Örneklerle


ŞABAN AKBABA BURSA SURESİ



Yüklə 5,79 Mb.
səhifə7/58
tarix31.10.2017
ölçüsü5,79 Mb.
növüYazı
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   58

ŞABAN AKBABA

BURSA SURESİ


-çağdaş destan-


SU AYETİ:

Yaşamın başlangıcında SU var

bitişinde de SU !
KORO:

“Su” ayetiyle başlar Bursa Suresi

su gibi akar zamana koşut...

I.

Buruk bir büyüyle canlandı her şey



garip bir efsunla, yıkılınca Atussa1

donunca zaman tek bir solukta

Prusa Bursa oluverdi ansızın.

Gök kubbede duran ışık

çağladı,ağdı Ova’ya

bir damla su daha sızdı

revakta duran kovaya.

Bu yüzdendir belki de toprağındaki bereket

bu yüzdendir gizemindeki soylu kan

ve kutsanmışlığındaki talan

bu yüzdendir mutlaka

“Billur bir avize(dir) Bursa’da zaman.”2

Hannibal’dan3 Hacivat’a

Karagöz’den Mezitler’e

Her mevsim erguvan4

her gün erguvann....

II.

KORO:


İlk suyu Pınarbaşı verdi Bursa’ya

Hisar’da tavlandı demir çeliğe

kalemin yerini kılıç alınca

kılıcın önüne kalkan gelince

Orhan’ı bu görkem çekti Bursa’ya

Susurluk,Adırnaz,Nilüfer derken

Olympos’un göğsü aktı Bursa’ya

Apolyont,İznik,Dalyan gölleri

suyun güvenini sundu Bursa’ya.

III.


Gökyüzünden yeryüzüne

ağıp geçen uygarlıklar

bir böceğe ulaştılar

hükmüne diz çöktüler

gizine secde ettiler

su olup kozanın yüreğine akınca

Bursa çekmesi’ne5 ilmik attılar

İpekçe dokudular tarihi

Bu yüzden ipekçe söyleşir Bursa

ipekçe gülümser ipekçe güler

ipekçe sevişir ipekçe sever.

IV.


“Bursa,sudan ibarettir vesselam!”6

tam da bu yüzden

çok su götürür

o görkemli serüven

ve su

dolaşıp zamanın çıkmaz sokaklarını



bir nokta olur tarihinde Bursa’nın:

“Yeşil” bir nokta:

varsayılan iki dünya

kendini Bursa’dan saymış

bu dünyalar birbirine

yeşil bir yolla kavuşmuş

müziğin mistik yanında

tasavvufa keman olmuş

V.

KORO:


Yaşamın bir rengi de çınarcadır Bursa’da

İnkaya’nın giz yükü canımı çeker alır

seviyi anlatır bana her bahar sevdalanır

her yazın gölge verir, her lodos ırgalanır.


Kule-i Cihan’dan7 bakan görür rüyasını

Sultan Ahmet Camisi’nin altı minaresini

Karcıbaşı kar getirir İstanbul üzre satar

Şeyh Küşteri8 bir oyunla gösterir hünerini.


Kirazlıyayla’ya gittiğim bir gün

ben de içtim badesini sevinin

sevda defterime konan kuşlarla

ben de uçtum Bakacak’tan9 aşağı.

VI.

KORO:


“Su” ayetiyle başlar Bursa Suresi

su gibi aydınlık,su gibi uzun

ta Thedora’nın10 ıslak bedeninden

sağarak şehvetli sıcağını

Pythia’da11 örneğin bir Eski Kaplıca’da

bu kentin ağrısı suya dökülür

acısı,sızısı suyla sökülür

Sarıkız’dan12 alıp esin dilini

bin yıldır sulara türkü yakılır:

“Bursa’nın üçtür kurnası”

Çekirge’den Oylat’a dek

um yerine sular akar

sular cana canlar katar

derince bir felsefedir

sular hep uygarlık kokar.

VII.


KORO:

“Su” ayetiyle başlar Bursa Suresi

akar Marmara’ya suyla buluşur

iyotun gizini söyler tuzlu su

yakamoz gösterisinden alıp fosforu

getirip Bursa’ya bir çeşni sunar:

Suyun büyüsü yayılır

harelenen dalgalarla

deniz kızları oynaşır

ebruli zamanlarla.

VIII.

Ahşap oymanın dili var



minberden mihraba kadar

su gibi konuşur hem de

Ulucami’de kabartmalar.
İznikli çiniler selam alırlar

çininin dilinden selam verirler

İncil’den,İsa’dan,

“yarin yanağından başka

her şeyde hep beraber” diyen

Şeyh Bedrettin ustadan...

gönül alır gönül verirler...

IX.


Beyce’den13 öteye yollar

dağdan dağa ulanırlar

Bursa’nın çağdaşlığınca

onlar çağ dışı kalırlar.


“Sürgün lacivert”in14 yurdu

Harmancık’tan gelir kendi

krom madeninde yazgı

kahredici kara yazgı:


Bindirilir Mudanya’dan gemiye

uzun sürgünlere açılır yolu

denizler aşırı gider

ben de giderim ardından

yüreğim,aklım da gider:

Al olaydı gül olaydı

göllenip bizde kalaydı

bizim olan güzellikler

bizlerden saygı göreydi.

X.

KORO:



En güzel şiirlerini Bursa’nın

Bursalı bıçakçılar

bıçaklarıyla yazdılar

su vererek

zağ zağ ipildeyen mavi çeliğin ağzına

sonu hazin aşklarının

kozmik resmini kazdılar:

İncelttiler çeliğin beğenisini

bir yanı yaralı düşlerini de

katarak ağırbaşlı ellerine

sivrilttiler kınalı hançeri

yalana,dolana,yanlış olana

umuda sevdaya bileyip hıncı

yaşamın kör yanına sundular:

Her gün bir çıban deşilsin diye

sürsün diye suyun hükmü sonsuzca...

XI.

İlk adı Olyımpos,Zeus yaylağı



son adı Uludağ,tanrılar dağı

“gökyüzü senatosu orda toplandı”15

Tazecik gelindir kış boyu beyaz

baharda yeşilli,nazlı,zilli kız

yazın serin yaylasıdır sevdanın

sonbaharda binbir rengin yorumu:

Belki iç yüzü içimin

belki dış yüzü dışımın

bazen yangınıma körük

bazen de tuzu aşımın:

Kırk kat kültür ögesidir

evrensel çağrıya açık

nice bir ulu olsa da

bülbülü güle dolaşık.

XII.

Yüzlerce camisi var



minareden ormanı

yüzlerce meyhanenin

geçer kadeh kervanı

şarabın antik tadında

eder gönül harmanı

Prusa’yı Bursa yapan

bu evrensel çağrısı

özünü,tözünü bilen

bilmez yürek sayrısı.

XIII.


KORO.

Kibele’nin sütlü göğsü Mysius’da16 gül oldu

Süleyman uçarken gökte Keşiş Kayası’na17 kondu

Hannibal’in kaçak sesi boğa kanında boğuldu

İskender’in “büyük” gülü Hisar burcunda soldu

Timur’un hoyrat eli Bizantin’den el aldı

Selçuklu’nun adaleti Bursa’yı ziynet bildi

Yıldırım’ın yarım gözü Şüşter Bağı’nda18 kaldı.


Botanik Parkı’nda şimdi

güller gülleri çağırır

ne o güller antik şimdi

ne de ötüşen bülbüller.


“Misk-i amber diyarında”19

duman,sis,kirli hava

estetiğin divanında da

yargılanır bu dava.


XIV.

“Su” ayetiyle başlar Bursa Suresi

akar gider yüzyıllardır serüven
Arkası gelmeyen kavim kardeş göçünden

ürktü,korktu,kimliğini yitirdi

Hüsn-ü Güzel20 rüyasını bitirdi.
Bitmedi bir türlü kentsel yolcuğu

demir filizleri el açıp göğe

minareler gibi duaya durdu.
Yasak konduların izbelerinde

binlerce ayıbın çığlığı kaldı.


Ovası elmasız,gülsüz, gülşensiz

dağları Hera’sız21,merasız kaldı.


Dutları Çin kumaşı sardı

ipekböcekleri yapraksız kaldı


Duğulu Baba’nın22 türbesi öksüz

tahta kılıçları anlamsız kaldı


En güzel şiirlerin yazıldığı yer

Eski Tutukevi23 sahipsiz kaldı

yıkıldı ne varsa Nâzım’a değgin

Bursa Nâzım’sız,Nâzım Bursa’sız kaldı


Talana uğradı bağı bostanı

kokusu kayboldu, tadı bozuldu

bütün renklerini zamana verdi

yerine hazin bir destansı adlı.


KORO:

Bu kentin yazgısı benim de yazgım

ülkemin aynası, tenimde yangın!...

Artık, sular bile Bursa’ya dargın!


XV.

Şimdi oturup Koza Han’ın kalbine

demli bir çay içesim var dostlarım

içimdeki burukluğu atasım var dostlarım

akşam güneşine göğsümü açıp

nargilemden çekesim var dostlarım

dilimdeki acılardan kaçasım var dostlarım

çıkıp Tophane’ye Bursa’ya karşı

sevdalımı sevesim var dostlarım

Bursa’yı yaşamaya hevesim var dostlarım!


XVI.

KORO:


“Su” ayetiyle başlar Bursa Suresi...
Bursa,2002

EK-F:

YABANCI YAZARLARDAN BURSA’YA DAİR YAZILAR

ANDRE GİDE

BURSA, YEŞİL CAMİ

Huzur, aydınlık, muvazene yeri. Kutsal, kırışıksız bir mavilik; rûhun kemaliyle sağlığı!

Burada nefis bir tanrı sakindir ey cami! Burada nefis bir Tanrı sakindir ey cami!

Orada, şu yaygın taşın kubbe ve kesiği ortasında, işte tam orada, karşılaşması gereken iki eğriltinin keyfettikleri, duraklayıp dinleniyor oldukları, o gizli, etkili yerde, o buluşma ve sevişme yerinde, ruhâni muâllakiyeti öğütliyen ve mümkün kılan odur.

Ey ince gülümseme! Tam hürriyet içinde oynaşma! Ruhumun nezaketini ne de keyfince benimsiyorsun! .

Bu kutsal yerde uzun uzun düşündüm, ve sonunda anladım ki, burası ibadetlerimizi bek­liyen tartışma yeridir, ve çağrısı arınma içindir.


..................................................

Çeviren: Akil Koyuncu



HENRİ DE REGNİER
BURSA
Asya topraklarında, beyaz minarelerinin ve daima yeşil selvilerinin yükselişini gördüğüm Bursa...

Emellerine ve elemlerine makes olarak, kal­bimin bütün şehirler arasından seçtiği ilâhi şehir.

Manzarası tek bir günde ve ilk bakışta beni gaşyeden ve şimdi uzaklarda kalan güzellik­lerin, hâtıramı büyülemektedir.

O günden beri mezarlarının sükununu daha da derinleştiren çeşmelerinin teranesini din­liyorum.

Çeviren: K Sezencan
GEORGES PERROT
………………..

Nikomedia/İzmit karşısında, körfezin güney sahilinde, dağdan geçmek için Paşa'nın ısrar ederek bize ver­mek istediği altı askeri buluyoruz. Bizi bekliyorlardı. Paşa 'nın iddialarına göre bölgede hırsızlar vardı. Zaten Hüdavendigâr denilen bu vilayet, imparatorluğun en kötü üne sahip vilayetlerinden biridir. İstanbul' a yakın olduğu için, başkentten kaçan tüm haydutların barındı­ğı yerdir. Bu maiyetin eşliğinde İznik'e varmak için geçmek zorunda olduğumuz dağa yaklaşıyoruz. İçine giren bir vadiye ulaşmadan önce, saat bire doğru öğle yemeğimizi yemek için bir derenin kenarında ve ceviz ağaçlarının altında duruyoruz. İlk yaprakları henüz kır­mızı, az önce tomurcuk halinde idiler. Sanki bizim gibi bu yumuşak Mayıs güneşinden yararlanıyorlardı. Altı koruyucumuz otlara uzanıp ekmek ve pırasa yiyor. Sonra onlardan biri eşyalarının içinde olan üç telli bir saz alıyor ve şarkı söylemeye başlıyor. Gölgede ve bir pınarın yanında olan bu menzil özellikle benim için ifa­de edilmesi zor bir zerâfet. Nitekim tekdüze ve medeni üç yıllık bir yaşamdan. sonra açık havada ve özgürlük duygusu içinde yediğim ilk yemek bu. Macera önümde. Kendimi birkaç yıl daha genç hissediyorum. Yunanis­tan' da yaşadığım tüm güzel günler aklıma geliyor. Ata binerek batıya doğru ilerlediğimizde, İznik yolunun ke­siştiği vadinin çıkışında ve patikanın sağ tarafında, ha­rap halde ve dikdörtgen şeklinde olan büyük bir kale görüyoruz. Söz konusu kalede açıkça Yunanlılar'ın as­keri ve mimari gelenekleri bulunuyor. Bu yapı, İzmit'in İznik'te bulunan bir düşman tarafından tehdit edildiği devreye aittir. Herhalde Müslümanlar artık İznik'e sa­hip olduklarından dolayı Bizans İmparatorluğu'nun son saatlerini tehdit ediyorlardı. Bizanslılar sağlam kale ya­pımını son ana kadar sürdürdüler. Bu kaleler sayesinde imparatorluklarının ömrünü uzatıp çok sayıdaki düş­manlarına direndiler. Kuşkusuz Constantinople, mü­hendis ve işçilerin pratik sanatına birçok asırlık yaşam borçlu.

Burası vadinin kapısı gibidir. Bu viraneden sonra, tepeler birbirine yaklaşıyor. Oldukça yumuşak eğimli olan yamaçlar zirvelere doğru ağaçlarla dolu. Vadinin dibi işlenmiş. Burada özellikle mısır var. Saat dörde doğru, F. Cooper'in Kızılderililerin köylerinden verdi­ği betimlere benzeyen bir mezraya yaklaşıyoruz. Bura­da geceyi geçirmeyi planlıyoruz. Çünkü İznik gölünün kenarına kadar bu köyden başka bir barınak yeri bulunamaz….


ROBERT WALSH

BURSA, ULUDAĞ VE EMİRSULTAN

... Tüm nüfusun geçimini sağlayan ipek­böceği yetiştiriciliği için yem sağlamak amacıyla her yere dikilmiş dut ağacının yaprağı kente ayrı bir karak­ter verir. Bu böceklerin ördüğü ağ çok değerlidir ve Bursa ipeği yalnızca tüm Doğu'da ünlü değil, Asya'ya giden gezginlerin, kendi ülkelerindeki arkadaşlarına gönderdiği, Doğu'ya özgü ilginç şeylerden de biridir.

Ama Bursa'nın en ilginç özelliği eteğine kurulduğu görkemli dağdır. "Hep parlayan" anlamına gelen Olympus sözcüğü eski zamanlarda, dağlar arasında, dikkat çekicilikte daha üstün olan birçok dağa verilmiş bir addır; ama bu devasa ve parlak dağa özellikle tam uyduğu görülmektedir. Bu dağ, çevresi yetmiş millik bir alan üzerinde, ovada tek başına ve tek bir kütleyle yükselir. Truva'nın yakın çevresinde olduğundan, bazı­ları Homeros'un,

"Zeus' un, gökyüzü senatosunu topladığı yer;" diye nitelediği ve doğasının güzelliği ve görkemiyle il­gili şiirsel kurgular sunduğu yerin burası olduğuna ina­nırlarım Kentten yukarılara doğru çıkan gezgin, hayret verici büyüklükte ağaçlardan oluşan muazzam bir or­mana girer. Orman, dipsiz koyaklarla bölünmüştür ve gezginin yolu hep korkunç derinlikte uçurumların ke­narı boyunca gider. Sonunda gezgin, yeşilliğin en zen­gin olduğu, geniş bir düzlüğe çıkar; bu düzlük, şimdi karşısında devasa bir duvar gibi yükselen karlı dağdan hızla inen, büyükçe nehirlerle bölünmüştür. Bu nehirler Küçük Asya'nın başka hiçbir yerinde bulunmayan bes­leyici balıklarıyla ünlüdür. Bu bölgenin soğuk sularına özgü bu balıklar akıntıyla aşağıdaki sıcak iklime inince ölürler ve oralarda bulunmazlar. Gözüpek gezgin, önünde uzanan karlı engeli tırmanıp aşınca, sonunda, karlı bölgenin geniş bir kuşak gibi çevrelediği çıplak ve açık bir doruğa çıkar. Bu koninin tepesinde, ova seviye­sinden 10.500 ayak yükseklikte, Asya ve Avrupa'nın muhteşem bir manzarasını görür; hemen altında Kara­deniz ve Ege, onları birleştiren boğazlar ve denizlerle, nehirler gibi kıvrılmaktadır ve "uzaklan gören Ze­us"un, aşağıdaki dünyada olan biteni tepeden görebile­ceği, bundan daha isabetli bir nokta bulamayacağını hisseder….

POLONYALI SIMEON

VİYANA, 1936
...İstanbul'dan gemi ile hareket ederek ikinci günü, bir iskele olan Mudanya'ya vardık. Burada birkaç hane ermeni ile bir papaz vardı. Fakat kiliseleri yoktu ve bir evin içinde ayin icra ederlerdi. Orada beş gün kalarak, İncilci İoannes'in ve Prokhoron'un çalıştıkları hamamı görmeğe gittik. Bu hamam şimdi câmi'e çevrilmiştir. Mudanya'da pek çok rum vardı.

Mudanya' dan hareket ederek, şimdi Bursa denilen Efesos şehrine kadar olan kara yolunu birbuçuk gün­de kat ettik. Geniş bir şehir olan Bursa'da üçyüz hane ermeni, beş papaz ve küçük bir ahşab kilise vardı. Bu­rası çok latif ve bol meyvalı bir yer olduğundan bir ay kaldık. Şehrin civarı kâmilen bağ ve bahçelikti; ortasın­dan küçük bir çay akıyordu. Fakat havası çok sert, su­ları da hastalıklı idi. Orada eski binalar ve büyük yapı­lar ve cami' e çevrilmiş kubbeli kiliseler vardı. İri taş­larla yapılmış çok büyük bir mescidi Nero'nun yaptır­mış olduğunu söylediler.m

Şehir dışında, kral yapısı muazzam, şifa-verici ılı­calar ve kaplıcalar vardı. İçlerinde havuzlar, şadırvan­lar bulunan ve müteaddid yerlerden sıcak ve şifalı sular fışkıran bu kaplıcalara bir def'a giren, suyun bolluğun­dan duyduğu rahatlığa kapılarak bir daha dışarı çıkmak istemez. Kaplıca duvarları kamilen çini ile kaplanmış, zemini mermerle döşenmiş, üstlerine de kilise gibi bü­yük kubbeler bina edilmişti. Kaplıcaların içi o kadar pak ve berrak tutuluyordu ki bir kıl bile göze çarpmı­yordu. Bu büyük binaların biraz ötesinde onu müteca­viz küçük kaplıcalar vardı. Bunların içine girince rahat­lıyor ve bütün sıkıntı ve gurbet acılarını unutuyor­dum.

Şehrin öbür tarafında, Yedi Genc'in ölüm uykusuna daldıktan sonra tekrar dirildikleri ve mezarlarının hala mevcud bulunduğu Keşişdağı denilen Olkos dağı var­dır. Dağın zirvesinde halen harap bir kilise vardır. Erci­yes' den daha büyük ve yüksek olan bu dağda, yazın ve kışın daima kar bulunur; fakat karın bozulup kurtlanmış olduğu rivayet ediliyor. Kilisenin bulunduğu yere kadar dağa çıktık; fakat daha yukarıya gidemedik, çünkü yaz olmakla beraber şiddetli bir fırtına vardı ve hava çok soğuktu. Oradan, şehrin yarısının Celâliler tarafından yakılmış ve tahrib edilmiş olduğunu müşahede ettik.

Bursa'dan hareket ederek, sahil yolunu takiben Mı­halıç kasabasına geldik. Burada bir ay beş gün kaldık: çünkü orada yüz hane ermeni ve iki papaz vardı. Mıha­lıç'tan sonra, bir günlük yolculukla, bir liman şehri olan Bandırma kasabasına vardık...

Tekirdağ'dan Karamürsel İskelesi'ne geldik. Bura­da az sayıda ermeni ve İhtiyar bir papaz vardı. Böyle­likle, gittiğimiz her yerde ermeniye rastlıyorduk; çünkü toz gibi dağılmış ve yer yüzünde serpilmiş bulunuyor­duk. Dört gün Karamürsel' de kaldık.

Karamürsel'den Nikya 'ya geldik. Bu şehre şimdi Çinik İznik denir; çünkü burada türlü türlü çini, fincan ve sürahi imal edilir. İznik büyük bir şehirdi; fakat şim­di büyük bir kısmı harab olmuştur; havası da fenadır. Şehrin dışında şayan-ı hayret binalar, yapılar, temel bakıyeleri ve İstanbul'daki gibi bir dikmetaş vardır. Rivâ­yete göre, şehir vaktiyle bu taşın bulunduğu yere kadar uzanıyordu ve mel 'un Arianos bu sütunun altında can vermişti. Burada onbeş hane ermeni ve iki papaz bulun­duğundan oniki gün yanlarında kaldık. Şehrin yanıbaşında büyük bir göl vardır ki Lusavoriç'in oğlu patrik Vırtanes suları öküz ve sapanla sürmüş, gök yüzünü de yarmış ve yağmur yağdırmıştı. Suyun üzerinde sapan izleri hala görülmektedir. 318 aziz patriğin ictima ettiği mevki, şehrin ittisalinde ve gölün kenarında bulunur. Bir az ötede de kubbeli büyük bir kilise vardır. Arianos­cular bu kiliseyi bir vakit ortodokslardan gasp etmişler­di; fakat aziz Basilianos'un duaları sayesinde tekrar ibadete açılmış ve Arianoscular mahçup olmuşlardı. Şimdi çok eskimiş bir halde olan kilise rumların elinde­dir. Şehrin etrafında büyük surlar ve müteaddid burçlar vardı. Burcların içleri kilisede olduğu gibi, aziz tasvir­leri ile süslenmiştir. Girdiğimiz her kulenin de aynı su­rette tezyin edildiğini gördük; fakat bunlar bugün met­ruk bir haldedirler. Şehrin kapısında muazzam iki söke taşı vardı. Bunların birisinin üzerinde çok tiksindirici bir vaziyette mel'un Nestor'un, diğerinde de karnı de­şik ve eması dışarı sarkmış bir vaziyette Arios 'un re­simleri hakkedilmişti. Nestor'un resmi, ağzı açık ve di­li boğazına sarkmış olup, korkunç bir manzara arz edi­yordu. Şehrin havası çok sert ve fena olduğundan, şe­hirde gerek yerli ve gerek dışarıdan gelmiş bütün insan­ların yüzleri sararmıştı. İznik'ten hareket ettikten sonra, otuz hane ermeni ve bir papazları bulunan Sakarya ad­lı bir köye geldik...

ŞİHABEDDİN EL- ÖMERİ

(XIII - XV YY)

BURSA MEMLEKETİ

Burası ikinci kuşağın üçüncüsüdür. Bunun sahibi,

Orhan bin Tuman (Osman) dır. Buranın merkezi Bursa şehridir. Bunun mevkii Murad'ed-din Hamza İli'nin doğusunda olup Samsun ve Sinop' un biraz batı tarafına düşmektedir. Cebeli Kassis (Kassis Dağı) bunun batı­sındadır. Bu il sahibinin elli şehri vardır. Kaleleri ise bundan daha çoktur. Askeri kırkbin atlı kadardır. Piya­de askeri bilhassa isteyip toplayacak olursa sayılmaya­cak kadar çoktur. Fakat denilir ki askerlerinin zenginli­ği azdır, görünüşü kadar heybetli ve azametli değildir.

Adı geçen Orhan kendi komşularıyla ekseriye sulh halirıde yaşar. Kendisirıe yardım eden olursa o da ona yardım eder. Bununla beraber savaştığı hallerde bazen galip geldiği ve bazen de mağlup olduğu anlar olduğu gibi, birçok harblerinde birtakım adamların burunlarını yere sermekte sebat ve azmi vardır. Askerindeki zenginliğin az olması, halkının doğru dürüst insanlar olma­ması ona mücavir olan memleketlerin düşman ve asi olmalarından ileri gelmektedir.

Diyorlar ki, bu Orhan'ın idaresi altında yaşayan hal­kı fena kişilerdir. İçleri hep kin ile doludur. Sarıklarımekir ve desise üzerine sarılarak dolanmıştır. Bu il'in Dirhemi, tam ve bütün dirhemdir. Halis gümüşden dö­külmüştür. Muddu Germiyan'ın muddu gibidir. Eşya fiatı çok zaman ucuzdur. Bu memlekette tam üçyüz ılıca vardır ki, bunlardan sıcak su çıkar. Öksürük ve fek has­talıklarına düçar olanlar bu ılıcalara gelerek orada yıka­nırlar ve şifa bulurlar. Ben derim ki, bu ılıcalardan dün­yanın her yerinde pek çoktur. Fakat bu şehirdeki gibi hepsinin bir yerde toplandığını başka yerde görmedim. Bunun sebebi de bu arazinin kükürtlü ve bataklık olma­sından ileri gelmektedir.
Çev. Prof. Dr. Yaşar YÜCEL
EVLİYA ÇELEBİ

(Mehmet Zılli Oğlu)

SEYHATNAME’DEN…
“Bursa sudan ibarettir veselam.”

……………………


Zülâl kurdu suyunun hassası
Bir erkek ci­ma'dan veya bir kadın çocuk yapmaktan kalsa bu kur­du yiyince Allah'ın emriyle döl döker. İktidar sahibi olur. Gayet kuvvetlidir. Gözleri de kuvvetlendirir. Vel­hasıl, vücutta bulunan çeşitli hastalıkları tedavi edip in­sanı anasından yeni doğmuş gibi yapar. Bunu bulmak, kimya bulmaktan da güçtür. Meğer padişah istesin... Amma Elbürz dağında köpek kadarı da olur derler. Normal dört ayağı olup, kar içinde yaşar. Dışarıya çıkıp biraz nefeslenir, yine kar içine girermiş. Günahı söyle­yenin boynuna.. Ben görmedim.

Keşiş Dağı'nda Süleyman Han Pınarı'ndan yukarısı karsız ve ağaçsız çemenzârdır. Fakat çiçekleri yoktur. Çıplak dağlardır. Oradan tam beş saatte Kule-i Cihan'a vardık. Burası Keşiş Dağı'nın zirvesidir ki, göklere baş kaldırmıştır. Aşağıda, bulutların şehir üzerinden geçtiği görülür. Bursa'dan tam iki günde bu kuleye çıkılır am­ma çok zordur. Yüksek bir dağ olduğundan kar ve ağaç durmaz. Çıplak, kayalık bir tepedir ki kıble tarafında Kütahiyye Dağı, şark tarafından Söğüt Dağları görünür. Garp tarafından deniz aşırı, Rumeli tarafında Gelibolu Dağları görünür.

Bulutsuz havada güneş, İstanbul Kalesi üzerine vu­runca Yedikuleleri, Sultan Ahmet Camii'nin altı adet minareleri ve Ayasofya Camii görünür. Öyle yüksek bir dağdır ki, insan bir kaya arkasına gizlenmese, rüzgâr insanı yorgan pamuğu gibi havaya atar. Çok sert rüzga­rı vardır. En tepesinde bir mezarı vardır. Dört tarafının iri taşlarla çevrilmesinden büyük bir adam mezarı oldu­ğu anlaşılır. Bu mezar "Lenduha'nın oğlu Sağdâ'nın me­zarıdır." Hz. Hamza'nın korkusundan bu dağda yerleş­tiği halk arasında söylenir. Bu mezarın yakınında yeral­tında bir mağara vardır. Yokuş aşağı hayli gider bir ka­ranlık mağaradır. İçinde yetmiş-seksen kadar mağara vardır. Kefere zamanından İstanbul'da, Ayasofya kub­besinin üstünden papazlar uçarak bu mağaralarda otu­rurlarmış. Bazı kayalarda, ikibin yıllık tarihli hatlar vardır. Teferrüce çıkan erbab-ı maarif'in dahi hüsnü hatları vardır. Seyretmeye değer yüksek bir dağdır.

Bu seyir ve safalardan sonra, yokuş aşağı inerek oniki saatte Kadı Yaylası'na varıp çadırlar dikerek bir gün zevk ve safalar ettik. Oradan aşağı karcılar yoluy­la tam on saatte Bursa şehrine geldik, vesselam...



RICAUT

AMSTERDAM, 1686

"Hızreviler hakkında... "

Otuz beş yıl devle­ti yöneten ve seksen üç yaşında hayata gözlerini kapayan Sultan Orhan'ın devrinde, imparatorluğun merkezi olan Bursa'da Hızır adında çok ünlü bir derviş yaşardı. Çoğu zaman sağa sola gider, kedi ve köpekleri besle­mek için koyun, sığır ciğeri alırdı. Fakir bir hayat sürer, oruç tutarak iradesini güçlendirir ve öyle içten ağlardı ki gökteki melekler yeryüzüne inerek ortaya koyduğu nefse eziyeti seyrederlerdi. Ününü duyan Sultan Orhan, kendisini görüp, ağzından hayat hikâyesini dinlemek istemişti. Huzura çıkan Hızır, bir zamanlar Hz. Mu­hammed'in soyundan gelen bir kral olduğunu, Nil, Fı­rat ve Dicle'nin suladığı topraklarda adaleti ve kılıcı ile hüküm sürdüğünü, adını duyunca herkesin ürperdiğini anlatmıştı. Fakat dünya nimetlerinin boşluğunu anla­yınca bütün servetini, ikbalini terk etmiş ve münzevi bir hayat yaşamaya başlamıştı. Bu hikayeyi duyan Sul­tan Orhan hayretini gizleyememiş, deli veya garip gö­rünüşlü kimseleri küçümsemenin doğru olmadığını, bu görünüşleri altında büyük bir bilgelik saklı olduğunu belirtmişti. Bu yüzden Türkler delilere ve garip görü­nüşlü kimselere saygılı davranırlar, onların gökten il­ham aldıkları için diğer insanlar gibi olamayacaklarım söylerler. "

"Bu Hızır kimya sanatında çok üstündü, tarikatına girenler akça yerine altın verirdi. Yeşil bir cüppe giyer, gayet kanaatkar bir hayat sürer, elbiselerini kendi onarır ve tekkesi için gerekli eti kendi temin ederdi. Cami kurulması için büyük yardımlarda bulunmuş, Kahire' de, Bağdat'ta imarethaneler kurmuştu. Türbesi Bur­sa' da bulunur ve her gün büyük bir kalabalık tarafından ziyaret edilir." İşte şeyhlerden öğrendiklerim bundan ibarettir.. .


Çev. M. Reşat UZMEN
MARİE DE LAUNAY

BURSA PAZARLARI

Bursa pazarlarının çoğu, kentin merkezindedir. Bu yapılar çok geniş, uzun ve üzerleri kubbelerle örtülü birtakım sokaklardan oluşmuş olup, küçük bir kent gö­rünümündedir. En ünlüsü İpek Hanı' dır. İpek Hanı çok büyük olup, dörtgen şekildedir. Burada, dükkanlar mestur olup her bir ticaret malı satılır. İpek Hanı'nın or­tasında, çevresi bazı kemerler üzerinde, kubbeyle örtü­lü bir tuhaf yapı vardır. Bu yapının merkezinde, içinde su olan havuz bulunur. Bu yapı, ipek gümrüğü memur­larının kaldığı yerdir. İpek Hanı'nın içine, çok büyük beyaz bir kemer altındaki kapıdan girilir. Bu kemerin çevresi, kırmızı ve mavi renkte çinilerle çok güzel bir şekilde süslenmiştir. Bina, Sultan II. Murat tarafından yaptırılmıştır.

Bursa pazarlarında süsleme ve manifatura eşya ile mallar satılır. Çarşıda koyun etini parça parça kesip, büyük bir şişe geçirerek, herkesin iştahını artıracak şe­kilde fınl fırıl çeviren kebapçılar vardır. Kasap ve ek­mekçinin yanında billur şişelerin içinde kurabiye ve ba­dem ezmesi, kırmızı, beyaz renkte sucuk şekerler, her tür izhar ve ismardan yaptığı reçel ve şurubu satan şe­kerci dükkanı vardır. Yine aynı sırada asma ve sakız ka­bağı, domatesten yapılmış süsler, ipliklere diziLmiş bamya, Rum Boynuzu askılar ve karnabaharların garip görünüşü içinde sebzeci dükkanı yer alır. Ayrıca sergi­sini yaymış bir demirci ve çaycı dükkanı arasında, sır­ma ve sim işlemeli gün be gün renkli kumaşçı dükkanı vardır. Bu dükkanda pamuk ve ipek ipliğinden üretil­miş çiçek işlemeli kumaşlar bulunur. Bu kumaşlar sü­rekli yıkandığı halde çekmez, güzelliği ve ucuzluğu başka yerlerle kıyaslanmaz. İşte bu eşya ve mallar, Bur­sa mağazalarının sermaye ve servetini oluşturur….
KEŞİŞ DAĞI(ULUDAĞ)
Bithynia Hükümeti’nin sultanı olan Prusias’ın devrinde, Yunan ve Roma tarihçileri Olimpos veya Mysie Olimpos’u olarak anmışlardır. Ancak Bithynia Olim­pos 'u demek daha uygun olur. Keşiş Dağı adı ise, bu dağı diğer Olimpos Dağları 'ndan net bir şekilde ayır­maktadır. Bu dağın, önceleri tanrıların barındığı yer ol­duğu ve Zeus 'un karakaşlı yağmur tanrısının, bulutları toplayarak yıldırım yaptığına inanılırdı. Bu tanrıların burada bir tapınak yaptırdığı da söylenir.

Storete, Afrodit veya Venüs adındaki tanrılara özel­likle Venüs Olimposu'na ait bir tapınak yaptırdılar ki, daha sonra Hıristiyanlar bu tapınağı Saint Michael Ar­janij adına bir kiliseye çevirmiştir. (Herodot'un söylen­cesi nakledilir.) Sonradan bu dağa Keşiş Dağı denilmiş­tir. Eskiden Aynaroz' daki gibi burada da çok sayıda ke­şiş ve manastır vardı.

Osmanlılar Bursa'yı aldıkları zaman Hıristiyan ke­şişlerin yerini İslam dervişleri almıştır. Bu nedenle dağ eski işlevini sürdürmüştür. Halk da bu dağı eski duru­mundan dolayı Keşiş Dağı olarak anmaktadır. Sultanlar da burada birçok zaviye ve türbe yaptırmıştır.

İşte bu Keşiş Dağı, ulu tanrılara mesken ve canavar­lar ile haydutlara mekan, dervişlerle keşişlere vatan ol­du. Selçuklular devrinden itibaren, Karakoyunlu aşireti Türkmenlerine dahi yaylalık yapmıştır. Bu aşiretten her birisinin yaylası vardı. Keçi kılından veya kara yünden yapılan çadırlarında yaşayan Türkmenler, dağın funda­lık ile meşelik kısmını tercih ederler.

Yörük Yaylası denilen bu yerlere Bursa'dan üç yol­la gidilmektedir. Gaziler Tepesi adı verilen bu yer, Bur­sa'nın fethi sırasında bir savaş olması nedeniyle bu adı almıştır. Yaylalara Çekirge yoluyla çıkılır. Birinci yol, kestirme giden yoldur. İkinci yol Müslim Köşkü tara­fından, Gökdere'nin solundan 'gider. Bu yol pek işlek değildir. Üçüncüsü ise; Elmaçukuru Yaylası'ndan Sob­ran Yaylası'na çıkan yoldur. Bu vadi geniştir.

Yaylalara gitmek için hangi yolu tercih ederseniz edin, karlar eriyip, kabaran suların taşıdığı taşlı bir yol­dan gidilir. Yarım saat kadar yürüdükten sonra büyük meşe ağaçlarının, ulu kestanelerin, çınar ağaçlarının bulunduğu ormanın arasından geçilir. Keşiş Dağı çınar­larının letafeti ve yüksekliği 2000 yıllık bir olayı tespit etmektedir. Çünkü bir söylenceye göre bu dağın çevre­sinde yerleşen Mysialılar'ın adı çınardan gelmekteymiş.

Ormanın içine girildiği zaman Gökdere Vadisi'nde, suların taşıdığı kayaların oluşturduğu görünüm çok hoştur. Bir saat kadar daha meşeliğin serin gölgeleri içinden geçildikten sonra Gazi Yaylası'na gelinir. Bu

BURHAN CAHİD

NASİHAT HEYETLERİ


Karacabey' deki Karşılama Töreni
Ulubat'dan ayrılırken peşimize Çerkez süvarileri katıldı... Nihayet kadınlı erkekli Türkler ve Rumlar bü­tün Karacabeylileri yol üzerinde bizi bekler bulduk. Davul her sesi bastıran bir gururla gürlüyor, maniler, dualar birbirine karışıyordu. Biz halkı, halk bizi takip ederek kasabaya yollandık. Karacabey Osmanlı bay­raklarına bürünmüştü... Hükümet dairesi önünde öğ­renciler marşlar okuyor, halk Padişah duasını gökleri çınlatırcasına tekrarlıyordu. Nihayet sevgili şehzademi­ze hazırlanan konağa vardık. Halk konağın etrafını mahşer gibi çevirmişti. Heyet, yemek yedikten sonra pazar meydanında kurulan kürsüye çıkarak beyanna­mesini okudu. Sonra müftü efendi etkili bir dua oku­du... Gece, Şehzade hazretleri, köy eşrafına mükellef bir ziyafet verdiler ve bizzat katılarak yemeğin sonun­da kendilerine gösterilen coşkudan dolayı memnun ol­duklarını ve teşekkür ettiklerini beyan buyurdular... Karacabey'in havası biraz rutubetli, belediye namına bir eser yok. Hükümet konağı yamru yumru bir ev. Ka­pısında jandarma durmasa belli olmayacak. Maarifsiz­likten halk çok şikayet ediyor. Karacabey' de bütün ka­sabada 25 bin müslüman, dokuz bin Rum ve 900 Erme­ni vardır. RumIarın yaşlılan kesinlikle Rumca bilmi­yorlar. Halk Karacabey'de en çok eşkiyadan yılmış... Halkın jandarmaya karşı emniyeti yok. Zaten burada eşkiya kadar halk için jandarma da korkulu görünü­yor... Anadolu'nun iki büyük derdi var: Halk bunu isti­yor. Biri asayiş, öteki maarif.

Heyet Mustafakemalpaşa'da
"Karacabey' de bir gece geçirdikten sonra sabah hareket ettik. Hanedana ait çiftliklerden geçerken bize te­reyağı, süt ve ayran ikram ettiler... Kirmasti'ye geldik, burada askerler ve halk tarafından karşılandık. Kirmas­ti 'ye (M. Kemal Paşa) girerken şimdiye kadar gördüğümüzün üzerinde bir tezahüratla karşılandık... Belediye dairesine vardık. Şehzade burada eşrafı kabul etti, bir­likte öğle yemeğini yedik. Yemekten sonra balkona çı­kan Şehzade halka selam-ı şahaneyi tebliğ buyurdular. Heyetten Ali Rıza Paşa beyannameyi okudu. Beyanna­menin okunması tamamlanınca "Padişahım Çok Yaşa" duası defalarca tekrarlandı."
Çev. Mevlit ÇELEBİ

İKİNCİ BÖLÜM
BİR BEN VARDIR BENDE, BENDEN İÇERİ”:BENDEKİ BURSALILAR:

BURSALI SÖYLEŞİLER

MELİH ELAL

İLE İLK KİTAP ÇALIŞMASI “DEDE KORKUT” ÜZERİNE

*Sevgili Melih Elal, “İlköğretim okulları için” DEDE KORKUT adlı (kitap) çalışmanızla, yazın dünyasına farklı bir adım daha atıyorsunuz. DEDE KORKUT üzerine yapılmış, yayımlanmış yüzlerce çalışmayı da göz önüne alarak sormak istiyorum: Neden DEDE KORKUT? Bu çalışmayı hangi amaçla kaleme aldınız.



MELİH ELAL:

Her toplum, çocuklarına ve gençlerine öncelikle kendi klasiklerini okutmak ister. Bu istek, hadi okuyun çocuklar demekle, hiçbir zaman gerçekleşmez. Oysa biz, bugüne değin klasiklerimizi ya olduğu gibi özgün biçimleriyle ya da birkaç sözcüğünü günün konuşma diline uyarlayarak okutmaya çalıştık, okutamadık.

Bu gerçeklerden yola çıkarak, bilimsel verileri de göz önüne alarak Dede Korkut Oğuznameleri’ni çocukların ve gençlerin anlayabileceği şekle dönüştürerek iki ayrı kitap hazırladım. Şimdilik 9-14 yaş grubunun anlayabileceği düzeyde hazırladığım kitap yayınlandı. Gençlik versiyonu ise yayımcısını bekliyor.
*Kitabı okuduğumda “ciddi” bir emek ürünü olduğunu gördüm. Hem kitabın bütünlüğünü, hem de tarihinden gelen özgünlüğünü korumak bağlamında etik değeri olan özgün bir çalışma ortaya koymuşsunuz. Her şeyden önce DEDE KORKUT dili ve bu dilin günümüzün anlaşılır, akıcı Türkçesine dönüştürülmesi üzerine sorumlu bir yazar olarak yoğun bir emek harcamışsınız. İyi de etmişsiniz. Bütün bunlara bir de “ilköğretim” çağı çocuklarını hedef kitle olarak seçmiş olmanızı ekleyince ne büyük ve kutsal bir çalışma sergilediğinizi daha iyi algıladım. Belli ilkeler gözeterek yaptığınız çalışmanın bu anlamdaki özellikleri ve özgünlükleri üzerine söyleyecekleriniz olmalı…
MELİH ELAL:

Öncelikle özgün metnin dil özelliklerini, örneğin sözdizimini, bozmamaya çalıştım. Bilimsel veriler, hedef kitlemin metni anlaması için cümlelerin altı sözcüğü geçmemesi gerektiği yönünde… Bu nedenle cümle kuruluşlarında 5-6 sözcüğü geçmemeye çalıştım ve böylece metni çocuklar için anlaşılır kıldım.

İkinci olarak, çocukların sözcük dağarcığını varsıllaştırmayı, anlam ayrıntılarını fark edip günlük dillerinde de kullanmalarını amaçladım. Bu doğrultuda özgün metinde kullanılan “gövermek”, süsmek” gibi sözcükleri olduğu gibi kullandım ve metnin bitimine ayrıntılı bir sözlük ekledim.

9-14 yaş grubunun bir başka özelliği de soyut anlatımları tam olarak kavrayamamalarıdır. Bu nedenle soyut anlatımları içeren deyim ve anlatımları kullanmamaya çalıştım. Kullanmak zorunda kaldığımda da bu söz kalıplarını sözlüğe ekleyerek, açıklamaya çalıştım.


* “…koyunlardan koç kırdırdık”(s.10), “Gördü kimse gelmez”… “Çok kana bulandı”(s.13), “Elini gününü yağmalattı”(s.17), “Canını çok almışım”(s.21), “Çok doyum oldu”(s.47), gibi; daha çok da destansı bölümlerde görülen “Titredi benim canım”(s.20), “Benim akça göğsüme”(s.23),”Benim tatlı canım”(s.26), “Benim mezarım”(s.27), “Neler geldi benim başıma”(s.66), “Çekerim ben göz acısını”(s.89), “Senin boyun posun yok”(s.121), “Senin gözceğizin… senin alıncağızın” (s.164) gibi asıl metne özgü yapıları olduğu gibi almışsınız. Dilimizin tümce yapısı, güzel anlatım ilkesi ve dilbilgisi açısından sorun gibi gözüken bu yapılarda, hedef kitleye olumlu örnek olması açısından günümüz Türkçesine uygun değişikliler yapmanız daha uygun olmaz mıydı? Ayrıca, sözlüğün metinlerden hemen sonuna konulması ulaşılabilirliği daha da artırmaz mıydı?
MELİH ELAL:

Bu verdiğiniz örneklerin ve benzerlerinin korunması bence işlevsel bir özellik taşıyor. Öncelikle öğrencilere, günümüzden beş altı yüz yıl öncesine ait bir Türkçe metinle karşı karşıya olduklarını duyumsatıyor. Böylece dilin yaşayan bir varlık olduğunu, yüzyıllar içinde değişip gelişerek yaşamını sürdürdüğünü anlatmamızı sağlıyor. “Benim tatlı canım” derken, adıl yüklem bağlantısındaki gelişimi görüyoruz. Günümüzde kişi adılının bu tür anlatımlarda artık kullanılmadığını, yüklemdeki kişiye yönelik iyelik ekinin bu işlevi üstlendiğini anlatmamıza, öğretmemize yardımcı oluyor. “Çekerim ben göz acısını” örneğinde olduğu gibi, devrik cümlenin yanlış bir kuruluş olmadığını, konuşma diline özgü bir anlatım olduğunu, devrik cümle kullanıldığında konuşma diline daha çok yaklaşılacağını gösteriyor. Fark ettirmeden yazma konusunda öğrencilere yardımcı oluyor.

Sözlük konusuna gelince: Her öyküye çocukların ilgisini çekecek bir ad vermiş ve o öyküyle ilgili sözlükçeyi metnin sonuna eklemiştim. Yayımcım, sözlüğü kitabın arkasına eklemeyi uygun gördü.

Burada bir konuyu daha açıklayayım. Aslında her öyküyü bir kitap olarak tasarlamıştım. Sayfanın tamamı resimlenecek, öykü 12 punto harflerle resmin üstüne basılacaktı. Böylece görsel çekicilik de sağlanacaktı; ama olmadı.


*DEDE KORKUT adlı çalışmanız “100 TEMEL ESER”olarak sunulmuş. O diziden bir yapıt çünkü. Bu konuyla ilgili sayısız yazılar yazıldı, tartışmalar yapıldı; böyle bir diziyi olumlu bulanlar da oldu, olumsuz bulanlar da. Orta öğretim kurumlarında ve hatta üniversitede dilimiz ve yazınımızla ilgili dersler vermiş, uzman bir kişi olarak sizin düşüncelerinizi de alabilir miyim?
MELİH ELAL:

Bu tür kısıtlamalara karşıyım. Bizim dilimizde “Vur deyince öldürür” biçiminde bir deyim vardır ve önemli bir özelliğimizi yansıtır. Şimdi 100 eser belirlediğinizde ve temel dediğinizde, bunun dışında hiçbir şey okunmayacak ve okullara sokulmayacak gibi bir algı oluşmaktadır ve bu okuma alışkanlığının kazanılması açısından son derece sakıncalıdır.

Oysa öğrencilerin mutlaka okuması gereken yapıtlar vardı ve olmalıdır da… Siz İngiltere’de Shakespeare’nin, Almanya’da Goethe’nin, Fransa’da Victor Hugo’nun eğitim aşamasındaki çocuklara okutulmadığını düşünebilir misiniz? Ama ne yapıyor onlar: Hangi düzeyde öğrenciye seslenmek istiyorlarsa, konunun uzmanı yazarlara ona göre metinler hazırlatıyorlar. Gerekirse resimlerle, gerekirse çizgi roman biçiminde sunuyorlar. Çocuk severek okuyor. Yaşı ilerlediğinde severek okuduğu o metnin aslını merak ediyor ve okuma gereği duyuyor. Böylece kendi kültürünü, sanatını özümsemiş oluyor. Bizse lise çağındaki gence Namık Kemal’in İntibah adlı romanını aslından okutmaya çalışıyoruz. Genç hiçbir şey anlamıyor, öğretmeni ödev verdiği için zorla okuyor ya da okumuş gibi yapıyor. Daha sonraki yaşamında da edebiyat dendi mi, öcü görmüş gibi kaçıyor.

Bana göre her öğrenci Dede Korkut Oğuznameleri’ni, Kutadgu Bilig’i, Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Pir Sultan Abdal’ı, Halit Ziya Uşaklıgil’i, aklıma geliverenler bunlar, okumalıdır. Ama önce bu yapıtlar, sanatçıların yapıtları, onların algılayabilecekleri düzeye getirilmelidir.


*Bu bağlamda yanıtlamanızı istiyorum: Son yıllarda çocuk yazınına dair bir patlamayla karşı karşıyayız. Bu olgunun nicel ve nitel boyutlarıyla ilgili olarak da söyleyecekleriniz olmalı diye düşünüyorum.
MELİH ELAL:

Eğitim Fakülteleri’nin kurulması, özellikle de Sınıf Öğretmenliği Bölümleri’nin çalışmaları, yetiştirdikleri öğretmenler yoluyla yeni yeni meyvelerini vermeye başladı. Ezber odaklı eğitim yerine, düşünmeye, araştırmaya odaklı eğitim, öğrencileri okuyup araştırmaya yöneltti. Doğaldır ki, bu yönelişten çocuk yazını da payını alacaktı. Öğrencilerde okuma aşkı gelişip talep arttıkça çocuk yazının yönelik gelişmeler de onu izledi.

Burada 80’li yıllarda ortaya çıkan Can ve Gözlem Yayınları’nın nitelikli kitaplarını da göz ardı edemeyiz. Bu yayınevleri güçlü yazarlarımızı çocuk yazınına yöneltti ve nitelik geldi. Günümüzde bu alanda da bir patlama yaşıyoruz. Olumlu yayınların yanında, insanın içini acıtan, bu çocuklara aktardıkları yalanları, sonra nasıl olumluya çevirecekler, yayınlarla da karşılaşıyoruz. Somutlaştırayım: Bir çevirmen Pinokyo’ya dua ettiriyor. Çocuklarımıza ilk öğrettiklerimizden biri de yalan söylememektir. Bu çevirmenin kitabını okuyup dini bilgilerle büyüyen bir çocuk, ergenliğe erişince Pinokyo’nun yazarının kendi dininden olmadığını, çevirinin kimi bölümlerinin yalan olduğunu öğrenince, acaba yetiştiği ortama ne gözle bakacaktır? Ben yalanlarla dolu bir ortamda büyümüşüm demeyecek midir? Burada öğretmenlere büyük görevler düşüyor. Bu tür kitapları ayıklamak ve öğrenciyle buluşmasını önlemek.
*Türk klasikleri bağlamında DEDE KORKUT benzeri başka çalışmalarınız da olacak mı?
MELİH ELAL:

Dede Korkut’un gençlik versiyonu üzerinde çalışıyorum. Bir hayalim de Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’ini çocuklara ve gençliğe kazandırmak.


*Dilimize değgin kaygılarınız, ya da sevinçleriniz var mı? Dilimiz kirleniyor mu, arınıyor mu?
MELİH ELAL:

Sevinç değil kaygılar taşıyorum. 70’li yıllarda Saussaure, Fransızca için “Frangilizce” demişti. Bugün biz de Türkçe için “Türkingilizce” diyebiliriz. Televizyonda, radyoda, çarşıda, pazarda bir yabancı dil merakıdır gidiyor. Toplumun büyük bir bölümü ikinci dil olarak İngilizce bilse gam yemeyeceğim. Ama kazın ayağı hiç de öyle değil. Bir “plaza!”ya gidiyorsunuz, kapının üzerinde “exit” yazıyor. Çevrenize bakıyorsunuz, hiç yabancı yok. Çevirip birkaç kişiyi sorsanız ne anlama geldiğini, bileceklerini sanmıyorum. Bakın “autlet” ne anlama geldiğini Türkiye’de, o mağazaları açanlar da dahil, kaç kişi biliyor acaba? Ben bir türlü öğrenemedim. Anlamını bilmediği yerlere girip çıkanlar, sorgulamayanlar, dogmaların tuzağına da düşmeye mahkumdurlar.


*Son bir soru da AKATALPA Dergisi’yle ilgili… Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürlüğünü yaptığınız AKATALPA adlı dergiyle ilgili bilgi vermenizi istiyorum. Nasıl bir dergidir, nasıl çıkıyor, yazın dünyamızdaki yeri nedir?
MELİH ELAL:

Akatalpa, şiiri kaygı edinen bir dergi. Radikal bir dergi. Her okura ulaşmayı düşünmüyor ve hiçbir zaman da düşünmedi. Okuru Akatalpa’yı buluyor.

Ramis Dara, Serdar Ünver, Hilmi Haşal, Nuri Demirci ve İhsan Üren’in katkılarıyla ortaklaşa çıkan bir dergi. Ben formalite gereği sahibi ve sorumlusu olarak görünüyorum.



Yazın dünyasındaki yerini ben saptayamam, ama iyi bir yerde olduğumuzu sanıyorum.

NURSEL ARAS’LA İLK ROMANI “AZİZE” ÜZERİNE SÖYLEŞİ


-Sevgili Nursel Aras, bir ilk romanla okur karşısına geldin. Başarı diliyorum. Öncelikle bir roman yazarı olmak algısıyla ilgili neler söylemek istersin?
Nursel Aras: Öncellikle başarı dileğiniz ve söyleşi için verdiğiniz emeğe çok teşekkür ediyorum. Ben “roman yazarı” olarak değil de yazan kişi /daha doğrusu yazabilme çabasını elden bırakmayan biri olarak addetmek istiyorum kendimi. Çünkü; yazınsal türleri çok da önemsediğimi söyleyemem. Edebiyat çok etkileyici ve dönüştürücü bir sanat dalıdır. Toplumsal sorumluluk taşıyorsanız, evrensel dertleriniz varsa ve siz bunları çığlık çığlığa bağırmak istiyorsanız ne fark eder ki… İster şiir yazın, ister öykü, isterse roman…Okuyucunun yüzünde zaman zaman tebessüm yaratabilmek, arada yüreğine korku salmak, umutsuzluğunu umuda dönüştürebilmek, çoğu kez de acıtan sorular sordurabilmek ve o arada okurun damağında güzel bir tad bırakmak değil midir önemli olan?… Bu anlamda yalnızca yazıyor olmak algısını daha çok benimsediğimi söylemek istiyorum.

-Daha önce bir öykü kitabın yayımlanmıştı: “KARA ÜZÜM SALKIMI HÜZÜNLER” Öykü yazmakla roman yazmak arasında; içtepiler, sosyo-kültürel gereksinmeler ve estetik ölçütler bağlamında ne gibi farklar var?
Nursel Aras: Edebi metinler yaratılması açısından, öykü de roman da çok ciddi emek istiyor ve yine ciddi anlamda okumayı gerektiriyor. Öykü; hayatımızın parçalanmış anlarından oluşur, örtüktür, yoğundur. Az sözle çok anlam iletebilmek gibi bir işlevi olduğundan şiire daha yakındır. Bu nedenle her bir öykü, yazarını ayrı ayrı yorar, acıtır… Roman ise; yaygınlık, genişlik, derinlik bakımından insan, imge, mekân, yaşamsal olaylar ve sağlam kurgularla oluşturulan an’lar/hikayeler toplamıdır. Çok katmanlığı, çok yönlülüğü, metinler arası dengesi bakımından çok farklı ilişkiler barındıran bir dünya kurmayı gerektiriyor. Ancak içtepiler, sosyo-kültürel gereksinmeler ve estetik ölçütler bağlamında her ikisi arasında pek bir fark olmadığını düşünüyorum. Mesela ben romanımı öyküler halinde yazıp bütünledim. Kaygılarım yine hep aynıydı…

-Gelelim AZİZE adlı yayımlanmış romanına. Romanını tek bir sözcükle ve bir bayan adıyla adlandırmış olmanın altyapısında neler var? Azize’nin ülkemiz, dünya ve kadınlar dünyasındaki simgesel yeri nedir?
Nursel Aras: Önce, Azize’nin sözlük anlamına bakalım isterseniz. Birincisi; ermiş kadın, iyilik ve günahsızlıkla Tanrı’ya yaklaşmış kadın, ikincisi ise; kadınlar için kullanılan sevgi- saygı bildiren bir seslenmedir. Azize romanı, “baba” imgesinin toplumsal rolünden yola çıkarak aile içi yönelişleri sorgularken, altmış ihtilali ile seksen ihtilalini de kapsayan bir sürecin, bir toplumsal koşullanmanın ve toplumsal değişimin romanı olarak çıkıyor karşımıza. Hem bu süreçte; hem de genel olarak ataerkil toplumda kıstırılmış, bastırılmış, daha başından kabullenmiş, kaderci ama her şeye rağmen dişiyle tırnağıyla yaşama tutunmaya çabalayan dirençli kadınların öykülerine tanık oluyoruz. Bu nedenledir ki, ülkemiz, dünya ve kadınlar dünyasına sevgi- saygı bağlamında AZİZE diye seslenmek istedim.

-Azize’nin iki temel izleklerinden biri “baba.” Romanda, “baba” olgusu bir yandan yüceltilirken, diğer yandan da yerle bir ediliyor. Üstelik baba madalyonunun her iki yüzü de insanın tüylerini diken diken edecek kadar trajik. Erkek egemen toplumun bir kadını olarak egemen ideolojiden ve onun uygulayıcısı olan erkekten her iki durumda da intikam almak gibi bir hesaplaşma mı bu?
Nursel Aras: İntikam sözcüğünü sevmedim. İntikam almak gibi bir duygu da toplumcu gerçekçi biri olarak sosyalist kimliğimin çok uzağında duruyor. Erkek egemen ideoloji ile elbette bir derdim var, ancak bu ideolojiyi yıkabilmek için kadın-erkek birlikte insanlaşmanın savaşını vermek zorundayız.. Birbirimizi dışlamadan, yok saymadan…En azından ben böyle düşünüyorum. Yoksa muhteşem bir babayla büyüyen ben, kendi babamı, canım gibi sevdiğim oğlumu, erkek kardeşlerimi, arkadaşlarımı, dostlarımı nereye koyabilirim ki… Asıl anlatmak istediğim şu: Mesleki yaşamım boyunca (36 okul yılı) , parçalanmış aile çocuklarının ya da babaları varken babasız gibi yaşayan, baba sevgisi görmemiş, sürekli şiddete maruz kalan küçücük çocukların gözlerindeki büyük acıları gördüm. O acılar benim de acılarımdı. Hiç unutmuyorum. Bir okul şenliğinde babalar ve oğulların yarıştığı oyuna gelmişti sıra. Yedi yaşındaki öğrencim Sercan oyuna katılabilmek için annesinin eteklerine yapışmış, “Anne! baba istiyorum ben, baba istiyorum!” diye bağırarak ağlıyordu. Anne çaresiz. Bakışları uzaklarda…Gözleri yaş dolu. Kenarda duran bir babaya koştum ve Sercan için babalığını ödünç aldım. Böyle çocuklar ezik büyüyor. Kişilikleri gelişmiyor, geleceklerini de sağlam temeller üzerine kuramıyorlar. Asıl trajik olan da bunlardır işte. Kısası; intikam değil meselem, belki de babalara aslî görevlerini anımsatmak, yeni baba olmuş ya da baba olacakların bundan bir ders çıkarmalarına aracı olmak…
-Azize’nin diğer temel izleği de “kadın”. Romanda “kadın” ve “anne” olgusu bir önceki sorumda belirttiğim kanımı pekiştirir niteliktedir. Yani sürekli olarak kadınsı bir alt-üst oluş ve yine trajik boyutlara ulaşan bir savaşım söz konusu. Burada madalyonun bir yüzünde “kadın”, diğer yüzünde de “anne” var ve yaşadıkları yine tüyler ürpertici boyutta trajik. Yok mu bütün bunların bir ortalaması? Ya da neden, nasıl?...
Nursel Aras: Türkiye’yi düz bir çizgi, kadını da onun paralelinde bir üst çizgi olarak düşünürsek eğer, kadınlarımız gerçekten uçlarda yaşıyor. Doğu’daki kadın evlat değil, çünkü hâlâ parayla satılıyor. Eş değil, çünkü tek değil, kumalık sistemi işliyor. Bu nedenle anne değil, çünkü çocuklarını üstüne alamıyor. Namusundan başkaları sorumlu. Bu da töre cinayetlerini mubah kılıyor. Batıdaki kadın kimliğini kazanma çabasında ama erkeksi tavırlar ve erkeksi düşünceler maskesi takarak var olmaya çalışıyor. Ortası yok mu diye soruyorsunuz ya ortası da silgiyle silinmiş gibi. Ancak elinizle dokunursanız orada kadın olduğunu anlayabilirsiniz. Bu coğrafya da henüz kadının kimliği yok. Kadınlar mutsuz. Siz söyleyin şimdi, gerçekten ortası var mı?

-Konu sanat olunca, yinelemekten zevk aldığım bir alıntı şudur: Sanatın Öyküsü’nün yazarı Gombrich, Albert Dürer’in “Anne Portresi” adlı tablosu için; “olağanüstü içtenliğiyle görkemli bir yapıt,” diyor. Bugünlerde sanatın en temel sorunudur bundan yoksunluk. Azize’nin temel özelliği de bana göre; toplumsal temele ve insan unsurunun üzerine oturmuş olması ve bu yapının son derece içtenlikli bir anlatımla ete kemiğe büründürülmüş olmasıdır. O kadar ki, romanda, soyut kurguya gereksinme duyulmadan, (hatta kafandaki) yaşamsal kurguların tümüne romanda yer veremediğin halde akıp giden insanlık, erkeklik, kadınlık halleri okura “oh be, benden bir roman, benim için sanat!” dedirtecek, hatta içinin en ince tellerini sızlatacak denli de içtenlikli… Bu bağlamda kendi roman anlayışını kısaca değerlendirir misin?
Nursel Aras: İşte şimdi içtenlikli sözcüğünü çok sevdim. Teşekkür ediyorum. Romanın içtenlikli olması öncelikle benim kendi içtenliğimle ilgili olsa gerek, diye düşünüyorum. Öte yanda da esin kaynaklarımı kendi yaşamımda ve yakın çevremdeki insanlarda aramış olmamadan kaynaklandığını sanıyorum. Çünkü o zaman yazdıklarımla yaşam arasında sık dokunuşlu bağlar kurmam kolaylaşıyor. Sürüp gelen umutsuzluktan, sürüp gidecek umuda doğru açılan kapılar çoğalıyor, ki bu da beni mutlu ediyor diyebilirim.
-Azize’nin alt katmanlarında DNA sarmalı gibi ikili yapılar var. Süleyman ve Kemal; Azize ve Perihan, Şermin ve Yüksel, Rasim Bey ve Hamdi Ağa, Cumhuriyet ve köylülülük felsefesi… Bazı yapılar çelişki, bazı yapılar da uyum üzerine kurulu. Bu yapıların yazarındaki anlamı nedir, işlevi ne olmalı? Yani roman bir sanat dalı mı, öyleyse eğer, nasıl bir yapısı olmalı ve okur cephesinde ne gibi bir etki yapmalı?
Nursel Aras: Çalışmamın özü çelişkiler ve onların ürettiği bütünlüklerdir. Tıpkı yaşamda olduğu gibi, burada da olumlu-olumsuz karakterler, yaşamsal gerçekler, olumlu-olumsuz sonuçlar üretmektedir. Kimi insanlar erdemsel değerleri üretirken, kimileri de bunları hoyratça tüketir. Böyle içsel bir devinim toplum ve birey yapısında hep vardır. Örneğin; Kemal ile Süleyman birlikteliği sürekli olarak çıkarlar ilişkisine dayanırken, Azize ile Yüksel’in ilişkisi hep iyilik, güzellik, dostluk, paylaşım temeline dayanmıştır. Köylülüğün temel felsefesi tutuculuksa, cumhuriyetin temel felsefesi ilericiliktir ve bu iki değer sürekli olarak birbiriyle çelişir. Ne ki, tümüyle bu zıt yapılar, sonuçta birliğe, bütüne ulaşmamızın da yolunu açar.
-Azize; kent, tarih, geleneksel ve çağdaş kültürel değerler, siyasal olaylar ve yapılar, coğrafi özellikler bağlamlarında da eytişimsel ve organik çabaların romanı. Bütünsel… Estetik kalmak çabasıyla, toplumcu işlev vermek çabası arasında dengeler kurmaya çalışan… Bütün bunlar hangi üstbilincin, ya da sanat altbilincinin ürünü?
Nursel Aras: Romanımın izleklerini destekleyen, besleyen iç ve dış, bireysel ve toplumsal koşulların nabzını iyi tutabilmek adına gösterdiğim çabamın romandaki organik yapıyı oluşturduğunu düşünüyorum. Ne ki, romanın bir sanat dalı olduğu gerçeği, onun estetik kurallara göre üretilmesini zorunlu kılar. Öte yandan sanatın insan ve toplum dinamiği içinde bir biçimde etkileyici olduğunu da kabullenmemiz gerekiyor. Sonuç olarak; sanat altbilincimde estetik, toplumsal bir varlık olmamın üstbilincinde de etik değerlerin olduğunu düşünüyorum ve bunlara sahip çıkmak istiyorum.
-Azize, aynı zamanda olağanüstü çarpıcı ve hatta abartılı sayılabilecek olguların da romanı. Örneğin; Kemal’in aldatılma kuşkusuyla Azize’nin rahmine girerek sperm kontrolü yapmaya çalışması; kent yöneticilerinin köye, köy usullerine göre kız istemeye gitmesi; Ayten’in doğum trajedisi ve bebeğinin, teyzesi yani öz babaannesi tarafından gazyağıyla öldürülmesi; Kemal’in vahşi gerdek gecesi... gibi… Bütün bunların maddi temelleri olmakla okuyucu üzerinde haklı ve kalıcı etkiler yapacak diye düşünüyorum. Bu konuda sen neler söylemek istersin?

Nursel Aras: Öyleyse onu da okuyucuya bırakalım ve olası geri bildirimleri alalım…
-Yeni çalışmalar var mı? Onlardan da söz eder misin?
Nursel Aras: Evet var. Öğretmenliğin bana verdiği disiplin ile romana daha yakın ve daha yatkın olduğumu anladım. Dolayısıyla bundan sonra ki çalışmamın da roman olacağını söyleyebilirim ancak konusu şimdilik sürpriz…

-Teşekkürler.
Bursa Kültür Sanat Bülteni(KSB) Dergisi,2008,sayı:19.

ŞAFAK PALA’NIN “SIZI”SI ÜZERİNE


-Sevgili Şafak Pala, SIZI adlı ilk öykü kitabından ötürü seni kutlarken, öncelikle şu “sızı” sözcüğü üzerinde biraz duralım. Sosyolojik, psikolojik ve duygusal çağrışımları bağlamında neden sızı? Hangi sızı?
-Sızı yaşamın her anında var. Çok mutlu bir anınızda, sizi hiçbir şeyin mutsuz edemeyeceğini düşündüğünüz bir anda, yanınızdan geçen bir evsizin gözleriyle, ya da mendil satan bir çocuğun gözleriyle karşılaşınca bile, belli belirsiz bir sızı yalayıp geçiyor içinizi. Mutluluk ve hüzün birbirine ne kadar da akrabadır aslında. Bunun esas sebebi sanırım benim için, yaşamla ölümün iç içe olması.
-SIZI adlı öykü kitabındaki öyküleri iki bölümde sunuyorsun okura. “Bir aileydi belki bütün dünya” ve “bütün dünya bir insan”… İlginç ve anlamlı buldum. Ne dersin?
-Öyküleri yazarken böyle bir bütünlük içinde yer almalarını düşünmemiştim aslında. Fakat öykülerin kitaptaki dizimi ile ilgili düzenleme aşamasına geldiğimde, öyküleri böyle iki bölüme ayırmanın daha hoş olacağını düşündüm. Aile yaşamımızın önemli bir parçası evet, ama sonunda her yol bir insana çıkıyor.
-“Bizim oraların insanları”nı öyküleştiriyorsun. Oysa şimdiki öykülerde “hikaye” yok, ne bizim oralardan, ne de buralardan insan yok; eşyalar ve durumlar var. İnsanı(mızı) ve onun yaşamını önemsiyorsun. Neden ki?
-Bütün dünya bir insan, tümcem aslında sorunuzun cevabı. Benim için yaşamlar önemli. Her insanın yaşamı önemli. Hepimizin hikâyesi var ve bu hikâyeler insanın içine yapacağı yolculuğun esas giriş kapısı bence. Günümüz toplumunun çok kendi içine sıkışmasıyla ilgili, bu durumların, eşyaların öykü olması belki de. Ama bütün bu yalnızlaşmaya karşı direncin bir yolu da insanı merkez alan öykülerin yazılması. Her ne kadar her şey yazıldı bitti dense de yaşam devam ediyor ve yazarların söyleyecek sözleri olmalı insana dair.
-“Unuttu!” başlıklı öykünün Mehmet efendisi, “Şerefe”nin Aysel’i, Sızı’nın şöförü, amcası ya da diğer öykülerin diğer kişileri neden öykülerine kahraman olabilmişler? Kimlerin, nelerin simgesi bunlar?
-Bunun tek cevabı var, insan. Ama sahte insanlar değiller. Her gün sokakta karşılaştığımız ama görmezden geldiğimiz insanlar onlar. Gerçek yaşamın şahidi olan insanlar onlar. Kıyıda kalmış, bir de günümüz yaşamında ayakta kalmaya çalışan insanlar benim öykü kahramanlarım.
-Kırsaldan da kentselden de esintiler var öykülerinde. Tarım ve sanayi toplumları bağlamında öykünün yeri ve işlevi nedir?
-Günümüzde çok tükettiğimiz ama ne yazık ki, tüketirken kendimiz de tükendiğimiz hayatlar yaşıyoruz. Bu tükeniş en fazla da arada kalanları etkiliyor sanırım. En çok canları acıyanlar da onlar. Eşitsizlikler en çok onları yaralıyor. Eşitsizlikler hem tarım toplumlarında, kırsal alanda; hem de sanayi toplumlarında, kentte karşımıza çıkıyor. Yazılması gerekenler de özellikle onlar benim için. Yazabildiğim kadar tabii.
-Öykülerindeki temel izleklerden biri de toplumsal değişim. Özellikle gençlerimizin, hatta orta yaş insanımızın yaşadığı hızlı alt-üst oluş süreçlerinde erdemsel değerlerden nasiplenme ya da çürüme gibi olgulara nasıl bakıyorsun, öykülerinde bu izlekleri neden imliyorsun?
-Toplumsal değişimi bu günlerde çok hızlı yaşıyoruz. Ne kadar farkında olduğumuzu bilmiyorum ama, bu değişim aslında bizim isteğimizle gerçekleşmiyor. Küresel şirketler karar veriyor, hayatlarımızı nasıl yaşamamız gerektiğine. Böyle olunca da, aslında herkes bu değişimden olumlu ve olumsuz yanlarıyla payına düşeni alıyor. Toplumun geniş kesimlerine çoğu zaman acılar, yoksulluk ve değişik sıkıntılar düşüyor. Müdahil olamadıkça, kendi hayatlarımızı özgür yaşayamadıkça bu sıkıntıların süreceğini düşündüğüm için, yazmaya çalışıyorum.
-Ülkemizdeki egemen öykü anlayışıyla senin öykü anlayışının buluştuğu ya da ayrıştığı noktalar var mı?
-Egemen anlayış konusunda çok da fikir yürütmüyorum. Kendimi belli kısıtlamalara, belli kalıplara sokmaya niyetim yok. Özgür olabildiğimce özgür olduğumca yazıyorum ve yazmaya devam edeceğim.
-Kitaptaki özgeçmişinde Bursa’daki Yücel Balku Öykü Atölyesi’ne devam ettiğin yazılı. Gerçekte bu türden yazın atölyeleri bir işe yarıyor mu?
-Yazın atölyelerinin edebiyata yatkınlığı olan kişilere katkısının olduğunu düşünüyorum. İlk önce yazarlarla buluşma şansını yakalıyorsunuz. Onların yazıdaki yolculuklarını dinlemek bile çok önemli aslında. Ayrıca yazıya gönül vermiş insanlarla bir araya gelme şansını da yakalıyorsunuz. Örneğin kendi adıma Yücel Balku Öykü Atölyesi sayesinde yazıyla ilgilenen kendime yakın hissettiğim arkadaşlar, dostlar edindim. Ama şunu da belirtmeliyim ki yazma eylemi yalnızca atölyelerle öğrenilecek bir şey değil. Güzel bir ürün; yetenek, birikim ve çalışmayla ortaya çıkabilir. Atölyeler birikimi arttırma konusunda önemlidir bence. Atölyeler toplumun sanatla buluşması amacıyla bir işlev üslenebilir.
-Sanat,meta,atölye bağlamında bir tehlikeden söz edilebilir mi? Yani sanatı metalaştırılması bağlamında…
Sanatın metalaştırılması tehlikesine gelince, atölyelerin kâr amacı olmayan kurumlar tarafından düzenlenmesi halinde böyle bir tehdidin olmayacağını düşünüyorum. Bu bağlamda, atölyelerin kim tarafından ve nasıl düzenlendiği büyük bir önem taşıyor.
-Bir de yeni çalışmalarına göz atalım isterim. Mutfakta neler var?
-Elimde son düzeltmelerini yaptığım bir öykü dosyam daha var. Bu dosyadaki öyküler birbirine bağlı öyküler. Bir de roman çalışmam var. Romanımda, Kurtuluş Savaşı’nda beş yüz kişilik bir çetesi bulunan Çerkes bir müfreze komutanının yaşamını anlatmaya çalışıyorum.


Kataloq: 2015
2015 -> Dərs vəsaiti, Bakı, Çaşoğlu -2003 A. M. Qafarov Standartlaşdırmanın əsasları
2015 -> Azərbaycan Respublikası Kənd Təsərrüfatı Nazirliyi Azərbaycan Respublikası Təhsil Nazirliyi Azərbaycan Dövlət Aqrar Universiteti
2015 -> AZƏrbaycan əraziSİNDƏ İBTİDAİ İcma quruluşU
2015 -> АзярбайжАН РЕСПУБЛИКАСЫ ТЯЩСИЛ НАЗИРЛИЙИ азярбайжан дювлят игтисад университети
2015 -> Mühazirə Mövzu: Sertifikasiyanın mahiyyəti və məzmunu. Plan əsas terminlər və anlayışlar
2015 -> Mühazirəçi: T. E. N., Prof. İ. M.Əliyev FƏNN: avtomatikanin əsaslari mühazirə 15
2015 -> Ali təhsil müəssisəsinin Nümunəvi Nizamnaməsi"nin və "Azərbaycan Respublikası Nazirlər Kabinetinin dəyişiklik edilmiş bəzi qərarlarının siyahısı"nın təsdiq edilməsi haqqında Azərbaycan Respublikasının Nazirlər Kabinetinin Qərarı
2015 -> AZƏrbaycan respublikasi təHSİl naziRLİYİ azərbaycan döVLƏT İQTİsad universiteti
2015 -> Mühazirəçi: T. E. N., Prof. İ. M.Əliyev FƏNN: avtomatikanin əsaslari mühazirə 22 MÖvzu: telemexanik sistemləR

Yüklə 5,79 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   58




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə