Prof. Dr. Ali Demirsoy



Yüklə 143,01 Kb.
səhifə1/3
tarix18.01.2018
ölçüsü143,01 Kb.
#38698
növüYazı
  1   2   3

Değerli Kardeşim

Bir kısmımızın bu toplumun artık bir üyesi olamayacak kadar farklılaştığını söyleyebilirim. Bunlardan bir de benim ve yargıya bugün kesin olarak vardım. Bu sefer kısa olan bu yazımı kesinlikle okumanızı diliyorum.

Saygılarımla

Prof. Dr. Ali Demirsoy, 16.10.2012
Ben artık bu toplumun sosyal ve manevi bir üyesi değilim

Prof. Dr. Ali Demirsoy

16.10.2012 tarihinde tanık olduğum bir merasimde, bu toplumun ulaşmış olduğu kimliğin artık benim kimliğimle aynı olamayacak kadar farklılaştığını anladım. Eğer siz toplumun yaklaşımını ve anlayışını anlayamıyorsanız, o toplumun bir bireyi olmaktan uzaklaşmışısın demektir ya da o toplum, sizin, içinde rahat hareket edemeyeceğiniz ya da benimseyemeyeceğiniz kadar değişmiş demektir. Tanık olduğum şu sürecin üzerinde, ön yargılarınızı bir tarafa bırakarak bir insan olarak, ama sadece bir insan olarak düşünmenizi istiyorum.

Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu, Almanya’da ve Hacettepe Üniversitesinde dâhiliye uzmanı olmuş, başhekimlik, dekanlık yapmış ve İnönü Üniversitesinde Gastroenteroloji kliniğini kurmuş ve iki dönem İnönü Üniversitesi Rektörlüğünü yapmıştır. Rektörlüğünün çok başarılı geçtiğini, üniversiteye önemli tesisler kazandırdığını, çok sayıda bilimsel toplantıya destek olduğunu ve on binlerce ağaç diktirerek üniversitenin kıraç arazisinde neredeyse orman kimliği kazanacak bir koruluğu bu bölgeye kazandırmıştır.

Tanıdığımız Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, cumhuriyete, laikliğe, bilimsel düşünceye sözde değil özde inanmış ve sahip çıkmış bir meslektaşımızdı. Bu yolda da cesur çıkışları olmuş bir yöneticimizdi.

Şu anda çeşitli suçlamalarla Silivri Cezaevinde, yaklaşık 4 yıldan bu yana tutuklu olarak (kesinleşmemiş bir suçtan dolayı değil) yatmaktadır ve bilebildiğimiz kadarıyla da ağır seyreden karaciğer kanserinden dolayı yaşamı tehdit altında olduğu söylenmektedir. Eğer varsa, suçunun ne olduğunu, bağımsız, hukuka ve adalete saygılı, insan haklarını ön planda tutan yüce mahkemelerimiz kuşkusuz kanıtlarıyla birlikte bu topluma kararlarıyla duyuracaklardır. Yargılama aşamasındaki bir davaya fikir beyan etmenin, görüş açıklamanın ve serzenişte bulunmanın hukuka aykırı olacağını bildiğim için bu konuyu burada kapatmalıyım.

Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun iki oğlu vardı. Biri şu anda Amerika’da eğitimdeymiş, diğeri Emir; benim de yakinden tanıdığım yakışıklı, saygılı, yüzünden güzellik akan, aydınlık yüzlü bir gençti ve Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesinde üçüncü sınıfta okuyordu. Her hafta sonu yalnız kalan anasını, babasını görmek üzere Silivri’ye götürüyor, onunla iki gün kalarak geri dönüyordu. 13.10.2012 tarihinde çok kötü bir trafik kazasında yaşamını yitirdi.

Emir’in cenaze ve defin törenine birçok insan gibi ben de katıldım. Benzer durumlarda yaşanan hüzün doğal olarak bu törenlerde de yaşandı. Hepimizin gözlerinden yaşlar aktı. Buna benzer hüzün veren olaylar dünyanın her yerinde ve ülkemizde de sıkça yaşanmıştır. Ancak bu süreçte yer alanların acıklı durumları, çizilen bu tabloya yerleştirildiğinde, belki de dünyanın en kahredici, üzücü ve düşündürücü bir sahnesi sahnelenmiş oldu.

Dünya güzeli oğlunu yitiren ana, başından itibaren; özellikle mezarın başında eridi bitti; bir ananın dramını bütün çıplaklığıyla görüyorduk. Belki, onu, kendisi bir hekim olan kocası teselli edebilecekti; acılarını bir nebze de olsa dindirebilecekti Gözlerimiz kocanın üzerindeydi. Ancak kocayı, yanında, arkasında, önünde, -her halde- yıllarca kucağına almış, sevmiş, öpmüş, koklamış yavrusunu son seyahatinde yalnız bırakarak kaçmasın diye en az görebildiğimiz 6 kolluk görevlisi çembere almıştı. Zaten 4 yıl tutukluluk ve ağır hastalığı nedeniyle neredeyse bitme aşamasına gelmişti. Bir zamanların saygın doktoru, saygı yöneticisi Prof. Dr. Fatih Hilmoğlu’nun gözlerindeki -çok az kimsenin anladığını düşündüğüm- acı ifade birçoğumuzun kalbine kurşun gibi oturdu. Hiç kimseye, yaşayan oğluna, üzüntülerin en büyüğünü yaşayan eşine bile yardım edecek durumda değildi. Belli ki sadece bir töreni yerine getirmek için izinli çıkmıştı.

Yasalar neredeye kadar izin veriyor, nasıl veriyor bilemem; hukukçu değilim. Ancak Prof. Dr. Fatih Hilmoğlu’nun geniş bir koruma çemberi içinde Ankara’ya getirilip, evinde kalmasına izin verilmeden, geceyi Sincan Cezaevinde geçirmek, defin töreninin ardından (aynı gün mezarlıkta bu tören yaklaşık saat 16.00’da bitti) saat 19.00’da 4 yıldır tutuklu olduğu Silivride’ki koğuşuna götürülmek üzere izin verilmiş. Yani evinde çocuğunun ruhuna okunacak duaya bile âmin diyecek şans tanınmamıştı. Eşiyle birlikte yıllarca yavruları üşümesin diye yorganını örttükleri odaya, son bir defa birlikte bu yorganı katlamak için bir şans bile tanınmadı. Sanki Silivri kaçıyordu.

Bu yazıyı kaleme alırken ananın mezarı başındaki yok oluşunu, babanın gözlerindeki acı ifadeyi, bu durumu toplumun bir kara bahtı olarak görerek gözlerinde sicim gibi boşanan insanları bir türlü unutamıyorum. Anayasanın bile sık sık çiğnendiği bir ülkede, bir ailenin tarif edilemez bir acısına merhem olmamayı neden en katı yasalara bağlıyoruz? Biz bu kadar mı insanlık duygularımızdan uzaklaştık?

Eve ulaştığımda her şeyimle bütünleştiğimi düşündüğüm bu toplumun artık tarif edilen bir üyesi olmadığımı anladım. Bu kadar kin, bu kadar garez, bu kadar acımasızlık, bu kadar gaddarlık benim mensup olacağım topluluk olamaz. Eğer geleneğimiz buna izin veriyorsa, ben bu gelenekten değilim, eğer kültürümüz buna izin veriyorsa ben bu kültürden değilim, eğer milli duygularımız buna izin veriyorsa, ben bu milletten değilim, eğer dinimiz buna için veriyorsa ben bu dinden değilim. Belli ki kalabalığın içinde yalnız kalmış birkaç insandan biriyim.

Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu rektörlüğü sırasında birçok bilimsel toplantıya tam anlamıyla destek oldu. Beğensek de beğenmesek de tasvip etsek de etmese de o dönemde yöneticilik yapmış, birçok bildiriye ortak imza atmış, birçok kararı birlikte almış arkadaşlarını da gözlerimiz aradı. Onu yalnız bırakmayan politikacılarımız, bilim adamlarımız, bir zamanların yöneticileri vardı; ancak gözlerimizin aradığı çok kişiyi –en az bu acı olayda yanında olma ve ona manevi destek verme için bile- göremedik. İnsani bir görev için bile orada değillerdi. Belli ki sele kapılmış çok insanımız var.

Katılanları bu yazıyı yazarken şöyle bir tekrar gözden geçirdim. Nitelikli bir grubun olması, bir devrin özelliğini tanımlıyor gibiydi. Sele kapılanların gelmemiş olmasını daha hayırlı gördüm. Çünkü bir Azerbaycan atasözünde der ki: Sel geldiği zaman ilk olarak çer-çöp gelir.

GELECEĞİMİZ İÇİN SEFERBERLİK YÜRÜYÜŞÜNDEYİZ”



Erdoğan Gökçe

ergokce44@hotmail.com

İlk önce, ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ’ndeki çok önemli bir cümleyi yeniden hatırlayalım:

“… Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vaziyete atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin…

Şimdi de TGB’nin SEFERBERLİK YÜRÜYÜŞÜ konusunda hazırladığı ve ne için yürüdüklerini açıklayan bildirinin bazı bölümlerine bakalım:

Evet geleceğimiz için!

Tek bir soru yeter: Geleceğimizi belirleyen sınavlar artık güvenilir mi?

Şifresiz geçen bir sınav gösterebiliyor muyuz?

Güvenebileceğimiz hangi kurum kaldı?

Basın mı? Badem bıyıklı rektörlerin oluşturduğu ve bilimin kapı dışarı edildiği üniversiteler mi?

Siyasi iktidarın emir kulu, yargı mı?

ABD Büyükelçiliğine rapor veren emniyet mi?

Arkadaş! Olağanüstü bir durum var!

Bağımsızlık bayrağımızın indirildiği dönemdeyiz!

Hiçbir savaşta kaybetmeyeceğimiz kadar üst rütbeli askerin gizli tanıklarla imal edilmiş CD’lerle, sahte delillerle esir edildiği dönemdeyiz!

PKK’nin pervasızca saldırarak iç savaş kışkırtıcılığı yaptığı dönemdeyiz!

Bütün okulların imam hatipleştiği, üniversitelerin şirketleştiği bir dönemdeyiz!

Bizim yaşımızdaki kardeşlerimizin ardı arkası kesilmeden şehit edilmesinin ‘nasip, kısmet’ diye alaya alındığı bir dönemdeyiz!

Sınırlarımızın silikleştiği, ekonominin dolar üzerinden emperyalizme bağımlı hale geldiği dönemdeyiz!

Milli Bayramların yasaklandığı, Kurtuluş Savaşı değerlerinin itibarsızlaştırıldığı, Kuvayı Milliye ordusunu arkadan vuran gerici takımının el üstünde tutulduğu bir dönemdeyiz!

Uçaklarımızın düşürüldüğü, kardeş Irak, Libya ve Suriye halkına ABD emriyle kışkırtıcılık yapıldığı bir dönemdeyiz!

Mehmetçiğin kanının satıldığı bir dönemdeyiz!

Kadına şiddetin azgınca arttığı, tecavüzün meşrulaştırıldığı bir dönemdeyiz!

Siyasetin bireysel çıkar mesleği haline getirildiği, kasetlerle şantajların yapıldığı pis bir sistemin içindeyiz!

Mustafa Kemal Atatürk’ün büstlerinin iplere bağlanarak lamba direklerinden asıldığı dönemdeyiz!

Olağanüstü dönemlerde olağanüstü tavırlar gereklidir!

Biliyoruz… Aklın ve vicdanın bu durumu kabullenmiyor!

O zaman tarih sahnesine çıkmanın zamanı gelmiştir! Bugün ses çıkarmazsak yarin hiç konuşmaya hakkımız olmayacak!

Seferberlik halindeyiz çünkü Milletimiz zor zamanlarda birleşerek sorunları çözer!

Seferberlik halindeyiz çünkü toprağımız, suyumuz, emeğimiz, geleceğimiz gasp ediliyor!

Seferberlik halindeyiz çünkü bizim birbirimizden başka kimsemiz yok!

Onlarca Demokratik Kitle Örgütleriyle birlikte Ankara’da İlk Meclis önünde yürüyeceğiz!

Bayrağını al, sende katıl!

Şimdi de BURSA NUTKU’nu hatırlayalım:

Türk genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, ‘Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır.’ demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir.’ diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, ‘Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.’ diyecek.

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ‘Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.

İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!

Atatürk TGB’nin yaptıklarını görebilseydi eğer! TGB ile gurur duyardı ve “İşte benim istiklali ve cumhuriyeti emanet ettiğim Türk genci ve Türk gençliği bunlar” derdi.




Para’doks


Yılmaz Özdil

Milli futbolculara yenilmesinler diye 3 milyon lira prim verdiler, gene olmadı…

Halbuki, bu iş parayla olsaydı, Suudi Arabistan’ın devamlı dünya kupasını kazanması gerekirdi. Çünkü, para’yla olmuyor, ruh’la oluyor. Ve zannettiğiniz gibi ayak’la da oynanmıyor aslında, yürek’le oynanıyor.

İsmail Temiz.
Bordo bereliydi.
Bingöl’de mayına bastı.
Sol bacağı dizden gitti.
Ali Budak.
Şırnak’ta mayına bastı.
Sağ bacağı dizden gitti.
Nurettin Balkaya.
Şırnak’ta mayına bastı.
Sol bacağı yok.
Mehmet Mutlu Kalak.
O da gazi.

Fatih Karakuş, yüksek gerilim hattına dokundu, sol kolu yok. Selim Karadağ, doğuştan sağ kolu yok. Furkan Arslan, kıyma makinesine kaptırdı, sağ dirsekten itibaren yok. Rahmi Özcan, sağ bacağı doğuştan 30 santim kısaydı, 12 defa ameliyat oldu, neticede dizden kestiler. Barış Telli, henüz dört yaşındayken trafik kazası, sağ bacağı gitti. Fatih Şentürk, motosiklet merakı, sol bacağı gitti. Şeyhmus Erdinç, Feyyaz Gözaçık, Serkan Dereli, doğuştan birer bacakları yok.

Osman Çakmak…
Kara kış, sabahın beş’i, Besta Vadisi’ni yoğun sis kaplamıştı, göz gözü görmüyordu, üstüne bardaktan boşanırcasına sağanak başladı, termal kameralar çalışmıyordu, mayına bastı, sol bacağı diz altından koptu, Şırnak, Diyarbakır, oradan Gata’ya götürdüler, ameliyat üstüne ameliyat, 10 sene kardeşim, 10 sene sürdü tedavisi… Bi gün, dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt geldi rehabilitasyon merkezine, gazilerle sohbet ediyordu. Osman öne çıkıp, komutanım ben iyileştim, gene bölgeye gitmek istiyorum deyince, ilk kez orada duydu… “Vatana hizmet, illa vuruşarak olmaz, vatana hizmete devam etmek istiyorsan, futbol oyna oğlum, ay yıldızlı formayı o şekilde taşı” dedi komutan.

Evet, Türkiye’nin Ampute Milli Futbol Takımı bu…


Ve, Dünya Kupası’nda üçüncü oldular!

Hem de ne zaman oldular biliyor musunuz? Üç gün önce… “Eli ayağı tutanlar”ın Romanya’yla Macaristan’a yenildikleri,  geçen hafta sonunda oldular. Rusya’da düzenlendi 2012 Ampute Dünya Kupası… Ampute futbolda seri başı kabul edilen, İngiltere, Japonya, Gana, Ukrayna, Polonya gibi 12 ülke katıldı. Yarı finalde Rusya’ya yenildik, üçüncülük maçında Arjantin’i devirdik.

Macaristan rezaletinden bir gece önce, pazartesi akşamı, Atatürk Havalimanı’na indiler. Sanıyorlardı ki, yabancı futbolcuları karşılayıp omuzlara almak için yarışan vatandaşlarımız orada olacak, çiçekler verilecek, Türkiye sizinle gurur duyuyor diye tezahürat yapılacak, alkışlanacak. Kimse yoktu… Ne Futbol Federasyonu, ne Bedensel Engelliler Federasyonu, ne bir siyasi parti temsilcisi, ne de vatandaş… Hiç kimse yoktu. Allah’tan hostesler filan çırpındı, o sırada seyahat için uçak bekleyen Müslüm Gürses’i yakalayıp getirdiler, Müslüm Baba memleket adına hepsini tek tek tebrik etti, hatıra fotoğrafı çektirdi.

Sordum, Başbakan veya Spor Bakanı telefon etti mi diye, yok… Şeytan diyor, Alex’e tivit at, bu çocuklar göğsümüzü kabarttı diye, adım gibi eminim, hiç olmazsa Alex telefon ederdi.

Milli futbolculara 3 milyon lira prim verdiler, gene olmadı. Ampute milli takımına, dünya kupası’na gitmeden önce kamp için 250’şer lira harcırah vereceklerdi güya… O bile hesaplarına yatmadı hâlâ!

SİYASİ MİTOMANİ

RİFAT SERDAROĞLU
17 Temmuz 2010 yılında yani, 27 ay önce bu konuda bir yazı yazmıştım.
Tekrar bu konuda yazmamın sebebi, Başbakan Erdoğan’ın Çarşamba günü Kılıçdaroğlu’nu yalancılıkla suçlayan konuşmasıdır.
Kılıçdaroğlu kendisi ile ilgili suçlamaya kendisi cevap versin. Ben kimin yalancı, kimin hasta olduğu konusundaki fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum..

Mitomani, tıp diline “yalan söyleme hastalığıdır…”


Bir çeşit dürtü kontrol bozukluğu olarak da tanımlanabilir.
Aynen Kleptomani(Çalma hastalığı) gibi.
Kişi, kendini yalan söylemekten alıkoyamaz. Bu onun engelleyemediği bir dürtüsüdür. Çok basit şeyler için, ve biraz sonra yalanının ortaya çıkacağını bile-bile yalan söylemeye devam eder.
Mitomanların yalanları öylesine gelişigüzel ve öylesine sıradandır ki, nasıl toparlayacaklarını da bilemezler.

Mitomani’ye zemin hazırlayan Psikiyatrik sorunlar şunlardır;


*Narsist Kişilik: Kendini mükemmel görmek, başkalarını düşünmemek, yargılanmaktan korkmak.
*Asosyal Kişilik: Başkaları tarafından kabul görmeme, küçümsenme, dışlanma endişesi, yetersizlik hissi gibi, duygularla yetişmek.
*Çocukluk yıllarında istismara uğramak: Baba sevgisi yerine, “Baba Korkusu” ile yetişmek, evde devamlı dayak yemek, babasının ayakkabılarını öpmeye zorlanmak, babası tarafından boynundan tavana asılmak ve dayısı tarafından son anda kurtarılmak, çocukken uğranılan istismarın en ağırıdır.

Şimdi bazı sözleri beraberce irdeleyelim;


* “Biz size efendi olmak için değil, hizmetkâr olarak geldik.”
Bu sözü inanarak söyleyip, sonra tam aksini yapmak, örneğin kendisine oy veren insanların iradelerini yok sayarak ve onlara sormadan muhtarlıklarını ve belediyelerini kapatmak yukarıdaki sözün doğru olmadığı sonucunu verir.

*Sabah; “Ben Ofer’i tanımam, hayatımda onunla hiç görüşmedim.”


Akşam : “Evet Ofer’i tanırım, onunla bir kez görüştüm.”
Sabah söylediğini  akşam yalanlamak, onu da tam doğru olarak söylememek, Mitomani hastalığının en belirgin özelliğidir.

*Biz  Demokratik, Lâik ve Sosyal bir Hukuk Devletine inanıyoruz ve teminatı biziz.


*Demokrasi benim için amaç değil, araçtır.
*Davam için Papaz elbisesi bile giyerim.
*Millet isterse lâiklik tabii ki elden gider.
Bu sözler, farklı zamanlarda aynı kişi tarafından söylenmişse, söyleyen kişide
ya “fikir ve kişilik oluşması” gerçekleşmemiştir, ya da o kişi tam bir mitoman’dır.
Türk Siyasi hayatı, 62 yıllık çok partili hayatında, doktorların “Bu, Mitoman’dır” diyecekleri ve rapor verecekleri birkaç tane “Siyasi Mitoman” görmüştür.
Bunların en önemli müşterek özellikleri;
*Servetlerinin hesabını açık ve net olarak veremezler,
*Namuslarına emanet edilen “Örtülü Ödeneği” kişisel çıkarları için kullanırlar.

Bunlar aniden çok zenginleşirler ve genellikle servetlerinin kaynağını ya analarının çıkınından, ya yastık altındaki altınlardan, ya da çocuklarının sünnet veya düğünlerindeki takılardan kaynaklandığını söylerler!...


Namuslarına emanet edilen ve Türk Milletinin olan Örtülü Ödeneği  ya dolandırıcılara yedirirler, ya başka ülkelerin iç işlerine karışmak için kullanırlar, ya eşkıyaların beslenmesi için harcarlar, ya da kişisel işleri için tüketirler.
Genellikle beyaz giyinirler  ve “bizim iki gömleğimiz var, biri bayramlık diğeri idamlık” teranesiyle duygu sömürüsü yapıp, halkı kandırmak isterler…

İnsanları bir müddet için kandırıp aldatabilirsiniz, fakat insanların tümünü devamlı olarak kandırmak mümkün değildir.


Türk Milletinin şamarını öyle bir yersiniz ki, lakabınız tarihe “deli” olarak geçer, feleğinizi şaşarsınız…

rifatserdaroglu@gmail.com


Zengin hacı, fakir hacı uçurumu da açıldı!


Necati Doğru

Düzce’nin Yeşiltepe köyünden İstanbul’a gelmiş. Kendi halinde, işinde gücünde, hep güler yüzlü genç bir insandır.



Salih Akay’ı tanırım.

Selamlaşırız.

Geçen gün bana dedi ki; hep yoksul ile fakir arasındaki uçurumun açıldığını yazıyorsun. Benim gibi üniversite bitirmemiş olanlar bile “açılan uçurumu” görüyoruz. Bir de “zengin hacı ile fakir hacı arasında açılan uçurum var ve bu uçurum İslamcı geçinen bu iktidar döneminde çok daha hızlı açılıyor”onu da yaz.

Ne demek bu dedim.

Örnek vereyim dedi.

Şunları anlattı:

Annem Fatma Akay ile Babam Hasan AkayDüzce’nin Yeşiltepe köyünde otururlar. Fakir ama inançlı insanlardır. 2007 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’na başvurup “Hacca gitme başvurusu” yapıtılar. Pasaportlarını hazırladılar. 6 bin TL civarında tutacağını hesapladıkları “hac harcama parasını” (gidiş dönüş uçak bilet ücreti, konaklama bedeli) denkleştirdiler.

Beklemeye başladılar.

2007 geçti sıra gelmedi.

2008 geçti sıra gelmedi.

2009 geçti haber çıkmadı.

Babam Camiye gittiğinde; “Diyanet’ten henüz haber gelmediğini” anlatıyor. Aldığı cevabı da gelip bana aktarıyor. Hac izni gözleyen annem ile babama;“Demek ki, bu yıl da nasip değilmiş. Allah razı gelmemiş” diyorlarmış.

Bizimkiler itikadı olan insanlar.

Nasip değilmiş deyip inanıyorlar.

Bekliyorlar.

2010 geçti, yine haber çıkmadı.

2011 geçti, yine sıra gelmedi.

2012 geldi, bu yıl da annem ile babam TV haberlerinde “Kutsal topraklarda hac heyecanı başladı. 74 bin hacı adayının büyük bölümü kutsal topraklara ulaştı” diyen haber spikerini dinleyince; “Bu yıl da nasip değilmiş, kul ne kadar isterse istesin nasibinden fazlasını alamaz ” diye inandılar.

İnanmak güzel!

İnsan inanmalı!

Fakat parası olan zengin hacıların; “nasipleri aynı yıl hiç beklemeden karşılık buluyor, Allah’ın kısmet ettiği hac farzına erişebiliyorlarsa” bu eşitsizlik uçurumunu Allah katında izah edebilecek nefesi keskin bir ilahiyatçı çıksın isterim.

Paran varsa.

Zengin hacı oluyorsun.

VİP Hacı da diyorlar.

Her yıl zengin VİP hacılara özel hac turları düzenleyen turizm şirketleri; hacı  başına 11 bin 500 Euro (yaklaşık 21 bin TL) karışlığında  ”beklemeden hacı olabilme”imkanı sunuyorlar. Kutsal topraklarda iki farklı Türk Hacı dünyası oluşuyor.Diyanet aracılığıyla 5 yıl-6 yıl bekledikten sonra gelen “fakir hacılar”  Arafat’da çadırlarda sıcaktan bunalarak, abdest alma ve tuvalet ihtiyacı için uzun kuyruklarda sıra bekleyerek, yerlerde yatarak hacı oluyorlar. Buna karşılık tur şirketi ile gelen hacılar Kabe manzaralı 5 yıldızlı lüks otellerde ağırlanıyor, papyonlu garsonların yaptığı servisle yemeklerini yiyorlar. Sabah özel araçlarla Arafat’a getirildiklerinde de sandalye ve masalarda açık büfe içecek hizmeti ile ağırlanıyorlar.

Fakir hacı!

Zengin hacı!

Var mı izahı!

Uçurum açıldı.



KUTU(uyan borsu) Seçkin dikkat isterim!

ABD Büyükelçisi Ricciardone Türkiye’nin Kandil’e askeri müdahalesini Amerika’nın engellediği yolundaki iddialara tepki gösterdi. Bu açıklama doğruysa; ABD Türkiye Ordusu’nun Kandil’e sonuç alıcı bir askeri operasyon yapmasını destekliyor. Türkiye Genel Kurmay Başkanı da “TSK’nın Kandil’i yok edecek güce sahip olduğunu” söylüyor. Eski Büyükelçi Onur Öymen de bu yeni durumdan hareketle soruyor:Peki TSK’nın Kandil’i yok etmesini engelleyen kim?






Yüklə 143,01 Kb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə