Örneklerle



Yüklə 5,79 Mb.
səhifə18/58
tarix31.10.2017
ölçüsü5,79 Mb.
növüYazı
1   ...   14   15   16   17   18   19   20   21   ...   58

"3 K"

Şiar özne; “3K”da etkin kişiliğini, kaynaklarından aldığı güçle özge/özgü/leştiriyor şiirini. Kaynağa döndüğünde algılanıyor. Bireysel dilini oluşturmuş ve cesaretle kullanıyor.(Saussure/ciler sevinecek). Ama “biçem" sahibi olmak gerek. Bunun için başka oluşmuşluklara da gerek var. Eytişim, örneğin. Özdeksel eytişimin felsefi ilkeleri, yapıları ve sosyal, ekonomik, psikolojik, coğrafi(mekân) bağlantıları ve toplumsal dili, özlü içeriği ve alttan alta gülümseyen, umut veren söylemi... Bütün buların diğer bir anlamı da şiirin öznesinin yüceltilmesi (Tesniere/ciler üzülecek)… Öznesi olan şiirin yüklemi de olacak elbet ve o damardan Nâzım’a, Mayakovsk’iye, Aragon’a; yüce şairlerin yüce geleneğine; ezilen insana, bir bütün olarak sanatın, aslında varlığının gerekçesi olduğu halde, şimdilerde bir kıyıya atılan erdemine ulaşacak. Erdemsiz şiir korkudan içi geçmiş, içine dönmüş bir kirpi gibidir. Kendi yazanı bile dokunamıyor kabuğuna. Kabuğuna dokunulamayanın özüne, tözüne hiç dokunulamaz. Hiç kimse dokunamaz. Orada öylece, kirpi gibi büzülüp kalır.


Birinci “K”: Kadın

Şairin kendini ve şiirini içinden soğurduğu, içinde erittiği, sonra da doğurduğu “Kadın”(lığın)a dairdir İnsanın insan üretim gücüne sahip en değerli, en sorunlu, en katmanlı, en şiirsel, en sevgili yanına… O kadınların ülkesinde (coğrafyasında/gerçeğinde) doğan-yaşayan, “başını onurla dik tutan” şairin ve kadınların şiiri. "Issız kuğu" bölümündeki "La" (s.33-40) ile başlayan şiirlerdir bunlar. Özellikle de "ırak olmayan kadınlar" (şiirden alıntı yukarıda). Burada bir çağrışım alıp “kadından şair” olmaza götürüyor beni. Halide Yıldırım bir kadın ve şair. Kadın şairler içerisinde ideolojisinden ödün vermeden yazabilen "dik" de yazabilen biri, eril-leş-meden. Soylu Anadolu kadınının dirimili bilge sesi okunur onun şiirinin arka planında. Hem arkaik hem modern kadının ince elenmiş sesidir bu; şiirlerindeki biçimde "italik" harflerle açık ettiği dizelerden çıkarabiliyoruz bunu. Hemen her şiirinde ikinci bir sesle var ediyor yeniden öteki- dipteki sesi. “Kadından ve kırkından sonra şair olunmaz” safrasını atanlar şiiri insan ve doğa ötesi, “şair” yerine koyduğu kendisini de yalvaç sanıyor; öyle değil. Şimdiki şiir eleştirmenlerinin (kimlerdir onlar? Var mı gerçekten şiiri bütünsel bir yaklaşımla değerlendirebilen?) gerçi köküne kıran girdi) de artık şiir eleştirisi yapabilecek birikimlerinin olmadığını apaçık görüyoruz. Onlar da safracı takımından…


İkinci “K”: Kürt

Kültürel, soysal-antropolojik ve folklorik varlığının kanıtı olan kimliğidir. "Kürt" kimliği… (baba Kürt, anne Türk dolayısıyla melez, her iki kültüre de eşit mesafede, epey içerden biri). Toplumun ve bireylerinin en sancılı, en destansı, en yadsınmış, en saklı yanı…. Lav/Lawo başlıklı şiiriyle Necef Öldü’nün akrabalığı bu köklerde saklı ve şair köklerini yadsımıyor, tam tersine bu olağanüstü güçlü şiirleriyle benimsediğini, acılı, ağrılı, kavgalı yaşaman içselleştirdiklerini şiir sanatının soylu hamuruyla yoğurarak şiirin kabalığa düşmeden, estetikten ödün vermeden bu bağlamda da işe yarar olduğunu gösteriyor. Ve böylelikle ne Kürt kimliğinden ne de Türk kimliğinden ödün vermeden, öteki-leş-tirmeden "araf" taki "melez" hali barışın diliyle şiirliyor, çünkü dünya görüşü buna müsait. Öncelikle "insan"ın evrensel dilinin, barışın dili olduğunu bilen dizeleri onu ele veriyor. Örneğin: " kendi kalıp taşayım istedim, cehennemim!/herkesi kendinde sevdim" (kırılırken dillenen kum, S. 30) diyebiliyor.

Bu ülkede şu kadar milyon da Kürt yaşıyor (!) değil mi ey şiir yazanlar. Emek vermedikleriniz size de şiirinize de sahip çıkmazlar, değil sahip çıkmak göz ucuyla bile bakmazlar. Yanıtınız hazır: Şiiri halk anlayamaz. Daha doğrusu “anlamamalı” diyorsunuz, çok derin bir etkileşim sonucu; dedirtiyorlar. Ama örneğin Kürt halkı bu şiirde kendinden ve sanatın güzelliğinden çok şeyler bulabilir ve onu içselleştirebilir. Çünkü “Kürt” inkârcıların, cahillerin, toplum önünde “Kürtler kardeşimizdir”, yandaşları yanında “düşmanımız” diyen iki yüzlülerin, yalancıların ve satılmışların varlığından çok daha somut bir gerçekliğidir ülkemizin. Üstelik oldukça da güzeldir “Kürt çocuklarının gözleri.” Bu toplumsal laboratuarda Kürtsüz deney yapılamaz, “gerçek şiir” de yazılamaz.
Lav/ Lawo

sesin boynuna dola dağları yazan

sar beline kurşuna dökülen sözü!
*

neden bu kadar güzel tanrım

kürt çocukların gözleri?

daha güzel daha derin


ağlasınlar diye mi?
biberler sürün ey göz, sürmelen

ateşler giyin yürek. üşümelerden

aşınan benlik. gömleği gölge

yangın dudakları sükut..

ağıtlara, sese yazılı yitik!

dile gel, okun, ey incelik

ben buralıyım!
dilim nereli?
karlar giyip kayalara seslenen

gün yanığı zamanlara sor,

neden dallarım darağacı,

sarp kayalık, uçurum...

gözlerinde kara oyuk

kuzguni yama... ağzında

lav ateşi üşüyen rüzgar!
uğrun diken sürgünü!
kara yerde ten gülleri her bahar

katmer katmer açar ya kemiği

türkü yakar kabukta yara...

sızar sesimin kanı derine sessiz

kuşlar havalanır ya can alıcı...
düğüm düğüm çözülürüm!
İnsanlığa açılmak, insanı el üstünde tutmak ve aralarına ayraç koymadan güzel değerlerine saygı göstermek, şairin ve şiirin ilkelerinden değil midir? Yanıbaşınızda dünyayı yutmaya çalışan emperyalist savaşlar insanları cayır cayır yakıyor, çocukları ağırlıklarının on katı, yüz katı bombalarla paramparça ediyorsa “şair”lik gerek onu şiir sanatının ilkeleri ve diliyle haykırabilmek, canavarın yüzüne fırlatabilmek için...

İşte aşağıdaki şiir bunun şiiridir; sesindeki şiddet, bu kirli emperyalist savaşın yıkımının önüne bir şair olarak yapabileceği tek gerçek edim olan sesi/şiirini siper ederken "insan"ı hem şiiri hem dirimi davet eder. Burada düşmanı bağırarak korkutma bilinçaltı konuşur kadının, bir ananın evladı üzerine kapanması gibi. Ama dikkat, sözün/anlamın bittiği yerdir bu doruk. Bu ses, bu şiir, artık ne Türkçe ne Arapça ne Kürtçe ne Farsça başka bir lisandır artık, evrensel dişil bir çığlıktır. Şiirin lisanı da bu değil midir? Tek dil bilen şiir'in yaratan, onaran çığlığı...



Necef Öldü
dişlerimin arasında sıkı eskitme bir defo!

çağları ekşice ezip nane likörü elma kefir ve


yaa sabır! ya... necef öldü!

bezirgancı sular seller aşınmalar


sefertası gacırtısı, gölgede künk!

çatal kaşık hiyerarşi, necef çöldür, çöl içiniz


ya kum aşkına, ya deniz!

tabula rasa! ey beyaz, ya çamur!


sivrisinek sap caz bedevi dedim!

sağa soldan cüz! tarihe tersinden


mem nu... kerkükler kütür kütür

hammo rabuuu! kopar tırnak!


dünya bundan kubbe tellak ve deve!

neft giyin!


don başıma! don başıma! aklın donu!

bu kaçıncı malabadi? bu kaçıncı ıslık?


kımıl kıvıl kan irin daha dün sanki

acemaşiran çalıyor, damçı damçı


necef öldü!

necef öldü!


yaşasın necef!


Üçüncü “K”: Kar(s) Kar(s)
Şairin kültür ve dirim boyutuyla ilgilidir. Yoğrulduğu hamurun coğrafi boyutuyla… Yaşadığı/yaşanan mekânla… Ülkemizin en simgesel, en uç, en öte, en özge ve en bizden yanıyla… Oturup düşünmek gerek algılayabilmek için. Ama örneğin Doğu, Güneydoğu, Karadeniz coğrafyasıdır bu şiiri yaz-dır-an; anlar onu. Mekân tarihi, coğrafi, sosyo-politik koşulları nedeniyle “şair”in ve şiirin vicdanının ilgilendirecek yeterlikteyse, ve bir simge olarak özellik taşıyorsa onu kişileştirmek gerekiyor. Yazının bir işlevi de tanıklık ve tanıklığı işlevselleştirmektir. Şairin üçüncü “K”sı Kars coğrafyasını ve Kars’ın “kar”ını içerdiği için çok özel bir misyona sahip. Şiirin misyonu da var evet. Buradaki çağrışım Orhan Pamuk’un kurgusal “Kar”ıyla ilgili olması nedeniyle, hem de aynı yıl, ve hatta aynı gün yayımlanmış olması bir yana; sanatta, edebiyatta bir coğrafya, bir mekân “Kar”daki gibi değil örneğin, “Kar(s) Kar(s)”daki gibi anlatılır ancak, öylesine güçlü yaşamsal vurgular ve öylesine büyük bir içtenlikle. Ama tam da bu nedenlerden ötürü Halide Yıldırım hiçbir zaman Nobel sahibi olamayacak, bunu da bilmelidir. Çünkü o Kars’a dair üçüncü “K”nın da daha içerilerinde saklı kaz'ın kaba kültürünü estetiğin imbiğinden geçirerek “kuğu dili” ne dönüştürmüştür; o kadar ki kitabına ad olmuştur bu dilsel-estetik düzey, adı bile bu anlamda manidardır: "Issız Kuğu".
Kar(s) Kar(s)
tiftik bir bulut olmalı

dedemin başı

kızılcık bir çubuk

bele destek geçirip kolları

çakmaktaşı sabırla

zaman harman olmalı


yaşadığım yere kar!

mecbur kar yağmalı
dersim hatırası orak!

biçilmiş serçe parmak

ağızda tespih tespih dua

kar çıkmış sakallar gurbet

bir sevinç olmalı eriyen...
yaşadığım yere kar!

illâki kar yağmalı
amcamın şapkası kar olmalı

ayağında yün çoraplı cızlaved

omzunda kalabalık aşiret

o susuşlar babamdı benim!

son bir bakış olmalı ağır...
yaşadığım yere kar!

mecbur kar yağmalı
buğdayla gelin zamansız darı

huyumuz karasu'dan mor elleri

ağzı burnu yaşmaklı, sorgusuz!
kar küremeli dağ adamlar

at suvarmalı tejgere tejgere

küfür, dert deva...

dikilip bir damın üstüne

dizi dizi, direk direk
- kar altında bahar aramalı-
Kadın-doğurgan insan(sanat)-insan anlar onu, Kürt-Türk-insan anlar, Kars-coğrafya-insan anlar, kar-doğa-estetik insan anlar onu. Sanata ve bu arada şiire temel olan bu dörtlü tarafından anlaşılır olmamak üzmez mi şiirini, yazanını? Yerelin, ulusalın, etniğin ve evrenselin dili de anlar onu. Sesin, müziğin, oylumun, anlatımın dili de… Anlatımın biçimi, anlatımın tözü, içeriğin biçimi ve içeriğin tözü de anlar onu. Eytişimin, biçemin, öznenin ve yüklemin estetik varlığı da… “Şairlik meşruiyeti”ni yaratan, ona biçem(can) veren kudretin kaynağı bu dörtgenlerin açı ve kenarortaylarının kesiştiği yerlerdedir.

Tıpkı Halide Yıldırım gibi, şiirini buralarda kurabilen “şair”lere gereksinmemiz var. Çünkü bir an önce bunalımlı şairlerin bunak şiirlerinden arındırılarak yaşamı kurtarılmalı şiirimizin... Devrilmeli bir kez daha yapay putlar!


Milliyet Blog, Şiir Akademisi, Eliz Edebiyat

NURHAN ŞAHİNKAYA’NIN GÖKÇEKİMİ’ ÜZERİNE

“Ona iyi bak Doktor!” diye başlıyor roman.

Sabahın ilk işi, hastanedeki odasında bir kitap bulmak oluyor Doktor Hanım’ın. Masasının üzerinde bir kitap, kitabın üzerinde, bu tümceyle biten bir not. Gizemli bir gerçeklik. O kitabı ve notu kim, ne zaman, nasıl bırakıvermiş oraya? “Ona iyi bak Doktor!” diye bitirdiği kısa notunun altından kim ve ne çıkacak? Doktor Hanım’la roman okuyucusunun bu gizi arama süreci, meraktan meraka sürüklenme faslı da böylece başlamış oluyor.

Bir doktora ne emanet edilebilir? Öncelikle ve mutlaka bir insan. Hasta ya da yaralı… Bunlara benzer binbir gizem içinde bir türlü açılmıyor Alaaddinin Lambası, içindeki cin çıkmıyor. Doktor Hanım bir türlü rahatlayamıyor. Aklı da duyguları da davranışları da birbirinin içine girerek karmakarışık oluyor. Neredeyse beynini yiyecek. Derken ipuçları gelmeye başlıyor beyninin arkasındaki kapalı odacıklardan. Geçmiş günlerin birinde bir hastasının EMG’sini çekmiş, adını sorduğunda da biraz ukalaca sayılabilecek bir hitapla; “Devrimci,” diye kaba bir yanıt almıştı. O hastasını anımsadı. Kendisine emanet edilen kitap gizi onunla ilgili olabilir (miy?)di.

Doktor Zübeyde Hanım daha fazla dayanamayıp, dosyadan ismini bulduğu o hastasının evini arıyor, Ali Bey’i soruyor. Telefondaki Ali Bey’in annesi olmalı, telaşlanıyor ama neyse ki Doktor Hanım’ın verdiği olumlu bilgilerle rahatlıyor.

Yazmayı yaşama biçimi kadar çok seven biri Doktor Hanım. Gecelerinin az bir kısmını, birlikte yaşadıkları oğlu Deniz’e, çok büyük bir kısmını da öykü yazmaya ayırıyor. Bu nedenle sabahların da gecelerin de anlamı onun için bambaşka ve dolu dolu. “Her sabah koşarcasına güne başlıyorum,” diyor. “Gün doğunca geceye ait düşünceler, kitaplar, filmler, müzikler, yazılar su altında kalıyor...”(s.18)

Bir süre sonra telefonu çalan Doktor Hanım, telefonu açar açmaz o hitabı duyuyor ve düğümü çözüyor. Düğümü okur da çözmeye başlıyor: Doktor Hanım’a emanet edilen şey; “… sayfaları sararmış, cildi parçalanmış, kimi sayfaları katlanmış”(s.7) o kitap ve emanet eden de, adı Ali olan Devrimci’dir.

Telefon görüşmesinden sonra buluşarak tanışan Doktor’la Devrimci’nin başlangıçta iletişimi daha çok karşılıklı yazılar aracılığıyla sürüyor. “Aklıma geldikçe kısa kısa yazayım sana, zira konuşmayı pek beceremiyorum,”(s.19) diyerek ilk yazıyı Devrimci gönderiyor Doktor Hanım’a. Yaşamından kesitler anlatıyor bu yazılarında.

“Sınıfsız, sömürüsüz bir dünya düşlerdik. Kadın, erkek eşitliğinin olduğu, insanların her şeyi eşitçe bölüşüp üreteceği bağımsız, demokratik bir ülke.”(s.22) idealiyle devrimci mücadeleye atılan Ali tüyler ürpertici şeyler anlatıyor. “… derin, karanlık hücrede, pis kokulu çamurların içinden ince, tiz çığlıklar yükseliyordu. Çamura bulanmış bir fare vücuduma tırmanıyordu. İrkildim. Ellerimi iki yana kaldırdım, bunca zaman teslim olmamışken şimdi teslim oluyordum. “Öldür!” dedi arkadaşım, “Ellerinle boğ ve öldür.” Bir kez daha irkildim. Öldürdüm. Sonra binlerce kez öldürdüm; fareleri, umutlarımı, gençliğimi… Sonra binlerce kez öldürdüm aşklarımı…”(s.34)

Yaşamı boyunca giysilerinin içinde, çıplak bedeninin üstünde farelerin dolaştığını duyumsayarak irkile irkile, soyuna döküne, işkence günlerinden kalan hastalığıyla boğuşa boğuşa yaşayan Devrimci, hem bu yazılarında hem de Doktor’la giderek sıklaşan buluşmalarında sistemin, devletin hurdahaş ettiği yaşamından başka kesitler de anlatıyor. Devrimci mücadele sürecinden, umutlarından, aşklarından, özel yaşamındaki aldatılmasından…

Doktor hanım da ona öyküler yazıp gönderiyor. Böylece roman süreçleri iç içe geçmiş öykülerle kendini tamamlamaya çalışıyor.

Buluşmalarının her birinde farklı bir konu açıyorlar. Doktor Hanım, Devrimci’nin yaşamını; hem doktoru olduğu hem de merak ettiği için derinlemesine algılamaya çalışıyor. Anlıyoruz ki Devrimci’nin yaşamını karartan bir ihtilal sürecidir. O ihtilal de 12 Eylül askeri darbesidir. Böylece bir romanla daha ülkemizin karanlık bir dönemine gidiyor, o döneme damgasını vuran olay, olgu ve durumların farklı boyutlarıyla yüzleşiyoruz. İki kahramanın söyleşilerinde zaman zaman teorik tartışmalar ya da düşünce aktarımları da oluyor. Böylece devrimci teoriden toplumsal belleğimize aktığı halde büyük oranda unutulmaya terkedilen bazı önemli konular da yinelenmiş, bilgilerimiz tazelenmiş oluyor: “Küçük burjuva önderliğindeki bir hareketin sosyalist bir devrimi gerçekleştirebilmesi sadece güzel bir hayal,”(s.55) diyor Devrimci. “… hiçbir halk çocuğuna mermi sıkmamıştık, sıkmazdık da…”(s.72), “Daha sonra öğrendik ki bu katiller asker polis işbirliği ile çalışırlarmış.”(s.74) Chegevera’yla Devrimci’inin duygu ve teori bağının kurulduğu, destansı bölümdeyse devrimin evrensel boyutuna gönderme yapılıyor.

Balık hafızalı toplumumuz için iyi bir yeniden anımsatma. Sanatın işlevinin olmaması gerektiğini söyleyenlerin bir kez daha kulaklarını çınlatıyor.

Gökçekimi aynı zamanda bir Bursa romanı. Doktor Hanım’la Devrimci’nin Bursa’dan başka sık sık buluştukları Mudanya’yla İznik’i de okura taşıyarak kent-sanat özdeşliğine, dolayısıyla kent kültürüne katkı yapıyor.

“Ben Ölürsem “ başlıklı bölüm için, “bir ayrılık senfonisi” notunu düşmüşüm okurken. Lirik söylemin yürek yakan dizeleriyle şiir tadında… Zaman zaman görülen, bir “ilk roman” sorunlarına karşın, roman dili ve anlatımı açısından oldukça başarılı bir yazarla karşı karşıyız. İlginç olan şu ki yazar da bunun bilincinde. Zübeyde adlı Doktor hanım’a uygun bir yerinde şöyle dedirtiyor: “Seçtiğim sözcükler bir bakış gibi olmalıydı yazarken, bir seferde, birkaç saniye içinde anlatmalıydı anlatacağını. Yormadan, oyalamadan, uzatmadan…”(s.29)



Gökçekimi ılık, yumuşacık, sıcak ve okşayıcı tümcelere yüklediği sanat oyunlarıyla; okuyucusunu incitmeden, onun duygularını, düşlerini okşayarak sürüyor. Birkaç örnek vermek gerekirse: “Bu durum, olağanüstü hazlarla taçlandırılmış gönüllü bir esaretti benim için(s.25) …Kollarım kenetli, kendime sarıldım(s.31)…hastaların değil harflerin nöbetçisi(s.34)…Kaç ölüm uzakta umutlarım(s.34)…yazma isteği hiç kabuk bağlamayan bir yara ve sonsuz bir kaynaktan beslenen bir iltihap gibi akıp duruyor içimde(s.39)…Serin rüzgarın kollarında hırçın kadına dönen göl(s.43),…göğsümde solmuş sözcüklerin yedi kat sarılı olduğu bir hazine var(s.60)… bir boksörün darbe üstüne darbe alan yüzüne benziyordu ruhum(s.80) İçindeki bir duvarı devirmiştim yine(s.88) Çünkü gecenin sürgününde insanlar(s.127)…asla hazinesine ulaşamayan bir düşperest(s.140) Dünü bol, yarını kesat bir yaşam yorgunu(s.169) Sen ruhumu demirin ateşte eriyişi gibi yumuşatıyor ve yeninde yapıyordun. Gökçekimindeydim çoğu zaman(s.174).” v.b.

Roman, Doktor Hanım’a emanet edilen o kitapla başlayıp o kitapla bitiyor. Adı, “içinde “r” harfi olmayan bir sözcük: Beşibiyerde. “R” olsaydı, Can Yücel’in şiirinin adı olurdu çünkü. Bu tek harf bile romanın kahramanlarından Devrimci’nin aynı zamanda ne denli kültürlü bir insan olduğunu anlatıyor. Bir de gemici feneri gibi uzaktan uzağa yanıp sönen umsuk bir aşk. Doktor’un bitip tükenmeyen arayışlarıyla Devrimci’nin üstlendiği düşleri arasında çekimser, ürkek duygu alışverişiyse roman boyunca kendini sezdirmekte, okuyanı tıpkı bir yelkenlideymiş gibi ine çıka, düşe kalka peşinden sürüklemektedir.



Gökçekimi’nin alt okumasında ele geçirdiğim ve önemsediğim en önemli dinamik; simurg kararlılığı arzususdur. Kötücüllerin başını çeken Tanrıça Kirke, herkese, durup dinlenmeksizin Pramnos şarabı, peynir, un, yeşil bal ve kötücül şerbet karışımından elde ettiği şurubu sunmakta ve böylece toplumun belleğini ve bireyin aidiyet duygusunu felç etmeye çalışmaktadır. Kirke’nin temsil ettiği güçlerin egemen olduğu bir dünyada, Simurg’u aramaya giden kuşların yoldan geri dönmesindeyse bugünkü dünyada ve ülkemizde yaşanan hedonizme (hazacılık), dönekliğe, iki yüzlülüğe, korkaklığa gönderme yapılarak iyinin, güzelin, doğrunun aranması, bulunması, bunun için mücadele edilmesi gerektiği iletisi verilmektedir. Buradaki simge güç Devrimci adlı kahraman ve onun kişiliğinde yürütülen, yürütülmesi gereken devrimci savaşımdır. Simurg’u arayan da Simurg olan da devrimcilerdir. Hem zaten dünya tarihindeki devrimlerin hemen hemen hepsinin önder kadrosu Simurg imgesincedir..

İkinci dinamik, ataerkil kültürde enne-oğul ilişkisinde, erkek evladın Kirkenin Büyüleri(s.141)nden korunması yönündeki iletiler ve bir anne olan Doktor Hanım’ın Kirkeleşmek korkusudur. Oğlunu sosyal, kültürel ve psikolojik kaygılar içinde yetiştirmeye çalışırken kendisine gerekli olanın mutlaka sürekli hesaplaşma halidir. Her kararını, her şeyi önce kendisiyle tartışıyor. Hangi koşullarda, yerde ve zamanda olursa olsun, bunlara göre anlam, biçim, renk, koku değiştiren doğruyla da hesaplaşmak zorunda kalıyor çünkü. Bütün derdi “asıl doğru”ya ulaşmak ve oğlunu da o doğrularla yetiştirmektir.

Bir başka dinamik, “kabuk” sözcüğü içine saklanmış birey ve toplum hali… Belli ki romanın baş kahramanlarının ikisinin de bireysel/ toplumsal yaşamlarına dair, romana bile açılamamış önemli yaraları var. Bu imge ünlü Karadeniz türküsünde olduğu gibi insanların büyük çoğunluğunun ortak bir duygusuna dokunmaktadır: “Herkesin bir derdi var durur içerisinde.”

Şiir tadındaki tümceleri, renkli duygu dışavurumlarıyla süslü anlatımı, buluş niteliğindeki benzetmeleri ve sık sık okurun önüne konan sürprizleriyle, rahat okunan, okuyanı saran, okşayan, adı gibi kendine çeken bir roman Gökçekimi.


Çinikitap, Ayazma Fısıltıları XII,SAYI:23

SÜREYYA GÜVEN VE SEL DÜĞÜMLERİ3

Süreyya Güven; şiir gözlü, şiir yürekli bir şair. Kitabının adı da bir o kadar şiirsel, yaşamsal ve anlamlı. İyi bir başlangıç.

Uzun yıllar köy öğretmenliği yapınca kişiliğine sinmiş yalnızlık. Kimselere gösterememiş, biriktirmiş. Şiirleri defterinde, özü özünde çoğalmış. Sonunda bir zaman, “uçları yere bakan masum/ söğüt dallarına tutunmuş…” ve “yağmura silkelemiş kalbini…”(s.29)

Kimi zaman geleneksel, kimi zaman da çağdaş şiir anlayışından yola çıkmış. Lirizmin hüzün rengiyle şiirin yeni tekniklerini, toplumsal aidiyet duygusuyla bireysel iç çekişlerini estetik var oluş çabasına katarak harmanlamaya çalışmış, böylece tadı damakta kalacak dizeler ve şiirler üretmiş.

Kısacası Sel Düğümleri’ni şiire dair özgece bir söylemle çözmeye durmuş. Bir şöyle diyor örneğin: “hanidir güz dağı/ gönül mü koysam? /alsam kırıklarını/ kuş kanadını çırptıkça savursam…”(s.42) Bir de şöyle: “ayy kızıl/ yudum yudum güneş/ el yumaz yüzün/ kan çıtırtısı/ ufka ince sızı/ yakış ten hüzün.” (s.20)

Bu arada öykülemeye fazla yüz vermediği için belli oranda yoğunlaşmayı yakalamış, okuruna çağrışım yoluyla şiiri yeniden üretme şansı vermiş. Bu da iyi bir çaba. “içimde kırbaç ezgisi/ boş şişe/ gözlerim kuru telve// sel düğümleri çözdüm/ cevaplar gitmek tavında// kırlangıç kini çarpıyor/ titriyor eylül/ kan demlemiş pişkinlik// kor tebessüm yüzüm/ şimdi ateş alır ölüm// duvak tül rengi/ yol çatında gelinlik// boğulurken kendi sularımda/ saatim çalmamış/ hayat açıklarında…”(s.11) Ancak bu şiirinde de olduğu gibi, şiirlerinin genel havası karamsarlık taşıyor okura. Yaşam bu kadar saf değil aslında.

İyiliğine, güzelliğine imdir: Şiirin biçimine ve biçemine dair sürekli arayışlarda görüyorum onu. Çabasının boşa gitmeyeceğine güvenim, ürettiklerinden edindiği ipuçlarına ve şiir yolculuğundaki azmine inancımdandır.

Çinikitap, Ayazma Fısıltıları VI, Çinikitap, sayı:16
TEN NADASI

İlk kitabı Sel Düğümleri’nden bilirim, has şiirin yolcusudur Süreyya Güven. Doğru bilmişim, Ten Nadası’yla hak verdim kendime.

Kendini ve yazdığı ilk şiirleri iyice demledikten sonra Sel Düğümleri’yle gün yüzüne çıkmaya karar veren Süreyya Güven, Ten Nadası’ndaki şiirlerinin gösterdiği gelişmeye baktığımızda şiiri çabuk kavradığını, doğru yürüdüğünü, hızlı yol aldığını görüyoruz.

Çağdaş şiirin biçimini özümsemiş, eksilterek örüyor şiirini; görünen ekonomik biçimin ardına saklıyor görünmeyen estetik büyüklüğü. Özcesi, şiirin buzdağı benzetmesi onun da şiirini imliyor.

Yalnızca övgü ya da kayırma olarak algılanma tehlikesine karşıdır bu tümcem; iyi şiir kendini anlatır zaten. “Bu bahar…”la “geçen yüzyıl”(s.9)ın bağını beş “şiir dizeyle” anlamlandırmış. “Bu bahar/ erimez karlar/ çatlamaz nehir/ taşkın düşlerim/ geçen yüzyıldan/…” “İhlal ettiği yasakları öpüyor” Ten Nadası. Derin sürüyor nadasını. “Yıllar sonrasına saklıyor köklerini”(s.11).

Şiirin şiir olmaklığını sağlayan doğallık, özgürlük, yoğunluk ve yalınlık gibi sunuma dair diğer nitelik değerlerini ve dengelerini gözetmeye çalışmış. Bu çabası da iyi. Şiire dair bir başka bilinç.

Bazı şiirlerindeki estetik kaygılı zorlamalara karşın genel olarak doğallığı seçmiş. En çok söylemindeki dizginsiz içtenliği sevdim. Şiirleri genellikle yoğun. Oysa yalınlık ve yoğunluk dengesi zıtların birliğince kotarılmalıydı. Ancak yine bazı şiirlerinde bu denge kaçmış. Örneğin damat kanlı başlıklı şiiri dengesiz güzel. Biçim ve yoğunluk, estetik ve sanat bağlamında egemen şiir anlayışının beğenisine ses verebilir: “inan bu sevinç sancı/ derisini soyup ağacı/ çıplak sulara/…/ pamuk küsbesine yabancı/ sesizilik mahçup sözden/ tez gelin dağ-mat kanlı.”(s.50) Çifte anlam taşıyan son sözcük içeriğe dair zayıf bir katkı sağlasa da şiiri postmodernitenin hegemonyasından kurtarıyor. Bu biçem geliştirilerek çok daha sağlam ve sağlıklı şiire ulaşılabilir.

Nitekim birçok şiirinde önemli dengelerden biri, yani biçim/içerik bağlamının nabzını tutmayı başarmış. Öyle olunca çok değerli şiirler oturmuş kitaba. Şiirin bu niteliği aynı zamanda onun vicdanını oluşturur. Sanat literatürünün yüzyıllardır tartıştığı bir konudur bu. Oysa yaşadığımız dünya ve verili koşullar tartışmasız kötüdür. Sermaye; devletleri, hükümetleri, orduları kirletmiştir. Dünya kanıyor, kan sızıyor her bir yanından ve kan kokuyor. İnsanlık değilse bile insan çürümüştür, pis kokuyor. Böylesine yabanıl bir gerçekliğin orta yerinde şair, yazar v.b sanatçı olmak, sanatın onurlu duruşundan, etiğe ve vicdana dair yapılanmasından kaçınmamak/ kaçmamak önemlidir. Çünkü sanatın meşruiyeti bu özelliğiyle ilgilidir. Kendinden öte olanın içine giremeyen alıcı için ötedir o, hatta “hiçbirşey”dir. Yalnızca alıcı için değil, yaşam ve zaman için de… Hiçbir şey de hiçbirşeydir. Vicdanı da yoktur, ahlakı da. Bazen yazarın tek bir öyküsü, romanı, resmi, şiiri yeter sanatına etik ve vicdan katmaya. İşte Süreyya Güven’in şiirlerinden bir örnek: “Kumaşın kaç atlaslık/ kaç sınır dikilirse/ kandan arınır dünya.”(s.43) Onlar da şiirini meşru kılmaya yeter.


Çinikitap, Ayazma Fısıltıları VI, Çinikitap, sayı:16

Kataloq: 2015
2015 -> Dərs vəsaiti, Bakı, Çaşoğlu -2003 A. M. Qafarov Standartlaşdırmanın əsasları
2015 -> Azərbaycan Respublikası Kənd Təsərrüfatı Nazirliyi Azərbaycan Respublikası Təhsil Nazirliyi Azərbaycan Dövlət Aqrar Universiteti
2015 -> AZƏrbaycan əraziSİNDƏ İBTİDAİ İcma quruluşU
2015 -> АзярбайжАН РЕСПУБЛИКАСЫ ТЯЩСИЛ НАЗИРЛИЙИ азярбайжан дювлят игтисад университети
2015 -> Mühazirə Mövzu: Sertifikasiyanın mahiyyəti və məzmunu. Plan əsas terminlər və anlayışlar
2015 -> Mühazirəçi: T. E. N., Prof. İ. M.Əliyev FƏNN: avtomatikanin əsaslari mühazirə 15
2015 -> Ali təhsil müəssisəsinin Nümunəvi Nizamnaməsi"nin və "Azərbaycan Respublikası Nazirlər Kabinetinin dəyişiklik edilmiş bəzi qərarlarının siyahısı"nın təsdiq edilməsi haqqında Azərbaycan Respublikasının Nazirlər Kabinetinin Qərarı
2015 -> AZƏrbaycan respublikasi təHSİl naziRLİYİ azərbaycan döVLƏT İQTİsad universiteti
2015 -> Mühazirəçi: T. E. N., Prof. İ. M.Əliyev FƏNN: avtomatikanin əsaslari mühazirə 22 MÖvzu: telemexanik sistemləR

Yüklə 5,79 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   14   15   16   17   18   19   20   21   ...   58




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə