Örneklerle



Yüklə 5,79 Mb.
səhifə28/58
tarix31.10.2017
ölçüsü5,79 Mb.
növüYazı
1   ...   24   25   26   27   28   29   30   31   ...   58

AĞAÇ, ÇOCUK VE TOP




Bizim orda


Fidyekızık köyünde

bir çocuk vardı

tam da oyun çağında

Bizim orda

Fidyekızık köyünde

bir ağaç vardı

güzel bir erik ağacı

beyaza durmuştu dalları

ilkbahar beyazına...
Bir de top vardı orda

inadına yusyuvarlak

inadına duyarsız...
bir çocuk oyun demek

erik ağacı bahar

top da her mevsim coşku...
Top havalı

çocuk haşarı

ve ağaç gebeydi yaşama.
Kent sıkıştırdı

çocuk bunaldı

top şiştikçe şişti

yusyuvarlak oldu sonunda.


Kent istedi

çocuk vurdu

top devindi

dödü dönendi havada şöyle bir

fırladı bir alaşahin gibi

süzüldü ışık hızıyla

erik ağacıyla buluştu

deli mi deli

karnına geldi eli

bebek düştü

ağaç şaştı

çocuk bilemedi bunu

çocuk sevindi aymazca.
GÖZLERİNİZLE DOLSUN DÜNYAMIZ
-Öğrencilerime...-
Bir çoban yıldızı kadar ışıklı

bakışlarınızla öperek Marmara’yı

oyunlar oynarsınız kıyısında

birazcık şanslı yavruları ülkemin

bir dizi renkli boncuk gibi

duyumsuyorsunuz günlerinizi

ne güzel!
Dilerim

uykudan uyandığınız her sabah

gerçekten sabah olsun.
Gerçekten sabah olsun

uykudan uyandığınız her sabah

sıcak bir tas çorbanız en azından sofranızda

ev avuçlarınızda portakal tadında bir güneş.


En yol vermeyeni bile dağların

secde etsin güzelliğinize küçük tanrılar.




YEŞİL
Bir adı da “yeşil”di Bursa’nın

Rengi yeşildi çünkü

Tadı yeşildi,

Yeşildi yaşam Bursa’da.


Sonra bir rüzgar esti

Elleri hoyrat

kükredi üstünde Uludağ’ın

tepindi üstünde Bursa’nın

yıllar yılı devindi

sildi süpürdü nesi varsa

sildi süpürdü ovasını dağını

ne bir dal bıraktı yeşil adına

ne de pembe adına bir gül...

aldı götürdü şeftalisini

ne kokusu kaldı geriye

ne de sevinci sulu sulu

ne baharı belli şimdi Bursa’nın

ne de sonbaharı

mevsimleri de göçüp gitti yeşilin

ardında yarım bir kent bıraktı

kül renkli bir kent...

“Yeşil”di bir zamanlar

“kendi gitti adı kaldı yadigar”
“Yeşil”di adı

griye ilmik attı

öylece kalsaydı bari

yine de şükrederdik

soldu,buruştu yüzü

sarıya döndü sonra

sarıya, sapsarıya...


SON SÖZ SEVGİ ÜSTÜNEDİR
Ne mutlu bana
sevdiğim
çok sevdiğim
biri var şu Bursa’da:
Sevgi çiçeğim benim
çiçeklenen yüreğim...
Ne mutlu bana
beni seven
çok seven
biri var şu dünyada:

Sevgi sevincim benim

sevgi erincim benim...

Ne mutlu bana

sevdiğim


çok sevdiğim

bir sürü insan var dada

bir sürü güzel insan:

Sevgi bilincim benim

sevgi direncim benim...
Ne mutlu bana

beni seven

çok seven

bir sürü güzellik var evrende

bir sürü güzel hayvan

bir sürü çiçek ve gül:

Sevgi umudum benim

umudum güzel yanım

yaşama bağım benim.
Yunus derviş

güzel demiş:

“Sevelim,sevilelim!”

BURSALI ÖYKÜLER

O BİNA

I./


-Öyle çok zaman geçti ki, orada yaşadıklarımın birçok ayrıntısını unutmuşum. Ah ya, fotoğraflar! Bir dakika lütfen… Fotoğrafları bulup getireyim. Onlardan yardım alabilirim…

-İlk ne zaman gördün Bursa’yı? diye sormuştum bir süre söyleştikten sonra. “Bir kez daha gelmek ister misin?”

Sorumun ilk bölümüne takılmış, dalıp gitmişti. Sonra da yerinden kalkıp kapakları işlemeli, eski, ahşap dolabını açmış, başını içine sokarak karıştırmaya başlamıştı.

-İşte bu! Bursa’ya ilk gelişimin fotoğrafı.

-Gelişinizin öyle mi? Getirilişinizin değil? Böylece, yürüye yürüye, özgürce… Güldürme beni Usta; sen Bursa’ya böyle gelmiş olmazsın!

Fotoğraftaki; aslan yeleli, uzun boylu, güneş bakışlı, sırım gibi bir delikanlı. Bilekleri kelepçesiz. İnanılır gibi değil!... Usta olacak; Bursa’ya böyle elini, kolunu sallaya sallaya gelecek…

-Sen de görüyorsun. Bak, şu arkamdaki Uludağ değil mi? Benzemiyor mu? Tamam, Bursa kuzey yönden girişiyle tıpkı Salzburg’a, hatta Manisa’ya benziyor. Ama şu dağ; neredeyse on bir yıl söyleştiğim, dertleştiğim, adıyla şiirler yazdığım, Uludağ’dır kardeşim!

-Bu doğru. Görünen köy kılavuz istemiyor; bu dağ, Uludağ. İyi de sen Bursa Cezaevine, Çankırı Cezaevinden Jandarmalar arasında getirilmedin mi? Dünyanın en güzel şiirlerini yazan ellerinin bilekleri kelepçeli değil miydi?

-O, sonraki bir zamandı.

-Ya bu?


-Önceki bir zaman… Gazeteci olarak… Akşam Gazetesi adına, Cemal Nadir’in karikatür sergisini izleyecek ve yazacaktım.

Şaşırdım. Çünkü Nâzım, Bursa Cezaevi’nde öylesine uzun süre tutulmuştu ki, onun Bursa’ya kelepçesiz gelebileceğini düşünemiyordum bile.

-Bir şey daha söylemiştin, neydi o? Bursa’ya mı gidelim diyordun?

-Ha evet, seni Bursa’ya davet ediyorum. Şimdi Bursa’da olmak vardı, anasını satıyım; hava ılık, Uludağ yemyeşil, Tophane sırtları cıvıl cıvıl. Bir de FSM Bulvarı var şimdi Bursa’nın; göreceksin, asıl cıvıltı orada. Sen buralardayken, gençlerimiz FSM’de aşk içinde…

-İyi ya, daha ne isterim; demek gençlerimiz sevişmeye başladı, öyle mi?

-Öyle… Hem de nasıl!

-Nasıl nasıl?

-Öyle işte! Fasıl fasıl…

-Suriye’ye muriyeye gitmesinler de savaşmak için, sevişsinler…

Eiffel Kulesi’nin dibindeydik. Alman Sevgilim Hanna’yla. Büyük parkları çevreleyen demirlerin üstünde oturup bir yandan Eiffel manzarasını izlerken fasıl fasıl da öpüşüyorduk. Ansızın ayaklarımızın dibinde iki genç peyda oldu. Çimen kaplı yamaçta öpüşüp koklaşırken sarmaş dolaş olmuş, zamanın ve mekânın dışına çıkarak yuvarlana yuvarlana ayaklarımızın dibine ulaşmışlardı. Az ötemizdeki bankın ayaklarına çarpınca akılları başlarına geldi. Gülümseyerek toparlandılar, kalktılar, sevimli bir mahcubiyetle bizi selamladılar. İlgi hoşuma gitmişti.

-Kolay gelsin, dedim bizim kültür dilinden.

Bayan yanıtaldı:

-Okey mokey gibi bir şeyler söyledi kendi kültür dilinden.

-Nerelisiniz? diye sordum kırık dökük Almancamla. Bu kez anlamıştı.

-Bolivyalı, demez mi?

Kim gelir akla?

-Ooo, dedim. “Çegevara, na?”

-Ach sooo, diye yanıtladı. “Çegevara… İnsan güzeli! Destan çocuk!”

-Türkiye? desem, dedim.

-Nâzım, diye yanıtladı hemencecik. “Nâzım Hıkmet’i biliyorum. Şiirlerini okudum.”

Gel de şaşma, sevinme, coşma, öpme sevgilini, kucaklama, havaya kaldırıp fır fır döndürme…

Bu anımı anlattım Usta’ya.

-Gençlerimiz sevişiyorlar, evet, dedim. “Biraz da ülkemizle ilgilenseler, falan…” diye devam edecektim ki:

-Güzel güzel. Onu da yaparlar, dedi inceden bir gülümsemeyle. Göz kırptı sonra da.

Öyle bir soğuk vardı ki Moskova’da; iliklerime işledi.

-Gidelim, dedim Nâzım Usta, buralar çok soğuk.”

-İyi ya, dedi. “Gidelim.”

Uçağa atladığımız gibi Bursa’da aldık soluğumuzu.

-Bursa ne güzel bir kentmiş meğer, ne güzel kokarmış! Unutmuşum, dedi. Derin derin soludu. Yalnızca havasını değil, Bursa’nın her şeyini içine çekmek istiyordu sanki.

Teleferiğe binerek Uludağ’a tırmandık. Kendi kendini yiyerek betonlaşan Bursa’nın çirkin yanlarını görmek istemedik. Nasılsa bir gün Süleyman Peygamber’in cinleri gelecek ve güzelleştirecekti her yanını. Biz yalnızca sihirli yanlarıyla ilgilendik. Katırlı ve Samanlı Dağlarının büyüleyici güzelliğini duyumsadık, Uludağ’ın cinlerle perilerle şenlenen ormanlarını kokladık.

Yolculuk boyunca bir tek soru sordu:

-O nedir öyle?

Parmağını, yukarıdan aşağı, Şehreküstü’ye doğru uzatmıştı.

-Hançer, dedim.

Yalnızca kafa salladı iki yana ve acı acı gülümsedi. Teleferikten indikten sonra Kozahan’a geçtik, birer Kahve içtik. Türk Kahvesi. Moskova’dayken; “Bursa’da, Kozahan’da bana bir kahve ısmarlayacaksan gelişimin başka bir anlamı daha olur,” demişti. Kahvemizden son yudumlarımızı da aldıktan sonra:

-Şimdi, dedim. “Sağlam dur Usta, seni öyle bir yere götüreceğim ki reenkarnasyona uğrayacaksın.

-İyi ya, bir günde ikinci kez reenkarnasyona uğramaktan daha muhteşem ne olabilir ki. Gidelim.

Usta’yı Uluyol’a götürdüm. Tan Sokaktan Han Sokağa bakan yüksek bir binanın terasına çıkardım. Orayı önceden görmüş, bugün için tasarlamış ve yönetiminden izin almıştım. Çıkış yönümüz batıya doğruydu.

-Geri dön ve yürü dedim. “Terasın ucuna kadar yürü ve aşağı bak!”

Tan Sokakla Han sokak arasındaki alanı görmesini istiyordum.

Geri döndü, terasın ucuna kadar yürüdü ve aşağı baktı.

Dakikalarca, saatlerce, günlerce baktı oraya.

2./

Baktığı yerde kendince ne gördü, bilmiyorum ama bence benim düşümü de gördü: Nâzım’ın, yaşamının beşte birini, yani on yıl dört ayını geçirdiği, dünya dillerine çevrilen en güzel şiirlerini ve Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yazdığı Eski Bursa Cezaevi’nin taşları bulunup getirilmiş, eskiden olduğu yere, aslına uygun olarak yeniden yapılmış ve alnına da Bursa Nâzım Hikmet Müzesi Dünya Şiirinin Kâbe’si diye yazılmış.



Orada haftalarca, aylarca, yıllarca bekledikten sonra kalkıp buraya geldik. O, şimdi burada, içinizde…
Ocak,2014,Bursa


POTİNLER

Bu öykü çalışmam, bunca gürültünün arasında estetik bir dinlenme molasına davetimdir
Bir gazete uçuyor bir gazete uçuyor ir azete çuyor razete uyor teyor…

Gazeteyle trenin dansı. Tren sarsılarak yürüyor, gazete irkiliyor ürkülüyor türkülüyor… Gazete treni bürümüş. Cenin tren gazetenin içinde vıcık vıcık. Taban, tavan, duvarlar gazete kaplı, harf, hece, sözcük, tümce, baldır bacak resim, tırışkadan haber köşe yorum morum sağım solum kurum murum. Tekerlekler, kapılar, pencereler gazete kâğıdıyla süslü. Nereye baksa gazete manşet yazı tazı kazı… En büyük yazı, yemyeşil, yatay ve vagonun kapı tarafında. Neden yeşil meşil de kırmızı mırmızı, anlamış manlamış değil değil değil. Tren dolu ve insanlar gazeteden kıyafetler içinde sahte gülüşlerde tilkice bakışlarda uzayca duruşlarda. Şapkalılar var, şapkaları gazeteden. Paltolular var, pardösülüler; paltolular hırkalılardan, pardösülüler de ceketlilerden taraf. Kısacası herkes taraf maraf araf maraf…

Onlardan biri miydi bilmiyor; bir gazete uçuyor vagonun içinde.

Yalnızca o anı gördü ve onu.

Büyük preslerin gümbürtüsü kilometrelerce öteden duyuluyor. Çelik bıçaklar bileniyor Bıçakçılar Çarşısında. Çelik bıçaklar aydan güneşten ışıltılı sözden keskin gözden uçarı. Lodoslu günlerinde sobadan zehirlenenlerin haberleri düşüyor sık sık gazetelere, televizyonlara. Ölenlerin ölürken ölenlerin kahkahalarla gülenlerin… Geride bıraktıkları acılı, ağrılı haykırışlar duyuluyor kahkahalar kohkohalar kuhkuhalar… Ölen ölsün ölen ölsün ölen gülsün ölen uçmağa uçsun… Herkes bir yerlere koşuyor kısacası koşsun. Aşa, aşka ve ekmeğe… Ölüme, dirime ve arafa. O da eve meve teve ceve zeve...

Arabayatağı trenine bindi. Birkaç durak sonra, nereden, nasıl oraya yöneldiğinin ayrımına varamadığı bir gazete gördü. Gazete gözucundan aşağı süzülerek yere düşüyordu. Dört kişinin karşılıklı oturduğu bölmenin ortasına... Gazeteyle birlikte uçuşunu şişkoların puşkoların koşkoların, kokoşkaların…

Gazetenin başına çok şey geldi. Onları gördü. Olanlara tanık oldu.

Nedir, hangi gazetedir derken, gazete bir iki sarsıldıktan sonra kendini toparladı, durdu. Gözleri üstündeydi, daha havadayken okumaya başladı. Tsktsktsktsk tıstak tıstak tıstak çıstak cızdak cızdak cızdooodak…

Manşetlerde apoletler poletler oletler letler etler… Koskocaman ülke demirden korkuyor, şey gibi trene bakıyor. Bir manşette, “Genelkurmay Sustu,” bir başka manşette de “Gül Çankaya’da” yazıyordu. Yeşil, büyük, italik yazıda da gazetenin adı. Onun hemen yanıbaşında A. A.’nın sakallı, kel kafası. “Ah Canım…” diyordu. Gazete yerde, ikiye katlanmış ve rahatlamış görünüyordu. Bu yüzden baş sayfasının diğer yarısındaki yazıları okuyamayacaktı. Okuması da gerekmiyordu, ne de olsa mazete mazota azota zota ota tataaaa…. Osun…umcu edi osuncuklaaa…imdi eyi yazılooo da heni de neyi tıstak tıstak tıstak… emek memek sınıf ınıf nıfnıfnıf ıfıfıf ffffffffffffffff!-ff!

Gözlerinin önünde koca bir ayak belirdi. Tank tank tanka… Altı birkaç santim kalınlığında bir bot, potin otin tintintintiniminihanım… Yerden yükseldi, gidip gazetenin üstüne çöktü güüümmmm diye. Altında sıkıştırdığı Gazeteyi sürükleyerek kendine doğru çekti ve bir potin daha koydu üstüne. Bir potin daha ir otin aha iarhahaha… Gazetenin iki potini oldu böylece. Tam A. A.’nın başının üstüne. A. A., gazetenin adı ve “Gül Çanka” başlığı da potinlerin altında kaldı. Bir de o. O an potinlerin altında. Can çekişmeye başladı. Koskocaman Cumhurbaşkanı oskoacaman umhur ocaman hur manhur manhur…

Yazardı, kendisine “aydın” diyebilirdi. Ayay ay!dındındın…tıntın tın… Kültür tültür sonra… Onun kültüründe tültüründe düldülünde yere düşen yazılı kâğıt tıpkı ekmek gibi kutsal sayılır, kaldırılır, temizlenir, öpülür, okunur, evin en yüksek tereğine kaldırılırdıdı, hatta düldüle bindirilirdidıdıdı. Bu potinler nereliydi, hangi kültüre aitti, şaşmıştı! Saşmıştı sasmıştı sısmıştı şışmıştı sışmıştı

Köylünün kutsalıydı… Köykut… Bu kültürün en ince ayrıntılarının, en insani yanlarının da tanığıydı. Tek örnek; Gemlik’in Narlı köyünde öğretmen olduğu yıllarda bir gün, Yusuf adlı köylü arkadaşıyla deniz kıyısındaki o güzelim kahvehanelerin birinin bahçesinde imbatla serinleyerek çay içmek istemiş, siparişlerini vermişlerdi. Kahveci çayı getirip masadaki gazetenin üstüne koyunca Yusuf, “Yahu sen ne yapıyorsun yazının üstüne çay may konur mu? diye çıkışmış, aceleyle gazeteyi toplayıp kaldırmıştı.

Kentli potin(ler) şimdi Bursa’nın metrosundaydılar.

Potinler ayaklarıyla, ayakların bağlı olduğu bacaklarla, bacakların bağlı olduğu gövdeyle, gövdenin bağlı olduğu başla birlikte kentteydi. Bursa’da ursada sada dada…

Hesap esap sap sapsap saman başını yavaşça kaldırdı. Potin, ütülü kumaş pantolon, gri mont, siyah gömlek, kirli sakal, sivri bir çene, uzun bir yüz, altları torbalanmış bir çift çakır göz; hepsi oradaydı. Gözde meymenet yoktu. Yüzde de... Bir hece söylese, anında yüz hecelik tokatı yiyebilirdi. Söylemese içine, öykülerine, şiirlerine hesap veremezdi.

A.A’ya mektup… Aaaaaaaaaaaaaa…… Cesaretini esaretini saretini suretini topladı, boğazını oğazını ağzını temizledi… derken potinler peşpeşe takılıp gittiler. Başkaları basmadan bir hamle yaptı, gazeteyi kaptığı gibi çantasına attı. Hayatını kurtardı ikisinin de. İkisi de sağ-salim. O gazeteyi okuyor şimdi. Az sonra A. A.’ya göndermek üzere başına gelenleri yazıyor; o onurla, gururla gülümsüyor. “Hangi kültürün ayaklarıdır üstümüze basan?” diye bitirdi yazısını.

Aaaaaaaaaaaaaaa……….a.

VEBAL

Bütün bir kışı geçirip sıra yaza geldiğinde terk etmek zorunda kaldı ülkesini. Oysa onu, uğruna bütün bir gençliğini adayacak kadar çok severdi! Ondaki her şeyini de… Değil yalnızca yaz mevsimini, mevsimlerin tümünü, arkadaşlarını, türkü söylediği, yan flüt çaldığı dost söyleşilerini, üniversite sahnelerini, oyunlara hazırlandığı tiyatro kulislerini, bizi ve hatta daha bir ay önce düğününü yaparak evlendiği eşini bile terk etmek zorunda kalacak kadar çok… Eşinden ve bizden sonra en sevdiğiydi yaz mevsimi; Mayıs’tan Ekim’e kadar süren deniz demekti çünkü. Narlı kıyılarında, denizde büyüdü ya; suyu tanıyarak, bereketine olta atarak, balıklarıyla söyleşerek, balıkçıların yalanlarla süsledikleri masalsı öyküleri dinleyerek… Suyun dili başkadır.

Narlı, ilkokulu okuduğu köyün adıydı. Gemlik Körfezi’ni süsleyen gerdanlığın incilerinden biri. Marmara Denizi’nin devingen, değişken, zaman zaman da hırçın doğası onda dinginliğin adı olmuştu sanki. Mayıs ayı geldiğinde bu iki huyun buluşmasına tanık olurduk. Ben de ona uyardım bazen, yüzme zamanından çok önce, daha ılınmamış, soğuk denize atlar, birlikte yüzerdik. Komşumuz Muammer teyze, “siz delisiniz!” derdi bize. “Bu mevsimde denize girilir mi, hasta olacaksınız, herkesi üstünüze güldüreceksiniz!” Dinlemezdik. İşin içinde zarar ziyan olmadıktan sonra o da dinlemezdi. Annesi, babası olarak özgür büyüyebileceği bir atmosfer vermeye çalışmıştık ona. O da öyle büyümüş, öyle bir kişilik kazanmıştı. Mantıklı ve kendine yeten… Bazen Muammer teyzenin yerine biz geçerdik, ben ya da annesi. “Yeter!” derdik. Sabahın erken saatlerinden başlattığı deniz sefasına gecenin yarılarına kadar devam ederdi çünkü o günler. Çok da iyi yüzerdi. Narlı doğumlu çocuklardan bile iyi yüzdüğünü anımsıyorum. Uzun, ince yapılı bedeni yüzmeye çok uygundu. Nimpfeler gibi kayıp giderdi suyun yüzünde, içinde, aydınlığında, karanlığında, yakamozların büyüleyici var oluşunda… Dalgaların, damlaların, tozanların gizini çözerek yüzer, yüzerdi… Suyun gizlerini toplardı.

Bir insanın doğup büyüdüğü, bütün gençliğini dağının taşının, köyünün kentinin, hayvanının insanının mutluluğu için harcayabilecek kadar çok sevdiği ülkesini terk etmek zorunda kalması nasıl bir şeydir? Şey midir her şeyden önce? Nedir? Nasıl olabilir, ne gibi nedenler yüzünden? Neyin, kimin gücü, nasıl yeter? Soruların yanıtını en iyi bilen oydu elbet, ama istiyorum ki, bu öyküyü okuyanlar da yanıtlamaya çalışsınlar. Hatta yanıtlamakla kalmayıp öykünün canını okuyan acıyı duyumsasınlar ve anlatsınlar ötekilere, ötekiler de ötekilerle paylaşsınlar… Ah ya, neler söylüyorum böyle! Sanki kendi kendine yeten; ne tanrıdan, ne de kulundan buyruk almayan, futbol maçına, türbeye, tarikata ve pikniğe gitmeyen, erki özünde, özgür Türklerle ve ötekilerle dolu sağım solum. Yok böyle bir şey. Her yanım bomboş.

Birileri uzak bir yerlerden; finans, rant dünyasının “derin” felsefesinden aldığı “icazet”le silahını çekip eşkıyalığa çıkacak ve her şeyi alaşağı edecek. Üstelik alaşağı ettiklerinin gizine erebilecek kapasitesi de yok. Ama hakkını da yememek gerek; iyi bir tetikçi! Vur, deyince öldürecek cinsten. Vuracak, kıracak, asacak, kesecek; altını üstüne getirecek koca bir ülkenin. Zamanı geriye çekecek… Kesilen fidanların yerinden piçleri çıkacak, kurutulan göller bir daha suya doyamayacak, kimyası bozulan bulutlar hep dolu yağdıracak, yaşamdan boşaltılan yerlere ölüm doldurulacak, ormanlar yakılıp bir avuç kül edilecek ve süpürülüp lağım göllerine akıtılacak… Bütün bunlar kurumlaşacak zamanla ve bu kurumların camları ardını göstermeyecek kadar kirlenecek. Pisliğin doğasal getirisi…

Camların ardı hep gizli ve kirli kalacak penceresiz resmi binalarda.

Dildeki güzel kavramların hepsi sözlüklerden silinecek çağrışımları da yüreklerden ve beyinlerden….

Herkes kesilmiş koyun başı gibi bakacak her şeye… Soru sorulmayacak, yanıt beklenmeyecek, yaşam kocaman bir boşluk gibi duyumsatacak kendini.

Bir yanda yazlıkçıların bitip tükenmek bilmeyen eğlenceleri, öte yanda balıkçıların geçim kaygısı… Bir yanda ızgara kokuları, ötede yazlık inşaatlarında çalışan işçilerin karnının beş metreden duyulan gurultusu… Bütün bunların ortasında bir cami, birkaç kahvehane ve sokaklar dolusu kara çarşaflı köy kadınları… Erkekler ya namaz kılıyor, ya çay içerek dar bakış açılarının, kıt bilinçlerinin izin verdiği kadarıyla politika yapıyor, ya da kentlerden gelen varlıklı insanlara çelme takıp günü kurtarmanın peşinden koşuşturuyorlardı. Kadınlarsa bütün gün kapıların eşiğine yığdıkları oturacaklarına çöreklenip sürüler halinde dedikodu yapıyorlardı. Bir de röntgencileri vardı Narlı’nın. Tıpkı diğer sahil köylerinde olduğu gibi, burada da sayıları epeyce fazlaydı. Onları ya kumsallar boyu uzayıp giden kaldırımlarda, ya da denizin kıyısını kaplayan zeytin ağaçlarının dallarının arasında yuvarlak hatlı, yağlı, kaygan bedenleriyle kumlara sere serpe uzanmış, küçük bikinilerinin arasından içeri kumlar, dışarı kıllar sarkmış, kendi hallerinde güneşlenen bakımlı kadınları izlerken görürdüm. Uzay arabasıyla kağnının çarpışması ve bunda kağnının yazgısı, geleneksel yaşantının en ucundan çağdaş yaşantıyla buluşması; kendi eşini çıplak görmemişlerin önüne ansızın çırılçıplaklığın serilmesi; psikoloji, anksieyete, depresyon, melankoli ve şizofreni...

Arabalar geçerdi tozutarak, sineğe sayarak yol boylarındakileri. Çerokiler, mersedesler, spor porşeler… Beş yüz vatlık disco müziğinin bas ve tiz sesleri yayılırdı içlerinden. Köyün dinginliğine ve denizin yumuşak hışırtısına alışkın Narlılı gençlerin kulaklarını zorlar, hatta bazı duyarlı yerlerini tırmalardı. Bir de bronz tenli, şortlu, südyenli, sarışınlar olurdu müziğin yanında, süs gibi otururlardı. Ne gece, ne de gündüz hiçbir şey olmamıştı sanki. Öylesine soylu ve tertemiz(!)… (Tamarzı(muhtaç)dan al dadanmışa ver en iyisi… Kediler miyavlamayı sürdüredursunlar. Nasılsan Narlı’nın Martı Temmuz ve Haziran aylarının toplamıdır.)

Onlardan bazıları yatlarının, o ve arkadaşları da büyük balıkçı gemilerinin güvertesinden, ya da liman kayalıklarından denize atlarlardı. İki çeşit insanın da düştüğü yerde aynı dalgasal halkalar oluşurdu gerçi, ama yine de aynı değildi hiçbir şey. Ne su aynı suydu, ne deniz, ne de devinim… Öyle de olsa büyük bir keyifti bu. Metrelerce yükseklikten kayıp gelen bir bulut gibi suyun derinlerine sızmak… Bir farkla; o zeki bir çocuktu; kesilmiş koyun başı gibi bakmıyordu çevresine. Belki de bu yüzden çok erken yaşta ayrımına vardı toplumsal ayrıntıların. Ayrıntılarda çok şeyler gizliydi. Ayrıntıların pek çoğu ya suya dönüşüyordu hızla, ya da soruya. Denize o yükseklikten atlarken, karın üstü düşmemek gerekiyordu örneğin. Tıpkı bir çivi gibi girmeliydi beden suya. Aslında yaşam için de geçerli bir kuraldı bu. Bu kuralı çok iyi uygulayanlardan biri olduğu için yaşamının her alanında hep en iyi durumda olurdu.

Üniversiteyi bulduğunda ülkesiyle karşılaştı bir başka boyutta. Çivileme sorunlara gömülmüştü. Çıkmazlar vardı ve çoktu ve öylesine kalın ve öylesine sert bir kabuk bağlamıştı ki, oraya dalması o kadar kolay olmadı. Sıvıdan katıya geçmek ne de olsa bir süreç işidir. Sürecin ayağını bastığı zemin de kalın kabukluydu. Herkesin ve her şeyin yarası vardı, gocunup duruyorlardı. Gocunmak ne ki, kuduz köpek gibi sağa sola saldırıyorlardı.

Bunun bir başka nedeni de, toplumun kabuğunu böylesine sağlam yapanlarla onu hırlaya-gürleye koruyanların da işlerini iyi yapmasıydı. Bir düz beş ters… Resim yapanın ressama düşman olduğu bir ülkeyi terk etmemenin koşulu; şiir yazanın şaire, roman yazanın yazara, habercinin habere, heykel yapanın heykeltıraşa düşman olması gerektiğini kabullenmekti. Dünyanın başka hangi ülkesinde görülmüş taşa tükürmek? Yok böyle bir ülke. Oysa taş, sabrın simgesidir. Sağlam duruşun, kararlı oluşun… Bu bağlamda onu büyük ve öfkeli bir taşa benzetirim.

Şimdi yine yaz. Mevsimlerin en devinimlisi. Her şey ısınıyor. Denizler, dağlar, taşlar, bilekler, eller, parmaklar… Sokaklar, pankartlar, savsözler… Burada olsaydı mutlaka yine sıcak bir güneşin altında, ya da örneğin Ağustos gecesinin ay ışığında bir eylemdeydi mutlaka. Üstünde “…ekmek, …özgürlük… kardeşlik …eşitlik…” yazılı pankartın bir bacağı elinde olurdu. Ekmeği, aşı ve bilinci olmayan, ulusal takım gol atttığında öküz gibi böğürerek ortalığı yakıp yıkan sürünün derdi onundu çünkü. Kana bulanan dağlarda kuru ve yavan ekmeğini suya ve kana bandırarak yiyenler, onların yoksulluğundan ve kırımından kendine saraylar yaptıran savaş pazarlamacıları ve piyonları, okula gidemeyen milyonlarca çocuk, erken evlendirilen kızlar, en küçük rüzgârda bile elektriği kesilen kentler, üstüne basılarak ayağı kırılan topal karınca, sokaktan sokağa sürülen işportacılar; Hazreti Ömer örneği, hepsinin vebalini omuzlarında duyumsardı. İşkencedekilerin, oy sandıklarında kandırılanların, tutukluların ve hatta tutsakların özgürlüğü için bir şeyler yapmadan içi rahat etmezdi. Boşuna mı demişti Cahit Berkay;”bir şey yapmalı!” Bir şeyler yapmak demek, bir şeylerin yerini ve biçimini değiştirmek demektir en azından. Bu da bir şeylerin renginde ve biçiminde olanların işine gelmiyordu. Durağanlıktan ve duran şeylerden besleniyorlardı çünkü. Mideyse yedikçe şişen, sonunda kocaman, kıllı ve çirkin göbeğe dönüşen, eli kılıçlı bir organ. Kılını kıpırdatan rüzgârlara bile sallardı onu, ortadan ikiye biçmeye. Bazı darbeler, yaralar alsa da yaz mevsimini unutmazdı. Cide’ye gitmişti bir kezinde! Güneşin tutulması en iyi oradan izlenebilirdi çünkü. Bazen de arkadaşlarıyla Antalya, ya da Gemlik-Fıstıklı kaçamakları yapıp günlerce yüzer, tozar, bedeninin derileri topak topak su bağlayasıya güneşlenir, kaşına kaşına eve dönerdi. Yaz dendi mi bunlar gelirdi çünkü aklına. Bir de midye çıkarmak kayalardan. O da bir Narlı anısı. Ablası ve kız kardeşiyle Narlı’daki liman kayalıklarından midye çıkarırlardı. Kız kardeşinin saçları o zaman beline kadar uzuyordu. Bir gün konu komşudan deniz deneyimli birileri dediler ki, “o kızın saçlarını bir tutarsa midyeler, yanarsınız!” Sonra onunla denemiştik; midye kalabalığına saçlar benzeri iplikler sarkıtmış ve izlemiştik. Midyeler beslenebilmek için ağızlarını (kabuklarını) hep açık tutarlardı. Bir şey dokunduğunda besin sanarak yakalamak için kapatırlardı. Yüzlercesi bu işi aynı anda yapardı. Komşumuz haklıydı. Düşünmesi bile kötü! Neyse… Çıkarıp topladıkları midyeleri önce haşlar, sonra da midye tava yapardık. Nefis bir ziyafet verirdik kendimize.

Olsun; her ne kadar canımız pirzola, biftek çekse de biz midye tavayla da doyardık. Ülkemizin midyesi de ne çok lezzetlidir, yiyen bilir, tanrıya şükür; kaza ve kader ondandır… Pirzola, biftek de…

Evimizin terasındaki el emeğim, ahşap gölgeliğim, onu hışırtılarıyla renklendiren asma yaprakları, gecenin özlem yerinde hüzünle ötüşerek onun çaldığı flüt sesine kavuşmaya çalışan gece kuşları, öğlen ve ikindi güneşleri, gölgelikteki bir ayağı kırık yer sofrası, topraktan aldığı kokusunu evin terasına kadar taşıyan hanımelinin burulmuş bir iplik gibi uzayan gövdesindeki hüzün… Bütün gece veremli, astımlı, bronşitli hastalarını insanlığa adadığı yüreğindeki sevgi, acıma, yardım duygularıyla iyileştirmek için çırpınırken aşırı yorulur, uykusuz kalır, eve geldiğinde bir iki atıştırır, sonra bu kameriyeye çıkar; asma yaprağının hışırtıları, ezan sesleri ve sokağımızın çocuklarının bağrış çağırışları arasında mışıl mışıl uyurdu.

Şimdi, şu an yine ezanlar okunuyor, çeşitli minarelerden çıkarak birbirinin içine gire gire, hasta, yaşlı, bebek, çocuk, vardiya işçisi demeden, saygısızca… Yeğni bir rüzgâr da var, çılgıncasına üzüme durmuş asma yaprakları hışır hışır… Ama uyuyan, yorgun bir doktor…

yok.


Bir şeyler yapmayı düşündükleri, yapmaya kalkıştıkları, yaptıkları için yüzer yıla mahkûm edilen doktorlar ülkemizi terk etmek zorunda kaldılar çünkü.

Çırpına çırpına can veriyor vebali olanlar.



POST

“Bak, Hoca, cennet gibi bir yerdesin. Her Hocaya nasip olmaz Narlı gibi sayfiyede görev yapmak. Daha ne istiyorsun!...”

Az önce denizdeydi. Kaymakamlık jipi okulun önünde durunca fırlayıp çıktı, şortunu giydi, koşarak geldi, Kaymakamdan bu sözleri duydu. “Hoca” diyordu. Öğretmendi oysa. Ağustos sıcağı derisine yapışan tuzu kurutup bedenini çarmıha geriyordu. Okulun bahçesindeki büyük çam ağaçlarının dallarında görünmeden ötüşen çekirgelerin sesi tutmuştu her yanı. Kulağında Kaymakam ve çekirgeler, önünde jipin ani devinimiyle oluşan toz toprak bulutu… Beton duvarın üstüne çöküp derin düşüncelere daldı. Bir süre düşündükten sonra içeri girdi, eşi ve çocukları komşulara gitmiş olmalıydılar. Zaman zaman düşlerini, düşüncelerini yazdığı defterini alıp yeniden dışarı çıktı. İki çamın arasına gerdiği hamağa uzandı. Yazmaya başladı: “Uzun yıllardır o köy senin bu köy benim, çırpınıp duruyorum. Devletle ilgili düşüncelerim Kaymakamlarla Müfettişlerin armağanı. Köylülerle ilgili olanlar da köylülerin. İyi değil hiçbiri. Düşlerimi tükettiler. Güzel anılarım da oldu elbet… Hem tek tek insanlarla alıp vermeyeceğim yok. Onların hepsi bir koronun solistleri. Şefin çubuğuna bakıyorlar; oyna deyince oynuyorlar, vur deyince öldürüyorlar.”

Yeğnice esen Marmara rüzgârı terleyen bedenini soğutunca rahatladı. Uzadı gitti karmaşık düşüncesi delisi çok Orhaneli’ye: “ Bana yakın, uygarlığa uzak Eskidanişment köylüleri yüreğimin güzel konukları. Onları yazmalıyım. Hep kötü anılmalarını istemem elbet. Güler yüzlü, inci dişli Hasan Akdeniz’i öykülemelim örneğin. Biraz da yoksulluğunun bile ayrımında olamayacak kadar akıllı geçinen milliyetçi, dindar, partizan Kile Kamet mikrobunu…”

Sonra birden kılı kırk yararak yazması gerektiğini düşündü. Yeni yeni tanışmaya başladığı yazın dünyasının istemlerini…

“Konu köyden ama, yazma biçemi kentten olmalı, yoksa tefe koyar, bu öyküyü de “köylüdür,” biyokimyadan, ekonometriden, metinler arası ilişkiden anlamıyor diye yayınlamazlar.”

Birden kendine yabancılaştı, öteki oldu. Yazdıklarıyla bütünleşti, öbürü oldu. Kapıp koyuverdi kalemin dizginlerini: “””“Köyü yaşadı, kanına girdi havası, suyu, ekmeği. Köylüler bit gibidirler zaten, tanışıp kanına girmedikleri yoktur yeryüzünde. Öyle çok yaşadı ki onları… Çocukları küçüktü örneğin, iyi beslenmeleri gerekiyordu. Köy yerinde olmasına karşın yumurta bulamıyordu. Parayla da alamıyordu, parasız da. Orhaneli pazarına götürüp orada satıyor, köyde burnunun dibindeki biricik öğretmenlerine vermiyorlardı. Çok iyilerdi çünkü ve umarsız. Parayla vermeye kıllı, kırışık yüzleri yetmiyordu, parasız vermeye de hemen her zaman tamtakır keseleri.

Bunun ne önemi var ki?… Yok. Gerçekten yok.

Başka şeyler yaptılar çünkü!

Çamurla oynamaktan, az yıkamaktan, ayazda, kavurucu sıcakta kalmaktan çocukların ellerinin üstü yol yol çizilmiş, kırışmış, buruşmuş, yaşlı insanların elleri gibi görünüyordu. Kadınlar sebze çuvalı taşımaktan, erkekler pulluk tutmaktan, Orhaneli’nin Bursa’nın uzun, dolambaçlı, bozuk yollarını gidip gelmekten yıpranmışlardı. Bu yüzdendi elbet, köyde çok yaşlı insan yoktu. Hepsi de yaşının üstünde gösteriyorlardı. Kadını, kızı, genci, yaşlısı… Tozlu topraklı köy meydanına toplandılar. Musalla taşının yanına. Öğretmeni askere göndermek içindi bütün bunlar. Aslında asla kabullenmedikleri halde kendilerinden biri gibi, ayrı gayrı gözetmeden. En çok yardım bekledikleri, sürekli olarak yakardıkları Allah’larına açmışlardı ellerini. Bir türlü kabul edildiğini görmedikleri, aslında bunun gerçekleşeceğine de inanmadıkları dualarla yola kadar indirip, tek tek kucaklayarak… Hatta asker harçlığı da vererek.”

Yorulunca kalkıp dağ yoluna vurdu. Öteki ucu ormanın içinde yitip giden kıvrımlı, dik, hatta dimdik… Her yanda kuşlar, börtü böcekler ötüşüyor, sincaplar keyifle viyaklaşıp oynaşıyordu. Ama o hiç birini duymuyor, görmüyordu. Hızını artırarak yürüdü, yürüdükçe terledi, düşündü:

“Şöyle diyorlar: İnsanları anlamadım!

Kimseyi tanıdığımı söyleyemem ben de. Kimse dediğim insan. Canlıların en karmaşığı, en anlaşılmazı.

Dereden tepeden insan, metafizikten, matematikten…

Taştan topraktan, düşüncelerden duygulardan, imgelerden ve genetikten…

Kaypak, çok bilmiş, okumayan, yaşadığı kenti de tanımayan kentlisini anlamak daha güç; ama hiçbir kalıba sığmayan, suyun yüzündeki köpük gibi yaşayan, herkesten çekinen, kimseyi beğenmeyen, karmaşık ruhlu köylüsünü anlamaksa tam anlamıyla olanaksız.”

Herneyse, diye mırıldandı. Narlı’yı kuşbakışı gören kayaların üstüne çıkıp bulduğu bir sekiye oturdu. Sırtını ve bir yanını taşlara yasladı. Bir süre Manzarayı izledi. Sıcak aşağıda, denizin üstünde buram buram tütüyordu. Gemlik Armutlu yolu üzerindeki arabalar avucuna sığacak kadar küçük görünüyordu. Okulunu, öğrencilerini, eşini, çocuklarını görebilmek için epeyce çaba harcadı. Başını ileri uzattı, yana eğdi. Yalnızca okulunun çatısını görebiliyordu. Sonra defterini çıkarıp yazmaya devam etti:

“Hasan Akdeniz adlı hep utangaç duran, genç bir muhtar… İki, üç kişiyi yaralamaktan hapishaneye düşmüş, kısa bir süre yattıktan sonra İnönü’nün affından çıkmış, sağlam bir İnönücü. Sonra Ecevitçi…

Onun muhtarlığına gelinceye köyünün yolu yok. Harmancık yolu aşağıdaki dereden selamsız sabahsız geçip gidiyor. Orhaneli’ye varmak için oraya inilecek, ama arazi çok engebeli; dimdik… Kışın hastalar bildiğiniz çocuk kızaklarıyla yola indiriliyor, çok komik bir görüntü oluşuyor her kezinde. Hasta inim inim inlerken, kızağı yönetenler gülmek zorunda kalıyorlar. Bazen hasta kızaktan düşerek karlara karışıyor, hatta gerçek bir kayakçı gibi kayıp ta aşağılara kadar gidiyor, bazen de bu kahkahalar arasında ölüyor.

Eşekler ve onlar için fazlaca önemi olmasa da yol yapılmalı! Bir ucu cennete, diğer ucu cehenneme giden bir yol.

Öğretmen de işbaşında. Ama Kile Kamet burnunun üstünde dimdik duran kılı bile aldırmıyor. Kıllı burun bir mikrop! Tarlasının birazını yola vermesi gerekiyor diye afrasına tafrasına doyum yok. Aslında afra tafra falan da değilmiş onunki, düpedüz vicdansızlık, umuculuk. Köylüde para yok, tarlanın karşılığında Kile Kamet’e verilecek, onda da izin… Ne öğretmenin yalvarıp yakarması işe yaradı, ne de Kaymakamın çabası.

Sonundan Hasan Akdeniz, söyleyin ona, aşağı gelmesin, diyerek bekçi tüfeğini omuzladı, dozeri karşılamaya gitti. Gerçekten delikanlı bir adamdı, bunu herkes biliyordu.

Kile Kamet gitmedi, burnunun üstündeki kılı da götürmedi, yol yapıldı.

“Dağlar yemyeşil orman Orhaneli’de, köylerin yakın çevresi de. Köylü denen insan daha tüketememiş köyünün çevresindeki ormanı. Ağacı keser ama ormanı korur; iyi bir huyudur.

Ormanı korur çünkü o kendindendir. Ama yabancıyı kolayına sevmez, korumaz.

İnce ince bakar sağına soluna; sağı solu var mı diye.

Sağında bulur göstermelik benimser, solunda bulur dedikodusunu yapar.”

O günler yolu da yoktu Eskidanişment’in, ulaşım aracı da. Bugünler yolu var, başka da hiçbir şeyi yok. Çünkü en sonunda “taşımalı eğitim” diyerek okulunu ve öğretmenini de elinden aldılar. İmama kaldı bahtı kara köhne köy, başa döndü yeniden, iki yüz yıl önce kurulduğu ve Osmanlı’nın sürgün danışmanlarına ev sahipliği yaptığı günlere…

Yolun yapımıyla ilgili sözlerini tamamlamalı:

“Ulaşıma açıldığı ilk gün, ivedi olarak doktora ulaştırılması gereken hasta kimdi dersiniz?

Nereden bileceksiniz, tanrının işi gibi bir şey çünkü.

Muhtar Hasan Akdeniz mi?

Öğretmen mi?

Kile mi?


Hiçbiri.

Kilenin onyedi yaşındaki kızı.

Orhaneli’ye telefon etmek yetmedi muhtarın odasından, taksiciler köyü biliyorlar çünkü, yolu yok diye gelmek istemiyorlar.

Hayır, dediler, yol dün akşam ulaşıma açıldı.

Gelip kızı apar topar götürdüler.

Yarım saat daha gecikmiş olsaymış yaşamı tehlikeye girebilirmiş. Doktorların demesi…”

Yazının kalıcı olmasının nedeni yaşamın içinde. O günü yazıyorsun aradan çok zamanlar geçmiş, ama toplumsal yaşam, politika ve onun sonuçları değişmemiş. On yılda, yirmi yılda değişenler de yazına öyle kolayına girebilecek kadar yer edemiyorlar yazıncının düşün ve hayal dünyasında. Ama şu çok önemli:

“Askere yolladılar öğretmenlerini.

Ne çok insan yerine koymuşlardı! Bilgisine, kültürüne, eğitimciliğine saygıdan mı?

Her birinin bir parça payı var elbet, ama yine de tam olarak öyle değil.

Kendi geleneklerini korumak ve varlıklarının bir kez daha ayrımında olabilmek onlar için çok önemli. Ben varım ve bakın neler, ne güzellikler yapıyorum, diyebilmek için.

Kahvede çayı veresiye içerim, ama benim köyümden, bana sarılarak ayrılan öğretmenin cebine “asker harçlığı”nı da koyarım, ondan sonraki çaylarımı yine kahvecinin kirli, kırışık, buruşuk, hileli defterine yazdırırım.”

Avucuna tutuşturulan iki bardak çay parası, almamazlık etmesi nedeniyle yere düştü. İkisi de, uça uça yere doğru inerken yalpalayan kâğıt paranın düşüşünü gördüler.

Öğretmen çok utandı.

Köylü çok gururlandı. Hatta biraz da böbürlendi.

Param var, avucuna sıkıştırarak verebiliyorum, almak istemiyor ve onu yere düşürüyor, utansın! (Utanıyor.)

Gururlanayım. (Gururlanıyor.)

Eğilip yerden almak öğretmene düşüyor, alsın ve onu da herkes görsün.

Çetrefil bir ruh hali. Çeksen kopar, itsen yamulur. Okşasan şımarır, şımarmaktan öte, sözü, bilgiyi kendine; suskuyu sana bırakır. “Sen bilmezsin öğretmenim…” diye başlayan tümcelerle konuşanları öyle çok ki…

Sıkışır kalırdı bazen. Yapılana sert tepki vermesi gerekiyordu çünkü çoğu zaman. Kolayına kırılıp dökülürdü her şey. Kalp malp, kol mol kırılınca yen içinde kalmazdı. Öcünü dedikodu üretmekten gelen gücüyle alırdı:

Öğretmen çocuklara yumurta aşısı yapıyormuş.

Köylünün birinden tarla kiralayıp buğday ekmişti. Bir dolu bir dolu ki, köylüler Allah’a yalvarmaktan bitkin…

Dolu yağışı durur durmaz herkes tarlasının başına koştu. O da… Yüreği ağzında. Uzaktan baktı, tarla komşusu, sağcılığın yalnızca birazcık, bir gıdımcık da olsa yararlanmak olduğunu bilecek kadar sağcı ve dinin ne işe yaradığını bilemeyecek kadar dedikoducu Kile Kamet orada. Gözlerine inanamayarak yaklaştı, tarlasının yalnızca bir köşesine değmişti dolu. Oysa Kile Kamet’in bir deste bile alacağı kalmamıştı tarladan. Çamura batırmıştı dolu başaktaki buğdayı.

-Allah’ın sevgili kuluymuşsun be hocam!

-Öğretmenim, diyecektin…

-Evet… Öğretmenim…

-Yerlerimizi mi değiştirdik şimdi, rollerimiz mi?

-Nasıl yani?

-Hani; sen komünist, ben Allah’ın sevgili kulu…

Afalladı, kafası karıştı. Bütün köylüler gibi onun da kafası hep karışıktı. Durdu, baktı derin derin… Gülümsedi neye gülümsediğinin ayrımında olmadan, alaycı. Hep konuşurdu oysa, söylerdi ağzına genleri sakınmasız, ama gün geldi yaladı tükürdüklerini.

-Öyle mi oldu? Yok canım, onu demek istemedim, o olmaz, şey olur…

Allah’ın her Salı günü Orhaneli’nin pazarıydı. Muhtar Hasan Akdeniz içi boşmuş gibi görünen el çantasını alır, giderdi. Gitmeden önce, mutlaka tavuk kümesi okul lojmanının kapısını tıklatıp öğretmene Orhaneli’den bir gereksinmesi olup olmadığını sorardı. Zaman olurdu ki, şunu şunu al diye liste tutuştururdu öğretmen eline. Alır, yolçatıda iner, sırtlar, kan-ter içinde getirip teslim ederdi.

Her Salı…

Bu onun geleneğiydi; köylünün değil.

Aradan şunca zaman geçmesine karşın biraz daha yoksullaşarak biraz daha dindarlaşan köylülerin ve onlara koşut olarak futbol ve millet sevgisi (biraz daha) artan kentlilerin yaşamını ciddi ve olumlu anlamda etkileyecek düzeyde değişen fazla bir şey yok oralarda, buralarda.

Yazan da…

Post var, post kavgası, postşinist, postmodernist, falan, filan… Din, iman, linç ve kan, biraz millet, biraz vatan..

Bunları anlamak öyle kolay mı?

Üstelik bir de yazması var değil mi? “Allı da yazma başında…””””

ALGÜL’ÜN SON TANGOSU

O bir kadındı, kızlığını kimin aldığını tam olarak bilmiyordu. Umran Kardeşlerin en küçüğü mü, en büyüğü mü? Öyle ya da böyle, bunun üçü için de önemi yoktu. Ona gelince, bir “Kutsal Bakire” kadar pişkindi. Sanki ne “küçük kardeş”i tanımıştı, ne de bir başkasını; el değmemiş ter-ü taze…

Gerçek şuydu ki, o artık el değiştirmiş ve bir çapkının, yani büyük kardeşin tutmalığı olmuştu. İlk anda, küçük kardeşin bunu kabullenemeyeceği düşünülse de, öyle değildi. Geleneksel aile terbiyesi(!)nin gereği olarak gıkını bile çıkaramazdı. Kaldı ki, buna gerek de yoktu. Ha abiden artmış, ha küçük kardeşten; ne önemi vardı… Kadın, her yerde kadındı ve Gülşen’de de bol bol bulunurdu. “Elini uzatsan ellisi, ellisi değil tellisi,” yeter ki paran olsun.

-Hani eşinden ayrılacaktın, hiçbir devinim göstermiyorsun? diye sordu Kel’e. Sesi sevişme yorgunluğunda nemli, yılışık ve bir o kadar da umsuktu.

Aralarında tam yirmi yaş vardı. Algül’ün az hırpalanmış, taze, diri, düzgün ve sırtüstü yatmış bedeninin yarısını; Kel’in çok kullanılmış, kart, pörsük, soluk, çizgili ve göbekli bedeni kaplamıştı. Yarı baygın, ıslak, nefes nefese ve yüzükoyun... İki çıplak bedenin birbirinin üstüne binmiş çığlığından artan bu soru bütün keyfini kaçırmıştı. “Otel kadını soru da mı sorarmış otel erkeğine, bu nerede görülmüş! Kahpe!”

-Yaşamından hoşnut değil misin?

-Böyle sürecekse...

-Neyin eksik?

-Onurum, gururum... Bunu neden tam olarak orada ve aynen böyle söylediğini, onu yazan ben bile anlamış değilim. Kimbilir belki de onur, gurur denen şeylerin bir başka tanımı da vardır. Bir “Algül tanımı”.

-Hah, ne saçma!

Böyle söyledikten sonra ansızın gülmeye durdu Kel. Burnunu tüy yastığın yumuşaklığına gömmüş, bir eliyle de Algül’ün küçük, dik ve nemli memelerinden birini avuçlamıştı. Öylece güldü, güldü... Gülerken sarsılan bedeniyle birlikte kasılıp açılan parmakları avuçlarını biçimlendiriyor, avuçları taze memeleri bir pompa gibi sıkıp gevşetiyordu. Oysa Algül’ün bilmediği başka şeyler vardı. Örneğin en az iki kez boşanmalıydı Kel. Çünkü Algül’den başka iki kadına daha sahiplik yapıyordu ve o yalnızca birini biliyor, ondan da boşandığını sanıyordu. Gülmesinin nedeni bu olsa gerekti, bu burgaçlama gizem. Üstelik onun havası da, afrası, tafrası da bambaşkaydı. Kabadayı meclislerinde ve içkili söyleşilerde racon kesmek adına böylesine dehşetli bir gerçeğin sahibi olmanın gururuyla konuşuyor, her fırsatta bir punduna getirip büyük bir gururla, böbürlenerek anlatıyordu onunla ilişkisini. “Körpe bir bedene basmak...” diye tanımlıyordu sevişmelerinin özetini. “Basmak...” Onun dilinde; “kocaman bir y...ğı daracık bir a..ğa zorla sokmayı başarmak…” Gerçekte her şey tam olarak böyle miydi, yoksa yalnızca diline mi düşmüştü, bilinemezdi. Öyle ya da böyle, her iki durumda da üstün ve egemen olmanın çıldırtıcı hazzını duyuyordu. Orgazmdan çok daha güçlü bir hazdı bu. Eşlerinden resmi nikâhlı olanı Gülşen’de, imam nikâhlı olanıysa Büyük Gülşen’de oturuyordu. Üstelik onların ikisiyle de davullu zurnalı düğünlerle evlenmişti. Ama iş Algül’e gelince, sanki küpün dibi çıkmıştı. Aslında onunla evlenip evlenmeyeceği konusunda bir şey söylememiş, söz de vermemişti. Gençti, güzeldi, hayranı olduğu yemyeşil gözleri, beynini zonklatasıya zevk aldığı daracık ve sıcacık bir a..ı vardı, evet ama onu eş olarak kabul edebilecek kadar kişilikli bulmuyordu. Bazen de bunun tersi bir psikolojiye kapılır, onun yanında soluk kalacağı korkusuyla bungunlaşırdı. Dahası kendisinden önce küçük kardeşiyle birlikte olduğunu da biliyordu. Bütün bu nedenlerle ona güvenmiyordu. Yalnızca enine boyuna kullanabileceği ve bununla bol bol övünebileceği bir tutmalığı, bir başka gurur kaynağı olabilirdi. Ne ki Algül, ne içinde bulunulan koşulları ne de kendisinin nerede, nasıl durduğunun ayrımında olmadığı için umutluydu. Gençliğine, güzelliğine ve yataktaki becerilerine güveniyordu. Bir de Kel’in iç yüzü görünmeyen ilgisine... Bu da Kel’in süregelen başarısıydı. Hep gizemli görünüyordu. Bütün bu nedenlerle ondan böyle bir yanıt alabileceğini düşünmemişti, beklemiyordu. Uykudayken yüzüne su serpilmiş gibi oldu, şaşırdı, sustu, yeşil yeşil ağlamaya durdu. O ağlayadursun Kel duşunu alıp kendini yenilemiş ve çekip gitmişti bile.

Hotel Nataşa, Algül’e kalmıştı.



Dışarıda sonbahar renginde bir lodos vardı. Her şeyiyle yarım kalmış Gülşen’in altını üstüne getiriyor, önüne geleni, eline geçeni öteye beriye fırlatıyordu. Özellikle gökyüzüne duaya açılmış ellere benzeyen demir filizlerine bir biçimde iyi tutuşturulmamış merdiven üstü örtülerini, ahşap çatıları, inşaatların tahtalarını, Anadolu alışkanlığı olarak teraslara serili yer minderlerini önce gökyüzüne kaldırıyor, sonra da bulabildiği arabaların üstüne, evlerin camına, caddelerin, sokakların ortasına çarpıyordu. Her yan tüye, yüne, çula çaputa kesmişti. Her yanda, yerde, gökte tahta, demir parçaları, beton kırıntıları, plastik boya kutuları, tenekeler, naylon torbalar, pet şişeler vardı. Gülşen depremden çıkmıştı sanki. Ya da bir Moğol saldırısından artakalmıştı. Lodosun kökünden sarstığı, otelin bahçesindeki çınar ağacının yaprakları öteye beriye sallanıp odasının camına çarpıyor, büyük bir gürültü çıkarıyordu. Önce bir süre pencereden dışarıda olup bitenleri izledi, çınar ağacının devinimlerini inceledi; sonra yatağın üstüne oturup Kel’in verdiği yanıtı ve aldırışsız çekip gitmesini düşündü. Yeğni bir öfke rüzgârı esti yüreğinde, rüzgâr giderek büyüdü ve sonunda tıpkı dışarıyı yakıp yıkan lodos gibi bütün benliğini kaplamaya, sarsmaya, hırpalamaya durdu. Yüreğinin içi yapay duygu kırıntılarına, eksik, yanlış, birbirinden kopuk düşünce halkalarına kesti. Beyni soru parçacıklarıyla, dilek kırıntılarıyla, pişmanlık, öfke, iğrenme duygularıyla doldu. Kapının altından üstünden içeri leş gibi nataşa kokusu geliyordu. Daha fazla dayanamadı, kalktı, giyindi, elini yüzünü yıkadı. Tam çıkacakken içini parçalayan öfkesine dayanamayıp ansızın boşanan gözyaşlarıyla birlikte yatağın üstüne yüzükoyun uzandı, hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Lodos esti, o ağladı. Her nasılsa ağlarken Gül’ü anımsadı. Gül’ü ve Esmer Adam’ı... Gül körpe bir gülfidanı gibiydi daha. Az önce nataşa karanlığına gömülen Kel’in bir küçüğü olan Esmer Adam’sa tıpkı ağabeyi gibi kart, yüreksiz ve kaba bir zampara... O da bir nataşa avcısıydı. Gülden önce de, sonra da böyle olan biriydi. Kısacası zamparalıkta ikisinin de birbirinden geri kalır yanı yoktu. Birden ve her nedense ilk kez, Gül’ün de öbür zamparanın tuzağına düşmek üzere olduğu dank etti beynine. Üstelik o tuzağı Gül’e kendisi kurmuştu. Onu öylesi bir karanlığa iterken asıl kendisinin ne büyük bir karanlıkta olduğunu düşünmesi gerekiyordu. Gül’ün karanlığından çok daha karanlıktı oysa kendi karanlığı. Nataşa otelinin sperm, aybaşı kanı, kirli bez, birbirine karışa karışa çürümüş parfüm ve acı ter kokan odasında derin bir kuyuda gibi duyumsamaya başladı. Kuyunun kıyıları üstüne üstüne geliyor, kuyu hızla daralıyor, daraldıkça kan damlatıyordu başına gözüne. İrinli kan... Kuyu daraldıkça göğsü sıkışıyor, nefes alması güçleşiyor, gözleri alacalanıyordu. Bunalmıştı. Ansızın, büyük telaşla kendini yatağın üstünden yere attı. Gözü ilişince telefona sarıldı. Gül’ü arayacak ve olup biten her şeyi anlatacaktı. Hem kendi başına gelenleri hem ona nasıl bir tuzak kurduklarını hem de bütün bunların nerelere varabileceğini... Her şeyi, bir bir anlatacak, özür dileyecek, o adamdan kurtulması gerektiğini söyleyecekti. “Ben düştüm, sen düşme, yol yakınken dön!” diyecekti. Numarayı çevirmeden önce Kel’in armağanı olan saatine baktı. Gece yarıyı geçmişti. Gül çoktan uyuyor olmalıydı. Ablasından, Kel’den ve Esmer Adam’dan uzakta; onların ne kadar kirli, kurnaz, acımasız, çıkarcı insanlar olduklarından habersiz; dağların dorukları kadar aydınlık, bir gelincik kadar yepelek, yavru bir ceylan kadar saf ve temiz, sıcak yatağında uysal bir kedi gibi mışıl mışıl... Eğer o Esmer Adam’ın tuzağından kurtulamazsa tıpkı kendisi gibi kim bilir başına neler gelecek, ne büyük hayal kırıklıkları, ne büyük kötülükler, yıkımlar yaşayacaktı. “Aman Allah’ım!...” diye ciğerini parçalayan bir çığlık attı. “Yoksa geç mi kaldım!”diye geçirdi içinden. “Yoksa o da benim gibi!...” Başındaki saçlarının, bedenindeki ince, sarı tüylerin tümünün ayağa kalktığını duyumsadı. Her saçının, her tüyünün dibi diken batmış gibi acımaya durdu. Derisi diken diken olan bedeni tir tir titremeye başladı. Ağzı kurudu, boğazı tıkandı, başı döndü. ”Aman tanrım!...” Kendi çığlığını duyunca uykudan uyanmış gibi oldu. Yeniden telefona sarıldı, yeniden saate baktı; çok geçti. Belki de geç olan yalnızca gecenin bu saati değildi, her şey için zaman çoktan akıp geçmiş, geçerken geç kalındığı için yitirilmemesi, korunması gereken bir sürü değerli şeyi de taşkın akan, bulanık bir sel gibi taşa kayaya çarpa çarpa süpürüp götürmüştü. “Gerçekten geç mi kaldım yoksa? Nasıl yaptım bunu, bu kadar büyük bir kötülüğe nasıl alet oldum! Nasıl kıydım o narine; neyin adına? Değer miydi? Hem o benim kardeşim değil miydi, nasıl bunca düşüncesiz ve acımasız olabildim? Onu kıskandım mı yoksa? Yoksa ben, her şeyi yalnızca kendisi için isteyen, bu yüzden kardeşini bile gözden çıkarabilecek kadar bencil, iğrenç biri miyim? Öyleyim elbet! Hem bencilim hem de iğrenç! Çünkü bir orospuyum. Bir alçağım! Bunu kendime bari olsun açıkça söyleyebilmeliyim. Üstelik gerçek orospular bile, peşpeşe iki kardeşle yatmazlar. Ben bunu da yaptım. Hiç değilse o benim durumuma düşmemeli. Gül!...” Ölümcül pişmanlığın pençesinde kıvranıyor, yanıp tutuşuyordu. “Yarın...” dedi kendi kendine. “Yarın erkenden, ilk işi olarak... Aman kızım, demeliyim ona, aman ha! Eğer hala bir şeylerini yitirmediysen ya da hala koruman gereken bir şeylerin kaldıysa, kurtul o yılan dilli, hain ateşten, kurtar kendini! Yanma! Ateşi bilir misin, hem de hain olanını; inadına yakar içini. Ateşten öte yakar, yüzüne yapışır acısı, çıkmaz... Yüzün yana yana dolaşırsın ömrünce, kıpkırmızı... Hiç kimseler ayrımına varmasa da, göremese de, sen hep görürsün, göre göre, onunla birlikte yaşarsın. Sen onda, o sende. Ben yandım sen yanma Gül! Ne olur, yanma kardeşim!” Çığlığında mayaladı umudunu, dönüşsüz yolları tüketti içinde; kararlıydı.

Düşündü, konuştu, ağladı. Karanlığın çığlığını, nataşaların para ve gençlik kaynaklı beyinsel yeteneklerden yoksun, yüreksel duyarlıklardan uzak, çılgın sevişme törenlerinden taşan kahkahalarını, kösnüyle iç geçirmelerini, inlemelerini, otelde gezinen karanlık insanların ayak seslerini dinledi. Sanki bir hayvan ahırındaydı. Hayvansal böğürtülerle doluydu ahır. Ne yaptıysa dindiremedi yüreğini yıkıp geçen hüzün selini. Yatıştıramadı öfkesini, acısını. Dayanamadı içinin çıldırtıcı baskısına, hızlı hızlı pardösüsünü, ayakkabılarını giyip kendisini dışarı attı. Daha dış kapıya varmıştı ki, iri yarı bir adamın önüne dikildiğinin ayrımına vardı. Kocaman bir karanlık gibiydi. Arkasından vuran sokak lambasının ışığında gür saçları, geniş omuzları, ileri geri salınan iri elleri sararmış uzun boylu adam,

-Sen çalışmak? diye sordu ivedi. Nataşalarla böyle konuşurlardı ya.

-Ne? diye karşılık verdi Algül. Duymamıştı. Düşünmeye de zamanı yoktu. Öylesine, yanıtlamak zorundaymış gibi söylemişti. Korkmuştu. Titremesi iyice artmış, neredeyse düşecek olmuştu. Zaten kısa olan boyu daha da kısalmıştı. Yüreği ağzında koşup hızla uzaklaştı adamdan.

-Ne biçim gözlerin var öyle, ne kadar güzel! Kısa süre göz göze gelmişlerdi ve ışık karşıdan vurduğu için Algül’ün gerçekten özel olan, kendine özgü bakan gözlerini görmüştü.

Yeşildi gözleri. Çekiciydi. Ya da kimilerine göre alabildiğine soğuk göründüğü için iticiydi. Ne ki bu kez yeşilden çok, bakışlarına çöken hüzün gölgeleri yüzünden griymiş gibi görünüyorlardı.

-Defol! dedi bir hayli yol aldıktan sonra. Adam onun bu sözlerini duymamıştı bile.

Aynı hızla otelden uzaklaştı. Otelin bulunduğu büyük caddeden küçük, ağaçlı bir sokağa daldı. Lodos sonbaharın kuru yapraklarını hışımla sağa sola itiyor, önüne katıp koşturuyor, oradan oraya sürüklüyordu. Ceryan, telefon telleri birbirine çarpıyor, zaman zaman göz kamaştırıcı kıvılcımlar saçarak vın vın ötüyordu. Nereye doğru, ne kadar gittiğinin bilincinde olmadan o sokak senin, bu sokak benim koşuyor, koşuyordu. Terlemişti, yorulmuştu. Ansızın kuytu, ıssız bir bahçede olduğunun ayrımına vardı. Durdu. Sağına soluna bakındı Sokak lambalarının uzaktan aydınlattığı loş bahçede bahçenin ortasında içi su dolu, küçük bir havuz vardı. Kafasının içi bomboştu. Hiçbir şey düşünemiyordu. Yalnızca suyun kendisini çektiğini duyumsadı. Çırılçıplak oluncaya kadar hızlı hızlı soyundu. Bedenini yavaşça, yüzünde kuru yaprakların öteye beriye yüzdüğü tir tir titreyen suyun serinliğine bıraktı. Yaprakları öteye beriye yararak yüzdü, yüzdü... Yüzdükçe suyun, kirletilmiş gibi duyumsadığı bedenini, ruhunu temizlediğine inanarak rahatladı. Akşamdan beridir çevresini kuşatan, canını sıkan, nefesini kesen hiçbir şey umurunda değildi artık. Bu rahatlıkla havuzdan çıkıp, sıcak esen lodosun okşamasına bıraktı bedenini. Çevrede in cin top oynuyordu. Bir süre havuzun kıyısında çırılçıplak oturdu. Sonra yavaş yavaş giyinmeye başladı. Lodosun hızı azalırken tan yeri ağarmaya başlamıştı. Dünyanın doğusundan şavkıyan ışık, dünyayla birlikte Gülistan’ı, Gülşen’i ve onun içini de aydınlatıyordu. Düşündüğü tek şey vardı: Bir an önce Gül’e ulaşmak. Ulaşmak, yaşadığı, içinde bulunduğu her şeyi, bütün çıplaklığıyla ona anlatmak, suçunu açığa vurmak, özür dilemek ve onu uyarmaktı. Hatta uyarmakla kalmayıp ittiği bataklıktan çekip alarak boğulmaktan kurtarmaktı. Yoksa her gün biraz daha sperm dolacaktı ağzına.

Böyle böyle düşünerek, ayrımında olmaksızın, rasgele, uzun uzun yürümüş, terlemiş, yorulmuştu. Bulduğu ilk banka oturup önce kent olmak yolunda umarsızca çıpınan Gülşen’in horoz seslerini, sonra yanık yanık okunan ezanlarını, ezan sesine gıcık kaparak havlayan, uluyan köpekleri, daha sonra da açılmaya başlayan dükkânların, işyerlerinin kepenk seslerini dinledi. İyice acıkmıştı. Bunun ayrımına varınca midesinin kazındığını duyumsadı, nedenini bilmese de sersem sersem gülümsedi. Orada bir süre oturduktan sonra kalkıp ana caddeye çıktı. Açılmış olduğunu umduğu bir lokanta aradı. Caddenin iki yanını tarayarak yürürken otobüs yazıhanelerinin bulunduğu bir yere çıktı yolu. Bütün gece, özellikle de sarhoşlara kelle-paça, sarımsaklı işkembe çorbası satan bir aşevi buldu, hiç düşünmeden içeri girdi. İşkembe çorbası istedi. “Sıcak olsun lütfen,” diye de ekledi. Terleyen bedeni yavaş yavaş soğuduğu için üşümeye başlamıştı. Üstünde buğusu tüten işkembe çorbasına bol miktarda sirke, sarımsak ezmesi ve acı pul biber kattı, iyice karıştırdıktan sonra kendisini kesen sarhoş bakışlara aldırmadan iştahla kaşıkladı.

Çorbasını bitirdi, lavaboya geçerek elini, yüzünü yıkadı, saçlarını taradı, üstüne başına çekidüzen verirken uzun uzun aynadaki kendisine, etkisinin ayrımında olduğu yeşil gözlerine baktı. Gece otelin kapısında karşılaştığı adamın sözünü anımsadı: ”Ne biçim gözlerin var öyle, ne kadar güzel!...” diye mırıldandı, gülümsedi, “gözlerim gerçekten de güzel elbet” diye ekledi. İçinin derinlerini bir mutluluk esintisi yalayıp geçti. Çıktı, parasını ödedi, hızla dışarı yöneldi, postahanenin yolunu tuttu. Daha birkaç adım atmıştı ki,

-Bayan bayan! diyen bir ses duydu. Döndü baktı. Aşevinde gördüğü iri, sakallı adamdı. Alnı, yüzü kırışık, sırıtkan… “Birlikte gidelim mi?... İster misin?”

-Çüş! dedi. “Deve! Hızla uzaklaştı.

Telefona, sabah namazını zamanından önce kıldıktan sonra, sabaha kadar beklemekten gözleri kan çanağına dönen babası Eyüp çıktı.

-Alo, baba, günaydın, dedi.

Eyüp usta şaşırmıştı.

-Ne!... Algül, sen misin?

-Evet baba benim. İvedisi vardı ya, başka hiçbir şey sormadan babasına,

-Gül yanında mı baba, onunla konuşmak istiyorum, Onu acele telefona verir misin?” dedi.

Eyüp usta şaşırmıştı. Beklediği haberin geleceği umudunda olduğu için yalnızca dinliyordu.

...eyvah fren sesi!... Hem de acı acı... Kaza oldu galiba. Sabah sabah ne kazasıydı... Kameriyemden çıkıp sabah güneşiyle birlikte terasın sokağa bakan ucuna geldim. İşte insanlar da koşuşturuyorlar... İleride, sokağın bittiği yerde iki araba duruyor. Arabaların yanında esmer, zayıf, küçük bir çocuk, yerde!... Neyse ki oturuyor. Topu topu iki yüz metre uzunluğunda bir sokak ve sabahın en tenha zamanı... Orada küçük bir çocuk parkının olduğunu da herkes biliyor. Gerçi ne yazık ki konulmuş bir uyarı tabelası yok, ama yine de bu küçük sokakta bunca hız!... Helal olsun!

Telefon susmuş, Eyüp Usta umsuk olmuştu. Algül Gül’ü telefona istiyordu.

Akşam Gül’ün kendisi değil, ama haberi gelmişti. Gül evde yoktu. Esmer Adam tarafından kaçırılmıştı. Ya da kaçmıştı. Bir daha da bu eve dönmeyecekti. Onca dil dökmelerine, yalvarıp yakarmalarına karşın yaptığı bu hatayı affetmeyeceklerdi. Ne Eyüp Usta ne de Feyza Hanım... Özellikle Feyza Hanım... O, Algül’ün düşmüş olabileceğini, Gül’ün de düşürülebileceğini duyumsadığı halde, aymazlığından silkinip üzerine gitmediği, duyumsamasını bilgiye dönüştürebilmek için önemli bir çaba göstermediği, hatta bütün bu duygulanımlarını Eyüp Usta’ya da anlatmadığı için kendisini de affetmeyecekti.

Üstüste binerek çığ gibi büyüyen bu nedenlerden ve başlarına gelen son olaydan ötürü hüngür hüngür ağlarken, bir yandan da ağıt yakıyordu Feyza Hanım. Ölmüş sayıyordu Gül’ünü. Onu ablası Algül öldürmüştü. Öyleyse o da ölmüştü. Bir anda iki ölü! Her şey apaçık anlaşılıyordu. Demek ki Algül’ün Umran Kardeşlere yem olduğu da doğruydu. O kadar doğruydu ki, Gül’ü de onlara yem etmişti. O etmişti, ablası, Algül!

Fazla bir bilgi de verilmemişti kendilerine. Yalnızca, “kızınız bizde, merak etmeyin...” demişlerdi. Ne bilsinlerdi sabahın bu saatinde nerededir Gül, ne yapıyor, ne haldedir... Başka hiçbir şey bilmiyorlardı. Algül’ün bilmesi gerekiyordu oysa. Ama o da bilmiyordu. Aklı iyice karışmıştı Eyüp Usta’nın. Telefondaki ses Gül’ün sesine de benziyordu, ama Gül’ü istiyordu. Öyleyse o Gül değildi. Kimdi peki? Zaten bütün gece uykusuz kalmış ve acılar içinde kıvranmıştı. Şimdi de böylesi! Karmaşık bir hayal dünyasına düşmüş gibiydi. Algül’ün sesi miydi yoksa? Telefondaki Algül’ün sesiyse, neden Gül’ün nerede olduğunu ya da en azından evde olmadığını bilmiyordu. Gül’ü onlar kaçırmış olsalardı Algül mutlaka bilirdi. Ama “Gül bizdedir,” diyenler de onlardı. Gül neredeydi gerçekte? Gül’ün kokusu bile gelmiyordu. Nedendi, nasıldı? Nasıl olabilirdi böyle bir şey?

-Baba, dedi.” Ne oldu baba, neden susuyorsun?” Birden babasının kendisine kırgın olduğunu anımsadı. ”Biliyorum bana kızgınsın, kırgınsın, hemen şimdi özür diliyorum, ama acele Gül’le konuşmam gerekiyor, uyuyorsa bile hemen telefona çağırır mısın? Lütfen baba! Ona önemli bir şey söylemem gerekiyor. Çok önemli babacığım!”

-Gül evde yok, dedi babası.

-Yok mu?

-Yok.


-Nasıl yani?

-Bunu sen mi soruyorsun!

Dünya bir kez daha hızla dönmeye başladı.

KÂĞIT ANNE

Bir el sokak dolusu…

Kökünden sarsıldı.

Bunu anlatmak istiyor. En büyük hiçliğini …..

Bir el nasıl doldurur koca bir sokağı. O el… Küçücük bir el ne kadar büyük olabilir? İki el kadar?... Beş, on, yüz el kadar?... Değil, bir sokak dolusu.

Bir göz mü yoksa sokak dolusu? Bakanın gözü mü?

Çok uzun, çok geniş, çok derin…

Sokağın eli…

Anne’nin eli.

Bakanın gözü.

En küçük insan oluşumuzun, en büyük göze dönüşü…

Bunu görmek. Onu yaşamak.

Annemin, annenin, annelerimizin, annelerinizin, annelerinin eli …

Çocukluğu girdi içine. Çocukluğu çıktı gözünden. Bahçe Kafe’nin kapısının dışında sokak ağdı yüreğine anneyle, rüzgârla. Kedi geçti, o durdu, sokak geçti, bakışları söndü. Gözbebeklerinde eli kaldı Anne’nin ya da gözbebekleri elinde kilitlendi.

Irgalanarak yürüyordu. Zayıf bir yulaf otunun rüzgâr önündeki hali… Kedi de durdu. Kedinin gözleri büyüdü Güney’in fotoğraf makinesinin merceğinde. Duran arabaya yaslandı yulaf. Belki de mor sümbül yayla çayırında. Yulaf ölü, mor sümbül ölü, Bursa ölü… Sokağın içi ölü dolu. Cenaze İşleri Yapılır… Tabutlar akıyor öteye beriye ve ölü şöförler sürüyorlar Cenaze Arabalarını. Islık çalıyor bir Zürafa ve umursamıyor sokağı. Eli görmeden, ele dokunmadan, eli duyumsamadan nasıl yürüyebiliyor anlamadı. Böylesine olağanüstü duyarsızlık karşısında başka bir şey yapamadı, düşü, düşüncesi, aklı dondu.

Beş, on metre geçti geçmedi içine pişmanlık düştü. İçi kavruldu. Nasıl umursamamıştı sokağı dolduran kırışık beyazlığı. Ansızın döndü elin avucuna girdi.

Bakkala yüz lira borcum var, diye bir fısıltı aktı sokağın ötesinden beri, berisinden öte… Anadolu’nun, dizaltına kadar uzayan Karslı entari… Çiçekleri solmuş pembe. Yeleğinin iki cebinden biri açıldı; ızvır zıvır ve bozuklular. Oraya bıraktı elindekini. Göğsünden aşağı koluna, kolundan eline, parmaklarına ve Anne’nin cebine aktı yüreği. Sokak, cenaze işleri, arabaları, zürafalar, kedi ve Güney kayboldu. El kaldı yalnızca. Tanrıya ve insanlara ya da insanlara ve tanrıya açılmış bir avuç. El açtıranların, buna neden olanların anasını avradını!...

Mes lastikleri ikide bir ayağından çıkıyor, ucu nakışlı çoraplar kalıyor sokakta, altı ıslak. Kedi ayakları kadar küçük ayakları.

Dede öldü. On beş gün önce gitti. Kaplıkaya’da. Kaldım yalnız. Bakkal yüz lirasını istedi. Yemek?... Yemem. Bir tas sıcak çorba Anne? İçmem. Koluna girdi, yardımcı olayım Anne? Yok Allah razı olsun. Allah duymuş olmalı. Ondan çok razı olacak. Bu Anne’nin duası mutlaka kabul edilir. Nur yüzlü, saf saf saf… Bakan için fark etmez, duysa da olur duymasa da, ister razı olsun ister olmasın. Ama bu durumda Bakan ondan razı değil, olamaz, sokak da olamaz, aslında Anne de, kedi de, zürafa da, cenaze de.. Anladı, kolunu bıraktı, yürüdü, az karayel esti, eğdi büktü, yere yatırdı. Kim vardı arkasında; var mıydı? Yapayalnız mıydı? Arkasında biri vardıysa, onun arkasında kim vardı? Arkası var mıydı Anne’nin? Hiçbir yerde hiç kimse yoktu; ne Allah, ne zürafa ne birileri… Koştu, kolundan tuttu, kalktı, yüzüne baktı. Gözleri…

Yüzüne çok bakamadı, yüreği yetmedi. Kedinin yüzü kadardı. Bembeyaz yarım elma içi. Yerküre… Dünyanın bütün dağları, yolları, ovaları, inişleri, yokuşları, kırılmış fay hatları, çukurları, tümsekleri, hüzünleri, acıları, patikaları, denizleri, okyanusları, gölleri, yaylaları… Küçücük yüzünde kocaman bir dünya, kocaman bir hayat, kocaman bir umarsızlık…

Eli de öyle; elin avucu. Elin biri sürekli bir yerlere tutunabilme derdinde, avucu yok. Diğerinde bir dünya ve bir dünya büyüklüğünde umarsızlık.

Bu sokağın sahibi Bursa; Allahı, Peygamberi, zengini, dini, her şeyi var. Valisi, belediye başkanları, kaymakamları, müdürleri müdürleri, müdürleri… Hepsinin annesi var, Anne’nin yalnızca bir avucu… Açık.

Kocaman kentte bu kadar mı küçük olabilir Anne? Tam da yılbaşı günü. Hindi kadar. Kaç hindiye mal oldu geçen bu gece? Yılbaşı gecesinden kalmalar gözlerini oğuşturarak cenaze olmaya gidiyorlar hızla ve uykulu. Sokağı dolduran küçük Anne’yi göremiyorlar. Bankalar var o sokakta. Adli Tıp var, barlar, kuaförler, müzik evleri, kestaneci, hamamcı… Hamamcı hepsi. Anne yalnız.

O koca gövdesiyle avucunda.

Gözleri oyuldu, her birinin yerinde iki kocaman çukur.

Sordu, Karslı. İşe bak, o da. Ciğerleri de katıldı sokaktaki yangına. İtfaiye gelmedi. Külünü savurdu karayel. Zaten hep böyle olsun istemişti. En kirli yerleri dünyanın ve ülkenin kentler; külünü denizlere, göllere falan değil kentlere serpsinler yaşımının sonunda. Dedi ama, “bir lira vermeyenler cenazeni yaktırmazlar oğul,” diye uyarı aldı Anne’den. Yaktırmayız! diye seslendiler cenazecileri sokağın.

“Din var, doğru, iman var, yaktırmazlar!” diye bağrıştılar.

Anne var, umut yok, istediği kadar yansın, yanayım, yanalım…

Her eline bir ceviz sığar, her cebine birkaç lira, her gözünde bir dünya, yüreğinde evren, avucunda ben, avucu Bursa’da, başında beyaz yemeni, yemenisinin ucu sırtına sarkmış, sırtının genişliği bir karış, boyu bir metre, karayel havada, hava soğuk, üstünde incecik bir entari, kolları birer at kamçısı, sırtında sarısı solmuş yelek, yüreğinde?...

Bilen var mı?

Anne bir sayfa kâğıt, karayelde yürüyen pelür kâğıdı…


Kataloq: 2015
2015 -> Dərs vəsaiti, Bakı, Çaşoğlu -2003 A. M. Qafarov Standartlaşdırmanın əsasları
2015 -> Azərbaycan Respublikası Kənd Təsərrüfatı Nazirliyi Azərbaycan Respublikası Təhsil Nazirliyi Azərbaycan Dövlət Aqrar Universiteti
2015 -> AZƏrbaycan əraziSİNDƏ İBTİDAİ İcma quruluşU
2015 -> АзярбайжАН РЕСПУБЛИКАСЫ ТЯЩСИЛ НАЗИРЛИЙИ азярбайжан дювлят игтисад университети
2015 -> Mühazirə Mövzu: Sertifikasiyanın mahiyyəti və məzmunu. Plan əsas terminlər və anlayışlar
2015 -> Mühazirəçi: T. E. N., Prof. İ. M.Əliyev FƏNN: avtomatikanin əsaslari mühazirə 15
2015 -> Ali təhsil müəssisəsinin Nümunəvi Nizamnaməsi"nin və "Azərbaycan Respublikası Nazirlər Kabinetinin dəyişiklik edilmiş bəzi qərarlarının siyahısı"nın təsdiq edilməsi haqqında Azərbaycan Respublikasının Nazirlər Kabinetinin Qərarı
2015 -> AZƏrbaycan respublikasi təHSİl naziRLİYİ azərbaycan döVLƏT İQTİsad universiteti
2015 -> Mühazirəçi: T. E. N., Prof. İ. M.Əliyev FƏNN: avtomatikanin əsaslari mühazirə 22 MÖvzu: telemexanik sistemləR

Yüklə 5,79 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   24   25   26   27   28   29   30   31   ...   58




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə