Örneklerle



Yüklə 5,79 Mb.
səhifə52/58
tarix31.10.2017
ölçüsü5,79 Mb.
növüYazı
1   ...   48   49   50   51   52   53   54   55   ...   58

HAMBURG’A GÜZELLEME

Teşekkürle başlamalıyım.

Özden ve Nesrin Kaya çiftine bir çift sözüm var. Onunla başlamalıyım: Teşekkürler; davetin gerçekleşmesindeki katkınıza, ilginize, hürmetinize… Hamburg günlerim sizinle çok daha güzeldi. Hele de Nesrin Hanımın günün üç, dört vaktinde sunduğu çayın dem tadı… Dostluğumuzun damağında kaldı.

Teşekkürler;

Sevgili dostlarım Veddel Aktiv’in yöneticisi Francine ve oradaki öğretmenlik yıllarımda çalıştığım okulun müdürü Renate… Değerbilirlik ve incelik göstererek düzenlediğiniz “edebiyat akşamı”na davet ettiğiniz, sanata, sanatçıya saygı duyduğunuz için.

Dokuz-onbeş yaşlarında bırakıp ondokuz- yirmibeş yaşlarında bulduğum öğrencilerim… Bağlama, türkü ve insanlık adlı eğitim çalışmalarımdaki emeklerimin boşa gitmediğini gösterdiğiniz için. Çalıp- söylediniz, saygıyla kucakladınız, hatta bir de akşam düzenleyip onore ettiniz.

Alman-Türk davetlilerim, izleyicilerim… Beni sıkılmadan iki saat boyunca dinlediğiniz, Türkç-Almanca, tercüme v.b sıkıntılara da katlandığınız, sorularınızla terlettiğiniz için.

Hamburg1 televizyonu (moderatörü) program sunucusu Bedo. Sanata, estetiğe ve ince politik yaklaşımlarıma dair çetrefil açıklamalarımı, yapıtlarımdan okuduklarımı Almanca’ya çevirdiğin ve etkinliği gülmecelerinle gülümsettiğin için.

Hamburg Eyalet Meclisi Milletvekillerinden Metin Hakverdi. Hem edebiyat akşamındaki çabamı izlemeye geldiğiniz hem de Hamburg Parlamentosuna davet ederek orada onurlu zamanlar yaşamamıza neden olduğunuz için.

Bir gün Nesrin Hanımın da emeğiyle katılığı bir proje çalışmasının yapıldığı yere gittik. Belli bir mesleği olmayan, ama yetenekli yabancı bayanların yaşamlarını daha anlamlı kılabilmeleri ve mutlu olabilmeleri için, onlara el işi yapabilme ve bundan bir miktar harçlık kazanabilme fırsatı veren bir proje… Nesrin Hanım orada renkli süs toplarına giydirilmek üzere tığ, iğne ve şiş işi yapıyor. İçinde ışık yanan bu topları üstündeki el işi desenleriyle düşünmek ne kadar ilginç değil mi? O projedeki etkin insanlardan ikisiyle tanıştık. Bayan Pavenstedt ve Bay Siemers. Saygı ve ilgi gösterdiler. Ayrıca aynı günün akşamı Mutterland adlı mekânda açılışını yapacakları sergiye ve kokteyle davet ettiler. Orada hem o sanatsal ürünleri gördük, hem de sıcak mutluluk şarabıyla (Gluckwein) ağırlandık. Teşekkürler Bayan Pavenstedt ve Bay Siemers…

Dört güne sıkıştırılan, dakikalarla yarışarak yetişebildiğim etkinliklerimiz ne güzeldi! On yıl önceki geçmişi özlemek ve hatta onu yeniden yaşayabilmek ne güzeldi! Hauptbanhof’taki curcunayı izlemek, Alster Gölü’nün kıyısında yeniden turlamak, kıyısındaki bir meyhanede bira ve limonata karışımından elde edilen Alsterwaser (Alster Suyu) içmek, Mönckebestrasse’de biraz da Musa Artar için yürümek, beş yıl boyunca unutulmaz etkinlikler gerçekleştirdiğim okulumu, ders yaptığım sınıfımı bir kez daha görmek ve orada ince ince hüzünlenmek; uçaktan Hamburg’un gerçekten yeşil, düzenli, temiz caddelerini, sokaklarını, küçük gemilerin dolaştığı kanallarını görmek ne güzeldi! Ne güzeldi Stadpark’da, masa tenisi oynadığımız arkadaşları anmak, Innecociapark’ta Hamburg’la sabah sporu yaptığımız günleri anımsamak!...

Ein Literaturabend auf der Veddel Mit Saban Akbaba, Şaban Akbaba’yla Vedel’de bir Edebiyat Akşamı,” adıyla gerçekleştirilen akşama çok iyi bir katılım vardı. Yüze yakın katılımcının neredeyse yarısı Almandı. Kitaplarımı tanıttım, kısa okumalar yaptım, şiirlerimden okudum, soruları yanıtladım, etkinlik sonrası kokteyle katıldım ve o arada kitaplarımı imzaladım. İlgi çok iyiydi. Sorular da… İmzaya gelince… Hamburger Yazılar adlı gezi, gözlem ve röportajlar kitabım, Deri’n adlı romanım, Kardan Anne adlı gençliğe romanım ve Che’nin Sevgilisi adlı öykü kitabım çok ilgi gördü. Özellikle kitabıma adını veren Che’nin Sevgilisi adlı öykünün mekânının Hamburg, oradaki Heilweg Caddesi olduğunu, aslında yaşanmış olayın oradaki 125 nolu, pencerelerinin üstü oval, kırmızı tuğla binada geçtiğini duyunca şaşkına döndüler. İleride o binayı görmeye gideceklerini söyleyenler de oldu.

Çok, ama çok da önemli bir sancı kaldı o akşamdan içimde. Çok anlamlı, çok katmanlı, yoğun ve derin bir sancı. On yıl önce beş yıl çalıştığım okulumun kütüphanesine davetli olarak gelmiştim. Gurur verici nedenlerle oradaydım, ülkem ve mesleğim adına gurur verici konumda olacaktım. Almanı Türkü oradaydı, ama aynı okulumun aynı sınıfında öğretmenlik yapan kişi, yani meslektaşım, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin Öğretmeni orada yoktu. Ben onu tanımam o da beni… Adını, sanını bilmem, bu saatten sonra bilmek de istemem, ama orada olmasını isterdim. Mutlaka, mutlaka orada olmalıydı. El-âleme karşı, kültür, sanat, eğitim, ülkem ve mesleğim adına orada olmalıydı. “Mazeret”i mi vardı, telefonla ya da birileri aracılığıyla iletebilirdi. Düşündüm, üzüldüm, utandım. Mesleğim, ülkem adına, bilim, sanat, kültür, eğitim adına utandım. Böylesi insanların kimselere verebileceği bir şeyi olamaz. Boşuna işgal ederler hep boş bıraktıkları boşluğu, aldıklarını hak etmezler, utandırırlar yalnızca. Varlığın yokluk anlamına geliyorsa ne işin var orada, kendine dön, yerine, yokluğa!

Bir de Hamburg’daki yerel Türk öğretmenler. Onları da kutluyorum. Temsilcileri bile yoktu. Oysa bu etkinliği Nebahat- Nihat Ercan çiftine bizzat bildirmiştim, ayrıca Özden Kaya el ilanları götürmüş, hatta bayan öğretmenlerden biriyle de (adını anmaya değmez) görüşmüştü. Hatta Özden Kaya, bir etkinlik de onların düzenlemesini istemişti. Ben de umuyordum doğrusu. Bu öneri üzerine o da şöyle demişti: Burada biz bizeyiz, katılım sağlayamayız, ama oraya kalabalık biçimde gelebiliriz. Yani çifte davetimiz vardı kendilerine. Ne ki onlardan da kimse yoktu. Öğretmenlikle sanatın, edebiyatın da bir ilgisi yokmuş demek ki. Ama iş lafa gelince, hatta Türkiye’nin aleyhinde konuşmaya gelince demokrasi havarisi kesilecek, mangalda kül bırakılmayacak. Şimdi daha iyi anlıyorum neden Hamburg’da yalnızca birbirlerini ve yarar temelli yaklaşımlarla bazı “gurbet ağababaları”nı ağırladıklarını, oradaki Türk toplumu üzerinde hiçbir etkilerinin olmadığını ve sayılarının artmadığını. O bayanın da bir anlamda itiraf ettiği gibi; siz de bir yokluğun varlığı gibiymişsiniz meğer. Ya da başka bir garip gettonun mahsurları… Hem artık o ülkelerin verdiği konforu bırakıp buraya, ülkenize gelin de birlikte savaşım verelim, görün o zaman köprünün gözünü! Bunu yapamazsınız biliyorum, hiç değilse mangalları külsüz bırakmayın, sizden son dileğim de budur. Kül bir anlamdır çünkü mangalda.

Bir de oradaki emekçilerimiz... Etkinlik anında biraz ötedeki kahvehanede okey taşı şıkırdatan, kabuğunun içindeki kaplumbağa ya da dikenlerinin içindeki kirpi gibi… Edebiyatmış, sanatmış; hak getire… İnsanda bir merak olur hiç değilse değil mi ey Ahsen, İdris, Mevlüt, Cafer ve diğerleri? Hani, yıllar önce, beş yıl yüz-göz olduğunuz öğretmen arkadaşınız gelmiş yahu, her yanda afişleri… Şair-Yazar olarak adı geçiyor. Ne yapmış acaba? Merak, ilgi damarları da kopmuş oradaki Türkiyelilerimizin. Çok büyük çoğunluğu bu durumda. Gettonun hükmüdür; kabuğunun içine kıvrılacak, dünyayla iletişimini kesecek, yalnızlaşacak, yabancılaşacak, öfke, kin, nefret, yani sirke küpüne döneceksin, ama örgütsüz, dilsiz kaldığın için gücün hiçbir şeye yetmeyecek ve en fazla akrebin yazgısını yaşayacaksın; içini çürüteceksin, çürüyüp kokuşacaksın, zararlı bir yaratık haline geleceksin ve sonunda kendini zehirleyeceksin.

Duyarsızlık yalnızca bize özgü bir “haslet” mi? Bizdeki daha fazla, daha koyu, ama onlarda da yok değil. Örneğin on yıl önce çalıştığım okulun o zamanki Müdür yardımcısı ve şimdiki Müdürü Bayan Kneuer. Kendisiyle, “Almanya’da Öğretmen Sendikacılığı” üzerine bir de röportaj yapmıştım o zamanlar. Hamburger Yazılar adlı kitabımda o söyleşimize yer vermiştim. Sanıyorum bilgisi de vardı. Olmasa bile etkinlikten haberdardı. Üstelik o da bir öğretmendi ve o da gelmedi. Özür de bildirmedi. O da bir boşluğu doldurabilirdi, ama onun boşluğu da hep boş duracak. Bu da Almansal bir sancı.



Hırçın mı buldunuz beni? Öyleyim. Çünkü Anadolu çocuğuyum. Doğduğum topraklar çırılçıplaktır, beş ayı bembeyaz ve bıçak keskinliğindeki soğuğuyla karın, kalan yedi ayı da gümüş rengi bozkırları bile kasıp kavuran sıcağın altında geçirir. Üstelik dövüle-sövüle sömürülen emeğin sözcüsüyüm. Otuz yıldır bu kavganın içindeyim. Halkımın kavgasının… Gerektiğinde koyduğum tavrın emek literatüründe çok önemli adı ve namı var. Değil mi ki çekincesiz şiirleştirmişim yıllar önce kendimi:
İ T M E
Anadolu bozkırları kadar hırçın

ve uçurumun başında...

Kökü dozere gelmiş

yalnız bir çam gibiyim...
Sevdiysem seni

rehin verecek kadar

sana kendimi

itme...
İtme lan

itme

it

!

(Ş.Akbaba, ÜLKEMİN GÜZEL YÜZLERİ,s.39)
Konuşma ve okuma bölümünün bitiminde, oturumun yöneticisi ve çevirmeni Bedo, “size, maddi değeri az, ama manevi değerinin büyük olduğunu düşündüğüm bir sürprizimiz var,” dedi. Heyecanlandım. Neydi acaba, nasıl bir şeydi? Derken A3 kâğıdı büyüklüğünde bir tahta geldi ortaya. Bedo onu eline alıp şu açıklamayı yaptı: “Elimdeki tahtanın öte yüzünde sizin 11 yıl önce, bu okulda gerçekleştirdiğiniz bir kültür-sanat etkinliğinin izlence planı var. El yazınızla, adınızla ve imzanızla. Bunu size, o zamanlar çalıştığınız okulun Hausmeister’i (Bina Sorumlusu) göndermiş. Aslında kendisi takdim edecekmiş, ama olağanüstü bir durumu nedeniyle gelememiş.” Bu sözlerini Almanca olarak da söyledikten sonra tahtayı alkışlar eşliğinde bana verdi. Hayretlik bir sürprizle karşı karşıyaydım. Tahtanın öte yüzünde bir kağıt… 09.05.1998 tarihli etkinlik izlence planı. “Olamaz!...” diye mırıldandım. Gerçekten de olamazdı! Ama olmuştu işte. Bir gün sonra, Özden Kaya’yla birlikte okuluma gittim. Bunu çok istemiştim zaten, ama bu olay çok daha hızlandırdı bu isteğimi gerçekleştirmemi. Bay Schulz oradaydı. Heyecan ve sevgiyle karşıladı beni. Teşekkür ettim, “önemli değil,” dedi. Öyküsünü anlatmasını istedim. “Sen gittikten bir ya da iki yıl sonraydı, Aulayı (gösteri salonu) düzenliyordum. Dolapta bu kağıdı gördüm, altında senin adım ve imzan vardı. Türk çocuklara okuttum, çevirttim. Bence önemliydi. Aldım, fotokopisini de çekerek sakladım. Geçen haftalarda senin buraya geleceğinle ilgili afişleri görünce, bu kâğıdı sana verebileceğimi ve senin bundan hoşnut olabileceğini düşündüm. Bu kez metni daha büyük kâğıda çektim, duvara sağlıklı asabilmen için de o büyüklükte ince bir tahta keserek üstüne yapıştırdım…” “Ach soooo!” derler Almanlar böyle durumlarda. “Ah yaaaa!” Buyurun yorumlayın bu anlayışı. Değerbilirlik mi, emeğe ve anılara saygı mı? Ne? Yalnızca bu bağlamda bile kaç yıl gerideyiz acaba? Elli mi, yüz mü?... Basitçe düşünmek gerekirse; o kişi değil de bizden biri bulsaydı o kâğıdı, ne olurdu? Kâğıt görüldüğü an çöp olurdu elbet. İnsana insan gözüyle bakılmadığı, insanın insan değeri bilmediği, emeğin hiçe sayıldığı bir kültürde başka ne olabilir ki? İşte buyurun; Türk öğretmen okulunun içindeki kültür-sanat etkinliğine gelmez, ama Alman Hausmeister bir kâğıdı on yıl saklar. Shakespare’nin dediği gibi; “Olmak ya da olmamak, bütün mesele budur!”

Bir sabah kahvaltıya davet etti eski okul müdürüm Bayan Reich. Ben ona, kendisinin ve karşılıklı sevgimizin-saygımızın izniyle ön adıyla seslenirdim: Liebe Renate, Sevgili Renate. Kahvaltıda beş kişiydik. Renate, Francine, Ahmet ağabey ve Özden Kaya. On yıl sonra, on yıl önceki okul müdürün tarafından kahvaltıya davet edilmek, Türkiyeli bir öğretmen (memur v.b) için nasıl bir anlam? Bu şans kaçımıza verilmiştir, kaçımız bunun anlamını tadıyla birlikte yaşamışız? Bizde Müdürler kahvaltıya davet etmez, küçümser, hakaret eder, odasında oturtmaz, hatta sürdürür! Zaten yıllar önce, kendisiyle yaptığım ve Hamburger Yazılar adlı kitabımda yayımladığım bir röportajda sormuştum da, “sürgün” kavramının anlamını ve bunun nedenini bir türlü anlatmamıştım. Neyse… Kahvaltımız üç saat kadar sürdü. Üç saatlik, asla unutamayacağımız kadar güzel bir zaman dilimi daha kazandık böylece. Edebiyat Akşamında bu kitabım üzerine konuşurken her iki ülkenin yöneticilerine, burjuvazisine ve hatta aydınlarına eleştiriler yöneltmiştim. “Türkiye taksitle sattı, Almanya “konuk işçi” statüsünde tuttu. Türkiyeliler gettolaştı, Almanlar onların cahillikten cahilliğe sürüklenmesinden hoşnut olarak sömürdüler. Türk politikacıları ellerini, burunlarını ta oralara kadar uzatarak onların içine, işine soktular, beyinlerini karıştırdılar; o kültürle uyum sağlamalarını güçleştirdiler, Alman politikacılar da bundan hoşnut oldular v.b… Bütün bunların sonucu mu?... Milliyetçilik kafatasçılığa, dindarlık kökten dinciliğe dönüştü; gericileştikçe gericileşen insanımız örgütlenmekten, politik güç olmaktan, haklarını korumaktan yoksun oldular. Sömürüldükleri yetmiyormuş gibi, hem birbirlerine düştüler hem de itilip kakıldılar.” “Çok dengeli, düzeyli ve doğruydu eleştirileriniz,” dedi Renate, “Çok da cesaretli…” diyerek ekledi Francine de. Sevindim elbet. Çünkü bu dengeye ve düzeye çok dikkat ederek konuşmuştum. Hani çeviride bir hata oldu mu acaba, diye meraklanmıştım da…

O kahvaltının en önemli sonuçlarından biri de Sevgili Renate’nin, öykü ya da şiir kitaplarımdan birinin Almancaya çevrilmesi için getirdiği öneri ve ortak kabulümüzdü.

Öğrencilerimin gösterdiği ilgiye gelince… Her şeyden önce, onlara bakınca ayrılığımızın gerçekten de çok uzun sürmüş olduğunu algıladım. Büyümüş, serpilmiş, delikanlı olmuşlardı. Hatta Orhan’la Emre’nin evlendiğini söylemeleri, Emre’nin eşini “el öpmeye” getirmesi çok ilginç gelmişti bana. Akşamlarımızın birini onlar istediler, verdim. Bağlamalarını, türkülerini de alıp geldiler. Saatler süren söyleşimizi bağlama sesiyle, türkülerimizle süsledik. Orhan, Çağlar, Emre, Cem, Sevda, Büşra… hepsi de çok geliştirmişlerdi bağlama çalmayı. Her biri bir usta… Burcu, Merve ve diğerleri de türkülere eşlik ederek anlam kattılar gecemize.

Günler boyunca değil, ama ayrılırken nasıl hüzünlendim anlatamam, neden içimin burkulduğunu açıklayamam. Şairin gizi olarak kalsın. Gizemli düşlemi…

Bu yazıyı kaleme aldığım şu anki hüznüme gelince… Hazır Demir’in etkinliğime geldiği akşam imzaladığı türkü CD’sini dinlerken yazımın ana teması olan “nostalji” nedeniyle hüznümün, özlemimin çok daha büyümüş olduğunu duyumsadığımdır. Onüç türkü seslendirmiş Hazır Demir, “…neylerisin” adlı CD’sinde. Pir Sultan’dan Âşık Daimi’ye, anonimden Ozan Serhad’a; yüzlerce yıllık birikimini seslendirmiş Anadolu’muzun. Nasıl gurbetçe, nasıl hazin yaşanmışlıkların dilince, nasıl yakıcı!… Diline, yüreğine sağlık sevgili dostum Sevgili dostum Hazır, türkülerimize yıllar yılı verdiğin emeğin nice kutsal olduğunu, ne kadar dil döksem de anlatamam. Küçücük çocukları aldın, onlara bağlama çalmayı öğrettin Hamburg memleketinde, ülkemize dair en güzel değerlerle besleyerek büyüttün, gençliklerini seninle birlikte yaşamaya durdular, saz grupları, korolar emeğinle notalandı; ses oldu insanımızın yanık bağrına ağdı. Kültürümüzü bağlama- türkü geleneğinin en üst düzeyinde temsil ediyorsun oralarda. Ülkemiz, kültürümüz, halkımız adına teşekkür ediyorum sana ve senin gibi gerçek sanatçılara. Dilerim bu çalışmanı ülkemdeki ve dünyadaki bütün türkü sevenler edinir, dinlerler.

Son olarak yazın ve sanata dair söyleyeceklerim var. Daha önceleri beş yıl yaşadığım o ülkelerde de yazın ve sanatın bir emperyalist sanat ideolojisi olan postmoderenizmin etkisinde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Gerçek yaşamla örtüşen bir durumdur bu, anlaşılabilir. Ancak şu da var ki, örneğin, benim kadar çalışmış ve on sekiz kitap üretmiş bir Alman yazarı, ister modernist olsun, ister postmodernist, ister toplumcu; yalnızca kitaplarının geliriyle çok rahat bir yaşam sürebilir. Koşullar, anlayışlar, akımlar ne olursa olsun değişmeyen değer; görece de olsa emeğin ödüllendirildiğine dairdir. Özellikle bu emek eğitim, bilim ve sanat üzerineyse çok daha büyük bir önem ve anlam kazanır. Üretim süreçleri içinde bu “mantalite”nin maddi sonuçları ve getirisi ülkenin kalkınmasında, toplumun gelişmesinde, bireyin yaşamında kendini belli eder. Bilimden bilgiyi, sanattan güzel duyuyu kazanan sağlıklı, çok katmanlı, çok yönlü, “bütün insan”ın ve böyle insanlardan oluşan toplumların duruşu estetik, yürüyüşü dirik olur elbet. Kalkınma, uygarlaşma, demokrasi kültürü böylesi bir bireşimin sonucudur ve bu sonucu hepimiz açık-seçik görebiliyoruz.

Darısı ülkemin, toplumumuzun ve insanımızın başına… Ne zaman gelecekse?


Patikalar Dergisi, Milliyet Blog



GÖLCÜK’TE BURUK GÜLÜMSEYEN

GÜLLERİ DEPREMİN




Her kolon enkaz mayını

Uzayıp koklamadan daha

Soldu yaprakların gülü

Gül yaralı sözcükler kenti.”

Turan KAYIKÇI.

Girişteki salonun sağ duvarında kocaman bir pano...Siyah kadife kumaş üzerinde çığlık çığlığa çınar yaprakları... “Çok ilginç,çok güzel!...” diye içimden geçirecekken, tam o anda,çınar yaprakları gibi çığlık çığlığa savrulup gelen hayranlık duygularımın doruğundayken bir tümce çarpıyor gözüme: “YİTİRDİKLERİMİZ!....” Çığlık çığlığa hüzün rüzgarları esiyor yüreğimde, çığlık çığlığa bir yangın düşüyor içime. Önce donup kalıyorum,sonra kırılıp dökülüyorum. Gölcük Piri Reis İlköğretim Okulu'nun depremde yitirdiği öğrencilerinin ve öğretmenlerinin resimleri vardı her çınar yaprağının kucağında. Yitiklerimiz! ...Ah ya, ah ya!...

-Ne kadar içler acısı! diye inlediğini duydum genç şair Sevim'in. Panonun hemen önünde bulmuştu kendini. Yüzü bembeyaz olmuştu. Mavi giysileri içinde antik mavi bir yontu gibi orada, öylece duruyordu.

Birbirimize baktığımızda gözlerimiz nemli,boğazımız düğüm düğümdü. Depremin etkisini ilk kez bu boyutta yaşıyorduk. Değil mi ki,gerçekten “ateş düştüğü yeri yakar”mış! Ne kadar duygulu,duyarlı olursanız olun, bu böyle...Dakikalarca konuşamadık. Panoya da bakamadık. Birbirimize baktık ve dışarı çıktık.İçerde deprem,dışarıda yaşam vardı. Okulun Müdürü Salim Sanlı,Türkçe öğretmenlerinden aynı zamanda eleştirmen olan Nazım Yıldırım ve Münevver Armay, Bursa1 dan Gölcük'e konferans ve imza günü için birlikte geldiğimiz yazar Nadir Gezer,şair Ruşen Hakkı ve okulun bazı öğretmenleri gölgede oturup şiir üzerine tatlı tatlı söyleşiyor, çay içiyorlardı. Bize de yer gösterdiler ve hemen çay sundular. Ama içemedik. Ne mümkün!... Boğazımız tıkalı. O arada adı gibi “aydın” bir insan olan Münevver Öğretmen elime bazı dergiler tutuşturdu:SEVGİ BAHÇESİ adlı dergileri. Okulun çıkardığı güzeller... Yüreğime çöken ağır tortuyu unutturmuşlardı. Açıp karıştırmaya başladım. Birkaç sayfa açmıştım ki Salim Bey,şu yazıları okur musun?diyerek karşılıklı sayfalarda yer alan iki yazıyı gösterdi. Deprem nedeniyle Gölcük'ten uzaklaşmak zorunda kalan minik bir öğrencinin,Merve YEŞİLDAĞ'm eski öğretmeni Salim Sanlı'ya yazdığı yakıcı bir mektubu vardı: “Yüzyılın felaketi, 17 Ağustos depreminde annemi, babamı ve sevgili kardeşim Oğuzhan'ı kaybettim. Bu nedenle şu anda Merzifon'da dedemlerle kalıyorum.... Bütün öğretmenlerimi, sevgili arkadaşlarımı ve çok sevdiğim okulumu gerçekten çok özledim. Umarım beni unutmamışsmızdır ve ne olu ömrünüz boyu beni unutmayın!...” diye yazıyordu Oğuzhan'm fotoğrafı da derginin “UNUTMAYACAĞIZ' sayfasında yer alıyordu. Pırıl pırıl bir çocuktu Oğuzhan, güze yüzlü, güzel gözlü, ceylan gibi... Bu böyle!. Bir de öbürü vardı Diğer sayfada da yer alan ve yine aynı durumda olan bir başk: öğrencinin, F. Rüveyde ÖZCEYLAN'm mektubu... Mektup yazdığı öğretmeni Şeyda AKSU ne yazık ki depremdi “YİTİRDİKLERİMİZ”den olmuştu. Oysa mini! öğrenci,’’Sizi çok özledim... Nasılsınız, iyi misiniz?.. Öğretmenim umarım orada iyisinizdir... Oradaki bütür arkadaşlarımı çok özledim. Biz şimdi İzmir'deyiz.... Sizir günleriniz nasıl geçiyor? Mektubuma hemen cevap verirseniz çok sevinirim... Ellerinizden öperim.” diye yazıyordu. Ben mektupları okuyup acıyla kendimden geçmişken ayrımına vardım ki,Sevim hanım da yandan sarkıp mektupları okuyormuş. İkimiz de depremden depreme sürüklenmiştik,depremden depreme!... Ötesini anlatmak olanaksız...

Oysa ne kadar güzel başlamıştık Piri Reis'teki günümüze! Daha ilk merhabalaştığımızda Münevver öğretmen,benim NAZİK KIZ adk öykü kitabımdan söz ederek, ”A-Z” adlı öyküyü birkaç gün önce sınıfta, öğrencilerimle okumuş üzerinde bilgi alışverişi yapmıştık,sonra sizin buraya geldiğinizi duydular ve inanılmaz sevindiler,sizi tanımak istiyorlar” diyerek beni dünyanın en güzel ödülüyle selamlamış, bana dünyanın en güzel “hoş geldin”ini demişti.

Şimdi de böyle... Güzel yürekli insan-müdür de bize katılmıştı. Hüznümüzü çoğaltmış, paylaşmaya durmuştuk. Tam o sırada haber geldi ve Belediye'nin yaptırdığı Kongre Sarayı'na gitmek üzere yola koyulduk. Körfezin kıyısında güzel bir salondu. İlköğretimin ikinci devresinin öğrencileri bir kısım öğretmenleri ve velileriyle birlikte izlenceye katılmışlardı. Münevver Armay öğretmenin güzel sunumuyla söze başlayan Nadir Gezer öykü ve öykü yazarlığı üzerinde durarak öykülerinden örnekler sundu. Ruşen hakkı o güzelim şiirlerinden okudu.Şair Turan Kayıkçı da ilk şiir kitabı olan “YÜREĞİM BUZA ÇEKER”den şiirler okudu. Nazım'a çok benzettiğim sevgili eleştirmen Nazım Yıldırım da, sahneye çağrıldığında kendisini, salonu yerinden oynatacak kadar şiddetli alkışlayan öğrencilerine ve izleyicilere “kitap okumanın yararları ve yazın eğitimi” üzerine bilgiler verdi. Ben de “çocuk yazını” üzerinde durdum ve örneğin Harry Poter'a değindim.Bu yapıt üzerine yaptığım bir çalışmadan söz ettim. Bu kitap dizisinin ilk cildi çok önemlidir. Başlangıçtan altmışıncı sayfaya kadar her şey inanılmaz bir rahatlığa sürüklüyor okuru. Sürekli olarak gevşiyorsunuz,hatta mayışıyorsunuz. Tam mayışmanın doruğundayken ansızın cinlerin,perilerin, cadalozların, devlerin, kara cüppelerin, timsah derisi çantaların, vampirlerin, ejderhaların saldırısına

uğrayan beyniniz dumura uğramak zorunda kalıyor ve uğruyor. Artık ötesi gelecektir,geliyor... Bu konuya başlamadan önce,’’zıplama yeteneğiyle tanınan bir kurbağayı bir tencerede,kapağını da kapatmadan nasıl haşlayabilir­siniz?” diye sordum. “Kafasına vurup bayıltarak.... Ayaklarını bağlayarak... Keserek...” gibisinden çeşitli yanıtlar geldi. Oysa doğru yanıt ,”suyu yavaş yavaş ısıtarak” olacaktı. Daha önce yaptığım bir çalışmada, Herry Poter okuru öğrencilerime bu kitabın ilk cildinden pasajlar okumuş ve sormuştum: Hangi duyguları yaşadınız? Dokuz öğrenci heyecan ve korku, üç öğrenci heyecan ve sevinç, bir öğrenci sıkıntı duyduğunu belirtmişti. Uç öğrenci duygusunu söylememiş, ama bir öğrenci aynen şunu demişti: “Kafam karıştı.” Bu iki sözcüklü tümce,bu kitabın içinde de aynen böyle geçmektedir: “Vampirler?... Cadalozlar?... Kafası karmakarışık olmuştu Harry'nin.” Salondaki öğrencilere sorduğumda, yarıdan fazlasının bu kitabı okuduğunu hep birlikte görmüştük. Aynı öğrencilere,önce on altı kitaba imza atmış olan ve oraya yarım saat ötede,İzmit'te oturan Ruşen Hakkı'yı, sonra da on iki yapıtlı Nadir Gezer'i okuyup okumadıklarını sorduğumda tek bir parmak bile kalkmamıştı.(Ne ki tam da bu gibi nedenlerle düzenlenen bu konferanstan sonra okuyacaklardı. Çünkü oraya iyi bir güdüleme ve hazırlıkla getirilmiş; konferansı, benim özellikle üzerinde durduğum “dinleme kültürü” davranışı içinde dinlemiş,konferans sonrasında da bir sürü imzalı kitapla okullarına dönmüşlerdi.)Oysa örneğin, bu yapıtın Amerikan Hollywood sektörünce filme çekilmesi sözkonusu olduğunda, yazarı, “İngiliz kültürü tam olarak yansıtılamayabilir” diyerek karşı çıkmış ve film; senaristinden, oyuncusuna kadar bütün ekip Ingilizlerden seçilerek fılmleştirilmişti. Bir bize, bir de eloğluna bakarak yorumu siz okuyucuların yapmasını istiyorum. Orada da izleyenlere bırakmıştım zaten.

Okulun “50.Yıl Etkinlikleri”nden bir bölümdü bu konferanslar. Başka bir sürü güzel etkinlikler daha hazırladıklarını söyledi Müdür Salim Bey. Öğretmenlerle ilişkilerini merak edip sorduğumda,”ben de bir öğretmenim, onlara yapılacak saygısızlık bana yapılmış demektir” diyerek oldukça erdemli bir yanıt verdi. Hem zaten yaptıkları çalışmalar ve görünen içtenlikli ortam da bunu yansıtıyordu. Örneğin, Nazım Yıldırım gibi bir değerin değerini bilerek, ona kültür-sanat etkinliklerinde tam yetki vermişti. O da dervişvari çırpmıyordu. Elde edilen sonucun adı da “güzellik” olacaktı elbet ve öyleydi de.

Konferanstan sonra “mangal partisine gidiyoruz” diyerek bizi arabalarına attıkları gibi Fransızların eğitimciler için yaptığı prefabriklere götürdüler. Emekli öğretmen Necati Kocadağ mangalı yakmış ve hatta ızgara kokularının sağa sola yayılmasını sağlamıştı bile.(Ellerine sağlık sevgili ağabey!) Prefabriklerde bizi oylumlarına bile hüzün çökmüş,renkleri buruk kırmızı “prefabrik gülleri” ve yine buruk da olsa yaşama direnerek gülümseyen ışıklı,umutlu yüzler karşıladı. Bir de kocaman bir bezelye tarhı...Bezelye mi?... Benim taze olarak yemekten inanılmaz tat aldığım,gördüğümde dayanamadığını bir bitkidir o. Bu kez bezelyeler mangal soframızın yanıbaşmda beni bekliyordu. Ayağa bile kalkmadan yiyebiliyordum.

Günümüzün ikinci adımı böyle başladığı için sık sık depremden söz ettik. Okulun Müdürü Salim Sanlı, o gün, orada,deprem sonrası Fransızlarla olan dayanışmadan söz etmişti. Bazı Fransızlarla hala süren güzel dostluğundan... Ben de ne yazık ki bu yazıyı yazarken anımsıyorum Alman dostum Detlef Prahl'ı ve Gölcük Barbaros İlköğretim Okulu'nu. Hamburg'da Barbaros İlköğretim Okulu için belli aralıklarla düzenlenen ve düzenlenmeye devam edilen yardım gecelerinde konser veren, hatta NDR Televizyonunun Kanal D ile ortaklaşa ve canlı olarak yaptığı “depremzedelere yardım” izlencesinde de çalıp söyleyen Türkü Bağlama Gurubu'nun; sıfırdan başlamak koşuluyla bağlamalarını öğreten, korosunu hazırlayan ve hatta görev yaptığı beş yıl içinde de on sekiz konserle Türk ve Alman sahnelerinde kültürümüzü sergileme çabası için çırpman öğretmenleri bendim. Bu duygumu, sevgili Detlef i de anarak,(çünkü o her üç ayda bir konser v.b kişisel olarak organize ettiği etkinliklerden elde ettiği,kuruş kuruş da hesapladığı gelirle satın aldığı armağanlarla birlikte orada olur,daha bir iki ay önce de oradaydı) onların duygularıyla buluşturacaktım. Bu amaçla Barbaros İlköğretim Okulu'nu da ziyaret edecektim. Ama unutmuşum. Oysa öyle kolay kolay unutmazdım. Demek ki depremden sonra Gölcük'ü ilk kez yaşamak usumu yüreğimi altüst etmiş. Peki, sizler nasıl yaşadınız, nasıl dayandınız sevgili Gölcüklüler!... Ne büyük acılar çekmişsiniz, ne anlatılamaz ağrılar!... Şimdi bütün bunlardan ötürü bir kez daha tüylerim diken diken Sevgili Salim,Sevgili Nazım Beyi er,bir kez daha boğazım düğüm düğüm! Ne garip her şey,ne kadar dehşetli ve hüzün verici!

Kataloq: 2015
2015 -> Dərs vəsaiti, Bakı, Çaşoğlu -2003 A. M. Qafarov Standartlaşdırmanın əsasları
2015 -> Azərbaycan Respublikası Kənd Təsərrüfatı Nazirliyi Azərbaycan Respublikası Təhsil Nazirliyi Azərbaycan Dövlət Aqrar Universiteti
2015 -> AZƏrbaycan əraziSİNDƏ İBTİDAİ İcma quruluşU
2015 -> АзярбайжАН РЕСПУБЛИКАСЫ ТЯЩСИЛ НАЗИРЛИЙИ азярбайжан дювлят игтисад университети
2015 -> Mühazirə Mövzu: Sertifikasiyanın mahiyyəti və məzmunu. Plan əsas terminlər və anlayışlar
2015 -> Mühazirəçi: T. E. N., Prof. İ. M.Əliyev FƏNN: avtomatikanin əsaslari mühazirə 15
2015 -> Ali təhsil müəssisəsinin Nümunəvi Nizamnaməsi"nin və "Azərbaycan Respublikası Nazirlər Kabinetinin dəyişiklik edilmiş bəzi qərarlarının siyahısı"nın təsdiq edilməsi haqqında Azərbaycan Respublikasının Nazirlər Kabinetinin Qərarı
2015 -> AZƏrbaycan respublikasi təHSİl naziRLİYİ azərbaycan döVLƏT İQTİsad universiteti
2015 -> Mühazirəçi: T. E. N., Prof. İ. M.Əliyev FƏNN: avtomatikanin əsaslari mühazirə 22 MÖvzu: telemexanik sistemləR

Yüklə 5,79 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   48   49   50   51   52   53   54   55   ...   58




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə