başlayayım. Milli Eğitim Bakanlığı'nın önünde “BAŞÖĞRETMEN ATATÜRK” anıtı. Arkasında “ÖĞRETMENLER ANITI”. Ankara'da Kara Harp Okulu'nda büyük bir anıtım var. Dünyanın sayılı anıtlarından bir tanesi. Dünyanın birçok üniversitesinde ders olarak okutuluyor. 28 metre yüksekliğindeki bir ana blok üzerinde 700 figürün yer aldığı bir anıttır bu. Bunun dışında Kastamonu'da, son yıllarda bitirdiğim. Üşak'ta ki var. Bunların her birisi on beş, yirmi tane figürü olan büyük heykellerdir. İzmir'de TÜRK DENİZCİLİĞİ ANITI, Zonguldak'ta MADEN İŞÇİLERİ ANITI, Kıbrıs'ta MAGOSA ANITI, İstanbul'da FATİH ANITI... Bunların çoğu, ondan fazla figürü olan büyük anıtlar. Dünya ölçeklerinin üzerinde ve bu nedenle de dünya sanatıyla ilgilenen insanların büyük bir çoğunluğu bu eserlerimle beni tanımaktadırlar.

Ş.AKBABA: Uluslar arası düzeyde kabul görmüş değil mi?

T.ÖKTEM: Var. Mesela 1988'de Korelilerin Fransızlara bir siparişi oldu. Dünyanın en iyi heykeltraşlarını seçin dediler. Türkiye'den ben seçildim. Ben o 162 heykeltraşla Kore Seul'da yarıştım ve ilk 10'a girdi o heykelimde 35 000 kişilik bir kültür merkezinin önüne dikildi. Son futbol olimpiyatlarında da benim heykelimin çok benzerini olimpiyat amblemi yapmışlar. Çok heyecanlandım. Etkilendikleri inancını taşıyorum. Keza 1990'da Ortak Pazar ülkelerinin heykeltraşlarının katıldığı bir sempozyuma gittim. Bergama adına katıldım. Bergama, dünyanın ilk heykel okulunun açıldığı yerdir. Bundan dolayı, bu büyük sempozyuma büyük bir BergamalI sanatçı istendi. Gittim. Sempozyumun sonucunda oradaki halkın oylarıyla en iyi heykeltraş seçilecekti, BİRİNCİLİK adlım. Studtgart'ta bir heykelim var. Libya'ya büyük bir anıt yaptım. Onların meşhur bir halk kahramanları var Ömer Muhtar. Ki biliyorsunuz, Ömer Muhtar, Atatürk'ün Trablus'tan çıkmadan önce orada yetiştirdiği savaşçılardan biridir. Ülkesinin bağımsızlığı için savaşmış ve İtalyanları dize getirmiştir. Onun için 35 metrelik bir anıt çalışmam var, Libya'da. Libya şu anda bu anıtın çevresinde bir şehir kurdu. Budapeşte'de, Güney Amerika'da, Waşington'da Kenedi Müzesi'nde çalışmalarım var. Kıbrıs'ta var... Birçok şehir anıtlarım, kahramanlık anıtlarım var. Örneğin Çanakkale'de ANZAK ANITI'm var. Kucağında bir Anzaklı taşıyan Mehmetçik... Bu anıtım Avusturalya'da pul serisi oldu. DUMLUPINAR BÜYÜK ANITI... 10 Metrelik bir anıttır. Son çalışmalarımdan biri Manisa'da devam ediyor. 65 metrelik bir anıt çalışmasıdır bu. Dünyanın en büyük anıtlarından biri olacak. Şu anda 18 metrelik iki tane figürüm üzerinde çalışmaya devam ediyorum. 156 metrelik bir Atatürk büstü ve bayrak soyutlaması mevcut. İçinde 30 metrelik bir tavan yüksekliği ve boşluk var. İçinde de büyük bir anıt çalışmam olacak. Dışından görenler birbirlerine “gördün mü?” diye sorduklarında, içini görenler, “sen dışına boş ver içini gördün mü?” diye soracaklar. Böylece içi de dışı da heykel olan bir heykel yapmak istiyorum.

Ş.AKBABA: Helal olsun!... Sanatın gücü!...

T.ÖKTEM: Sizler gibi aydın insanların muhakkak taktirlerine layık oluyoruz.

Ş.AKBABA: Estağfurullah, başımızın tacısınız...

T.ÖKTEM: Ama Türk kamuoyunun büyük bir çoğunluğu bizim gibi sanatçıları bilmez. Halbuki Türkiye'de, dünyada yeri olan namütenahi insanlar var ve bence o insanların yaptıklarının toplum tarafından bilinmesi topluma güç kazandırır. Mesela Kore'deki yarışmada ilk ona girdiğimde bir spor yazarı, “eline sağlık profesör... Naim üç yüz kilo kaldırdı, Hoca 4 bin kilo indirdi... Bizim gururumuz oldu” diye yazı yazdı. Binlerce insan telefon etti. Ama ben çok saygın Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet gibi gazetelere gidip Kore'deki başarılarımla ilgili belgeleri onlara vermeye kalktım, bu konuyla ilgili daha önce bir yazı çıktı, bu nedenle yayımlayanlayız, deyip ilgi bile göstermediler.

Ş.AKBABA: Ayıp etmişler !

T.ÖKTEM: Yani insanlar manevi dünyaları zenginse yaratma adına bir heyecan duyuyorlar. Doğru dürüst elbise seçebiliyorlarsa, evlerini güzel döşeyebiliyorlarsa, arkadaşlarına iyi bir hediye alabiliyorlarsa onlar da sanatçı sayılırlar. Sanat yalnızca sanatçıların yaptıkları değildir, yaşamın kendisi de sanattır. Ama bunu bizler bir eser yaratarak somut olarak ortaya koyuyoruz. İnsanların beğenisine sunuyoruz. Bunun içerisinde bizim heyecanlarımız var, beğenilerimiz var, zevklerimiz var. Ama sonuçta yarattığımız bu eserler ortaya çıkıyor ve insanların malı oluyor. İnsanlar kendini onunla özdeşleştiriyor, onu seviyor, ondan bir şeyler alıyor, onunla keyif ve gurur duyuyor.

Ş.AKBABA: Evet sözün burasında diyorum ki, ’’Bursa'ya bir TANKUT ÖKTEM KÜLTÜR VE SANAT MERKEZİ!...” Çünkü Tankut ÖKTEM yalnızca Bursa'nın değil ,ülkemizin ve hatta insanlığın gururu bir sanatçıdır. Çünkü güzellik üretiyor, gençlere güzel örnek oluyor... Ayrıca böyle bir merkezin varlığı bu alanlarda yetenekli gençlerin heder olmasını önleyecek, Bursa'nın kent kimliğine “onurlu” bir madde olarak eklenecek.

T.ÖKTEM: Tabii. Benim birikimlerimi aktarabileceğim bir ortamın olması çok önemli. Altmış yıllık birikim az bir birikim değil. Bunu yaşayan insanlara sordukları soruların cevabını vermek suretiyle dahi aktarsam bu bile bir kazançtır.

Ş.AKBABA: Kesinlikle... Derslerle, kurslarla, atelye tanıklıklarıyla... Ben bunu savunacağım...

T.ÖKTEM. Bu beni gururlandırır, onurlandırır... Dediğiniz gibi, yaşarken... Toplumun beni beğendiğini bana hissettirmesi bana gurur verir. Bu bir keyiftir. Yoksa... Ben tevazuyu hastalık derecesinde uygulayan bir adamım. Hiçbir yerde kendimden söz etmek gereğini duymadım. Methedilecek işler yaptığımın farkındayım.

Ş.AKBABA: Kesinlikle... Sizin demenize gerçekten gerek yok. Çünkü yaşam sizi methediyor. Kentlerimiz, uluslar arası boyutta taktir görmüş yapıtlarınız methediyor. Bu arada resimlere bakıyoruz. Tankut ÖKTEM'in yapıtlarının resimlerine... Kocaman bir klasör dolusu...

Ş.AKBABA: Büyülendik be abi!...

T.ÖKTEM: Granit bir dağ lazım bana. Eğer bulabilir de yontabilirsem; iki yüz metrelik bir Atatürk kafasıdır düşlediğim. Ama bunu bir gün mutlaka yontacağım. Bu Uşak anıtı... Yine kadınlar... Bir gün bir müze olursa, bunları oraya koyacağım. Bu da Uludağ Üniversitesi girişindeki anıtım. Biri bilimi biri sanatı temsil eden figürler var Atatürk'ün önünde. Ayrıca öğretmenler, hocalar, doktorlar... Bu anıt, Atatürk'ün bir düşünce adamı olduğunu anlatır. Tıpkı Ankara'da M.E.B'nm önündeki boşlukta Atatürk gibi... Onun ruhu... Yıllar sonra Amerika'da buna benzer bir heykel yaptılar ve benden kopya olduğu biçimindeki yorumlardan sonra da rezil oldular. Bu benim büyük kızım... Örneğin bu kocaman anıt İnegöl'dedir ve kimse İnegöl'de böyle büyük bir anıtın olduğunu bilmez. İşte yine kadın ve çocuğu... Yurdunu bekliyor. Burada bir aile. Kadın burada bir testiyle emeği temsil ediyor. Bunlar palavra heykeller değil dünyada bunlardan çok yoktur. İşte Zonguldak Maden işçileri Anıtı. Burada dördüncü boyuta girmişim. Bu tünel 125 cm'dir, ama gördüğünüz gibi çok uzun gözüküyor. Burada da madenci ailesi... Dikkat ederseniz çocuğu, kadını ve kitabı bu heykelde de veriyorum. Bakın bu kömürün kendisi. Oraya gittim. Herkesin girmekten korkacağı bir yer gösterin bana dedim. Karadeniz'in altında beş yüz metre derinlikte bir yer var dediler. Oraya gittim. Altı gün orada o işçilerle kömür çıkarttım. Fareler kedi büyüklüğündeydi. Karanlığa alışmışlar. Oraya giden insanların yemek artıklarıyla geçiniyorlar.

İnanılmaz bir ölüm soğukluğu var orada. Sonra kalkıp bu anıtı yaptım. Kocaman bir anıt. Bir başkası Başöğretmen Anıtı... Meşale ve kitap simgesiyle onları tutan ruhun Atatürk olduğunu anlatmak istedim. Bayan öğretmen, üniversiteli öğrenci ve köylü figürleri var. O zamanın M.E.B. Haşan SAĞLAM, itiraz etti, bu köylünün ne işi var burada dedi. Ben de, bu köylü Milli Eğitimin ulaşamadığı kesimi gösteriyor dedim. Bunu buraya koydurmam dedi ve konu Sayın Evren'e kadar gitti. Evren, beni dinledikten sonra, doğru söylüyor çocuk, koysun, dedi. Bu benim sanatçı özgürlüğüm...



Ş.AKBABA: Sanatçı sorumluluğu... Kendini savunamayan insanları da savunması gerekiyor “sanatçı gibi sanatçı” olan insanın, diyorum ve o fotoğrafları göstererek açıklamalarını sürdürüyor:

T.ÖKTEM: İşçi, köylü, üniversiteli, anne,kucağında çocuğu... Bir atıf yaptım. Bu insanlar sırtında mermi taşıyan kadından doğdular, yan yana geldiler ve bu toplumu da beraberce kurtarmaya mecburdurlar. Hava kuvvetleri önündeki heykele gelince... Burada da ilk kadın pilot Atatürk'ü beraberce simgeledim. Kastamonu'daki heykelde mermiler taşıyan Şerife Bacı var. Mermiler zarar görmesin diye yorganı onların üstüne örtüp donan kadın kahramanımız... Bunlar ve diğer yapıtlarımın bir çoğu dünya çapında heykeller... Baltalı kadın, hukukçu kadın, ağıt yakan kadın, savaşan kadın, dua eden kadın, öğrenci kızlar, ihtiyar anne... Bu benim annem... Nazım'm heykeli... Biliyorsunuz bir sürü kavgalardan sonra İzmir'e dikildi. Nazım'a Nazım'dan daha çok benzer. Nasrettin Hoca heykelleri, Sivas'ta yakılan heykelim... Bakın hiçbir şey de yok bunda. Sonra BEDDUA adlı heykelim var. Bunu Hacıbektaşlılar aldı ve oraya diktiler. Yani Sivas olayını protesto eden bir heykel... Bir de Amerika'da “yeni gerçekçilik” denen bir akım var ve benim bu anlayışla yaptığım bir heykelim var. Bu heykelde atlar mı heykel, atların binicileri olan çocuklar mı? diye bir soru sorulur. Bu da dünyada meşhur olan heykellerden biri: Deniz kızı. Bu figürdeki de küçük kızım. Bu heykel de Akdeniz'de Gökova'ya dikildi. Bir santralın protestosu adına dikildi. Yurtdışmdan gelen bütün yatlar bu heykele uğrayıp çelenk koyuyorlar. Bu heykeli ücretsiz yapmıştım. Ben jest yapabilen bir heykeltraşım. Samsun'daki heykel için derler ki, atın kuyruğu yere değmemeliydi. İşte bu da heykelde at şaha kalmış ve kuyruğu da yere değmiyor. Bu Çanakkale'deki, bu Afyon Kocatepe'deki heykel...

Ş.AKBABA: Bunca kocaman heykelleri nasıl yapıyorsunuz, yardımcılarınız var mı?

T.ÖKTEM: Anlatayım. Hocam geldi İstanbul'dan, “Yahu Tankut,dedi. Rodin de senin gibi yardımcılarla çalışırdı. Ama onun yardımcıları da kendisi gibi heykeltraştı. Sen bütün bunları bu Kestelli köy çocuklarıyla başarıyorsun. Bu yüzden sana hayranım.

Ş.AKBABA: Tankut Bey, Avrupa'da kiliselerde İsa heykelleri var. Genellikle kaba saba şeyler. Ama o insanlar, ki onların estetik birikimleri ve beğeni düzeyleri oldukça da yüksektir. O

heykellerin önüne gidip diz çökebiliyorlar. Bunu nasıl açıklayabilirsiniz?

T.ÖKTEM: Biliyorsunuz heykelin kaynağı Mısırdır. Oradan Anadolu'ya geçmiş ve burada gelişmiş, daha sonra Yunan, Roma, Avrupa ve rönesans yolunu izlemiş. Son yüzyıla kadar yani empresyonizmin, çağdaş sanatın ilk ortaya çıktığı yıllara , kadar sanatta en önemli faktör dil olmuş. Dolayısıyla her yerde Tevrat'ın, İncil'in içindeki hikayeler canlandırılmış, resmedilmiş. Biz yobazlarımızdan müştekiyiz ama Hıristiyanlığın ve yahudiliğin de yobazları müthiş. Onların yobazlarının bizimkilerden geri kalır yanları yok.

Ş .AKBABA: Sizin dışınız daki hedykeltraşlardan beğendiklerinizi öğrenebilir miyiz?

T.ÖKTEM: Dünyadaki en önemli heykel sanatçıları der demez Mikelanj gelir aklıma. Fransız Rodin, Alman Mailol, İngiliz Arp. Bu dört insan bugün dünyanın gelmiş geçmiş en büyük heykeltraşları olarak kabul edilir. Türkiye'de yetişmiş sanatçıların içerisinde vefat etmiş olan Hadi BARAN Bursa'daki ATATÜRK HEYKELİ’ni yapmış olan Nejat SİVER, Kuzgun ACAR, Atilla KOMAN var. Şu son yıllarda da taş ustası Mehmet AKSOY...

Ş.AKBABA: Bilimin ve sanatın bağlantısını, ilintisini nasıl düşünüyorsunuz?

T.ÖKTEM: Eskiden sanat çok bağımsızmış. Bağlı olduğu ilkeler varmış. Ama çağımızda sanat bilimle iç içe girdi. Çünkü daha yeni şeyler üretmeye çalışan sanatçılar bilime el attılar. Kinetik art, optik art dediğimiz; motorların, makinelerin, ışığın, sesin yer aldığı resim, heykel çalışmaları var. En önemlisi, bugün endüstri var. Endüstrinin en önemli endişesi, yaptığı malın kalitesine değil, satıp satamayacağma dairçlir. Bunun için de iyi bir ambalaj, iyi bir reklam, yani iyi bir sunu gerekmektedir. Bunu yapacak olanlar da sanatçılardır. Bunun adını koydular: “Endüstriyel Dizaynır” . Bugün otomobilimizden, kullandığımız tuvaletimize, çatalımıza bıçağımıza kadar, buzdolabımıza, düğmelerimize gözlüklerimize varıncaya kadar her şey sanatçıların elinden çıkar. Eskiden yalnızca fonksiyonellik düşünülürmüş. Bu gün güzel sanatlar fakültelerinin ağırlığı, endüstriyel sanatlara dönüşmüştür. Tekstil grafik iç mimarlık... Bütün bunlar artık sanat yapmak isteyen insanların seçtiği branşlar oluyor. Artık insanlar ressam, heykeltraş değil, Endüstri Dizaynın olmak istiyorlar. Dizaynırlık hem sanatsal yaratımı, hem de teknikle iç içe olmayı anlatıyor. O nedenle ben mesela ödevlerimin büyük bir bölümünü endüstri adına veririm ve Türkiye'deki ilk vitray sanayiinde yer alan insanlar benim öğrencilerimdir. Bu gün eğer tuvaletleriniz, lavobalarınız Türkiye'de üretiliyorsa; bunları yaratanların Türk insanları ve onların da benim öğrencilerim olduğunu hiç unutmayın.

Ş.AKBABA: Kutluyorum TankutBey.

T.ÖKTEM: Çünkü bir lavaboda heykeldir. Klozet de heykeldir. Tasarım ilkeleri ayrı, o kadar. Sonuçta onu kullanan insanı rahatsız etmeyecek, hoşuna gidecek, uyumlu olacak. İnsanlar bu

nedenlerle onlara para ödeyecek.



Ş.AKBABA: Atölyenizin yakılması olayına değinelim mi biraz. Hani Alman şairi Henrich Heine'nin bir sözü var: “ Nerede bir gün kitaplar yakılırsa, orada bir gün insanlar da yakılabilir.” Heine'nin bu şair öngörüsü, ne yazık ki bu sözü söyledikten yetmiş yıl sonra gerçekleşti. Sizinki de böyle bir şey. Bu olayların insanlıkla bağı nasıldır?

T.ÖKTEM: Kültür, terbiye meselesidir bu. Bizde hep yanlış algılanıyor. Dinsel eğitimin terbiye için yeterli olduğu sanılıyor. Bir de çağdaş terbiye var. Çağdaş terbiyenin içinde adam gibi yemek yemek vardır, insanlara adam gibi muamele vardır, adam gibi kız sevmek vardır. Her şey adam gibi yapılacak. Bunun kitabı da yok. Toplumlar bunları kendileri üretiyorlar. Bizim toplumumuz dinsel eğitimi benimsemiş,ama insani boyutlardaki seviyeleri daha yakalayamamıştır. Bu gün ülkemizin % 80'i şehirli, % 20'si köylüdür. Dalgalanma ve değişim köyden kente göç yönünde oldu. Ama bu insanlar kente uyum sağlayamadı. Bu durumda, bu normal. Heykelin günah sayılması da bütün bu gerçeklerle ilgilidir. Atölyemin yakılması da... Bir gün önce gelen telefonda, “seni sarı deccalm yanma göndereceğiz, cehennemde birlikte yanacaksınız,” diye tehdit etmişlerdi de ben anlayamamıştım. Ve o gün Bursa Uludağ Üniversitesi kampüsündeki heykelimin açılış törenini yapmıştık. Zararım çok oldu elbet. Ama yanan Çanakkale Şehitleri anıtını açık havada da olsa tamamlayıp yerine diktim.

Ş.AKBABA: Peki Küçük Kumla gibi küçük bir yerde çalışmanızı sürdürmenizin bazı sıkıntıları olmuyor mu?

T.ÖKTEM: Hayır... Burada, atölyemin yakınında deniz var.Burada güneşin batışı çok güzeldir. Mehtap var. İnanılmaz bir gökyüzü var. Burada ışık fazla yok. Karanlığın içine çıktığınız vakit gökyüzünün sihrini yakalıyorsunuz. Büyük şehirlerde bunu yakalamanın mümkünü yok. Dalgaların sesi, güneşin denize batışı,rüzgarın sesi, ağaçlar, ormanlar... Burada namütenahi ağaç var. Her cinsten... Burada meltem estiği zaman o ağaçların kokusunu hissedersiniz. Buranın havası bile ayrı bir havadır. Yani ben burada mutlu oluyorum. Bir başka yeri aramıyorum. Küçük Kumla yalısında küçük ve şirin bir evi var. Bahçesinde cıvıl cıvıl kuşlar ve besili köpekler ... Sonra atelyesine yöneliyoruz. Evinden biraz ötelerde... Bir köylünün hizmetine verdiği zeytin bahçesinde... Zeytin ağaçları heykel açmış sanki. Çığlık çığlığa heykel fışkırıyor zeytinlik. Ama heykeller öylesine büyük ki, sanki heykeller zeytin ağacı vermiş. Zeytin ağaçları fışkırmış heykellerden. Zeytinle heykelin bu görkemli barışıklığını da heykelleştirmelisin sevgili Tankut ÖKTEM.

Onlarca muhabbet kuşu, onlarca güvercin ve bu güzel günün heyecanıyla pır pır eden yüreğimle ayrılıyorum T.ÖKTEM' den



Hoşça kal sevgili ağabey, diyorum ona. “ Heykeline de bereket, emeğine de...


PAN FÜLÜTÜN HIÇKIRIĞI AYDIN YAVAŞ’I TUTTU
Ş. AKBABA:

Pan fülüt yaygın bir çalgı mı, tarihimizde bir yeri var mı?

A. YAVAŞ :

Şu anda ülkemizde pan fülüt çalan çok fazla insan yok. Bir kaç kişi var, ama akademisyen olarak bu işi bir tek ben yapıyorum. Bu yüzden halk ezgilerimizde şu ana kadar kullanılmadı. Ancak Osmanlı gravürlerine baktığımız zaman, oradaki minyatürlerde, müzik yapan grup içerisinde pan fülütü görüyoruz. Ud, keman, ve kudümün yanında pan fülüt çalan kişileri görüyoruz. Bu da Osmanlı’da pan fülütün geleneksel müziğimizde kullanılan bir saz olduğnu gösteriyor.



Ş. AKBABA:

Teorik araştırmalarda böyle bir şey yok mu hiç? A. YAVAŞ :

Teorik araştırmalarda böyle bir şey göremedim; ancak bu beni düşündürüyor tabi. Anadolu’da Frigler döneminde çalınıyodu. 3000 yıl öncesinde, Frig Uygarlığı döneminde, tarihe konu olan, önce Midas'ın hikayesi, daha sonra bu hikayede geçen mitolojik çalgı olarak sıkça rastlanıyordu. Anadolu’dan diğer ülkelere geçtiğini tahmin ediyoruz. Diğer ülkelerde başka isimler altında kamışlı sazları da görüyoruz. Japonya’da veya diğer Latin Amerika ülkelerinde. Pan flüte sahip çıkma anlamında konuşmuyorum; ancak Anadolu bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış olduğu için başka yerlere de bu sazın taşınmış olacağını düşünüyorum.



Ş. AKBABA :

Halk ezgilerimizle pan fülütün sesinin, tınısının, çağrışımlarının uyuşup uyuşmayacağı kdnusu değerlendirir misiniz?

A. YAVAŞ:

Halk ezgileriyle kaynaşmasına gelince, pan fülütün çok iyi kaynaşacağına inanıyorum. Bununla ilgili çalışmalarım var. Bunları da önce ulusal platformda, daha sonra uluslararası platformda sergilemeyi arzu ediyorum. Saz semaileri, peşrevler, saz eserleri, sirtolar ve langalar...



Ş. AKBABA:

Eskişehir’de turizmle iliş kile ndirmek istediğiniz bir projeniz var, ondan da söz edelim istiyorum. A. YAVAŞ :

Evet, Eskişehir’de, ne yazık ki Eskişehir halkının da tanımadığı Friglerin yaşamış olduğu bir Frigya vadimiz var. Pan flüt efsanesi bu bölgede doğdu. Bu bölgeyi tarihi önemini pan fülütle bağdaştırarak, bir Frig triosu ya da bir kuarteti kararak, ulusal ve uluslararası platformlarda pan flütü sanatsal açıdan Anadolu’nun zengin müzik birikimiyle birlikte diğer medeniyetlere duyurmayı hedefliyorum. Bununla ilgili olarak internette bir site oluşturduk. Dünyadaki diğer pan flüt çalan sanatçılara e-mail göndererek, Anadolu’da bu efsanenin yaratıldığını ve geleneksel olarak da bu bölgede pan flüt festivali yapmak istediğimizi bildirdik. Bu tabi açıklamalı konserlerle desteklenecektir. Yörenin zengin medeniyetlere ev sahipliği anlatılarak yapılacaktır. Böyle bir amacımız var.



Ş. AKBABA:

Öz geçmişinizden edindiğim bilgiye göre Bursa Uludağ Üniversitesi’nde bir göreviniz var. Akordiyonla ilgili, bir çalışmanız ve aldığınız güzel bir sonuç... A. YAVAŞ:

Akordiyonun branş dersi olarak, halk çalgıları dersi olarak, okutulması için çaba harcadım ve kabul gördüm. 3 yıldan beri orada da görev yapıyorum. Burada tabii ki Türk halkının da sevmiş olduğu; ancak ne yazık ki eğitiminin verilmediği bir açığı, boşluğu doldurmaya çalışıyoruz. Bu konuyla ilgili olarak diğer üniversitelere de örnek olmayı hedefledik. Tanıtım konserlerimiz Mart ayı itibariyle başlayacak ve Türkiye’nin değişik okullarında akordiyon tanıtım konserleri vereceğiz.



Ş. AKBABA :

Mademki akordiyonla ilgili böyle güzel bir yol kat etmişsiniz, pan fülütle ilgili bir çalışmanız olacak mı, var mı? Ya da olma olasılığı var mı? Pan fülütün ülkemizdeki konumu nedir, nasıldır?

A. YAVAŞ :

Pan fülüt çok yeni bir konu. Biz eğitim çalgısı olarak bir müzik öğretmeni adayının en çok yararlanacağı çalgı olarak (tabi ki bir eğitimci olarak konuşuyorum) akordiyonu çok çok daha önemli görüyoruz. Pan fülütle ilgili olarak ilerisi için bazı planlarımız var. Bu etnik bir saz olarak veriliyor. Bir Romen sazı olarak görülüyor. Romanya’da da güzel sanatlar liselerinde üniversitelerde ders olarak görülüyor. Bu arada Romanya’da pan fülüt mastırı yapıyorm. Pan flütte mastır yapan ilk kişi ünvanına sahibim. Dünyanın en büyükleri orada; George ZAMFİR, Comel PANO orada.



Y. YAĞDIRAN :

Şüphesiz sanatçının asıl niteliği özgür ve özgün yaratıcı ruhudur. Konserinizde pan fülütü, piyanonun gövde kısmının içine doğru üflediğinizde, benim gözümde Hz. Yusuf kıssası canlandı. Siz kendi yaratıcılığınızı nasıl yansıtıyorsunuz pan fülütte?

A. YAVAŞ :

Ben orada bir halk ezgisine girdim. Balad tarzında, ağıt tarzında geçişler yaptım. Efsanede Kral Midas’ın berberi, Kral Midas’ın eşek kulaklarını kimseye söyleyemediğinden, bir kuyuya bunu haykırarak rahatlıyor. Ve o ses kuyudan vadiye yayılıyor. Gerçekten de Frigya Vadisi öyle bir konumda ki fülütü tepede çaldığınız zaman bütün vadi sizi duyuyor. Tabi ki bunu denedik orada, buna istinaden konuşuyorum. Kuyudan dalga dalga çıkan sesi vermek için bunu yaptım. Dikkat ederseniz piyanonun içinden akislerle yayılıyordu ses. Sizin bu tesbitiniz, aslında mistik anlamda duyguları aktarmak için piyanonun rezononsından faydalanmam sonucu ortaya çıkan bir tınıdır. Bunu ilk yapan ben değilim dünyada; ama pek yapan da yok açıkçası. Orada piyanoyla sohbet ediyorsunuz. Dertleşiyorsunuz, daha Pan fülüte sahip çıkma anlamında konuşmuyorum; ancak Anadolu bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış olduğu için başka yerlere de bu sazın taşınmış olacağını düşünüyorum.

Bugün klasik müzik olarak adlandırılan müzik türü de, halk ezgileri işlenerek o çok sesliliğe gelmiştir. Brahms, Macar ezgileriyle zenginleştirmiştir müziğini. Biz de açmazlarımızı ortadan kaldırırsak bu zenginliğe ulaşabiliriz. oğrusu depresif duygularınızı haykırıyorsunuz.

Y. YAĞDIRAN :

Bu söyledikleriniz sanatın mistik yönünü kapsıyor. Siz pan fülüte üflerken hangi konumdasınız? A. YAVAŞ :

Ben ne Midas’ım ne de-Pan. Ancak, tarafsız bir kişi de değilim. Midas’ın, Pan’ın doğaya en çok yakışan ses olduğu düşüncesini taşıyan berberiyim belki de. Ya da berberin çok yakın bir arkadaşı. Oradaki ağlamaklı ifadeleri, haykırışı dillendiren (onun ağıdını yakan) bir dostum.



Y. YAĞDIRAN:

Bu mistik yönle ilgili olarak, sizin bu eylemdeki varlığınız, yaşamdan kaçmak mı, yoksa yaşama ilk elden bir müdahale mi?

A. YAVAŞ :

İkisi de aynı potada değerlendirilmeli bence. Bütün tezatlarıyla yaşamın kendisi.



Ş. AKBABA :

Aydın Bey, piyano ile panfülütün uyumu çok dikkatimi çekti. Bu yakınlık gerçekten doğasal olarak var mı? Yoksa bunu teknik olarak siz mi başardınız? Sanki konuşuyorlardı.

A. YAVAŞ:

Bu soru - cevap şeklinde bir düetti. Piyano, müzik yapabilme özellikleri en geniş olan enstrümanlardan biridir. Bütün enstrümanların da anasıdır. Böyle bir enstrümanla müzik yapmak tabi ki çok mükemmel oluyor. Elektronik hiçbir şey yok, herşey doğal. Tabiiki profesyonellik de çok önemli. Michael Bey, benim piyanoda hocamdır. Ben Gürcistan’da Michael Bey’in gözetiminde master yaptım. Artık birbirimizi çok iyi tamamlıyoruz.'



Ş. AKBABA :

Yani bu uyumda Michael CHUMBRIDZE’nin de önemli bir rolü mü var?

A. YAVAŞ :

Kuşkusuz. Piyanonun dışnda bir insanla uyumlu çalışmanın yolu, onunla pozitif bir elektrik aktarımıdır. Nefes alışlarımızda bile birbirimizin ne yapacağını biliyoruz. Öbür türlü iş, mekanik olur. Duygusal yönü kalmaz. Aynı şey Ahmet Zekai EVİN için de geçerli. Yıllar önce “Gece Müziği”ni piyanoyla Zckai’ye ben çalmıştım. İleride panflüt, piyano ve keman üçlüsüyle bir şeyler yapacağız diye umuyorum.



AKBABA:

Bu duygusal sanat birlikteliğinde İraklı’nın yeri nedir? A. YAVAŞ:

O da piyanist ve çok iyi. Juniorlar kategorisi yarışması için hazırlanıyor. Şu anda bu konserlerle bunun alt yapısını oluşturuyoruz. Bu bağlamda dört konser veriyoruz. Eskişehir, İstanbul, Tiflis ve Batum’da çok yakın süreçte olacak bu konserler. Bu şekildeki çalışmalarımızla, kültür elçiliği görevi de üstlenmiş oluyoruz. Gürcistan ve Türkiye arasında büyük bir sanat köprüsü oluşturuyoruz. Tabi bu çalışmaları, sizin bilim merkezindeki öğrencilerinizle ve diğer müzik bölümü öğrencileriyle de paylaşıyoruz. Bu anlamda öneriler bekliyoruz.



Ş. AKBABA :

Ben halk müziğini çok seviyorum. Çok iyi olmasa da biraz bağlama da çalıyorum. Bu merakımdan ötürü öğrenmek istiyorum: Halk müziğinin çok seslendirilmesi hakkında neler düşünüyorsunuz? Pan flüt böyle bir çalışmada yer alabilir mi?

A. YAVAŞ :

Bu aslında içimizde kanayan bir yara. Özellikle yurt dışında kendi müziğimizi tanıtmayı düşünüyorum. Böyle bir çaba göstermeyi... Ama bu daha genel bir sorun. Ben bireysel olarak, büyük halk müziği ustalarıyla bu çabanın ortak uğraşısını sergilemek istiyorum. Türk müziği bu çalışmalarla çok iyi bir şekilde tanıtılabilir diye düşünüyorum. Bugün klasik müzik olarak adlandırılan müzik türü de, halk ezgileri işlenerek o çok sesliliğe gelmiştir. Brahms, Macar ezgileriyle zenginleştirmiştir müziğini. Biz de açmazlarımızı ortadan kaldırırsak bu zenginliğe ulaşabiliriz. Müziğimizin zenginliği, ön yargılardan uzaklaştırılarak objektif olarak işlenmeli. Tabi müziğimizin ustaları bunda makinist görevi görecektir.



Ş. AKBABA :

Ülkemizin gerçeklerini biliyorsunuz: Sosyal dengesizlikler, yoksulluk, yasaklar, haksızlıklar... ve siz pan fülüt çalıyorsunuz. Bu olumsuz ortamın sanata etkisi ne ölçüdedir?

A. YAVAŞ :

Demokrasiye yeni geçen ülkeler, Rusya, Gürcistan ve Bulgaristan’da sanat daha iyi düzeyde. Esas olan umudunuzu yitirmemektir. Çile çeken insanın üretmesi daha akla yatkın geliyor. Siz, içinizdeki olması gerekeni katıyorsunuz sanatınıza. Nitekim caz sanatını ezilmiş zenci toplumu yaratmıştır. Rahat olan insan, yaşamadığı şeyleri nasıl anlatsın ki.



Ş. AKBABA:

Pan flütün bana hissettirdiği, olumsuzluklara karşı çığlık çığlığa, yüksek sesle haykırma, yalvarma ve ağlama ve hatta kışkırtma gibi duygulardı. Pan fülüt bu anlamda nasıl yorumluyorsunuz?

A. YAVAŞ :

Fülüt ve ney gibi çalgıların doğasında vardır bu. İnsanın sevincini de üzüntüsünü de çaresizliğini de çok güzel anlatır. Zaten aslına bakarsanız insanın iç devinimleridir, sizin duyduğunuz sesler. İnsan sesi de öyledir. Ağlayabiliyoruz, gülebiliyoruz, haykırabiliyoruz...



Y. YAĞDIRAN:

Peki tam da insan sesi noktasında, bütün seslerle barışık mısınız? Issızlık mı size daha yakın, kent yaşamı mı? A. YAVAŞ :

Ben çok doğal bir çalgı çalıyorum, bir kamış. Bir insan da o kadar doğal olmalı. Şehir hayatı bana göre değil. Amacım, Frigya vadisinde bir ev alıp orada yaşamak ve o vadiye pan flütümü çalmak. Apartmanlar, ışıklar, trafik bunlar çok teknolojik kavramlar.



Ş. AKBABA:

Çok teşekkür ederiz.



A. YAVAŞ :

Sağ olun, ben de sizlere teşekkür ediyorum.


Yıldırımdan Yansımalar, Şubat 2003, sayı:9




ŞABAN AKBABA’YLA

YAZINA(EDEBİYAT)A DAİR
Söyleşen: Lacivert Dergisi
Bilim ve teknolojideki gelişmeler, edebiyat eserlerini nasıl etkileyecek

Bilimin gelişmesi, bilinmeyenlerin bilinenlerden çok daha fazla olduğu bilincini doğurmuştur. Bu gelişme, yazında (edebiyatta), bilinmeyenlere, oradan yola çıkarak mistisizme, metafiziğe, genel olarak da hayali olanlara yolculuğu arttırmak eğilimindedir. İdeolojiler ve teknolojiyse bu yolculuğu daha çok kendine doğru çekmeye, içerik ve sanat bağlamından kopararak yozlaştırmaya çalışmaktadır. Sosyal iletişim ağlarında ürün yayımlayan şairlere, yazarlara acıyorum. Anlık etki ve duygulanımlarla, ivedi ulaşma ve çözüm yolları üretme derdiyle iyi bir şairin kötü şiirler, iyi bir öykücünün kısa ve kötü öyküler yazdığına sıkça tanık oluyoruz. İnternet şiirleri, öyküleri, yazıları yazıncının ağzının, üslubunun bozulduğuna dair kanıtlarla doludur. Bu olgular, teknolojinin sanata ve sanatçıya attığı kazıktır.

Ama en kötüsü bu ağların okurlar, özellikle de çocuk ve genç okurlar üzerindeki etkisidir. Örneğin herhangi bir konuda, özel ilgisi ya da ödevi nedeniyle şiirlere, öykülere ulaşan bu kesim karşısına çıkan binlerce şiirimsiyi şiir, öykümsüyü öykü sanarak yanlış örneklerle yanlışa yönelmekte, yanlışı benimsemektedir.

Kısacası bilimin gelişmesi sanat ve yazın bağlamında da elbette çok önemlidir. Ancak özellikle, geri kalmış ülkelerde teknolojinin hızlı baskı, hızlı iletişim, ulaşım v.b. olanaklar sunması, hızına ve nicel varlığına oranla daha nitelikli ürünlerin ortaya çıkması sonucunu getirmiyor.


Bilim kurguya olan eğilim artacak mı?

Bilim, sürekli olarak insanın bir şey bilmediğini yüzüne vurmaktadır. “Bir şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğimdir,” diyen düşünür; bilim havuzuna her gün yüzlerce, binlerce bilginin aktığının bilincinde olandır. Bilim geliştikçe, bilinmeyenin bilineceği kanısı ve duygusu gelişir. Ancak hâlâ bilinmeyen çok şey vardır. O bilinmeyenlere ulaşmak da hayalin ve duygunun işidir. Bu yüzden bilgiyle hayal sürekli olarak işbirliği içinde olacaktır. Fantastiği, bilim kurguyu üreten kaynak buradır. Bilimin gelişmesine, bilginin çığ gibi büyümesine ve bilinmeyenlerin bilinmesi gerektiği bilincinin oluşmasına koşut olarak bilim kurguya gereksinme ve eğilim artmaktadır. İnsan beyninin sürekli olarak gelişmeye koşulu ve zorunlu olduğunu, bu nedenle hayal yeteneğinin sürekli olarak genişlediğini; psiyonik, nanoteknoloji ve distopya gibi tekniklerin ve disiplinlerin ortaya çıkmasını da bu etkenler arasına katmalıyız. Yazında fantastik ve bilimkurgu ürünlerinin, sinemada bilimkurgu filmlerinin, sanal dünyada bilgisayar oyunlarının çığ gibi büyümesi, olgunun somut kanıtlarıdır.


Bazı örnekler verebilir miyiz?

Elbette… Örneğin; çocuk yazınındaki “masalöykü” ya da “öykümasal” diyebileceğimiz, daha çok büyü ve mitolojiden beslenen fantastik romanlar, öyküler…Rowling’in Harry Potter’ı, Roger Stern’in Süperman’ı, Stan Lee’nin Örümcek Adam’ı… Belki gerçekleşebilir ögeler taşıyan bilimkurgunun ilk örneği Jules Verne’nin Denizler Altında Bin Fersah’ı, daha sonra Isaac Asimov’un Nightfall’ı, Mary Shelley’in Frankenstein’i…Tiyatyroda bizden bir örnek, Uğur Uludağ’ın Üçüncü Türden Yakın İlişkiler adlı oyunu… Sinemada Georges Melies’in Aya Seyahat(1902) adlı fotoğraflardan oluşan ilk filmi, Stanley Kubrick’in 2001 Bir Uzay Destanı(1968) ve daha sonraları Yıldız savaşları, E:T.,v.b… Bilgisayar oyunlarıysa, çocuklarımız ve gençlerimiz aracılığıyla yaşamımıza en çok sokulabilmiş yapıtlardır. Bu yapıtlar, Charly Adams’ın Zıplayan Top’la (1949) başlayıp William Higinbotam’ın İki Kişilik Tenis’iyle (1958), Spacewar(1961), Space Travel(1969)v.b oyunlar ve atari(1971), konsol(1972) gibi elektronik araç oyunlarıyla sürüp gitmektedir. Kapitalist-emperyalist kültür saldırısının yoğun olduğu bilgisayar oyunları “internetkafe”, “playstation” v.b denen mekânlar aracılığıyla, toplumsal belleğimize, kültürlenme sürecimize ve günlük yaşamımıza kolayca sızmaktadır. Bu olgunun bilimsel araştırmalarla değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.


Edebiyat-felsefe etkileşiminin geleceği üzerine neler söylenebilir?

İyi bir yazıncı, aynı zamanda iyi bir felsefe okuru olmak zorundadır. “Önce hayal vardır,” diyen Picasso; sanatın temel ilkelerinden birini dillendirmektedir. Hayalin sınır tanımadığını, dogma tanımadığını, hatta kural tanımadığını bildiğimize göre; hayalleri sınırlayan dogmaların belirlediği alanlar içinde devinerek yol almaya çalışan yazıncı, felsefesi olmayan yazıncıdır.Yaşama çok yönlü bakamayan, nitelikli bir bakış açısı geliştiremeyen edebiyatçının günübirlik heveslere, geçici duygulara seslenen yapıtlar üretebileceğini ama asla kalıcı olamayacağını, yapıtının klasikleşme şansının olamayacağını bilmek gerekiyor.

Felsefenin, sorguladığı ve yeni bakış açıları önerdiği için aforoz edildiği, sürekli olarak ötelendiği, eğitim kurumlarından kovulduğu, süreçleri yaşıyoruz. Bu devinim başarılı olduğu sürece yazın, hatta sanat başarısız olacaktır. Gidiş de o yöndedir.

Edebiyatta anlatım, üretim ve tüketim hızı artacaksa; kısa öyküler, aforizmalar vb. daha çok yazılacak ve okunacak mıdır? Böyle bir beklenti varsa, okurun geçmişe göre daha çok romana yönelmesini (ki öyle söylenmekte) nasıl açıklamak gerekir?

Çoğu zaman insanın kişilik biçimlenmesi, algı kapasitesi, uyum yeteneği ve verili koşulların fazlasıyla etkili olduğu istekleri üretim ve tüketim ilişkilerine koşut gelişmemektedir. Ayrıca yazın alanındaki üretim ve tüketim hemen hemen her zaman görecedir. Hızı artsa bile, oranı fazlaca değişmemektedir. Hız ideolojisine önem verenler yazın ve sanatın özgün yapılanmasını, üretim ve tüketim biçimlerini, insanın karmaşık yapısını göz ardı etmektedirler. Üstelik bütün bunları belirleyen; teknoloji, ekonomi, sosyoloji ve hatta psikoloji gibi çok daha güçlü kurumlar vardır. İnsanı bir bilgisayar gibi düşünemeyiz. O, bilgisayar mantığıyla programlayamıyor kendini. Programladıklarının arasına bin bir çeşit etken girerek programını sıklıkla aksatabiliyor. Öykünün yapısı ve yanıt olduğu gereksinmelerle, romanın yapısıyla yanıt olduğu gereksinmeler her zaman aynı değildir, benzemeyebilir, örtüşmeyebilir. Kaldı ki insan iştahı, dürtüleri ve psikolojisi sürekli doyurulmayı gereksinir. Sürekliliği gereksinir. Mal mülk konusunda da bu böyledir, cinsel dürtülerin tatmininde de. Roman bir anlamda sürekliliği imlediği, doyum sağladığı için, insanın, yazın türleri içinde kendine en yakın bulduğudur.

Edebiyatta, kolay okunan eserlere doğru (popüler) bir yönelim mi olacaktır? Kolay okunan eserler tercih edilecekse, edebiyatta bir yüzeyselleşme mi söz konusu olacaktır?

Almanya öğretmenliğim süresince yaptığım gözlemlerimden birini hiç unutmam. Aslında bilinendir o; Avrupalı insan okur. Gerçekten de Avrupalılar okuyorlar. Her yerde; trende, otobüste, tatilde, evde, parkta, bahçede, ayakta ya da oturarak… Ellerinde mutlaka gazete, dergi, kitap görülür. En çok da kitap okuyorlar. Hepsi de kalın kalın… Ama kesin bir şey daha var; o kitapların çok büyük çoğunluğu çok nitelikli kitaplar değildir. Pek çoğunun, toplumsal kaygısı olmadığı gibi sanatsal kaygısı da yoktur. İnsanların günü birlik duygularına, macera heveslerine, daha çok da cinsel duygularına ve gereksinmelerine teorik yanıt verirler, geçici doyum ve boşalma sağlarlar. Olgunun diğer boyutuysa romanın metalaştırılmasıyla ilgilidir. Yazar ve yayıncı için rant kapısı olan “tırı vırı” romanların yayımlanması artarak sürecektir. Kapitalizmin istediğidir bu ve bu isteğini başarıyla yaşama geçirmektedir.

Şaşırtıcılığın, çarpıcılığın popülerleşmesine paralel olarak gündelik hayatın dışına çıkan, çarpıcı, uç konular ve uç kahramanlar içeren, fantastik öğelere daha çok yer veren, şiddet unsurlarının yoğun olduğu edebiyat eserlerine bir yönelme mi söz konusu olacaktır?

Aslında “halkın motiflerinden yararlanan” anlamındaki “pop” sözcüğüyle, “halkın beğenisine uygun” anlamına gelen “popüler” sözcüğünün, “insanoğlunun yarattığı her şey” anlamındaki “kültür” (Türkçesi “ekin”) sözcüğüyle birleşmesinden oluşan bir kavramdır “popüler kültür.” Klasik anlamda halka dair olanları anlatır.

Ancak ileri emperyalizm çağını yaşayan kapitalizm, daha başından itibaren “yabancılaştırma programı”nın ilk maddesine kültürü almış, ürettiği “tüketim toplumu modeli”ne uyumlu hale getirebilmek amacıyla içini boşaltmış, klasik anlamını sulandırmış, toplumların gerici birikimlerinin de desteğiyle, halka (halkın kendi gücüne inancını ve güvenini kırmak amacıyla) günübirlik tüketilen bir tür uyuşturucu gibi sunmuştur.

Bu olgunun kültürel adı “küresel kültür”, ideolojik adı da “modernite”dir.

Ülkemiz modernitesinin karakteri öz itibariyle klasik anlamına uygun biçimde yürümekle birlikte içerik “dinci”leştirilmeye çalışıldığı için ortaya tam olarak bir “kültürel-politik ucube” biçemi çıkmaktadır. Bu ucubenin erki, “ne candan ne de yardan” vazgeçmek istemeyen yapısı/biçemi gereği ve çağdaş yaşamın gereksinmelerine yanıt veremediği için yöntem olarak (ona nasip olan) “tarihsel zor”u(!) kullanmak eğilimindedir.

Bu ideolojinin yazındaki sonuçları önce dayatmalarla kendini gösteriyor. Örneğin bir çeviri yapıtında tanrı, Allah oluyor. Erkek sürekli dışarıdaki işleri yapan baskıcı ve buyurgandır; kızlar ve kadınlar da ev işleriyle ve çocuk doğurmakla görevli buyruk alan, boyun eğenlerdir. Sonra tanrısal buyruklar ve yerine getirmeyenlere ”kabir azabı”, “cahennem” ve “ateş” sunuluyor. Günlük yaşamda buyrukları yerine getirmeyenler ya da din dışı yaşamı tercih edenler de Sivas’ta, Suriye’de, Sudan’da, Afganistan’da ve hatta dünyanın hemen hemen her ülkesinde yakılıyorlar. Modernite din diyalektiği yazın ürünlerinin de yönlendiricisidir artık; diğer birçok sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik nedenlerin de yangına benzinle koşması nedeniyle şiddetin boyutları yazının, sanatın hoşgörüsünü hızla tüketmektedir. Harry Potter’ler, polisiyeler v.b ürünler bu gidişin somut sonuçlarıdır.

Tüketim toplumunun en çok yararlandığı kitle olan çocuklara hitap eden “Çocuk Edebiyatı”, gelecekte daha mı çok yükselişe geçecektir ve ana ekseni ne yönde olacaktır?

“Okur” diye tanımlanabilecek çocukların oranı %5. Bu çocuklar için yayımlanan kitaplar içinde çevirinin oranı da %70. Üstüne üstlük bir de çocuk kitaplarını yasaklama ya da karalama kampanyaları var. Bu ülke bizim ülkemiz ve görüldüğü gibi tablo karamsar.

“Üstün ve özel yetenekli” (oldukları belli süreçlerle tanımlanmış) 75 öğrenciyle yaptığım öznel bir çalışmanın bazı sonuçlarını alt alta yazarak baktığımda “vahim” bir tabloyla karşılaştım: Bu öğrencilerin yalnızca %5 kadarı iyi kitap okurudur.

Kitap okuyanların % 99’u şiir kitabı okumuyor. Bunun önemli bir nedeni de, yayımlanan “çocuk kitapları”nın içinde “şiir kitapları” oranının çok düşük olmasıdır. 1910’lu yıllarda Darülmuallimin Mektebi (Öğretmen Okulu) Müdürü olanSatı Bey’inin çağrısı hala geçerlidir. Şair ve yazarları toplayarak, onlara; “çocuk şiirleri yazın,” ricasında bulunmuştu. O çağrıya katılıyor ve ben de ekliyorum:”Küçüklüğü olmayan yazın ve sanatın büyüklüğü de olmaz!”Büyükler için yazan şair ve yazarlar bir yandan da çocuklar için şiirler üretmeli, yayımlamalıdırlar.

Bu çocuklarımızın % 36’sı Harry Potter okuyor, % 97’si yazmayı sevmiyor, % 44’i bilgisayarla oynamaktan hoşlanıyor. %71’i kitap okumaktan, %81’i resim yapmaktan, %93’ü de tiyatroya gitmekten hoşlanmıyor. % 48’i Harry Potter filmleri izliyor.

Bir o kadar daha önemli ve vahim olan da, çocuklarımızın % 97’sinin, yazmaktan kendi sözcükleriyle “nefret” etmesidir.

İlköğretim ikinci sınıftan başlayarak, lise bitiminden öteye uzanan, “sınavlara hazırlanma süreci”; çocuklarımızı ve gençlerimizi kitap okumaktan uzak tutmak için tasarlanmış, çocuklarımızı sürekli olarak test kitapları okumaya ve soru çözmeye koşullayan, böylece kitap okumalarını önleyen, o arada çocukluğunu ve hatta gençliğini tüketen, geleceğini çürüten akıllı bir projedir.

Bunda temel olarak ülkemizin, kapitalizm- emperyalizm patentlisosyo-politik-kültürel projelerinin birincil rolü yadsınamaz, ama bu dizgenin ürettiği, ileride kendi hizmetine koşturacağı çocukları ve gençleri insan yerine koymayan eğitim dizgemizin rolü çok daha büyüktür. Ezberci, testçi, ödevci eğitim dizgesi sahibinin sesi olmayı öylesine başarmış ki, çocuklar ve gençler şiir okumaktan, yazı yazmaktan nefret eden içi boş kuklalar olarak yetişmektedirler.

Tuzaklardan biride çocuk yazını alanında bile kurumlaşmış “bestseller” furyasıdır.

“Çok satan” kavramının iki önemli çağrışımı var elbet. Bir, emperyalist kültür politikası; iki, sanat ve yazındadüzeysizlik, niteliksizlik. Etik ve estetik kaygısı olmayan,sermaye ve medya destekli,bugünkü anlamıyla “popüler” yapıtlardır bunlar.

Ülkemize de yansıyan en yakın ve somut örneği Harry Potter fırtınasıdır. Konuyla ilgili yaptığım bazı inceleme ve gözlemlerimden de bir hayli farklı, dikkat çekici, düşündürücü sonuçlar elde ettim.

Harry Potter okumanın, çocukların ve gençlerin okuma alışkanlığına, giderek “okuma kültürü”ne bir katkısı yok mu? Elbette var, ama hangi koşullarla?

Her Harry Potter okuru kendisini iyi bir okur sanıyor. Hatta dışarıdan bakanlar da öyle olduğunu düşünüyor. Bu sanı ve düşünce tamamen yersiz de değil hani. Öyle ya, her Harry Potter kitabı yüzlerce sayfadır. Hatta son kitabın bin sayfa olduğunu da belirtmeliyim. Bu durumda dizinin bütün kitaplarını okuyan, binlerce sayfa okumuş olacağından, iyi bir okur gibi gözükmek durumundadır. Ülkemizde hızla yaygınlaşan kalın çocuk kitapları olgusu da buralardan kaynaklanıyor olsa gerek. Kitap fuarlarında, 1 lira ile gelerek kalın kitap almak istediğini söyleyen onlarca çocuk gördüm.

Gerçek durum nedir, nasıldır? Binlerce sayfa da olsa yalnızca Harry Potter okumanın “okuma kültürü” davranışı olarak tanımlanması doğru olabilir mi? Ya da Harry Potter okurları gerçekten yalnızca Harry Potter mı okurlar?

Bunun için siz okurlarımı önce Gölcük’e götüreceğim. Belediye Kongre Salonu’na... Karşımda üç yüz kadar ilköğretim ve lise öğrencisi var. Bir yanımda 16 kitabın yazarı Nadir Gezer, öte yanımda da yine bir o kadar kitabın yazarı, gazeteci, şair Ruşen Hakkı.

Salonu dolduran dinleyicilerime Harry Potter okurlarını sordum, yarısından fazlası elini kaldırdı. Aynı okurlara Nadir Gezer’i sordum ikisi elini kaldırdı. Ruşen Hakkı’yı sorduğumda biri elini kaldırdı. NâzımHikmet?diye sordum; Can Yücel, Necip Fazıl, hatta Yaşar Kemal? diye sordum. Toplamına gelen yanıt on biri geçmedi. Çünkü kitaplarıyla reklâmlarıyla, filmleriyle, tişörtleri, çıkartmaları, dosyaları, şapkaları, çay-kahve fincanları ve diğerleriyle; okur (hedef) kitlesinin duygularını ve hayallerini sömüren güçlü, tekelci, uyuşturucu, özdeşleştirici, kendine yabancılaştırıcı bir “Harry Potter Kültürü” oluşturulmuştur. Her şey soyut, metafizik, mistik öğelerle idealize edilmiş yaşamın parçaları olarak sunuluyor. Gerçeklik kavramı ve algı biçimi yıpratılıyor. Çocuk yazınındaki “çocuğa görelik” ilkesi sömürülerek metalaştırılıyor.

On üç Harry Potter okuru ve hatta hayranıyla şöyle bir çalışma yaptım. Harry Potter kitaplarının içine serpiştirilmiş ürkütücü, korkutucu, heyecan yaratıcı, masalsı tümcelerdan oluşturduğum yarım sayfalık bir metni onlara okudum ve duygularını tek sözcükle söylemelerini istedim. Dokuzu korktuğunu, üçü hem korktuğunu hem olumlu bir heyecan duyduğunu, üçü önemli bir duygulanım içine girmediğini söyledi. Biri çekimser kaldı. Ama birinin (ki, o tam anlamıyla Harry Potter tutkunuydu) söylediği hepsinin tuzu biberi oldu: “Kafam karıştı,” dedi. Harry Potter dizisinin birinci kitabındaki bir tümcenin tıpkısıydı. Belki de salt bu işlevini en iyi biçimde verebilsin diye, yazarı İngiliz Rowling, kitabının filmini yapan Hollywood firmasına oyuncularından teknik ekibine kadar herkesin İngiliz olması koşulunu koymuş ve kabul ettirmişti.

Bu kitap diğer bazı nedenlerle de önemli bir kitaptır. Girişi, tıpkı konforlu bir oda gibi albenili, rahat ve gizemlidir. Girer, dilediğiniz biçimde oturur, dinlenir, gevşer, rahatlar, hatta konfora alışırsınız. Otuzlu sayfalardan sonra ve ansızın etkili saldırılar başlar. Öylesine etkili, yapışkan, tutucu ve hızlıdır ki üstünüze gelenler; yerinizden doğruluncaya kadar elinizi, kolunuzu bağlar, beyninizi tutsak düşürür, bedeninizi felç eder. Bir daha da içine düştüğünüz durumdan kurtulamaz, tıpkı o kurbağa gibi sessizce, tepkisizce haşlanırsınız. Hangi kurbağa mı?

Haşlanması istenen, zıplama rekortmeni olduğu için ele avuca sığmayan, sağlıklı ve çevik olduğu için bir türlü dize getirilemeyen o kurbağa. Ama her hedefe giden bir yol vardır elbet. Tıpkı bu romanda olduğu gibi; Kurbağayı tutup tenceredeki soğuk suyun içine koyar, altından yavaş yavaş ısıtırsınız. Başlangıçta her şey doğal olduğu için kurbağanın herhangi bir derdi, tasası yoktur. Su yavaş yavaş ısındığı için sinir sistemi herhangi ani bir tepki vermeye gerek duymaksızın suya alışır. Hatta önce ılıklık, sonra biraz sıcaklık hoşuna gider; mayışır, yayılır, dinlenir, gevşer, dağılır. Sinir sistemi laçkalaşır. Bir süre sonra tehlikeyi duyumsamaya durur, ama tam olarak emin olmadığı için herhangi bir devinim göstermez; biraz daha zaman geçince tehlikeyi duyumsar, devinmek, kalkmak, zıplayıp kaçmak ister ama çok geç kalmıştır, istenci sinir sistemine söz geçiremez. Umarsız, haşlanır.

Sonuç olarak, çocuk yazını, çocukların algı, duygu ve hayal düzeyleriyle ilgili olmak durumundadır. Ayrıca çocuğun ilgileri yaşamın çeşitli uyaranları ve sorunları tarafından fazlaca dağıtılmamıştır. Yani çocuklar, büyüklere göre daha çok kitap okumaktadırlar. Onun bu iki temel özelliği metalaştırılmak istendiğinden çocuk edebiyatının yükselişi nicelik olarak sürmekle birlikte nitelik olarak düşme eğilimindedir.



ALİ İPEK’LE

ÇOK BİLİNMEYENLİ DENKLEMLER KİTABI “RUHSATSIZ DÜŞLER “Ç”” ÜZERİNE

Yepyeni bir öykücü Ali İpek.Yirmibir öykü var “Ruhsatsız Düşler “Ç” adlı kitabında. Yirmibir muamma. Neredeyse her tümcesine bir, bazen iki, hatta üç öykünün yüklendiği öyküler. Şehla bakışlı genç, bakışındaki özgün derinliği öykülerine de yansıtmış. Farklı bakıyor, farklı görüyor, farklı algılıyor ve farklı yazıyor. Yazın kimliğine damgasını vuran üç kültürel unsurdan her biri başka bir tat katmış öykülerine, başka bir renk, başka bir koku, başka bir nakış. Kendi deyimiyle “hanede Kürtçe, sokakta Arapça ve okulda Türkçenin konuşulduğu” bir toprağın, Mardin’in öykü yüzü o. Toplumsal yaşamın hırpaladığı, yaraladığı, hata yaptırdığı, kusurlu hale getirdiği bireyin; modern ahlaksızlığın çürüttüğü kültürün derininde saklı çıbanları neşterliyor. Kan ve irin yüzeye çıkmıyor ama, çok daha derinlere sızarak, öykünün bedeni tarafından emiliyor ve tekrar bedenine dönüyor panzehir olarak. Yaşamın ve ruhsal dehlizlerin görünmeyenlerindeki gizemli, içsel yolculuklara okur yolcularını da yoldaş ediyor. Sürprizleri de yok değil elbet öykülerinin; çok. Ancak klasik anlamda sürprizler genellikle öykünün sonunda olmasına karşın Ali İpek öykülerinin hepsinin her yerinde çıkıyor karşımıza. Bazen öykünün, en başında, bazen de tümcelerin ortasında ya da her ikisinin de sondan bir önceki bölümünde. Onu biraz da kendi dilinden konuşturmak istedim. Sorular sordum, yanıtlarını aldım. Bir de bu yönden yaklaştım Ali İpek öykücülüğüne:

Parantez dahi parantez içinde” (s.8) tümcesini senin öykü biçemine(üslubuna) bir gönderme olarak düşünebilir miyiz?

Biçemsel olarak evet kimsede pek göremediğim bir durum bu. Üzerime yapıştı ve ben pek de rahatsız değilim bu tür derinliklerden. Buradaki ehemmiyet şu aslında; parantezin oluşması için malumunuz bir durumun ya da açıklamanın yapılması gerekir. Açıklamayı yapacağımızın yerin dahi sınırlı olmasını dile getirmek istedim parantez içinde…



Hurufuliğin harflerle bir ilgisi var mı? Senin harflerinle, senin harflerinden oluşan “Ruhsatsız Düşler “Ç”” başlıklı öykünle bir bağı var mı? “Ç” kimdir, nasıl yaşıyor, ne yapmak istiyor?

Öykücüler arasında şöyle bir gönderme var aslında. Yazar ne yazdıysa sanki kendini yazıyormuş gibi algılanmıştır bugüne değin fakat esas olan yazarın anlam yüklediği, beslediği büyüttüğü ya da büyütemediği kahramanları ile özdeşleştirme durumunun olmaması kanaatindeyim. Ç’nin öyküsü başlı başına bir serüven. Ben bile onunla beraber görmediğim yerleri dolaştım. Gayesi her ne kadar ün gibi gözükse de Ç arayış içinde herkes gibi. Ben de onu çok aradım kaç senemi aldı bir bilseniz…

Olduğu yere yığıldı. Birden yığılmıştı.”(s.50)Zaman kavramının senin için anlamı nedir? Bir tümcede ya da paragrafta zamanları iç içe kullanmak gerekir mi?

Zaman, yer, mekân iç içe olabilir bazen tek cümlede. Bazen vakit geçmek nedir bilmezken, bazen de suya yazılan takvimlerle karşılaşmamız doğal değil midir?



Kâğıt neden kötü kokar?(s.9)

Her kâğıt değil. Orada, içinde bulunduğu kâğıt olabilir mesela. Ya da şöyle söyleyeyim. Üç kağıtçı dendiğinde aklımıza gelen dalavereci, düzenbaz…vs. nedendir? Belki üç adet kâğıt vardır elinde. Ya da durup dururken hatta ortada hiçbir şey yokken Burnuma kötü kokular geliyor demek gibi bir şey.

Geldiğin kitapta soldan sağa gitmek”(s.11.) ve sonrası?

İbranice ve Arapça da sağdan yazılma söz konusu. O konu da ilginç gerçekten. Çivi yazısı dediğimiz yukarıdan aşağıya yazılıyordu. İnsanlık tarihine bakıldığında, Latin harflerini kullanan Batı kültürleri yazı yazarken yağlı leke bırakan ve çabuk kurumayan bir çeşit mürekkep kullanıyorlardı.Sağ elini kullanan biri sağdan sola doğru yazmaya başladığında kalem tutan eli daha önce yazmış olduğu satırların üzerine basmak zorunda kalıyordu.Bu durumda ya yazının kuruması beklenecekti yada mürekkep ele buluşacak ve yazı okunmaz hale gelecekti.Sol eli ile yazanlar için sorun yoktu. Bu zorunluluktan dolayı insanlar soldan sağa yazma tekniğini geliştirdi. Ç ise aradığı harfleri satır aralarından takip ettiği için yazılış şekline göre ilerledi.

Onu şifreli satırlarla yazdırılan bölüme götürün ve ayılmasını bekleyin”(s.11)?

Şifreli satırlarda gönderme de söz konusu keşke bu soruyu ç ye sorsaydım ama o da pek anlamaz galiba. Ebced hesabına gönderme olabilir.

bana ateş vermeyin, beni ateşe verin”(s.13) felsefesi?

Zerdüştlüğün doğuşunda da yangınlar, etkiliydi elbette. Ç deki felsefesi ya da derinliğidir önemli olan. Arayıştaki biri aradığı bilinmezliğin kendisine gelmesini beklemez.

Ayn”(s.14) harfinin bireysel ve toplumsal anlamı?

Türkçede karşılığı yok olarak bilinen bir harftir. Arap alfabesinin on sekizinci harfidir. İbranice ayin olan karşılığı da vardır. Ses telleri sıkıştırılarak gırtlaktan çıkar. Âlemde var olan maddi şeyler işte…

Kitabın içine girmek, dışına çıkmak?” (s.16)

Kitaba bakarken aslında içine gireriz ister istemez. Buna kapak da dahildir.

Ney’e üflenmiş “Ç” ve ney’den çıkan nefese yazılmış “Elif”(s.17)?

Ney çalınırken, çalan kişinin nefesi ile alakalı soğuk üflemesi gerekir. Bu zor bir tekniktir. Çünkü insanın içinden gelen nefes sıcaktır fakat yine de soğuk üflendiğinde ses çıkar. Çıkan ses ise yeterince sıcak mıdır bilemem. Kişiden kişiye hatta kulaktan kulağa değişebilir.



Aşkın adresini sana sorsam?

Hangi muhitte oturduğunu bilmiyorum gerçekten ama şu da bir gerçektir ki kime sorsan gösterir.

Babamın elleri de o kadar büyük değildi.”(s.26)

Boyama kitabı adlı öyküde çocuğun gözünden algılanan bir durumu anlattım. Çocukken her şey kocaman gelir ama büyüdüğümüzde asıl kocaman olanın kendimiz olduğunu algıladığımızda durum değişir.

CER(E) YAN(s.27)’ın sürprizi nedir?

Sürpriz bugüne kadar açıklanmadığı için bana da düşmez sanırım.

IŞIKSIZ SONBAHAR”(s.32)da, “On yedi antibiyotik” iki kez kullanılınca otuz dört mü oluyor?

Rakamlarla aram iyi değildir. Gördüğümü yazdım. Öldürecek kadar mı deseydim?



MOR SARMAŞIK:(s.42) Ölü bir baba neden ve nasıl düş görebilir ki?

Bu soruyu Ali İpek yanıtsız bıraktı. Bence de kitabı okuyanlar yanıtlasın.

Aşkıma kan lazım?”(s.45.) mı?

Aşkta kanama var ise takviye gerekir sanırım ama bu takviye aynı değerdeki başka bir kan ünitesi değil. Sadece üzeri tozlanmış duyguları tekrar açığa çıkarmak olabilir.

HAZİRAN DERESİ”(s.51): Bir dede hem düşte hem gerçekte nasıl ölebilir ki?

Dedem öldüğünde yazmıştım bu öyküyü. Çok yaşlıydı. Her gün gözlerimizin önünde ölüyorken, gerçekte öldüğünü duyduk. Bir daha öldü ama bu son ölüm farklıydı. Düşlerimizde olacağından emindik. Bir daha göremeyeceğimize ağladık gerçekte.



Neyin “2 LEM” ?(s.57)i ve neden

Ayrılık nedir? Gitmek mi gitmemek mi? Ya da görmek mi görememek mi? Bazen bir anne karnında olduğu halde çocuğundan ayrı kalabilir. 2 lem öyküsü, terk etmekle etmemek arasında. Kahramanımız gidemiyor. İkilemin nedenselliği de şu galiba; iki şık arasında kalmak… eğer sunulan iki seçenek eşdeğer ise ikilem olur. Asıl düşündüren şu belki cennet ile cehennem neden ikilem?



SEREXWAZ(s.60)’ı da sen anlatır mısın bize?

Serexwaz, fide anlamına gelen yöresel bir sözcük. Çoğu kimse kullanmaz bilen bilir sanırım. Fidye üzerine yazılmış tanrı ile uğraşan ermiş birinin öyküsü.



Evlerin çatılarıyla, katlarıyla (s.74.,82.,84) ilgileniyor musun?

Sanırım damları ile meşhur bir coğrafyadan gelmenin etkisi bu. Çatı katı adlı öyküdeki çatıya çıkan kadın ile onu ikna etmeye çalışan adam arasında. Bir insan neden çatıdan ya da damdan ya da yüksek bir yerden atlar? Düşmek için mi? Düşüp ölmek için mi? Sanırım benim nazarımda çatıya çıkan kişi bir şeylere tutunamadan düşüp ölmeyen kişidir.



SAKSIDAKİ BEKLEYİŞ(S.93):Saksıda kim, neyi bekler ki?

Bitkisel hayata giren birinin saksı ile eşdeğer görülmesi söz konusu. Gözler önünde olan çiçekleri gün geldiğinde bitkisel hayata girmiş birini duyduğumuzda ya da göz teması ettiğimizde benzetiriz. Belki çiçek de benzetilme takviminin yapraklarını döküyordur.



Umut veren bir öykücü Ali İpek. Öykücülüğümüze katkı yapacağına içtenlikle inanıyor, “Ruhsatsız Düşler “Ç” adlı bu ilk öykü kitabından “Çatı Katı” adlı öyküsünü paylaşıyorum.
Eliz Edebiyat,A/7 Deftyerimden:16, Haziran 2012, sayı:42

KEKİL ŞİMŞEK'LE BİR PATİKA'DA

MUSTAFAKEMALPAŞA'NIN IŞIĞI ÜZERİNE

Sevgili Keldi Şimşek, kısa da olsa okurlarımız için özgeçmişinden söz eder misin?

1950 yılında Bingöl ili Karlıova ilçesinde dünya il< tanıştım. İlkokulu ilçemde ve öğretmen okulunu Erzurun Yavuzselim İlköğretmen Okulu'nda okuyarak 1969 yılındı öğretmen olarak göreve başladım. 29 yıl çalıştıktan sonra 199( yılında Mustafakemalpaşa ilçesinin Atatürk İlköğretim oklund; emekli oldum.

Ayrıca ülkemizin tiyatro-sinema sanatına Olgun ŞİMŞEK gibi (Antalya Film Festivali Altın Portakal EN İYİ ERKEK OYUNCU -2004- Ödülü sahibi) nitelikli bir oğul armağan etmiş baba olarak da bu konuyla ilgili duygularını merak ediyoruz, paylaşır mısın?

Olgun altm portakalı 2004 yılında aldı. Tarihini anımsa¬mıyorum ama Yılmaz Güney'in ödül aldığı gün, evet o gün içime bir sevinç girdi ve benim oğlum da bir gün bu ödülü alacak dedim ve oldu. Sevindim, çok sevindim, mutlu oldum.

Evlat(çocuk-genç) yetiştirmek bağlamında aile¬nin etkisi” varsayımının altım bir kez daha çizmek için sormak istiyorum: Sence Olgun Şimşek'in “OLGUN ŞİMŞEK” olmasında senin hangi alışkanlık ve davranışlarının katkısı olmuştur? Söyle toplum olarak dersimiz alalım.

Evlat yetiştirmekte ailenin etkisi tabiî ki çok önemli. Ben biı baba olarak oğluma yapacağı iş ne olursa olsun doğru dürüst insar olan, sevgiden, emekten, ezilenden yana olmasını öğütledim. Br öğüdü de babamdan almıştım ve ona aktardım.Tabi ki öğütleme! yetmiyor, bunları yaşaması için ona hep güvendim ve yaşamasını yardımcı oldum belli bir yaşa kadar. Sonra aldığı maya ile de bunı kendisi devam ettirdi. Tabi ki sizin gibi dostların da büyük destekler oldu. Yani yetiştiği çevre ve arkadaşlarımın da desteği ile bunt başardık ve kendisiyle hep gurur duyuyorum Birey olunurken toplumsal sorumluluklarının bilinciyle harekel etmek çok önemli. Olgun ilkokuldan itibaren hem oyun oynadı herr de kendince çalıştı sorumluluk aldı ve ailesine katkı yapmanın hazzını tattı. Gözlerindeki pırıltıdan bunu seziyordum, Her şeyi benden ve benim çevremdeki siz sevgili dostlarımdan öğrendi ve yaşadı.Ondan dostlarımı esirgemedim çünkü. Buna sen de şahitsin.

Çok iyi bir okur olduğunu biliyorum.

Çocuklarımız, gençlerimiz ve hatta okumayan büyüklerimiz için söyler misin; okumak nasıl bir edimdir, seni nerelere taşıdı? Bu derse de gereksinmemiz var çünkü.
Evet. Sizin de bildiğiniz gibi ben çok okumaya çalışan biriyim. Hatta öldüğümde suyumun o kitaplarla ısıtılacağım bilirsin. Şaka bir tarafa ben Öğretmen okulundaki öğretmenlerimden ve arkadaşlarım¬dan bu alışkanlığı aldım ve devam ettiriyorum. Ama okuma olayı ülkemizde çok yaygın değildir.Bizler daha çok dinlemeyi yeğleriz. Yani birisi okusun ve bize anlatsın.Emek harcamadan sonuca varmak istiyoruz. Bu da bizi birilerine bağımlı kılıyor ve o egemen oluyor. Gelsin bizi kurtarsın gibi.Bir de yapılan yasaklar, kitap yakmalar, okuyana biraz ters bakmak vs. böylece olunca okuyamn sayısı az oluyor. Ama istenirse aile bunu verebiliyor. Ben torunuma her güne bir masal kitabı aldım. Ona her akşam bir masal okunuyor. Sonuçta o da kitap okumaya başladı. Son olarak Sunay Akm'ı dinleyince daha çok okuyup araştırma heveslisi oldu. Yani örnekleri sağlam. Tabiî ki okuldaki öğretmenlerinin de bunda payları çok. Okumak beni önce insan soma birey ve de bağımlılıktan kurtardı. Evrensel düşünmeme neden oldu. Hoşgörülü bakmama ve içimdeki sevgiyi herkesle paylaşmama neden oldu. Bunlar da insanın gelişimi için yeterlidir bence.Ondan sorası kendiliğinde oluşur.

Nadir ve olağanüstü (hatta rüya gibi) bir gerçeklik olarak var olan dansı diğer ilçelerimizin ve hatta illerimizin başına- Bursa Mustafakemalpaşa Kültür ve Sanat Derneği'nin Başkamsın. Derneğin kuruluş öyküsünü anlatır mısın? Kimler yanında oldu, hangi güzel insanlar, hangi düş ustaları?

Mustafakemalpaşa ya Orhaneli'nden siyasi nedenler bahane edilerek sürüldüm. İyi ki sürülmüşüm. Bu güzel ilçede 1984 yılından beridir çalışıyorum. Emekli olmama rağmen hala çalışıyorum. Gördük ki bu güzel ilçenin bazı eksiklikleri var. Kültürel çalışmalar yok dene-cek kadar az ve bazı yıllar hiç yok. Araştırdık baktık bu ilçede yıllar önce hakevleri vasıtasıyla çok çeşitli kültürel etkinlikler yapıl-mış ve başarılmıştır. Yani ilçemizde bir çekirdek var. Biz buradan hareketle yola çıktık ve kolları sıvadık. 1997 yılının 12 Nisanında bir avuç insanla demeğimizi kurduk, ilçemiz insanına tanıttık. Yolculuk Hülya Aksu, Yücel Kaydı, Aysel Pmar, Muhterem Gümüş, Halil Değer, Hanife Yılmaz'la başladı ve onuncu yıla ulaştı. Bu yıl içinde 10. yılı-mızı kutladık ve bir dergi (Patikalar) ile taçlandırdık.

Bu dernek aracılığıyla yıllardır Mustafakemalpaşa'ya gerçek anlamda ve küçümsenemeyecek düzeyde ışık taşıyorsun(uz).

On yıldır böyle. Bu süre içinde hangi alanlarda kıvılcımlar çaktın(ız), hangi mumları yaktın(ız)?

Geniş yelpazedeki çalışmalarınızın altım çizmek için sorduğum bu sorumu Mustafakemalpaşa tarihi, folklörü ve edebiyat, resim, müzik, söyleşi, tiyatro, sinema, kitap imzası gibi başlıklar altında sınıflandırarak verirsen daha görsel olur...

Demek aracılığı ile 10 yıl içinde ilçemizde kültürel alanda elimizden gelinin en iyisini yapmaya çalıştık. 10 yıl içinde her yıl düzenli olarak Türk halk müziği konseri düzenledik. Yine her yıl kendi bünyemizde hazırladığımız tiyatro eserlerini ilçe halkına sunduk.(yirmi tiyatro eseri) Bir araştırma kitabı hazırladık (İsmail Hakkı Şenpamukçu). Patikalar dergisini çıkardık. Resim sergileri düzenledik. Türkiye nin tanınmış tiyatro gruplarım ve oyuncularını ilçemizde ağırlayarak onların M.K.Paşa halkı ile buluşmasını sağla-dık. Kitap imza günleri düzenleyerek sizin de içinde bulunduğunuz bir çok şair ve yazarı ilçe okurları ile buluşturduk. Halk Müziği dalında çalışmalar yaptık. Erkan Oğur-İsmail Hakkı Demircioğlu, Sabahat Akkiraz gibi isimleri ilçemize taşıdık. Türk Pop müziğinden Feridun Düzağaç ve Murat Yılmaz Yıldırım gibi sanatçıları sevenleri ile buluşturduk.

Olağanüstü bir çaba ve kutsal bir ürün daha:PATİKALAR. Bir düş gibi, ama düş değil! Derginizin adı bu ve 10. yılınızda ilk sayısını yayımladınız. Ne güzel!... Ah şu Mustafakemalpaşa gerçekten çok şanslı! Koskocaman Bursa'da bile yalnızca iki-üç yazm- sanat dergisi çıkarken... Patikalar'la ilgili olarak da bilgi vermeni istiyorum.

Patikalar dergisi hem bizim için hem de ilçemiz için çok önemli bir kültür sanat olayıdır. Bu dergiyi çıkarırken bu kadar ilgi göreceğini ve sevileceğini ummuyorduk. Amacımıza ulaştık. Tabiî ki dergiyi çıkarmadan önce neler yapabileceğimizi ve derginin içeriği hakkında nasıl bir yol izleyeceğimizi arkadaşlarımızla uzun uzun tartıştık. Dergi formatmı çerçeve olarak çizdik. Derginin içeriğini; ilçemizdeki sanat olayları, yazılıp çizilip gün ışığına çıkmayan yazılar, ilçemizde kültüre gönül vermiş kişilerin, köylerimizin tanıtımı ve her ay bir söyleşinin yayımlanması olarak belirledik. Bundan sonrası okurların işi, eleştirileriyle yolumuzu daha iyi görmemizi sağlayabilirler.

Mustafakemalpaşa'da yaşayanlar siz ve derneğiniz sayesinde ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mı? Biliyorlarsa bunu size nasıl yansıtıyorlar?

İlçemiz halkı bize ellerinden gelen desteği veriyor, çalışmalarımızı takdir ediyorlar. Bu on yıl içende birçok konuda olumlu gelişmeler sergilediler. Tiyatro seyircisinin nasıl olması gerektiğini çok iyi algıladılar ve bunu yaşıyorlar. Gelen tüm konuklarımız bunu hem izleyenlere, hem de bize söylüyorlar. Demeğimiz sayesinde İlçemiz dışardan özelikle kültür merkezi olan İstanbul da çok konuşuluyor. Mustafakemalpaşa denince hemen olumlu görüş belirtip geliyorlar.. Buda bizi etkiliyor. Mustafakemalpaşalı dostlarımız hep yanımızda oldular, onlara teşekkür ediyomm.

Derneğin 10. yıl etkinliklerinde (ki gerçek bir sanat şöleniydi) ben de tanık oldum ki, kutsal ve olağanüstü özverilerinizle hem Mustafakemalpaşa, hem Bursa, hem de ülkemiz adına nitelik ve nicelik olarak çok ciddi çalışmalara imza atmış, neredeyse bir kültür oluşturmuşsunuz. Bunun anlamı nedir sence?

Bunun anlamı şudur: İnsanımıza doğru, içten hilesiz, güvenerek yaklaşıldığında, nitelikli ürünler sunulduğunda kabul ediyorlar. Biz bunu ilçemizde yaşayanlarla birlikte yaşadık ve onların sayesinde başardık. Bence bu çok anlamlı. On yıl önce bu yolculuğa çıkarken bize başaramazsınız diyenler olmuştu... Oysa bugün bütün bu çabalarımızın başarısını yaşıyor, gururunu duyuyoruz.

Bundan sonra neler var amaçladığınız ve planladığınız?

İçimde ukte olan iki şeyi başarmak istiyoruz. Bunlardan biri ilçemizin ve çevresinin tanıtımını amaçlı bilimsel bir çalışma yapmak; diğeri de, yine ilçemizi tanıtıcı bir kitap hazırlamaktır. Bunların dışmda ilçemizi bir kültür şehri yapmak, bunun için gerekli altyapının oluşması için çaba harcamak ve sonuçlandırmak istiyoruz. Bu bağlamda,kültürel ve sanatsal çalışmalarımız her zamanki gibi devam edecektir.

Işığınız bol olsun sevgili Kekil Şimşek ve sevginin sevgili havarileri!

Çok teşekkür ediyorum bana bu imkanı verdiğiniz için. Bu çalışmalarımızda sizin gibi dostlan hep yanımızda gördük ve desteklerinizi aldık.onun içinde sonsuz teşekkürler.

Bursa Kültür Bülteni(Dergisi), Haziran-Temmuz 2007, sayı:13

Bursa Tüyap Söyleşileri 1.
CEMİL KAVUKÇU’YLA

ÖYKÜ TADINDA...

Uzun yıllar boyunca Bursa’nın en uzak köyleri de dahil olmak üzere,özellikle Uludağ seddinin arkasındaki Orhaneli köylerinde öğretmenlik yapmış, Bursa’nın soluğunu oralarda da duymuş,almış, vermiş; kokusunu uzak da olsa oralardan da solumuş bir öğretmen olarak; o yıllardan beri; beş yıllık yurtdışı görevimin dışında, hep Bursa’da yaşadım, Bursa’da yazdım, Bursa’yı yazdım. Bursalı olmak, ya da Bursa’da yaşamak gerçekten bir ayrıcalık. Hele de Bursa’yı yazmak... Böylesi yazarlarımızdan biri de “gerçek bir Bursalı” olan Cemil Kavukçu’dur.

Cemil Kavukçu, son dönem öykü sanatımızın tahtına hakkıyla oturmuş, ürettiği sekiz kitabından yedisini öykü sanatına ayırmış, Bursa’mızın gururu, onuru ve ülkemiz öykücülüğünün de temel yapı taşlarından birisidir.

Ş. AKBABA: Sevgili Cemil Kavukçu İnegöl’den başlayarak yazın serüveninizden söz eder misiniz biraz?

C.KAVUKÇU:İnsanlar çocukken, ya da gençliklerinde ileride ne olacaklarına pek karar veremezler. Ben de hiçbir zaman yazar olacağım diye hayata başlamadım. Hatta çocukken “şoför” olmak istemiştim. Çünkü babam şofördü ve şoförlerin kullandıkları araca hakim olduklarını görüyordum. Ama şoför olamadım. Daha sonra bir sinema merakı başladı. Belki de öykücülüğümün ilk temeli buradan geliyordur. Lisedeyken ressam olmak düşümdü. Daha sonra hiç aklımda olmayan bir meslek sahibi oldum:Jeofizik Mühendisi. Tamamen tesadüftü. Buraya kadar edebiyat yok. Yalnız ben çocukluğumdan beri iyi bir okurum. Roman okumayı severdim. Çeviri romanları okurdum. Üniversite yıllarıydı, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ını okumuştum. Beni çok etkilemişti. Bunun üzerine ben de bir şeyler yazmak istedim. Roman yazmayı denedim. Olmadı, öykü yazmaya başladım. Yazıyorum da, nasıl kitaplaşacağını bilmiyorum. O arada Yaba Yayınları’nın sahibi Aydın Doğan’ın kitap yayımladığını duydum.Gittim, “basarız, ama masraflarını siz karşılayacaksınız,”dedi. Kabul ettim, taksit yaptık. Kapağını da arkadaşım yaptı. Tek renk kapaklı, tipo baskı... İlk kitabım böyle çıktı...1987 yılında “PATİKA” isimli bir dosyamla Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü yarışmasına katıldım. O dosyam ödül aldı.

Ş.AKBABA: Okuyucularınızla paylaşalım. Bu ödülü ve kitabıyla Cemil Kavukçu öykücülüğünü onaylatmış oluyor...

C.KAVUKÇU:Ama ne bu ödül de bu kitap şansımı değiştirmedi. Yıllardır Varlık Dergisi’nde yazıyordum, kitabımı da yayımlatmak istiyordum,ama olmuyordu. Ödülü alınca hem benimle bir söyleşi yaptılar, hem de kitabımı yayımladılar. Artık dedim herhalde makus talihim değişti. Kitabım artık oralarda, İstanbul’da... Ama öyle olmadı. Okurun ilgisi sağlanamadı. “TEMMUZ SUÇLU dosyamı hazırladım, Varlık’a gittim, “öykü satmıyor”, diyerek geri çevirdiler.

Ş.AKBABA:YAZIT diye bir dergi çıkarmaya durdunuz, ama bir süre sonra oldukça ağır bir yazı yayımlayarak Yazıt’tan da ayrıldınız ve uzun bir süre yazmadınız, ortalarda görünmediniz. Yazıya küstünüz.

C.KAVUKÇU: Hem de kitapçılara bile gitmemecesine. Ama çok okuyorum. Bir de şu var: Ne kadar “bıraktım” deseniz de, bırakamıyorsunuz. O arada öyküler geliyor, birikiyor. UZAK NOKTALARA DOĞRU böyle oluştu. Oluştu ama ben bunu ne yapacağım. Kendim de yayımlamam. En iyisi İstanbul’u denemek. Dosyamı Yapı Kredi, İletişim, Metis ve Can Yayınları’na gönderdim. Hepsi de, acele etme, elimizde çok dosya var, okunacak diye yazıyor. İlk üçünden olumsuz yanıtlar geldi, Can’ı bekliyorum, ama umudum da yok.

Ş.AKBABA:Rus ruleti gibi bir durum mu?

C.KAVUKÇU: Evet, ilk üç tetik çekildi, boş. Namluda tek kurşun kaldı. O zaman Can’da Özdemir İnce yetkili. “Önce Türkçe öğren!” diye yazıyormuş dosya sahiplerine. Hasan Ali Toptaş da böyle demez mi?... Telefonunu verdi,ara dedi. Aradım. Haa okudum” dedi. Ardından da “beğenmedim” diyecek diye düşündüm. “Beğendim,” demiş, ama ben yine de onu “beğenmedim” diye anlamışım. Uzak Noktalara Doğru’yu da göndermiştim, onu da beğenmiş. “İkisini de Erdal Öz’e gönderiyorum, yayımlanacak” dedi. Çok sevindim. Kitaplarım oradan çıkınca öykü hayatım değişti. O arada “Sait Faik Öykü Ödülü”nü de aldım.

Ş.AKBABA.Evet, Uzak Dünyalara Doğru’yla 1996 Sait Faik Öykü Ödülü... Ki bu önemli bir ödül. Bu kez Cemil kavukçu yazın dünyasından ikinci onayını almış oluyor.

C.KAVUKÇU:Çok hoş tabii. Çünkü beni okuduğum öyküleriyle öyküye özendiren yazardır Sait Faik. Ondan sonrası zaten geldi.

Ş.AKBABA: Sırasıyla tanıtalım mı?

C.KAVUKÇU: Sonra YALNIZ UYUYANLAR İÇİN. Dördüncü kitabım ve üçüncü baskısı... BİLİNEN BİR SOKAKTA KAYBOLMAK;yine Can’dan ikinci baskısı... Sonra araya bir roman girdi:DÖNÜŞ. İlk romanım,altıcı kitabım. Sonra DÖRT DUVAR BEŞ PENCERE:Yine Can’dan ikici baskısı ve yedinci kitabım... Sekizincisi:GEMİLER DE AĞLARMIŞ.

Ş.AKBABA: Fethi Naci, “cemil Kavukçu neye dokunsa öykü oluyor” mu demişti?... Öyleyse öykünün ne olup olmadığını anlatır mısınız biraz?

C.KAVUKÇU: Öykü yaşamla çok içiçe bir yazınsal tür. Çünkü hayattan bir kesit alıyorsunuz.Onu yeniden kurmuyorsunuz, dönüştürüyorsunuz. Romandan farkı da sanıyorum bu. Öyküde bir trajik yan, insanın içini cızırtadacak bir şey olmalı diye düşünüyorum. Romanda böyle değil, her şeyi baştan belirliyorsunuz. Bu bana pek heyecan vermiyor. Bilmeden keyifli çalışmak ancak öyküde mümkün. Bütün bu nedenlerden olacak bu kadar çok öykü be bir tanecik roman var.

Ş.AKBABA: Vasili Şukşin diyor ki, “öykü mü yazıyorsunuz, kaleminizi mutlaka gerçeğin içine batırın.” Çehov’un öyküyle ilgili bir sözü de çok ünlüdür:” Öykünüzde bir tüfek varsa, mutlaka patlamalı.” Siz bunlara katılıyor musunuz? Bu yaklaşımların sizin öykü anlayışınızla bir bağı var mı?

C.KAVUKÇU: Öyküde ayrıntı seçimi çok önemlidir. İşlevsel olmayan bir ayrıntıyı öyküye koyduğunuz zaman,öyküye yük olabiliyor. Şöyle düşünüyorum; öyküden bir cümleyi çekip alsak, o cümle olmadan okusak, anlam değişmiyorsa, o orada fazlalıktır; değişiyorsa o cümle orada olmalıdır. Çehov’un söylediğine gelince, yazar duvarda asılı bir tüfekten söz etmişse, o tüfeğe dönmelidir. Çehov öykücülerin başöğretmenidir. Benim için öyledir. Ondan çok şey öğrendim.

Ş.AKBABA:Sanatın, özelde de öykünün yaşamla bağı nedir, nasıldır? Sanat yaşama müdahele eder mi, etmeli mi?

C.KAVUKÇU: Ben yaşama müdahele etmeyi hiçbir zaman düşünmedim. Böyle bir şey de yapamam zaten. Yaşama müdahele edemem. Kendi yaşamıma bile müdahele edemem.Çünkü ben sadece yaşamın içinden algıladıklarımı edebiyatın potası içinde yeniden üreterek dışa vurabilirim. Bu da yaşamın kendisidir aslında.

Ş.AKBABA: Yapıtlarınızın Bursa’yla bağı üzerinde de biraz duralım mı?

C.KAVUKÇU: İnegöl ve Uludağ yapıtlarımda yer alıyor ellbet, ama Bursa’yla ilgili yalnızca Patika’da değini var. Yani Bursa baskın değil. “Yalnız Uyuyanlar”,”Patika” ve “Gemiler De Ağlarmış” dışındaki diğer kitaplarımın hemen hepsinde İnegöl var.

Ş.AKBABA:Birazcık da “Dönüş” adlı romanınıza değinelim mi?

C.KAVUKÇU: 12 Eylül sonrasında bilinçli olarak yapılan “depolitizasyon” dönemi önemli. O dönemin meyveleri şimdilerde toplanıyor. Bu kuşak çocuklardır her şeyden kopuk yaşıyorlar. Asıl bu dönemde aydınların, sanatçıların, düşünürlerin dikkatli biçimde bu olgunun üzerine gitmesi, toplumu bu çürümüşlükten kurtarması gerekiyor. Bir biçimde bu bataklıktan çıkmalıyız artık. Televizyonları görüyorsunuz. Televolelerden dizilere; müthiş bir basitlik... O hale getirilmiş. “Dönüş” romanı, kasaba yoğun bir romandır. Vedat’ın özellikle bir yenilginin ardından kendini toparlamaya çalışmasını konu alır. Yani konu, dönem değil, dönemim kişi üzerindeki tahribatıdır. Dönem arka plandadır.

Ş.AKBABA:Teşekkürler Cemil kavukçu, öykülerinize bereket.

C.KAVUKÇU:Ben de teşekkür ederim.
Bursa Kültür Bülteni(Dergisi)


Kataloq: 2015
2015 -> Dərs vəsaiti, Bakı, Çaşoğlu -2003 A. M. Qafarov Standartlaşdırmanın əsasları
2015 -> Azərbaycan Respublikası Kənd Təsərrüfatı Nazirliyi Azərbaycan Respublikası Təhsil Nazirliyi Azərbaycan Dövlət Aqrar Universiteti
2015 -> AZƏrbaycan əraziSİNDƏ İBTİDAİ İcma quruluşU
2015 -> АзярбайжАН РЕСПУБЛИКАСЫ ТЯЩСИЛ НАЗИРЛИЙИ азярбайжан дювлят игтисад университети
2015 -> Mühazirə Mövzu: Sertifikasiyanın mahiyyəti və məzmunu. Plan əsas terminlər və anlayışlar
2015 -> Mühazirəçi: T. E. N., Prof. İ. M.Əliyev FƏNN: avtomatikanin əsaslari mühazirə 15
2015 -> Ali təhsil müəssisəsinin Nümunəvi Nizamnaməsi"nin və "Azərbaycan Respublikası Nazirlər Kabinetinin dəyişiklik edilmiş bəzi qərarlarının siyahısı"nın təsdiq edilməsi haqqında Azərbaycan Respublikasının Nazirlər Kabinetinin Qərarı
2015 -> AZƏrbaycan respublikasi təHSİl naziRLİYİ azərbaycan döVLƏT İQTİsad universiteti
2015 -> Mühazirəçi: T. E. N., Prof. İ. M.Əliyev FƏNN: avtomatikanin əsaslari mühazirə 22 MÖvzu: telemexanik sistemləR

Yüklə 5,79 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   8   9   10   11   12   13   14   15   ...   58




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə