Rak kabul edilen ve Mezopotamya'nın "Aslan avcıları" kabartması ile yakın benzerliği bulunan "Avcılar paletfnde, avcılar grubu



Yüklə 1,07 Mb.
səhifə4/25
tarix03.01.2019
ölçüsü1,07 Mb.
#88916
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   25

111


MassTsa (Misis) - Maraş - Malatya hattını takip ederek doğuya doğru Fırat'a ka­dar uzanıyordu. Birincinin merkezi Ma­raş, ikincinin ise Malatya idi. İslâm-Bi-zans mücadelesinde önemli rol oynayan bu şehirler askerî yolların birleştikleri yerlerde veya geçitlerin girişlerinde yer alıyordu ve idarî bakımdan Suriye'deki Kınnesrîn ordugâhına bağlıydı.

Müslümanların fetihlerden sonra Su­riye'de teşkil ettikleri beş cündden (as­kerî bölge) en kuzeydeki Cündü Kınnes-rîn, Abbasî Halifesi Ebû Ca'fer el-Man-sûr devrinden itibaren çok büyümüş ve geniş bir sahayı kaplamıştı. Hârûnürre-şîd sınır şehirlerini tahkim ettirdiği 170 (786-87) yılında Cündü Kınnesrîn'i Cün-dü'1-Avâsım veya kısaca el-Avâsım adıy­la müstakil bir böige haline getirdi ve tamamıyla askerî teşkilâta bağlayarak müstahkem noktalara askerî birlikler yerleştirdi. Bu yeni eyalet Antakya'dan güneybatıda Âsi nehrinin denize dökül­düğü yere. güneydoğuda Halep, Menbic ve bunun kuzeyinde Bizans sınırına ka­dar uzanan araziyi içine alıyordu ve mer­kezi başlangıçta Menbic idi. X. yüzyılda ise Antakya onun yerini aldı. Avâsım'ın kuzey ve kuzeydoğusunda sınır kalele­rinin yer aldığı Sugür denilen müstah­kem kuşak ise X. yüzyılda Tarsus, Ada­na, Massîsa, Zibatra, Maraş, Malatya ve Hısnımansûr'dan geçerek Sümeysât'a (Samsat), oradan da Fırat'ın batı kıyısını takip ederek Bâlis'e kadar uzanıyordu. Arap coğrafyacıları Sugür'u bazan müs­takil bir bölge, bazan da Avâsım'a bağ­lı ikinci derecede bir idarî bölge olarak kaydederler. Sugür genellikle Antakya valisi tarafından idare edilmekteydi.

İlk fetihlerden itibaren İslâm ordula­rının en fazla faaliyet gösterdikleri böl­gelerin başında Sugür ve Avâsım gel­mektedir. Sınır garnizonlarına yerleşti­rilmiş olan birlikler hemen her yıl yaz ve kış Anadolu içlerine akınlar tertip edi­yorlardı. Ayni şekilde Bizans akınlarının ilk hedefi de Sugür ve Avâsım idi. Sınır şehirleri, daimî askerî birliklerin yanın­da ülkenin çeşitli bölgelerinden gelen gönüllülerin toplandıkları yerlerdi. Böl­ge nüfusu başlangıçta yerli hıristiyanlar ve müslüman Araplar'dan meydana geli­yor, yerli hıristiyanların çoğunluğunu İs­lâm kaynaklarında Cerâcime olarak ge­çen grup meydana getiriyordu. Bunlar bazan İslâm devletini, bazan Bizans'ı des­tekliyor ve bu sayede varlıklarını devam ettiriyorlardı. Ayrıca Hindistan menşeli Sayâbice ve Zutlar da bölgenin çeşitli

112


yerlerine yerleştirilmişlerdi. Sınır garni-zonlarındaki müslüman ahalinin ekseri­yetini Araplar teşkil ediyordu. Ancak Ab-bâsîler'in hilâfete geçmelerinden sonra bilhassa Mansûr ve Hârûnürreşîd devir­lerinde Sugûr şehirleri yeniden tamir ve tahkim edilerek yeni birlikler yerleştiril­di. Bu yeni birlikler arasında Horasanlı­lar ve Türkler'in çokluğu dikkati çekmek­tedir. Avâsım'ın devamlı mücadele saha­sı olmasına rağmen iktisadî bakımdan gelişmiş olduğu Ödediği vergilerin çoklu­ğundan (400.000 dinar) anlaşılmaktadır. Avâsım eyaleti X. yüzyılın ikinci yarısın­dan itibaren Bizans'ın arka arkaya de­vam eden akınlarına hedef olmaya baş­ladı. Massîsa, Adana ve Tarsus Bizans'ın eline geçti. Hamdânî Hükümdarı Seyfüd-devle Bizans hücumlarını bir süre için durdurabildi. Onun Ölümünden sonra üs­tünlük Bizans'a geçti ve birbiri arkasın­dan sınır şehirleri Bizans İmparatorlu­ğu tarafından işgal edildi. Böylece Avâ­sım eyâleti de ortadan kalkmış oldu.

BİBLİYOGRAFYA:

Beiâzürî, Fütühu't-büldân (nşr. M. f. de Goe-j<5), Leiden 1863-66, s. 132, 144-152, 162-171 ; İbn Hurdâzbİh, et-Mesâlik oe'l-memâlik, s. 75; Taberî, Târth (de Goe]e|, I!, 1317, II], 604, 775, 1352, 1394, 1697, 2105, 2187 vd.; Kudâme b. Ca'fer, el-Harâc, s. 184, 186 vd.; İstahrî, Mesâ-likü'l-memâlik (nşr. M. ]. de Goeje], Leiden 1927, s. 56, 62; İbn Havkal, KMbü Şûretİ'l-ari (nşr. |. H. Kramers), Leiden 1938-39, s. 108, 119; Yâkût, Mu'cemü't-büldân, I, 136, 925; III, 240, 271; Kalkaşendî. Şubhu't-acşa, IV, 91, 130 vd., 225; G. Le Strange, Palesiine under the Muslims, London 1890, s. 25 vd., 36, 39, 42, 45-47; E. Honİgmann. Die Kampfe derAra-ber mit den Romaern in der Zeit der Umaiji-den, Göttingen 1901, s. 415, 429-431; a.mlf., Bizans Devletinin Doğu Sınırı (trc. Fikret işıl-tan), istanbul 1970, s. 36 vd.; M. Canard, His-toire de la dynastie des H'amdânides de Jazîra et de Syrie, Paris 1951, s. 244 vd.; a.mlf.. "al-cAwâşım", El2 (İng.), I, 761-762; a.mlf.. "Su­gûr", İA, XI, 2; Hakkı Dursun Yıldız, İslâmiyet ue Türkler, İstanbul 1976, s. 57-61; Peter von Sivers, "Taxes and. Trade in Üıe Abbâsid Thughür, 750-962/133-351", JESHO, XXV/1 (1982], s.

71"99- [71

ffll Hakkı Dursun Yıldız

el-AVÂSIM mine'l-KAVÂSIM

Ebû Bekir İbnü'l-Arabi'nin

(543/1148] kelâm ve mezhepler tarihiyle ilgili eseri.

İbnü'l-Arabî bu eserini 1141 yılında il­mî olgunluğa ulaştığı bir dönemde yaz­mıştır. Kâinatta her şeyin çift olduğuna, meleğin yanında şeytanın, aklın yanın-

da nefsin, hayrın yanında şerrin yaratıl­dığına dikkati çeken müellif, hakkın açık alâmetlerine rağmen bâtılın yayılma is­tidadı gösterdiğini belirtir ve yayılan bâ­tılın hilelerine kavasım bunları ortadan kaldıran delillere de avâsım adını verir. Kitapta yer alan her konu önce kâsıme (felâket) başlığı altında bâtıl ölçüsünde ele alınır, sonra âsime (felâketten kurta­ran, koruyan) başlığı altında aynı konu­nun hak ölçüsü içinde izahı yapılarak ge­rekli cevaplar verilir.

Kitabın muhtevasını bir giriş ve iki bö­lüm halinde ele almak mümkündür. Gi­rişte kelâm metodolojisi bahisleri, birin­ci bölümde kelâm konuları, ikinci bölüm­de de Hz. Peygamberin vefatından son­ra ashap arasında meydana gelen olay­lar yer alır. Müellif metot bahsine mu-tasavvifenin keşf * yolunu inceleyip ten­kit etmekle başlar. 1096 yılında Medîne-tüsselâm'da (Bağdat) Gazzâlî ile karşılaş­tığını söyleyerek onun filozoflara karşı yönelttiği tenkitleri beğendiğini belirtir. Kerameti kabul etmekle beraber Gazzâ-lî'nin tasavvuff görüşlerine itirazlarda bulunan İbnü'l-ArabT meseleyi Kur'an açı­sından değerlendirmeye çalışır. Hakika­ti sadece duyuların verdiği bilgiye has­reden hissiyyûn ile imâm-ı ma'sûmun tâlimine bağlı gören Şîa ve Bâtıniyye'nin fikirlerini tahlil ederek çürütür. Buna karşılık nazar* ve tefekkürün bilgi kay­naklarından biri olduğunu söyler. Felse­fî eserlerin Arapça'ya tercüme edilme­si ve felsefenin İslâm dünyasında yayıl­ması hadisesinde yahudi ve hiristiyan bil­ginlerinin Bâtıniyye yoluyla büyük çap­ta tesir icra ettiklerini belirterek metot bahsini bitirir.

İbnü'l-Arabî, kitabın birinci bölümü ka­bul edilebilecek kısmında, Mutezile ke-lâmındaki teulîd* nazariyesinin filozof­ların feyz* ve sudur* görüşünden çıktı­ğını ileri sürdükten sonra Allah'ın varlı­ğı bahsine geçer. Konu ile ilgili delilleri aklî ve şer'î olmak üzere ikiye ayırarak gâiyyet* deliline Özellikle önem verir. Bu kısımda filozofların ilâhiyyât* ve yer yer tabiiyyât*la ilgili fikirlerini ayrıntılı bir şekilde inceleyip İslâm'ın görüşünü or­taya koymaya çalışır. Allah'ın sıfatları­na, kaza ve kadere, şer problemine da­ğınık bir şekilde yer veren İbnü'l-Arabî, nübüvvetle ilgili itirazları ele alarak bun­ları reddeder ve insanlığın dinî ve gayri dinî bütün bilgilerini peygamberlerden öğrendiklerini ispat etmeye çalışır. Ha-berî sıfatların te'vili üzerinde ısrarla du­rup Müşebbihe ile Zâhiriyye'yi, özellik-

le İbn Hazm'ı tenkit ederken Kur'an ve Sünnet'in te'vil usulleri hakkında geniş bilgiler verir.

Kitabın mezhepler tarihiyle ilgili sayı­labilecek konulan ihtiva eden İkinci bö­lümünde müellif, Hz. Peygamberin ve­fatından hemen sonra ashap arasında vuku bulan sarsıntıya temas ederek Hz. Ebû Bekir'in müessir hutbesine, BenîSâ-ide sakıfesinde yapılan toplantıya, bu devirde yürütülen bazı icraata ve Hz. Ömer'in hilâfete getirilişine kısaca yer verir. Bundan sonra Hz. Osman'ın hali­feliği, âsilerin çıkardıkları fitne hareket­leri, Hz. Osman'a ve diğer ashaba yönel­tilen maksatlı suçlamalar üzerinde du­rur ve bunları reddeder. Müteakip kı­sımda Hz. Ali'nin hilâfeti ile Cemel ve Sıffîn savaşlarında münafıkların düzen­ledikleri hileleri, uydurdukları yalanlan ve Şfa'nın halifelikle ilgili iddialarını ko­nu edinir. Kitabın son kısmında Muâvi-ye b. Ebû Süfyân ile oğlu Yezîd'in hilâ­fetlerinin meşruiyetinden bahseder; Hz. Hüseyin'in, ümmetin imamı durumunda olan Yezîd'e karşı çıkmasının haksız bir davranış olduğunu söyler. Müellif, hilâ­fete ait hükümlere ve müslümanlar ara­sında ihtilâf konusu olan diğer bazı me­selelere yer verdikten sonra müslüman çocuklarının bâtılın hilelerinden korunup İslâmî usule göre nasıl yetiştirilecekleri konusunu anlatarak kitabını bitirir.

Muhtevası itibariyle değişik konulara temas eden el-'Avâşım, bir taraftan, müellifin kanaatine göre İslâm kültürüne kötü maksatlarla sokulan Yunan men­şeli felsefî fikirleri ve bu fikirleri gönül­lü olarak yayan Bâtıniyye'yi, diğer taraf­tan İslâm'ın bünyesinde gelişen muta-savvife, Şîa, Zâhiriyye ve Müşebbİhe'yi tenkit eden nâdir eserlerdendir. Büyük bir fikrî gayretin mahsulü olan eserin felsefeye yönelttiği tenkit dikkat çekici­dir. Müellifin, bağlı bulunduğu Eş'ariyye ekolü dahil olmak üzere, bütün İslâmî gruplar karşısında kendini serbest his­sederek kaleme aldığı kitap İslâm dü­şüncesinin orijinal ürünlerinden birini teşkil edecek mahiyettedir. Başta dört halife olmak üzere ashabın tarihî olay­lar içindeki durumunu derin bir vukufla ortaya koyan el-cAvâşım, ashâb-ı kiram hakkında münafıkların, yahudi ve Me-cüsîler'in uydurdukları yalanları, ayrıca takıyye* silâhının arkasına gizlenerek ileriye sürülen gerçek dışı görüşleri çü­rütmek, ashap arasında ortaya çıkan an­laşmazlıkların asıl sebeplerini göstermek, büyük ashap çoğunluğuna sürülmek is-

tenen lekeyi temizlemek, Şîa grupların­ca hilâfet konusu etrafında oluşturulan fikirlerin temelsizliğini ispat etmek ba­kımından itikadf mezhepler sahasında ayrı bir değer taşır.

Eser, ilk defa Abdülhamîd b. Bâdîs ta­rafından Zeytûniyye Üniversitesi Kütüp­hanesi'nde bulunan ve hicri 655 (1257) yılında istinsah edilmiş olan nüsha esas alınarak iki cüz halinde yayımlanmıştır (Konstantine 1347-1348/1927). Muhibbüd-din el-Hatîb, bu baskıya dayanarak el-'Avâsım nüne'l-kavasım fî tahkiki me-vâkıfi 's - sahabe boc de veîâti 'n - nebî adıyla eserin sadece ashapla ilgili kıs­mını bazı takdim-tehirler ve notlar ilâ­vesiyle neşretmiştir (Kahire 1371], Daha sonra Ammâr Tâlibî. Ârö3 ü Ebî Bekr İb-ni'l-'Arabî el-kelâmiyye adıyla hazır­ladığı iki ciltlik çalışmanın 1. cildinde İb-nü'1-Arabfnin kelâmî görüşlerini incele­miş, II. cildinde de el-cAvâşım'm Dârü'l-kütübi'l-Mısriyye'de bulunan üç nüsha­sı ile ilk neşrini esas alıp eserin tamamı­nı tahkik ederek yayımlamıştır (Beyrut 1985).

BİBLİYOGRAFYA:

Muhibbüddin el-Hatîb. e/-cAuâsım mine'l-ka-uâşım, Kahire 1371, Mukaddime, s. 1 -31; Am­mâr Tâlibî. Ârâ' il Ebî Bekr Ibni'l- 'Arabî el-Ke-lâmiyye, I, 285-294; II, 5-6; a.mlf.. Aşârü İbn Bâdîs, Beyrut 1403/1983, IV, 128-131 ;~Brockel-mann. GAL SuppL, I, 632.

lisl Yusuf Şevki Yavuz

r i

AVCI


Türkler'de özellikle Osmanlı Türkleri'nde

avcı kuşu yetiştirenler ve padişahla birlikte ava gidenler için

kullanılan bir terim. L J

Av, daha İslâmiyet'ten önceki dönem­de Türkler arasında oldukça yaygın bir spor ve savaş tâlimlerinden biriydi. Bu devirde sporların başında ata binme, ok atma. cirit oyunu ve güreşin yanında her çeşit avcılık gelirdi. İslâm dininin kabu­lünden sonra da Hz. Peygamber'in ata binmeyi, ok atmayı ve yüzmeyi teşvik edici sözleri gerek Emevî, Abbasî gibi müslüman Arap devletlerinin, gerekse Türkler'in av meraklarının devam etme­sine sebep oldu. Özellikle Büyük Selçuk­lu Devleti sultanlarının en başta gelen eğlencelerinden biri sürek avları idi ve çok debdebeli geçerdi. Sultanlar aslında av gezilerini halkla ilişki kurmak ve on­ların dertlerini dinlemek için vesile ya­parlardı. Selçuklular'da emîr-i şikâr de-

nilen avcıbaşı emîr statüsündeydi. Aynı makam Anadolu Selçuklularında da var­dı ve başlıca görevi, sultana ait av kö­pekleriyle avcı kuşlarının bakımını yap­mak ve onunla ava gitmek olan emîr-i şikârların arasında Sâdeddin Köpek gi­bi sonradan vezirliğe yükselenler dahi vardı. Memluk Devleti'nde de derecesi "emîr-i aşere" olan av emîri bulunurdu. Bunun görevleri de aynı idi ve yanında hirâsetü't-tayr ve hayvandar denilen iki görevli daha vardı ki bunlardan birincisi emîr-i aşere derecesindeydi.

Osmanlı Devleti'nde ise avcılık teşkilât­ça en mükemmel seviyede idi. Osmanlı-İar'da av partileri düzenlenmesi, devle­tin kuruluş yıllarına kadar uzanmakta­dır. Avcı kuşuyla av yapma usulü erken devir hükümdarlarında göze çarpan bir husustur. Bir rivayete göre Rumeli fâti­hi Süleyman Pasa (ö. 1359) bir av sıra­sında ölmüştür. Aynı şekilde 1. Murad, Hünernâme'öe bir av sırasında doğanı­nı salarken resmedilmiştir (TSMK, Hazi-,ne, nr. 1523. 89h). Padişahların sürek av­larına doğancı ve şikâr halkından başka Has Oda ağaları, peykler, zağarcılar, sek­banlar, solaklar ve yüksek rütbeli devlet erkânı, hatta yeniçeriler ve bostancılar da katılırdı. Bu tür avlar bir yandan din­lenme ve eğlenme amacı güderken öte yandan da savaşa hazırlık, halkla irtibat kurma ve teftişe de vesile olurdu. Av ağaları protokol bakımından yüksek bir mevkide idi. Bunlar, padişah bir yere gi­derken en yakınında bulunma hakkına sahip rikâb-ı hümâyun ağalanndandı. Çakırcıbaşı, şahincibaşı ve atmacacıbaşı denilen bu ağalar, sarayın dış (bîrûn) hiz­metlerine bakan görevlilere dahildiler. Şikâr ağalan merkezde maiyetlerindeki cemaatlerden başka, Osmanlı Devleti'nin sınırları içindeki bütün resmî avcı kuşu yetiştiricilerinin âmiri durumundaydılar. Merkezdeki çakırcı, şahinci ve atmacacı cemaatlerinden her biri kendi ağasının emri altındaydı. Bunlar, imparatorluğun belirli yerlerinden gönderilen avcı kuşla­rının bakımı ve terbiyeleriyle görevliydi­ler. Bîrûn avcıbaşılarından başka ayrıca sarayın Enderun kısmındaki avcılıkla il­gili doğancılar koğuşunun âmiri olan do-ğancıbaşılar da vardı. Bu ağalar terfi ederlerse mîrâhur veya çakırcıbaşı olur, taşraya ise sancak beyi, hatta beylerbeyi olarak çıkarlardı. Taşrada görevli doğan­cılar, bu tür kuşların en bol oldukları yerlerde bulunurlardı.

Avcı kuruluşlarının bir kısmı da av kö­pekleriyle ilgiliydi. Bunlardan sekbanlar

113
ve saksoncıılar Yeniçeri Ocağı'nın büyük orta I arın da ndı. Âmirleri sekbanbaşı ile saksoncubaşıydı. Turnacı ve zağarcı or­talarının başlıca görevi ise av sırasında kuşları izlemeye yarayan Köpekleri eğit­mekti. Her iki ortanın âmirleri ocağın ileri gelen zâbitlerindendi.

Osmanlılar'da avcı kuşlarıyla ilgili ku­rumlardan bazısı merkezde, bazısı da taşrada idi. Meselâ çakırcıbaşının idare­si altındaki çakırcılar, şahincibaşının ida­resindeki şahinciler ve atmacacıbaşının idaresi altındaki atmacacılar merkezde bulunurlar, bunlara devletçe ulufe* ve­rilirdi. Taşradaki avcı kuşu yetiştiricileri timar*lı olup hizmetlerine karşılık bazı vergilerden muaf tutulurlardı. Halktan doğancı alınmaz, doğancılık genellikle babadan oğula geçerdi. Her cülusta bu görevlilerin muafiyet veya hizmet berat­ları yenilenirdi. Görevini kötüye kulla­nan, çağırıldığında sürek avına katılma­yan yetiştiricinin görevine son verilirdi. Bir yerin İlk tahrir* inde avcı kuşu yetiş­tiricisi tımarı olarak kaydedilen arazi, sonradan herhangi bir sebeple şekil de­ğiştirse bile ilk statüsü değişmezdi. Taş­radaki şahinci, çakırcı ve atmacacıların vergilerini ancak merkezden gönderilen doğancıbaşılar toplayabilirdi. Avcı kuşu yetiştiricileri avarız*-ı dîvâniyye ve tekâ-lîf*-İ örfiyyeden muafiyetlerini hizmet­leri süresince muhafaza ederler ve bu muafiyetleri her yıl İstanbul'a kuş ge­tirdiklerinde eda tezkirelerini ibraz et­meleriyle yenilenirdi. Bu muafiyetlerden emirlerinde çalışan hizmetkârları da faydalanırdı. Yetiştiriciler idarf yönden bazı imtiyazlara sahipti. Meselâ avcılara ehl-i örf* taifesi tarafından müdahale edilemezdi. Sadece padişahın avlanması için ayrılan yerlerde beratlı avcılardan başkası avlanamazdı. Avcı kuşu yetişti-

riciliği belli bir ihtisas ve eğitim sonucu kazanıldığından bu meslek genellikle ba­badan oğula, erkek evlâdı olmayanın da en yakınından başlayarak akrabalarına intikal ederdi. Avcı kuşu yetiştiricilerinin tayin ve azilleri bağlı oldukları sınıfın ağası tarafından yapılırdı. Avcılar müs-lüman veya zimmî olabilirdi. Yetiştirici­likte diğer bir intikal şekli ise becayiş yoluydu. Gördükleri hizmetler karşılığın­da bazı muafiyetleri olan yetiştiricilerin, kendi hizmetleri dışında ziraatla veya başka bir işle uğraşmalarından dolayı ödemek zorunda oldukları vergiler de vardı. Taşradaki avcı kuşu yetiştiricileri­nin vermekle mükellef oldukları vergi­ler, saraydaki şikâr ağalarının en yük­sek rütbelisi olan çakırcıbaşının arzı ile . tayin edilen doğancıbaşılar tarafından tahsil edilirdi. Bu sırada ilgili yerin kadı­sı kendilerine yardım ederdi. Toplanan vergilerle şikâr halkının ulufeleri ve kuş­ların yiyecekleri karşılanırdı. Böylece teş­kilât kendi ihtiyacını kendisi görürdü. Taşradaki avcılar her yıl saraya gönder­mekle yükümlü oldukları kuşları her­hangi bir sebeple veremezlerse, muafi­yetlerinin devamı ve timarlarının ellerin­de kalması için devlete "meredde-ba-hâ" adıyla, yerine göre miktarı değişe­bilen bir vergi ödemek zorundaydılar. "Doğan-bahâ" denilen vergi ise, yetişti­riciden kuş talep edilmediği yıllarda alı­nırdı ki bu da XVI. yüzyılda kuş başına 30 akçe idi. Daha sonraki yüzyıllarda bu vergiye pek rastlanmamaktadır.

Avcı kuşu yetiştiricilerine gördükleri işlere göre çeşitli adlar verilirdi. Bunla­rın belli başlıları gürenceci, kayacı, kü-meci, sayyad, tuzakçı ve yuvacıdır. Bu görevliler de kendi aralarında şahin ka­yacısı, atmaca götürücüsü ve çakır yu-vacısı gibi ihtisas dallarına ayrılırdı. Bun­ların vazifeleri avcılık olmakla birlikte bulundukları tabii çevreyi korumakla da görevliydiler.

Osmanlı İmparatorluğumun Rumeli ve Anadolu taraflarının avcı kuşu yetiştir­meye uygun bölgelerine dağılmış olan çakırcı, şahinci, atmacacıların yegâne âmirleri, bağlı oldukları doğancıbaşılar-dı ve bu taşra doğancıbaşıları da doğ­rudan doğruya merkezdeki şikâr ağala­rına bağlıydı. Kuş yetiştiricileri Rume­li'de Balkan dağlarının kuzey ve güney yamaçlarında, Anadolu'da İse Karadeniz bölgesinin batısı ve Doğu Akdeniz böl­gesi ile Doğu Anadolu bölgesinin sulak ve ormanlık yerlerinde bulunurlardı.

Türk devletlerinin hemen hepsinde av­cılıkla ilgili görevliler daima merkezde hükümdarın çevresinde bulunurken Os­manlılar'da bütün ülke sathına yaygın­laştırılmıştır. Böylece avcı kuşu yetişti­riciliğinin yanı sıra, günümüzde bütün dünya devletlerinin üzerinde titizlikle durdukları tabii çevrenin ve vahşi hay­van varlığının korunması görevini de ye­rine getirmişlerdir. Kuruluşundan itiba­ren müesseseleşmiş olan avcı kuşu ye­tiştiricileri Osmanlı Devleti'ne yüzyıllar­ca hizmet etmişlerdir. Padişahların ava merakı Ölçüsünde önem kazanan bu teşkilâta duyulan ilgi, "Avcı" lakabıyla anılan IV. Mehmed'den sonra gittikçe azalmıştır. Şehzadelerin eğitimlerinin sarayda yapılmaya başlaması ve taşra­ya çıkmamaları da avla İlişkilerini kes­miştir. Öte yandan ateşli silâhların yay­gınlaşması ve avlarda kullanılması avcı kuşlarını ikinci plana itmiş, böylece bu teşkilâta bağlı görevlilerin fonksiyonu giderek azalmıştır. XIX. yüzyılda Ye­niçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra ise avcı kuşu yetiştiriciliği teşkilâtı ta­rihe karışmıştır.

BİBLİYOGRAFYA:

BA, MD, nr. 4, s. 167/1727; nr. 14, s. 378/ 534; nr. 85, s. 193/445; BA. İbnülemin-Saray, nr. 166, 314, 463. 937, Î597, 2408, 2754, 3284; BA, KK, nr. 67, vr. 348^, nr. 7175, s. 1-18; nr. 7176, vr. 5a, 18b, 36b; nr. 7178; BA. MAD, nr. 3090, 6300, 7450, 10640, 19641; BA. Cevdet-Saray, nr. 2149; BA, TD, nr. 325, s. 11, 23, 26; Nizâmülmülk, Siyâsetnâme (trc. M. Altay Köy-men), Ankara 1982, s. 163; Neşri. Cihannümâ (Unatj, I, 185; Arifî Fetnullah Celebi. Süleyman-nâme, TSMK, Hazine, nr. 1517, vr. 576a; Lok­man b. Seyyid Hüseyin, Hünernâme, TSMK, Hazine, nr. 1523, I. vr. 89b, 105", 121", 182"; nr. 1524, II, vr. 207"; Avni Ömer, Kanûn-ı Os-mânî Mefhûm-ı Defter-i Hakanı fnşr, İsmail Hakkı Uzıınçarşılı), TTK Belleten, XV/59 11951), s. 395; Mustafa Safı, Zübdetut-teuârih, Beya­zıt Devlet Ktp., Veliyyüddin Efendi, nr. 2449, II, vr. 204!1, 209-"; Hammer (Ata Bey), XI, 148; Pâkalın. I, 113; Uzunçarşılı. Medhal, s. 82, 344; a.mlf., Kapukulu Ocakları, I, 162-166, 199-204; a.mlf., Saray Teşkilâtı, s. 420-425; Bar­kan. Kanunlar, s. 20, 28, 277, 280, 296; İbra­him Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul 1983. s. 275-276; Ahmet Işık, Osmanlı Deule-ünde Avcı Kuşu Yetiştiricilerinin Statüsü (yük­sek lisans tezi, 1986), İÜ Ed.Fak.; Faruk Sümer. "Türklerde Avcılık", Resimli Tarih Mecmua­sı, İV/12, İstanbul 1953, s. 2403-2407; Metin And, "Onaltmcı Yüzyılda Av ve Avcılık", Ha­yat Tarih Mecmuası, U/12, İstanbul 1970, s. 19-22; Halil Ersoylu, "Türk Dünyasının Folk­lor ve Etnografyasında Süs Unsuru Olarak Kullanılan Bazı Kuşlar", TDA, 11/8 (19801, s. 83-95. m

tt! Ahmet İşık

AVEMPACE

İbn Bâcce adının

Batı dillerinde kullanılan şekli

(bk. İBN BACCE).

AVERROES

İbn Rüşd adının

Batı dillerinde kullanılan şekli

(bk. İBN RÜŞD).

AVF b. AFRA

(.!>*■ en ^ )

Avf b. Haris b. Rifâa el-Hazrecî (Ö. 2/624)

Akabe biatlarında bulunan ve Bedir'de sehid olan Medîneli sahâbî.

L J

Bazan annesi Afrâ'ya, bazan da ba­bası Hâris'e nisbetle anılan Avf, kardeşi Muâz ile birlikte Birinci ve İkinci Akabe biatlannda bulundu. Sadece İkinci Aka­be Biatı'nda bulunduğu da rivayet edil­miştir (İbn Sa'd, 111,493).



Bedir Savaşı'nda Mekkeli müşrikler­den Rebîa'nın iki oğlu Şeybe ve Utbe ile Utbe'nin oğlu Velîd'in karşısına kardeş-

leri Muâz ve Muavviz ile birlikte çıktı. Utbe, Avf ile kardeşlerinin ensardan ol­duklarını öğrenince onlarla savaşmayı kabul etmedi. Zaten Hz. Peygamber de ilk savaşçıların Kureyş'ten ve kendi am­casının oğullarından olmasını istediğin­den Avf ve kardeşlerine dua ederek saf­larına dönmelerini emretti. Savaşın kızış­tığı bir sırada Avf Hz. Peygamber'e yak­laşarak Allah'ın rızâsını kazanmanın yo­lunu sordu. Savaşta elinden kalkanı düş­se bile harbe devam etmenin Allah'ı hoş­nut edeceğini öğrenince kalkanını bir yana atıp savaşa girdi. Kardeşi Muavviz ile beraber Ebû Cehil'i bularak ona hü­cum edip yaraladılar; fakat Ebû Cehil oğlu İkrime'nin de yardımıyla Avf ile kar­deşini şehid etti. Hz. Peygamber savaş­tan sonra Avf ve kardeşinin şehid düş­tüğü yere gelerek onların, bu ümmetin Firavun'u ve kâfirlerin elebaşısı olan Ebû Cehil'in öldürülmesine katkıda bulunduk­larını belirtti; onlara dua etti. Şehid düş­tüğünde otuz beş-kırk yaşlarında bulu­nan Avf'ın Hz. Ali devrine kadar yaşadı­ğı Belâzürî tarafından rivayet edilmekte ise de bu rivayet doğru değildir. Hz. Ali devrinde vefat eden, kardeşi Muâz b. Hâris'tir.

BİBLİYOGRAFYA:

Vâkıdî, ei-Meğazı, I, 24, 68, 88-89, 91, 118, 146, 149-150, 162; İbn Hişâm, es-Stre, I, 429, 627-628, 708; İbn Sa'd. et-Tabakât, 1, 219; II, 17-18; III, 492-493; Vİ1I, 443; İbn Habîb, el-Mu-habber, s. 399-400, 430, 459; Belâzürî. Ensâb, İ, 239, 243; Taberî, Târth (de Goeje), I, 1212, 1317, 1322; İbn Abdülber, et-lstî'&b, III, 131 ; Zehebî, A'lamü'n-nübela, II, 359-360; İbn Ha-cer. el-İşâbe, IV, 739; VIII, 26-27.

liffl Asri Çubukçu

AVF b. HARİS

(bk. AVF b. AFRA).

AVF b. MÂLİK

Ebû Abdirrahmân Avf

b. Mâlik b. EbîAvf el-Eşcaî

(Ö. 73/692)

Kahramanlığı ile meşhur sahâbî.

Ebû Abdullah, Ebü Muhammed, Ebû Amr, Ebû Harnmâd gibi değişik künye­lerle de anılır. Doğum tarihi ve gençlik yılları hakkında bilgi yoktur. Hicretin 6. (627) yılında müslüman oldu. Hayber, Müte ve Tebük savaşlarına katıldı. Mek­ke fethinde Eşca' kabilesinin sancağını taşıdı. Hz. Peygamber Medine'de kendi­siyle Ebü'd-Derdâ arasında kardeşlik

bağı (muâhât") kurdu. Zâtüsselâsil Gaz­vesi kumandanı Amr b. As, gazvenin so­nucunu Hz. Peygamber'e bildirmek üze­re onu haberci olarak gönderdi. Avf, Hz. Ebû Bekir devrinde Medine'den ayrıla­rak Humus'a yerleşti. Yezîd b. Muâviye kumandasında İstanbul seferine katıldı. Abdülmelik b. Mervân devrinin i!k yılla­rına kadar Humus'ta yaşadı ve orada vefat etti.

Avf b. Mâlik'in şakacı bir mizaca sa­hip olduğu anlaşılmaktadır. Meselâ Te­bük Seferi' nde Hz. Peygamber'i küçük deri çadırında ziyarete gidince çadırın önünde oturmuş. Hz. Peygamber'in içe­ri girmesini söylemesi üzerine, "Bütün vücudumla mı gireyim, yâ Resûlellah?" diye sormuş, o da, "Bütün vücudunla gir" demişti. Bu ziyaret esnasında Resülul-lah ona kıyamet yaklaştığı zaman mey­dana gelecek bazı olayları haber vermiş­tir (bk. Ebû Dâvûd, "Edeb", 84; İbn Mâce, "Fiten", 25; ayrıca bk. BuhSrî, "Cizye", 15).



Yüklə 1,07 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   25




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə