Rak kabul edilen ve Mezopotamya'nın "Aslan avcıları" kabartması ile yakın benzerliği bulunan "Avcılar paletfnde, avcılar grubu



Yüklə 1,07 Mb.
səhifə5/25
tarix03.01.2019
ölçüsü1,07 Mb.
#88916
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   25

Avf b. Mâlik'in Hz. Peygamber'den ri­vayet ettiği hadislerin sayısı altmış yedi olup bir kısmı Kütüb-i Sitte'de de yer almıştır. Bunlardan otuz yedisi Ahmed b. Hanbel'in el-Müsned'inüe (VI, 22-29) bulunmaktadır. Abdullah b. Selâm'dan da rivayetleri vardır. Kendisinden Ebû Hüreyre, Ebû Eyyûb el-Ensârî, Mikdâm b. Ma'dîkerib gibi sahâbîler; Ebû Müslim el-Havlânî, Ebû İdris el-Havlânîve Şa'bî gibi tabiîler hadis rivayet etmişlerdir.

BİBLİYOGRAFYA:

Müsned, VI, 22-29; Buhârî. "Cizye", 15; İbn Mâce. "Fiten", 25; Ebû Dâvûd. "Edeb", 84; Vâ­kıdî, el-Meğâzî, II, 768, 773, 801; İM, 921, 923; İbn Sa'd, et-TabakBt, Ii, 131; IV, 280-281; el-Cerh ueUac'dîl, VII, 12-13; İbnü'I-Esfr. ÜsdüV-ğâbe, IV, 312-313; Zehebî, A^lâmü'n-nübelâ', II, 487-490; İbn Hacer, el-İşâbe, III, 43; a.mlf., Tehztbü't-Tehzîb, VIII, 168; İbnü'l-İmâd, Seze-

rât, I, 79. r—1

İSI İsmail L. Çakan

AVF b. ÜSASE

{bk. MİSTAH b. ÜSÂSE).

AVF!

Nûrüddîn Muhammed b. Muhammed



b. Yahya el-Avfî el-Hanefî

(ö. 629/1232 [?])

İran edebiyatında ilk şuarâ tezkiresi olan Lübâbü'l-elbâb'm müellifi.

L J


567-572 (1171-1177) yıllan arasında Buhara'da doğdu. Ashaptan Abdurrah-man b. Avf in soyundan geldiği rivayet edilir. Babası Merv (veya Mâverâünnehir)

115


kadısı, dedesi yine bu bölgenin kadısı ve ünlü bir hadis âlimi, dayısı Şerefüzza-mân Mecdüddin, Batı Karahanlı Devleti hükümdarlarından Kılıç Tamgaç Han'ın hekimi idi. AvfT ilk tahsilini doğduğu şe­hirde tamamladıktan sonra bilgisini art­tırmak ve yazacağı eserler için malzeme toplamak üzere Mâverâünnehir'i, Hora­san'ı ve Hindistan'ın birçok şehrini do­laştı. 1201'de Semerkant'a gitti. Dayısı aracılığıyla Kılıç Tamgaç Han'ın hizme­tine girerek veliahdı Kılıcarslan Hakan Nusretüddin'in münşîi oldu. Semerkant'-ta fazla kalmayıp önce Hârizm'e (1203], ardından Nesâ ve Nîşâbur'a gitti (1206). Nîşâbur'da birçok ilim adamıyla tanış­ma fırsatını buldu. Daha sonra İsfizar ve Herat'a uğrayıp (1210) oradan 1215 yılına kadar kaldığı Sicistan'a geçti. Sicis-tan'dan büyük bir ihtimalle tekrar Bu­hara'ya döndü. Moğol tehlikesi karşısın­da Horasan, İndus ve Gucerât üzerinden Lahor'a ulaştı. Burada Gur Sultanı Şehâ-beddin Muhammed'in memlûk* lerinden

Melik Nâsırüddin Kabâce'ye intisap etti (1220). Kısa bir müddet sonra İran ede­biyatında ilk şuarâ tezkiresi olan Lübâ-bü1-elbâb*ı yazarak Nâsırüddin Kabâ-ce'nin veziri Aynülmülk Fahreddin Hüse­yin'e ithaf etti.

Avff Lahor'da bulunduğu sırada bir ta­raftan Kanbâyafta kadılık yaparken di­ğer taraftan da Ebü Ali et-Tenûhî'nin (ö. 384/994) bir hikâyeler mecmuası ma­hiyetindeki el-Ferec ba'de'ş-şidde adlı eserini Farsça'ya çevirdi. 1228'de Delhi Sultanı Şemseddin İitutmış'ın Nâsırüd­din Kabâce'yi yenmesi üzerine onun hiz­metine girdi. Delhi'de daha önce Nâsı­rüddin Kabâce'nin emriyle yazmaya baş­ladığı, Moğollar'dan önce İran'da hüküm süren hanedanlara ait 2000'i aşkın ta­rihî ve edebî hikâyeyi ihtiva eden Cevâ-mi'u'l-hikâyât* ve levâmi'u'r-rivâyât adlı eserini tamamlayıp İitutmış'ın vezi­ri Nizâmülmülk Muhammed b. Ebû Sa'd el-Cüneydî'ye sundu (1228). Avffnin Ölüm tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte 1232 yılına kadar yaşadığı tahmin edil­mektedir.

BİBLİYOGRAFYA:

Avfî, Lübâb (nşr. Saîd Nefîsî), Tahran 1333 hş., Mukaddime, s. 1-32; Rypka. HIL, s. 222; CHIr., V, 616-617; M. Ullmann, Die NaLur-und Ceheimwissenschaften im İslam, Leiden 1972, s. 31-32; N. Bland. "On the Earliest Persian Biography of Poets, by Muhammed Aüfl and on Some Other Works of the Class Called Tazkirat ul Shuarâ", JRAS( 1848), s. 111-176; Nezir Ahmed, "Nüsha-i Hattı-yi Mühimini ez-Tezkire-i Lübabü'1-elbab-ı "Avfî", İndo-lra-nica, XV, Kalküta 1962, s. 1-10; a.mlf., "Tari­katı ber Lübabü'l-elbâb", Ferheng-İ İran Ze-mîn, XIX, Tahran 1352 hş., s. 89-105; Fuad Köp­rülü. "Avfî", /A, II, 21-23; M. Nizamuddin, "'Aw-fi", El3 fİng.), 1, 764; Saîd Nefisi. "el-cAvfî", ÜDMl, XIV/2, s. 342-345; J. Matînî, "cAvfi", E/r., III, 117-118. rn

M Tahsin Yazıcı

AVFİYYE

Haricî fırkalarından



Beyhesiyye'nin bir kolu

(bk. BEYHESİYYE).

AVGUNU MEDRESESİ

L

Kayseri'de bir Anadolu Selçuklu medresesi.



Gevher Nesibe Şifahânesi (Çifte Medre­se) yakınındadır ve ona olan benzerli­ğinden dolayı XIII. yüzyılın başlarına ta-rihlenir. Yakın zamana kadar oldukça

harap ve evler arasına sıkışmış durum­da bulunan bina, son yıllarda onarılmış ve çevresi açılarak ortaya çıkarılmıştır.

Kesme taştan inşa edilmiş olan med­rese, iki büyük eyvanlı ve revaklı avlusu­nun üzeri açık bir binadır. Giriş eyvanı­nın hemen bitişiğinde tonozlu ve dar yan eyvanlarla dört eyvanlı şemayı devam ettiren özellikler göstermekte İse de bu yan eyvanlardan doğudakinin oda olma­sı muhtemeldir. Diğer Kayseri Selçuklu medreselerinde görüldüğü gibi eyvan önlerinde de geniş kemerli revak parça­ları bulunmakta, kuzeybatı köşesinde ise sekizgen gövdeli, piramit külâhlı küm­beti yer almaktadır.

BİBLİYOGRAFYA:

A. Gabrİel. Monuments Turcs d'Anatolie, Paris 1931, I, 59-60; Aptullah Kuran, Anadolu Med­reseleri, Ankara 1969, s. 67-69.

mi Ara Altun

AVICENNA

İbn Sînâ adının

Batı dillerinde kullanılan şekli

{bk. İBN SİNA).

'"I AVİZE

Farsça "asılan şey" anlamına gelen âvî-ze, asma kandillik*lerin zenginleştiril­miş şekline verilen isimdir. Başlangıç­ta Doğu ve Batı medeniyetlerinde farklı özelliklere sahip olarak gelişmişken za­manla ortak bir şekil ve yapı özelliği ka­zanmıştır. Avize, aydınlatma maksadıy­la daha çok mum kullanılan dönemler­de, günümüzdeki genel özellikleriyle Ba­tı dünyasında gelişmiştir. Aynı çağlar­da İslâm ülkelerinde ise daha çok asma

kandil*ler kullanılmaktaydı. Geniş ve göl-gesiz aydınlatma elde etmek amacıyla tavana asılan bu kandiller yerine daha sonraları bilhassa Osmanlı cami ve kub­beli binalarında, üzerlerinde birçok kan­dil bulunan daire şeklinde asma kandil­liklerin kullanıldığı görülmektedir. Çap­ları kubbe büyüklüğüyle veya asıldıkla­rı mekânın hacmiyle orantılı olan daire şeklindeki bu asma kandillikler tek mer­kezden yayılan kuvvetli bir ışık temin et­mek maksadıyla geliştirilmişlerdir. Ön­celeri bir tek çemberden ibaret olan as­ma kandilliklere, sonradan alt ve üste gittikçe küçülen birkaç çemberin kade­meli biçimde tesbit edilmesiyle daha faz­la kandil taşıyabilen top kandiller orta­ya çıkarılmıştır. Batı'da ise aydınlatma­da asma kandilden ziyade mum kulla­nıldığından bu durum avize şekillerini etkilemiştir.

Ahşap veya dövme demirden yapılan ve üzerlerinde mumların oturtulduğu çivi­ler bulunan ilk mum avizelerinin XI. yüz­yılda Anglosakson kiliselerinde kullanıl­dığı bilinmektedir. Mumların üst üste gelmesi halinde birbirlerini eritecekleri göz önüne alınarak daha sonra avizeler birkaç kat çemberliden ziyade çok kol­lu modellerde geliştirilmişlerdir. Bunlar çaprazlama bir merkezde birleşen kollu şamdanlar gibi olup kolların tutturul-duğu göbek kısmından zincirle asılmak­taydılar. Avizelerde elektrik kullanılma­ya başlandığında da ampuller mum ve mum alevi şeklinde yapılarak günümü­ze kadar bu ilk örneklere olan benzer­lik devam ettirilmiştir. Sade görünüm­lü bu avizeler genellikle demirden yapıl­mış ve bitki motifleriyle süslenmişlerdir. Ortaçağ sonlarında ise kiliselerde pirinç avize kullanımına başlanmış ve özellikle Hollanda pirinç avizeleri ün kazanmıştır. XVIII. yüzyıldan itibaren bütün Avrupa ülkelerinde tunç, pirinç, gümüş gibi ma­denlerle cam, kristal ve neceften yapı­lan, altın veya gümüşle kaplanan, her biri bir sanat eseri kabul edilebilecek güzellik ve kıymette avizeler yapılması yaygınlaşmıştır. Osmanlı saray ve ko­naklarına da Avrupa'nın etkisiyle XVIII. yüzyıldan sonra girmeye başlayan avize modası, camileri pek fazla etkilememek­le birlikte, XIX. asrın sonu ile XX. asrın başlarında klasik mimariden ayrılan ba­zı yeni camilerde de yerini almıştır. Bu devrede bilhassa Venedik ile Bohemya'­dan gelen cam ve kristal avizeler çok tu­tulmuştur. Bu avizeler yontulmuş küçük kristal veya kaliteli cam parçalarının avi-

ze çatısı üzerine muhtelif şekillerde di-zilmeleriyle meydana getirilmiştir. Işığın kırılma ve yansımalarıyla göz alıcı bo­yutlara ulaşan ve ağırlıkları birkaç tonu bulan kristal avizelerin en değerlileri, Dolmabahçe ve Beylerbeyi sarayları ile Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunmak­tadır.

İstanbul Lâleli'deki Râgıb Paşa Kütüp­hanesi'nin altışar kollu ve her kolunda âyetlerle çeşitli Arapça ibarelerin yer al­dığı ahşap askılar bazı yayınlarda avize olarak tanıtılmakta ise de (krş. Kalyon­cu, s. 31-33) bunlar süs olarak kullanıl­mak üzere hazırlanmışlardır ve kendi türlerinin en güzel Örnekleridir.

BİBLİYOGRAFYA:

N. Kırdar Kalyoncu, "Koca Ragıp Paşa Kü­tüphanesi 'ndeki Ahşap Avizeler", Türkiyemiz, sy. 37, İstanbul 1982, s. 31-33; Nurettin Rüştü Büngül, "Avize", Eski Eserler Ansiklopedisi, İs­tanbul 1939, I, 28-30; TA, IV, 267; SA, I, 131; R. Ekrem Koçu, "Avize ve Ayna Modası", İst A, 111, 1349; "Avize", ABr., II, 584.

m Özkan Ertuğrul AVL

İslâm miras hukukunda, belirli hisse sahiplerinin

(ashâbü'l-ferâiz)

mirastan alacakları payların

toplamının ortak paydadan

fazla olması hali.

Avl lugatta "haktan ayrılmak, zulmet­mek: yükselmek ve çoğalmak" gibi mâ­nalara gelir. İslâm hukukunda ise bir mi­rasın taksiminde, belirli hisse sahipleri­nin terekeden alacakları pay miktarı he­saplanırken, payların toplamının ortak paydadan fazla çıkmasına bu yükselme sebebiyle avl, böyle bir durumun ortaya

çıktığı miras meselesine de aile veya av-liyye denir. Belirli pay sahiplerinin hisse­lerinde hiç değişiklik yapılmaksızın mi­rasın paylaştırılması halinde vârislerden bazılarının mirastan mahrum bırakıl­ması veya hisselerinin azaltılması söz konusu olacaktır. Halbuki ashâbü'l-fe­râiz* in hepsi mirasta belirli bir hisse sa­hibi oldukları için bazılarının mirastan mahrum bırakılması düşünülemeyeceği gibi, kimin ne ölçüde mahrum bırakıla­cağını tesbit etmek de mümkün değil­dir. Böyle bir durumda payların topla­mından elde edilen sayı ortak payda ka­bul edilerek mirasçıların hisse miktarı tesbit edilir. Böylece mirasçıların hiçbiri mirastan mahrum bırakılmamış ve his­selerde orantılı bir azaltma yapılmış olur. Mirasta avl hali yalnız ortak paydanın altı, on iki veya yirmi dört olduğu du­rumlarda gerçekleşebilir; ortak payda­nın iki, üç, dört veya sekiz olması halle­rinde avl söz konusu olmaz.

Mirasta avl hali ilk defa Hz. Ömer za­manında ortaya çıkmış ve sahabe ile ya­pılan istişare sonunda Abbas b. Abdül-muttalib'in teklifi üzerine bu usul benim­senmiştir. Hz. Ömer'in vefatından sonra İbn Abbas, sahabenin ittifak ettiği bu görüşe karşı çıkarak ashâbü'l-ferâizden bazılarının diğerlerine tercih edilmesi gerektiği görüşünü savunmuştur. Ona göre avl durumunda kız, oğlun kızı, ana baba bir veya baba bir kız kardeş gibi asabe*lik durumunda, muayyen hisse­leri gayri muayyen hale dönüşen miras­çıların payları azaltılır, diğerlerinin his­selerinde azaltma yapılmaz.

Dört Sünnî mezhep ile İbâzıyye ve Şia'­dan Zeydiyye, avl konusunda Hz. Ömer'in uygulamasını esas alırken İbn Hazm ve Şia'dan Ca'feriyye İbn Abbas'ın görüşü­nü benimsemiştir.

BİBLİYOGRAFYA:

Serahsî, ei-Mebsüt, XXIX, 160-165; Nevevî, Tehzîb, II, 52; Cürcânî. Şerhu'l-Ferâ*izi's-Sirâ-ciyye, İstanbul, ts.; el-Feiâua'i-Hindiyye, Bulak 1310, VI, 468; M. Ebû Zehre, Ahkâmut-terikât ve'l-meoâris, Kahire, ts. (Dârü'l-Fikri'l-Arabî), s. 176-180; Bilmen, Kamus, V, 211 ; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1982, [, 414; "İrş", Mv.FÎ, IV, 336; Th. W. Juyn-boll, "Avl\ /A, II, 23; "eAwl", E!2 (İng), I, 764-

m Hamdi Döndüren

— —■ AVLİYYE

(bk. AVL).

---- —J


AVLONYA

Güney Arnavutluk'ta

önemli bir liman şehri.

L

Sasan adası ve Karaburun yarımadası ile çevrili bir körfezin kıyısında yer alır. Büyük ve güvenli limanı ile tarih boyun­ca önemini koruyan şehrin Antikçağ'-lardaki ismi Aulon'dur. Daha sonra bu­raya Arnavutlar Vlore, İtalyanlar Valo-na, Osmanlılar da Avlonya adını vermiş­lerdir.



Eskiçağlardan beri bir yerleşim mer­kezi olan şehir, muhafazalı limanı saye­sinde Roma İmparatorluğu'nun yıkılışın­dan sonra da ayakta kalmayı başardı. Ortaçağ'larda Avlonya hemen yakınında­ki, sahile bakan 370 m. yüksekliğindeki dağın tepesinde yer alan Kanına Kalesi ile birlikte önemli bir geçit mevkii ola­rak ön plana çıktı. 1018'de ise Balkan içlerine doğru ilerleyen Normanlar'a köp­rübaşı vazifesi gördü. Daha sonra İtal­yan Hohenstaufen ailesinin mülkiyeti­ne girdi. Ardından Bizans ve Sırplar'in, 1378'den sonra da İskenderiyeli Balsa beylerinin eline geçti. Nihayet 1417'de Osmanlılar ülkenin iç kesimindeki Berat şehri ve Kanina Kalesi ile birlikte burayı

hâkimiyetleri altına aldılar. Bir yıl sonra Venedikliler'in şehri alma teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlandı. Osmanlı hâki­miyeti sağlamlaştınldıktan sonra bura­da bir sancak kuruldu. Aynı adı taşıyan sancağın merkezini teşkil eden Avlonya, Osmanlıiar'ın Adriyatik sahillerindeki ilk limanı olması sebebiyle ayrı bir önem kazandı. Burada bir tersane kuruldu, ay­rıca Osmanlı donanmasının Akdeniz'­de girişeceği harekâtlar için mühim bir us haline getirildi. Kefalonya, Zaklisse (Zakynthos) ve Ayamavra'nın (Levkas) fet­hinde önemli rol oynadı. 1480'de Güney İtalya'ya sefere çıkan Gedik Ahmed Paşa hazırlıklarını burada tamamladı. 1492'de Himara isyanının bastırılmasında üs ola­rak kullanıldı. Üs vazifesi gördüğü son Osmanlı harekâtı, 1537'de Kanunî Sul­tan Süleyman'ın bizzat idare ettiği Kor-fu (Körfez) Seferi oldu. Bu sefer sırasın­da Kanunî bir müddet burada ikamet etti. Osmanlılar ayrıca şehrin civarında bazı düzenlemelerde de bulundular. İlk defa 1474'te şehrin yakınındaki Vijose nehrinin denize döküldüğü yerde oluşan bataklığı kanal açmak suretiyle kurut­maya çalıştılar. Daha sonra 1551'de ay­nı maksatla şehrin yanında hastalık kay­nağı olan Terbufi bataklığına kanallar açtılar. Bu çalışmaya ait masrafları gün­lük olarak gösteren Muhasebe Defteri bugün Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulunmaktadır (BA, MAD, nr. 55).

XVI. yüzyıl Osmanlı tahrir defterleri Avlonya'nın nüfusu ve büyüklüğü hak­kında önemli bilgiler vermektedir. Bu defterlere göre, 15O6'da Avlonya'da 665 hıristiyan, doksan yedi yahudi hanesi ol­mak üzere toplam 762 hâne, yani yak­laşık 3800 dolayında bir nüfus bulunu­yordu (BA, TD, nr. 34). Yahudiler ticari bakımdan Venediklilerle rekabet etmek için buraya yerleştirilmişlerdi. XVI. yüz­yılın ilk çeyreğinde hızla gelişen Avlon­ya'da 1520'de 803 hıristiyan hâne yer

alıyordu (BA, TD, nr. 99). Bunların büyük kısmı Kanina'dan gelip şehre yerleşmiş­lerdi. Hıristiyan hanelerin çoğu "tuzcu" statüsünde idi ve Avlonya'nın tuz ya­taklarında çalışıyorlardı. Ayrıca bunların arasında Osmanlı ordusunda hizmet gö­ren gönüllüler de vardı. Bu özel statü­leri onlara avarız ve cizye vergilerinden muaf olma hakkını sağladı. Bu tarihte yahudi hâne sayısı ise 531 'e yükseldi. Bunların çoğu Kastilya, İspanya, Porte­kiz. Sicilya, Otranto ve Kalabria bölgele­rinden kaçıp buraya yerleşmişlerdi. Böy­lece kısa sürede 6500'ü geçen nüfusu ile Avlonya Arnavutluk'un en büyük şeh­ri oldu.

XVI. yüzyılın başlarında Avlonya'da müslüman nüfus mevcut değildi. Sade­ce Kanina Kalesi'nde bir Osmanlı askerî garnizonu bulunuyordu. Kanina Kalesi'n­de ayrıca bir cami vardı ve bölgenin ciz­ye vergilerinden sağlanan gelirin bir kıs­mı bu caminin hizmetlilerine ayrılmıştı. Avlonya'da ise limanı koruyan bir kule yer alıyordu ve içinde bir dizdar, bir ket­hüda ve on beş kadar da muhafız gö­rev yapıyordu. Bu durum 1499'da şehre gelen Alman seyyahı Van Harff tarafın­dan da belirtilmektedir. Van Harff, Av-lonya'dan çok güzel, büyük bir köy ola­rak bahsetmekte ve kalesinin bulunma­dığını yazmaktadır. Avlonya'da kale in­şası 1537'de Kanûnfnin emriyle başladı ve muhtemelen 1542-43'te tamamlan­dı. Bu kale sekizgen şeklinde olup dört hektarlık bir sahayı kaplamaktaydı. Ay­rıca kale içine büyük bir kule inşa edil­miş, buraya da toplar yerleştirilmiştir. Kule, Selânik'in meşhur Beyaz Kule'si tarzındaydı. Kaleyi etraflı şekilde anla­tan Evliya Çelebi, mimarının Koca Sinan olduğunu belirtirse de bu bilgi kesin ola­rak doğrulanmamaktadır. Evliya Çelebi kaleyi Balkanlar'daki ve Macaristan'da­ki benzerleriyle karşılaştırırken buranın ortasında bir cami bulunduğunu yaza­rak kitabesini dikkatli bir şekilde kay­detmektedir. Kitabeye göre cami, daha önce mevcut olan Şeyh Yâkub Efendi Mescidi yerinde Kanunî tarafından inşa ettirilmiştir. Caminin kitabesi XIX. yüz­yıla ait Paşalar Camii'nde muhafaza edil­miş, sonradan neşri de yapılmıştır. Me­tinde geçen Yâkub Efendi, XVI. yüzyılın ilk yarısında yaşamış bir Halvetî şeyhi olup mezarı bugün İstanbul'da eski Ko­ca Mustafa Paşa Tekkesi'nde bulunmak­tadır. Oğlu Yûsuf Sinan Efendi (Sünbül Sinan) tarafından kaleme alınmış olan Mendkibndme'sinde, Şeyh Yâkub'un Ar-

navutluk ve Yanya bölgelerindeki İslâmî faaliyetlerinden söz edilir. Avlonya Kale-si'nin ilk dikkatli planı XVII. yüzyıl son­larında Cornelli ve Verneda adlı iki sey­yah tarafından yapılmıştır. Daha sonra 1847'de burada mahpus bulunan Avus­turyalı Auersback kalenin mükemmel bir planını çizmiştir. Bu muazzam kale XIX. yüzyıl sonlarında harabe haline gelmiş, taşlan ise yol inşaatında kullanılmıştır.

XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avlonya ticarî rolünü de kaybetmeye başladı. Bunun bir delili yahudilerin şe­hirden ayrılmalarıdır. Muhtemelen 1571 İnebahtı mağlûbiyetinden sonra hıristi-yan tehdidinin artması, emniyeti sarsıcı olayların meydana gelmesi gerilemeye ve göçlere sebep olmuştur. Bu gerileme 1583 tarihli defterde açık bir şekilde gö­rülmektedir (TK, TD, nr. 62!. Bu tarihte şehirdeki hıristiyan hâne sayısı 658'e, yahudi hâne sayısı ise 211'e düşmüştü. Defterde, şehirde müslüman nüfusun bulunduğuna dair hiçbir kayda rastlan­mamakta, sadece Avlonya Kalesi'nde bir­kaç yüz müslüman askerin görev yaptı­ğı zikredilmektedir. Kanına Kalesi ise Avlonya Kaiesi'nin inşasından sonra öne­mini kaybetmiştir. Nitekim 1506'da bu­rada 136 muhafız bulunurken bu sayı 1568'de seksen yediye inmiştir (BA, TD, nr. 469). Ancak Osmanlılar sonraki yıl­larda da bu kaleyi tamir ederek koru­mayı sürdürmüşlerdir. Nitekim Evliya Çelebi. Kanina'nın Kanunî tarafından ye­niden tamir edilip kuvvetlendirildigini be­lirterek kale kitabesini nakletmektedir. Kale içindeki cami ise 1549'da yeniden inşa edilmiştir (BA, MAD, nr. 55), Sultan Süleyman Camii olarak bilinen bu eser bugün mevcut değildir.

Avlonya ve Kanina kalelerindeki mu­hafızlar ciddi bir saldırıya karşı koyabi­lecek sayıda olmadıklarından, Avlonya bölgesinin savunmasını daha çok Berat şehrindeki müslüman ahali üstlenmişti. Beratta lS83'te 1227 nefer müslüman nüfus bulunuyordu ve bunların 650'si çeşitli vergi muafiyetleri karşılığında Av-lonya'nın müdafaası ile de yükümlüydü. Avlonya Temmuz - Ağustos 1638'de bir Venedik saldırısına uğradı. Avlonya Li-manı'na sığınan on altı kadar Tunus ve Cezayir gemisini takip eden Marino Ca-pello emrindeki otuz gemilik Venedik donanması bu gemileri yaktığı gibi Av-lonya'yı topa tuttu. Bu hadise Osmanlı-lar'ı Venedik ile savaş durumuna getir­di ise de uzun müzakerelerden sonra Venedik'in 30.000 duka altın tazminat vermeyi kabul etmesi ile durum yatıştı (Temmuz 1639). Venedik saldırısını ve şeh­rin umumi görünüşünü tasvir eden bü­yük bir sulu boya tablo bugün Venedik'­te bulunmaktadır.

Avlonya XVII. yüzyılda önemli ölçüde müslüman nüfusa sahip oldu. Bunların çoğu mühtedi Arnavutlar'di. Evliya Çe­lebi, şehrin İslâmî karakterinin ağır bas­tığı bu dönemi hakkında etraflı bilgi ver­mektedir. Onun belirttiğine göre, etrafı açık bir yerleşme yeri olan Avlonya yeşil çimenler, bahçeler, bağlar, kestane, zey­tin, incir, limon ağaçları ile çevrili idi ve şehir birçok mahalleye bölünmüştü. Bun­ların arasında Hünkâr Camii, Mumcuzâ-de. Tabaklar, Hüseyin Ağa, Mahkeme, Çarşı mahalleleri en dikkati çekenlerdi. Bu mahallelerin her birinde cami vardı. Bunlardan sadece Kanunî Sultan Süley­man Camii kubbeli ve üzeri kurşun kap­lıydı. Şehirde bedesten yoktu, fakat çe-

şitli dükkânlarda her şey satılırdı. Şe­hirde ayrıca beş mektep, üç tekke mev­cuttu. Evliya Çelebi Seyahatnamesi'-nin matbu nüshasında Avlonya'da 500 cami olduğu kaydedilmekte ise de bu bir baskı hatası olmalıdır. Çünkü müellif nüshası olarak bilinen yazmada (TSMK, Bağdat, nr. 308) sayı kısmı boş bırakıl­mıştır. Matbu metnin dayandığı nüsha­larda ise sayı yerine üç nokta konulmuş­tur. Evliya Çelebi şehirde üç medresenin bulunduğunu belirtmekle birlikte bu bil­gi de resmî kayıtlarla doğrulanmamak-tadır. Ayrıca şehrin nüfusunu ka!e için­de 300, kale dışında 1000 oiarak ver­mesi ihtiyatla karşılanmalıdır. Bu sırada şehrin nüfusu tahminen 7000 dolayın­da olmalıdır ve bu sayı XVI. yüzyılın baş­larındaki durumdan pek farkîı değildir. Avlonya aynı zamanda Arnavutluk'un en eski Bektaşî merkezlerinden biridir. An­cak Evliya Çelebi bu hususa çok az te­mas eder ve sadece Şeyh Yâkub Tekke-si'ni etraflı olarak anlatır.

1690'daki geçici Venedik işgalinden sonra Avlonya XVIII. yüzyılda gittikçe ge­rilemeye başladı. XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin idarî düzenlemeleri sonucu sancak merkezi olma özelliğini de kay­bederek yeni teşkil edilen Yanya vilâye­tinin bir kaza merkezi haline geldi. Bu sıralarda kasabayı ziyaret eden Arnavut dili ve Arnavutluk ilmi incelemelerinin kurucusu Georg von Hahn, burayı geri, orman içine serpiştirilmiş 400 haneden ibaret perişan bir kasaba olarak tasvir eder ve yedi minarenin görüldüğünü be­lirtir. 1306 (1888-89) tarihli Yanya Vi­lâyeti Salnamesi'nde burada yalnızca 490 ev ve dokuz hanın mevcut olduğu yazılıdır. Avlonya kazası ise 22.577 müs­lüman, 3316 hıristiyan - Ortodoks nüfu­sa sahipti. Bu rakamlar yerli nüfusun hemen hemen tamamıyla İslâmlaştığını gösterir. Ancak bu uzun tekâmülün ta­rihi henüz incelenmemiştir.

Osmanlı ordularının acı mağlûbiyete uğradığı Balkan Savaşı sırasında burası Arnavut milliyetçilerinin merkezi oldu. İsmâi! Kemal Vlore'nin liderliğindeki Ar­navut milliyetçileri, Avlonya'dakİ bir evin balkonundan bağımsızlıklarını ilân etti­ler. Avlonya I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesine kadar da Arnavutluk'un mer­kezi olarak kaldı. Savaştan sonra İtal­yanlar burayı Balkanlar'a yayılmak yo­lunda önemli bir hareket üssü olarak gördüler. Fakat İtalyan kuvvetleri Arna­vut milisler tarafından geri püskürtül­dü. Milletlerarası anlaşmalar Avlonya'-

119

nın Arnavutluk'a İadesini sağladı. 11. Dün­ya Savaşı 'nda şehir geçici bir süre için tekrar yabancı işgaline uğradı ve bun­dan sonraki kırk yıl içinde süratli bir ge­lişme ve değişme dönemi geçirdi. Kasa­ba ve liman tamamıyla modern hale ge­tirildi. Osmanlılar'ın kurutmaya çalıştık­ları Terbufi bataklığı verimli bir sahaya dönüştürüldü. Nüfus ise 50.000'e yük­seldi. Şehir modernleştirilirken, İslâmî karakteri de yok edildi ve birçok dinî bi­na yıkıldı. Bu eserlerden bugüne çok az şey kaldı. Yalnız Kanunî Sultan Süley­man Camii dikkatli bir şekilde restore edildi ve böylece şehrin eski İslâmî geç­mişiyle ilgili tek görünür bağ bırakılmış oldu.



BİBLİYOGRAFYA:

BA, İD, nr. 34, 99, 469; BA, MAD, nr. 55; TK. TD, nr. 62; Neşrî. Cihannümâ (Taeschner), I, 217; A. von Harff. Die Pügerfahrt des Ritters Ar-noid uon Harff (1496-1499) İnşr. E. von Gro-otel, Cöln 1860, s. 66; M. Sanuto, / Diarii di Marino Sanuto (nşr. Barozzi-Berchet), Venezia 1879, II, 233, 247, 248, 536, 596, 827; ibn Ke­mâl. Teuârîh-iÂi-i Osman, VII, 470-471; Celâl-zâde, labakâtü'l-memâlik (nşr. P. Kappeıti, Wiesbaden 1981, s. 287-289; Yûsuf Sinan Efen­di, Menâkıb-ı Şerîf ue Tarîkatnâme-i Pîrân ue Meşâyih-İ Tarîkat-ı Aliyye-i Haiuetiyye, İstan­bul 1290; Evliya Celebi, Seyahatname, TSMK, Bağdat, nr. 308, vr. 362a vd.; Hammer, GOR, III, 696-698; V, 279-283; G. von Hahn, Albanische Studien, Jena 1854; C. N. Sathas, Documents in&dits relatifs a l'Historire de la Grece au mo-yen age, Paris 1888-89, VI, 229-239; Konstan-tin Jirecek, "Valona im mittelalter", lllyrisch-Atbanische Forschungen (nşr. L. von Thajlöczy), Leipzig 1916, 1, 168-187; F. Babinger, Aufsâtze und Abhandlungen zur GeschichLe Südosteu-ropas und der Leuanie, München 1966, II, 51-89; a.mlf., "Awlonya"r El2 (İng.), I, 767-768; a.mlf.. "Evlûnye", ÜDMİ, III, 556-557; Gilles Veinstein. "Une Communaute ottomane, Les Juifs d'Avlonya (Valona) dans la 2e moite du 16e siecle", Gii Ebrei e Venezia, Secoli XIV-XVIII inşr. G. Cozzi], Milano 1987, s. 781-828; Machiel Kiel. Islamlc architecture in Albania, İs­tanbul 1988; H. J. Kissling, "Aus der Geschich-te des Chalwer.ijjeor.dens", ZDMG, sy. 103 (1953), s. 233-289; a.mlf.. "Zur Frage der An-fânge des Bektaşitums in albanien", Oriens, XV, Leiden 1962, s. 281-286; Stefanaq Pollo, "La proclaraation de l'independance alba-naise", Studia Aibanica, II, Tirana 1965, s. 87-108; Barbara Flemming, "Zwei türkische Her-ren von Avlonya", İsi, sy. 45 (1969}, s. 310-316; Aleksander Meksi, "Rreth arkitektures se xhamive te Shekujve XV-XVI ne Shqiperi" (Sur l'architecture des mosquees des XV1-' et XVIe siecle en Albanie), Monumentet, I, Tirana 1987, s. 163-172; Gjergj Frasheri, "L'evolutkra de rarchitecture islamique albaniaise des mosquees", a.e., II, Tirana 1986, s. 51 -76; Apoi-lon Baçe, "Kalaja e Vlores", a.e., V/6, Tirana 1973, s. 43-57. ı—ı



Yüklə 1,07 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   25




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə