Ruhun anne olmaya hazir mi?



Yüklə 58,68 Kb.
tarix15.01.2018
ölçüsü58,68 Kb.
#37966

RUHUN ANNE OLMAYA HAZIR MI?
‘Hangimiz duymadık ki, kızım otuz olacaksın, kaldın evde, senin hiç evlenmeye niyetin yok mu? Diyen anneleri, yengeleri, teyzeleri. Toplumumuzda onaylanan yaşam biçimi evlilik. Çocuk bellki bir yaşa gelince illa evlenecek. Azıcık annemin dizinde oturayım, ütümü yemeğimi annem yapsın yok. Sen büyüdün artık kendi ütünü de yemeğini de kendin yapabilirsin. İyi de daha yeni başlamıştım işe, böyle yaşamak eğlenceliydi. Hem evlenmek bir sürü sorumluluk demekti ne gerek vardı ki ?
Sonra arkadaş ortamında konuşmalar.. Filanca evlenmiş çocuğunu bile doğurmuş, bak senin de yaşın geçiyor, daha evlenicen, doğuracan, hem doktorlar diyorlar ya 30undan önce doğurmak lazımmış..

Hayda e ben 30 oldum o zaman ne yapacağız, önce doğursam sonra evlensem olmaz mı?


Sonuç olarak evlenmek istemiyordun belki, daha gezip dolaşacaktın dünyayı, hayallerin vardı belki kim bilir? Bir sevdiğin vardı belki o evlenelim dedi. Ya da annen-baban hadi kızım artık evlen, gözüm kapanmadan seni yerine yerleştireyim dedi. O da ne demekse?

Evet dedin sen de belki gönüllü belki gönülsüz kim bilir.. En iyi sen bilirsin..


Aynı evde iki kişi yaşamak zor, hele bir kadınla bir erkeğin aynı evde yaşaması çok çok zor. Telli duvaklı gelin oldun deyim yerindeyse. Evin, işin, eşin.. bir kaç yıl daha geçmeden hemen sorular başladı? Eee ne zaman çocuk düşünüyorsunuz? Yahu bu test mi sınav mı ? Yani hiç bitmiyor ki çevrenin derdi. Sorular sorula..
Kim bilir belki tüm arkadaşların doğurdu ama sen henüz kendini hazır hissetmedin.

Belki annen ah ölmeden bir de torun göreydik dedi. İçin cız etti kim bilir.. Belki de hormonların sana oyun oynadı onlar Hadi Hadi dediler. Ve sen belki gönülsüz belki de gönüllü hayata bir can getirmeye karar verdin.


Ama bu kararı verebilmek bile öyle büyük bir sorumluluktu ki. Birine can vermek, isim vermek, süt vermek, yaralarını iyileştirmek, onu sonsuz bir sevgiyle sarmalamak..
Ve istedin, niyetine girdin ve şanslıysan da oldu.. Şimdi sırada uzun iş listelerin var yapman gereken;
Ev ok

Oda ok


Yatak ok

Kıayafetler ok

Biberonlar emzikler ok
Her şey hazır değil mi?
Peki ya sen, sen hazır mısın anne olmaya?

Ya ruhun o ne düşünüyor?

‘Yok ben kendim daha çocuğum mu diyo?’
Tabi, bazen hazır oluyoruz çok gönüllü oluyoruz, bazen de hazır olmadığımız anlarda sürprizler bizi bulabiliyor.
Sonradan anladım ki en büyük hazırlık evdeki fiziksel hazırlıklar değilmiş de ruh hazırlığıymış.. Benim ruhum ne hissediyor? Annelik bana iyi gelecek mi? Bedenim ne düşünüyor ? o bunu istiyor mu ?

Zor zamanlar olacak, üstesinden gelmemde ruhum ve bedenim bana destek olabilecek mi?

Kalbim ve ruhum birlikte bir bebeğin sorumluluğunu almaya hazırlar mı? Herhalde şimdiki aklım olsa ilk bu soruları sorardım kendime.

DUR DEYİNCE DURMAK LAZIM


Nehir gibi akarken önüne bir set çekiyorlar, dur, yavaşla diyorlar. Ama nehirsin ya duramıyorsun, yavaşlayamıyorsun bazen istesen de. İş dünyasına kendini iyice kaptırmış, sıradan, beyaz yakalı, plaza işçisiysen bu duygularla yaşıyorsun. İşimde en iyisini başarabilmek o ana kadar belki de tek motivasyonumdu.

Hamile olmak mı beni durduracaktı? Tabi ki ful performans çalışabilir, hatta gezme tozma hayatıma da devam edebilirdim.


Zira hamilelik dönemi beni hiç üzmemişti, arada midem bulansa da çok kusmamıştım. Sakin tatlış bir şey geliyor olmalıydı kesin.
Her şey iyi güzel ve hoştu. Hamilelik hayatımın en keyifli en güzel dönemiydi. Karpuz gibi , ye iç yat. Yediğin hiç bir şey için üzülme, kilolarını hiç kafana takma. Çünkü hamilesin sen. Hamilelik özgürlük demekti. Yemekler midemi bulandırdığı için yemek yapmak zorunda değildim, mutfaktan istifa etmiştim. Sürekli ye iç gez diyen arkadaşlarım vardı. Daha güzel ne olabilirdi ki?
7. Aya kadar her şey süt liman yolunda gidiyordu. İşler yoğundu, 7. Ayda 50 merdiveni bir çırpıda çıktığımı, araba kullandığımı ve hala çok aktif olduğumu hatırlıyorum.
Zaten ne olduysa ondan sonra oldu. Yedinci ayın başında bir gün siyah elbisemi beyaz gömleğimi giyip sıradan bir gün için ofise gitmiştim. Sabahtan itibaren karnım ağrımaya başladı. Tuvalete gidiyorum geçmiyor, su içiyorum olmuyor, böyle kasıklarımda bir ağrı. Önce ara ara geliyordu, sonra iyice sıklaşmaya başladı. Bu arada ben çalışmaya devam edip çok düşünmemeye çalışıyordum, herhalde şu kasılmalardan biridir, birazdan geçer diye düşünüyordum.
Bir ara ofiste doğum yapmış bir arkadaşımın yanına gittim, dedim ağrım var. Gazdır gaz dedi. Hımm dedim evet gazdır gaz…
Akşama kadar çalıştım. Bir yandan da şaşkındım,çünkü gazlı yiyecek bile tüketmiyordum ki. Saat 18.00 gibi doktorumu aradım, sabahtan beri ağrım var dedim. Çok kızdı ‘Yavrum bu saate kadar ne bekledin?’ dedi

  • ıı şey gazdır diye düşünmüştüm dedim

  • bird aha azarı işittim.

Tabi süt dökmüş kedi gibi özür diledim. Acilen beni ortak bir noktamız olan bir kliniğe çağırdı. Tek başıma oraya gittim., NTSye bağlandık, koca göbüş, bebeğim ve ben. Hoca sonuçlara baktıkça yüzü beyazlar oldu. Ben ise o sıra bir endişe bulutuna binmiş olay mahalinden çoktan uzaklaşmıştım.


‘Benim suçumdu, benim hatamdı’ neyi yanlış yaptığımı tam olarak bilemesem de kendi kendime herhalde iyi beslenemedim diye vesveseler yapıyordum ki tekrar hocanın sesini duydum;
Hoca sonuçlar çıktıkca, iyice kızıyordu, bu saate kadar ne bekledin yavrum dedi.

Sonra işte Yoğun musun diye sordu

Evet bu ara biraz yoğun dedim

Aferim sana dedi, kaç defa yavaşlamanı söylemiştim

Daha ama hocam demeye kalmadı, ilacımı bağladılar. Bu gece hastanede yatıyorsun dedi. Tamam hocam dedim, rahatladım. Demek ki hastanede durum control altına alınacaktı ve biz iyi olacaktık. İşe haber verdim, yarın gelemeyeceğim, öbürsügün işte olurum dedim.

Yani hala aklım işte güçte. Hayır madalya verecekler sanki. Bir yat değil mi?


Yattım, ertesi gün doctor kontrole geldi, biraz daha iyi dedi. Ama bu gece de kal dedi. Hııı? Allah Allah ne vardı ki bu kadar büyütecek, biraz sancı gelmişti sadece. Tabi hükümet gibi doktora itiraz ne mümkün o ne derse tamam.

Böylece tam bir haftayı hastanede geçirdik.. Ailecek hastaneye taşınmıştık, her gün yanımda bir refakatçi kalıyordu.. Herkes erken doğum endişesi yüzünden panic olmuştu. Bebek henüz çok küçüktü ve büyümek için zamana ihtiyacı vardı.

Son kontrolden sonra doctor beni eve çıkardı, ilaca devam edecektik. Ve müjdeler olsun ki çalışmamı yasakladı. Üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Daha yapacaklarım vardı. Masamı toplayamamıştım. Ayakkabılarım bile ofiste kalmıştı. Ama kısmet dedim, demek ki böyle olması gerekiyordu. Evde de kıpırdamadan yatmamı öğütlemişti, artık iyice karpuz moduna bağlayacaktım, kesin. İlk bir hafta tuvalet hariç kalkmam yasaktı.
Bana yatakodası hapsi vermişti, neyse sonradan affetti de salona transfer oldum. Dönemin tüm tv dizilerini, sabah programlarını ve haber programlarını takip eder oldum. Gündem artık benden sorulurdu!
Sonuçta kabullenmekten başka yapacak bir şey yoktu, önemli olan bebeğimin gelişmesi ve sağlıkla dünyaya gelmesiydi..

Çok okumuştum ama doğum ağrısının geldiğinin bir simulasyonu yoktu kitaplarda o sadece gelince anlaşılıyordu.


Hani ben herşeye yeterdim ya, performans vardı işin ucunda, yavaşlamaya gerek yoktu ya.. ilk sinyalimi o an almıştım aslında;

Evet belki de ilk kez kontrol bende değildi!


ACİL SEZERYAN


Evde kabak gibi yatma modeli devam ediyordu, artık nadiren de olsa doktorum çıkmama izin veriyordu. Bebek için son almak istediklerimi tamamlıyordum.

Günlerden salı tv dizilerinden ‘Öyle bir geçer zamanki’ydi. Yemeğimi yemiş televizyon karşısına kurulmuştum. Ufak bir sancı geldi, ilacımı aldım, geçmesini bekliyordum. Ama ağrı artarak devam ediyordu. Biraz daha izledik diziyi ama ağrı artarak devam ediyordu, artık endişelenmeye başlayınca doktoru aramaya karar verdim.

Doktorunun telefonu kapalıydı, oysa her an çok ulaşılabilir biriydi. Sanki İstanbul’da başka hiç doktor kalmamıştı. Doktorun asistanını denedim ve ona ulaştım. Ağrıyı anlattım. Şöförü aracılığıyla şoförü aracılığıyla ona ulaşmaya çalışacağını iletti ve sonunda asistanı yardımı ile doktora ulaştık. Oğlunun klasik müzik konserindeydi ve çıkardık onu. Hemen hastaneye gitmemizi ve NST bağlanmamı söyledi.

O ana kadar sıkca NST’ye girdiğim için buna oldukça alışkındım. Eşofmanlarımızla elimizi kolumuzu sallayarak hastaneye gittik. Kapıdan girdik kapıdaki adam ‘eşiniz nerde yatışınızı yapalım’ dedi. Ben de ‘allah allah ne yatışı NST’ye geldim’ ben diye tersledim adamı ve yukarı çıktım. NST’ye bağlandım sonunda. Hemşire ‘damar yolu açacağım’ dedi. ‘Neden’ diye sordum.

Cevap vermedi o da şaşkındı. Sanırım o an korkudan tüm ağrım geçmişti. Sonuçta bu benim ilk doğumumdu ve hiç bir tecrübem de yoktu.

Sonunda Barış da olay yerine ulaşmıştı. Kapı açıldı ve elinde bir ameliyat elbisesi ile başka bir hemşire geldi. Barış’a döndüm, 'neler oluyor?2 dedim. Baban dedi ki 'doktorumuz hastaneye haber vermiş, anestezi uzmanı, bebek doktoru herkes yoldaymış ve saat 10.30’da seni doğuma alacaklar.' 

Aman tanrım bir saniye içinde kıpkırmızı oldum korkudan.

Benim için tek bir doğurma biçimi vardı ve onun adı da sezaryendi. Her şeyin en doğalını sevsem de, yapabilene imrenerek baksam da hayatta beni en çok normal doğum sahneleri korkutmuştu; ‘Sıcak su, havlu hazırlanır, doktora ulaşılamaz. Annenin terden saçı yastığa yapışmıştır. Hızlı hızlı nefes alır, çığlıklar atar ve bebek gelir’…
Ben bu Türk filmleri ile büyüdüğüm için bu sahneler hep korkuttu beni. Sezaryeni de mümkünse uyutarak olsun istedim, o belden yapılan iğne hiç bana göre değildi. Uyanınca hemen bebeğimi kucağıma vereceklerdi ve hep birlikte olacaktık zaten.

Sonradan adını kıl taktığım anestezi uzmanı geldi. Aramızdaki diyalog şu şekilde gelişti;

Uzman: Yemek yediniz mi?

Ben:  Evet

Uzman: Kaçta yediniz ?

Ben: 8.30’da

Uzman: Kötü! En son ne zaman su içtiniz ?

Ben: Yarım saat önce

Uzman: Çok çok kötü! Ağrınız varsa neden yemek yeyip su içiyorsunuz ki?

Ben: iyi de Ne bileyim ben doğuma gireceğimi!!

Sonunda anestezi uzmanı operasyonun hemen olamayacağını beklememiz gerektiğini söyledi. Biz de tamam dedik. Ohh derin bir nefes almıştım sonunda.

Doğum saati 12 olarak kesinleşince ilk haber verdiğim kişi fotoğrafçımız Şahin kardeşimdi. Önce ona da ulaşamadım, sonra ‘doğuruyorum çabuk gelin’ diye mesaj attım. 20 dakika sonra hastaneye gelmişlerdi. Barış da eş zamanlı olarak tüm aileye haber vermişti. Cümle alem gece 12.00de hastaneydik. Herkesle vedalaşırken duygusal anlar yaşadım.

PARMAK KIZ
Rüyaya yatıp gece kel tombul bir bebek gören bir ben vardım herhalde. Sabah Barış’a anlattığımda üstün açık kalmış herhalde demişti. Evet demiştim belki de..

Kim bilir belki de bana hormonlarımın yolladığı ilk sinyaldi ama ben görmezden gelip yolun sonundan saga sapmıştım.


İnsanın hayalleri bile toplum tarafından önerilen şekilde oluyor diye düşündüm, hayır niye tombuldu ki, ayrıca niye keldi yani.. Zaman geçince ben de bu rüyayı çoktan unutuvermiştim zaten.
Peki ya rüyalar gerçek olmazsa? Ya hastanede topaç gibi bir bebek yerine bir parmak kız verirlerse eline, ne hissedersin?
Durun, ben cevap vereyim. Kendini oldukça yetersiz hissedersin. Hormonların sana bir oyun oynar ve nurtuopu bir lohusa depresyonu kucağına düşer. Send aha hoşgeldin demeye fırsat bulamadan o ev terliklerini giymiş seninle gezmektedir. Ne gelirse sorun yaratır, olay çıkarır, ağlatır vsvs.
Sezeryane girmek güzeldi de çıkmak pek eğlenceli değildi. Uyandığımda ilk hissettiğim çok keskin bir acıydı, ağrıdan inlediğimi biliyorum. Karnımda tonlarca ağırlık vardı sanki. İyi de sezeryan bu kadar acı verir miydi ki? Süt liman olmayacağını biliyordum da kimse giriş kısmının bu kadar zor olacağını söylememişti, doğum kursundakiler bile Emzirme şekillerini, gaz çıkarmayı, uyku düzenini, rutini öğrenmiştik ama sezeryan acısı ile başa çıkmaya çalışan bedene yapacağımızı kimse söylememişti. Gelişme ve sonuç nasıl olacaktı acaba?
Zihnimde tek bir soru vardı; Kızım nasıl? Sağlıklı mı? İyi mi? Sürekli tekrarlıyordum. Miyadından önce gerçekleşen bir doğum dolduğu için endişe düzeyim dağlar kadar büyüktü Küveze girecekmiydi ne olacaktı?.. Her annenin doğumdan sonra ilk sorusunun bu olduğunu çok sonradan öğrenecektim..
Son doktor kontrolünde, doktorum bebeğimin 2500 gr olduğunu söylemişti, ağırlığı fena değildi.. Gözlerimi açtığımda her yeri çift görüyordum. Sonunda onu getirdiler. Süt değil bal kokuyordu sanki. Eliyle yanağıma dokundu o saniye içimin yağları eridi. O anı durdurmayı onu şöyle doyasıya koklamayı çok isterdim ama emmesi gerekiyordu. Ama iyi de bir yanlışlık vardı sanki, bebeğim minnacıktı, parmak kız veya minyatür bebek gibiydi.
Sahi neden bu kadar küçüktü ki?

  • Kaç kilogram dedim

  • 2200gr dediler.

  • Neee?? Nasıl yani dedim, doktorum yanlış mu ölçmüştü?

  • Hayır +,- 300 gram olabilir dediler.

  • Yok artık dedim, bu kadarına pes, nasıl bu kadar farklı olabilirdi.

İşte o an, lohusa Depresyonun geliyorum diye kapıya üç kez vurduğu andı. Üstüne uyuyamama sorunu, bebeğin çenesinin gelişmemesi sonucu iyi ememesi, kilo kaybı ile 2kg kadar düşmesi ve sarılık olması da eklenince olaylar sarpa sardı. Bir ara doktoruma ağlayarak ‘ne olur beni hastaneden çıkarmayın diye’ yalvardığımı hatırlıyorum. Emziremiyorum, emmiyor diye çaresilikten ağlıyordum.


‘Tamam canım bir gece daha kal’ demişti. Bebek hemşireleri arasında seferberlik ilan etti. Emzirmek için sürekli uyuyan bebeğimle savaş içerisindeydim. Çevremde dönen bebek hemşireleri de destek oluyordu ama nafile. Kontrole gelen bebek doktoru kilo kaybı ve sarılık nedeniyle ‘mama desteği gerekiyor’ dedi.
Bu lafları duyunca bebek doktorunu düşman ilan ettim. Bu kadar büyük bir darbeye kesinlikle hazırlıklı değildim. Anne sütü varken ne gerek vardı ki mamaya. Kendimi evladına kötülük yapan o kötü kalpli cadı gibi hissettim. Koca burnum ve kulaklarımla ona iyi gelememiş, emzirmeyi becerememiştim. Minicik bedenine şimdiden saçma toz mamaları alacaktır.
Ve Nisan ilk biberonunu aldı. Tabi alış o alış, bir daha da emzirmek istemedi. Çünkü biberon memeden daha kolaydı.
Elinde emmeyen bir parmak kız , gözümde iki damla yaş çok acıyan göbeğim ve ben sudan çıkmış balık gibiydik.

EVE DÖNÜŞ- KISKANÇLIK


Dik bile yürüyemezken elinde minnak bir bebekle eve dönmek zor, hele zen yatağı gibi yere yakın yataklardan aldıysan hayatın daha zor. Ne yatabiliyorsun ne de kalkabiliyorsun, misafir odasındaki yatak en yakın arkadaşın olabiliyor.
O doğurduğun kanından canından bir parça ya, kimselere veremiyorsun. Çok ziyaretçi istemiyorsun, cep telefonları uzak olsun diyorsun, hele ortama hasta biri gelirse delirip çocuğu kaçırabiliyorsun ortamdan.
Bebeğimin öpülmesi benim için tartışılabilir bir mevzu bile değildi. Zaten minikti, zaten sarılıktı, allah korusun bir de hasta olsaydı… Eve gelen her insana bir mikrop kaynağı olarak bakıyordum. Sokaktan her şeyi taşımış evimize getirmişti. Şimdi de bebeğime mi dokunacaktı. Evet aile bu konuda saygılıydı, her gelen önce ellerini yıkıyor sonra oturuyordu. Bana kalsa herkesi duşa da sokabilirdim. Bebeğin çok sınırlı zamanlarda kalabalığa çıkmasına izin veriyordum. Kalan zamanlarda emziriyor, altını değiştiriyordum ve sonra da uyuyordu.
Zaten tüm aklım fikrim derdim, süt içmesi, büyümesi ve sarılığı üstünden atmasıydı.
Eve döndükten sonra bir gün bile yatmadım. Altının değişmesi, banyosu, gazı her şeyi ile kendim ilgilendim. Babası dışında kimselere de vermek istemiyordum. Kimseden yardım Kabul etmiyordum. Tabi bu nedenle pek uyku uyumuyordum. Uykusuz anneler kulübünün bir numaralı üyesi oluvermiştim. Oysa çevremde herkes bana yardım etmek için çırpınıyordu. Ama gözlerime perde inmişti ve bunu göremiyordum. Ben annesiydim, ben yeterdim ve ben herşeyi yapabilirdim.
Zaten herkes her şeye karışıyordu deli oluyordum, iki dakika önce emzirmişim. Bebek görmeye gelmişler ‘aa bu aranıyor, aç bu aç’’ E bebek o, tabiki de aranacak, onun işi aranmak yahu diyemiyorsun ya.. Bir de bence o bebek görmeceler bir ay sonra filan olmalı. Boşuna demiyorlar ya 40’ı çıksın diye. Ondan sonra anne de bebek de biraz daha kendine geliyor.
Şimdiki aklım olsa daha çok uyurdum, her fırsatta uyurdum. Emzirmek dışında her konuda destek alırdım. Daha çok insan isterdim evde bana destek olacak. Kendimi bu kadar paralamazdım. Böylece daha sakin olup, şu lohusa depresyonunu da daha erken atlatabilirdim.

O ANNE SÜTÜ İÇİLECEK


hamilelikte tüm ilgi bendeydi ama şimdi out olmuştum, old fashion olmuştum. Şimdi in bebeğimdi. Herkes onun çevresindeydi. Benimle ilgilenen yoktu. Belki de vardı da ben görmüyordum. Sonuçta yeni konumum İneklikti. Hayır emse bu konumdan da memnun olacaktım ya, işin kötüsü üstüne üstük bir de emmiyordu.
Bir köprünün ortasında inatlaşan iki keçi gibiydik. Ama birbirimizi itmek yerine ben sürekli ağzına mememi dayıyordum o da kafasını çeviriyordu. Bu sürekli red edilme duygusu beni deli ediyordu. Herkesin bebeği cuk cuk emerken benimki neden istemiyordu ki?
Neredeyse her gün tartıya gidiyorduk, kilo alması iyi gitmiyordu, canım sıkılıyordu. İstanbul’un ‘en doğalcı’sına gitmeme ragmen doktor ‘mama takviyesi gerekli’ dediğinde başımdan kaynar sular inmişti. Diğer seçenecek ise ışın tedavisi görmesiydi. İki ucu boklu değnek. Tabi ki de mama takviyesine tamam dedim, o zaman anlamamış olsam da tamam demek dışında başka bir seçimim de yoktu.
Aslında emmesinin nedeni oldukça basitti, çok ufak doğmuştu, çene kasları iyi gelişmemişti sarılık ve kilo kaybı nedeniyle biberonla mama verince de artık memeden süt çekme zahmetine girmek istemiyordu küçük hanım. Zaten ilk biberon verirken demişlerdi ve başıma gelmişti işte. İyi de başka çarem yoktu ki..
3 saatte bir süt sağıyordum. Ama asla sağdığım süt yetmiyordu. Kime mi? Benim gözüme tabi Bebeğimin bir yandan mama bir yandan anne sütü alırken keyfi gayet yerindeydi. En önemli gündemim bugün kaç cc içti, ne kadar kustu, kaç gram aldığıydı. İstanbul sınırlarında süt arttırmak için aramadığım kişi kalmamıştı. Yurt dışındaki arkadaşlarıma da faceboktan soruyordum sürekli. Sakino l güzel olacak diye rahatlatmaya çalışıyorlardı beni ama çok da fayda etmiyordu o sıra.
Anne olmak en büyük çaresizlikti, daha doğrusu çoğu zaman care varken, onu görememek, gorse de erişememek, kendini çaresiz hissetmekti.
Anne sütünün mucizesi üzerine doğumdan önce ihtisas yaptığım için o anne sütü içilecek kafasına girmiştim. Yaz günü o direniyor ben sürekli terliyordum. Tekrar emmesi için piyadasada satın alıp, denemediğim aparat kalmadı. Ama bir kez biberona alışmıştı ya, biberonla verilen anne sütünü cukcuk içiyordu.
Böylece 14 ay sürecek olan, süt sağma operasyonun düğmesine basılmış oldu.

Emmiyor olabilirdi ama o anne sütü içilecekti! O zamanlar her şeye benim karar verebileceğimi sandığım bir dönemdi.


Oysa 33’ümde annelik akademisinin kapıları ardına kadar açılmış ben de o an sadece kapının eşiğinde duruyordum, daha içeri bile girememiştim.
Artık ailenin resmi ineğiydim. Piyasadaki tüm süt sağma makinelerini denemiş, kendime göre en az acıtanı bulmuştum.
O zamanlar benim için kazananlar ve kaybedenler vardı. Boks maçının ilk roundunda kaybetmiştim oysa ki. Bu ikinci roundda ben yerdeydim, ayağa kalkacak halim de pek yok gibiydi. Belki de o zaman üstüme oynan bahisler vardı bilemiyorum, kalkacak evet, gelecek üstesinden diye. Ama ben tüm paramı kendime yatırmış ve çoktan kaybetmiştim işte.
Bu ona karşı ilk kaybedişim değildi. Doğum zamanına kendi karar vermişti şimdi de nereden ne kadar süt içeceğine kendi karar veriyordu. İyi de bir dakika. Ben anneyim, tüm kararları benim almam gerekmez mi? Nereden çıktı bu velet? Minicik boyuyla bu bireyselleşme hareketi nereden çıktı ayrıca? Kendi kendine bir karar verme halleri.. O sıralar çok bilmesem de, muhtemelen bu ona karşı son kaybedişim de olmayacaktı.
Elimde sandığım iplerin aslında hiç de elimde olmadığını zaman ve bebeğim elele bana öğreteceklerdi.

UYKU EĞİTİMİ VEREMEYEN ANNE


Bebeğim artık 3 aylık olmuştu, süt içme zamanları bir rutine girmiş, nedensiz ağlamaları azaltmıştı. Artık yavaş yavaş birbirimizi dinlemeye ve anlamaya başlamıştık belki de. Mesela ben memeden artık emmeyeceğini kabullenmiştim, ara ara denesem de artık zorlamıyordum onu. Çok şükür ki mama takviyesine 2. Aydan sonra gerek kalmamıştı. Ful anne sütü alıyordu ve evet sağarak. Madem böyle istiyordu yapacak bir şey yoktu.
Doğumdan önce gittiğim bebek hazırlık kurslarında uyku eğitimini öğrenmiştim. Doğurmadan önce çok kararlıydım, bu eğitim hem onun sağlıklı uyuması hem de benim dinlenmem açısından çok faydalı olacaktı. O kadar nettim ki. Fazla net olmak da çok iyi değilmiş, onu da sonradan anladım. Esneyebilmek, şekillenebilmekmiş kıymetli olan.
Merhaba, anne dostum, ben uyku eğitimi veremeyen anne tanıştığımıza memnun oldum.. Hep yapabildiklerimizi paylaşacak değiliz ya, biraz da yapamadıklarımızdan bahsedelim değil mi?

Biraz geçmişe dönersek, 4 yıl önce hamilelik arifesinde uykuyu seven bir anne adayı olarak büyük konuşur 'bir bebeğim olursa ona uyku eğitimi vereceğim, o uyuyacak ben de, o mutlu ben mutlu derdim'. Şimdi anlıyorum ki baştan o kadar büyük konuşmamak gerekiyormuş..

Hamile kaldım, her şeyin ABC'sini öğrenme hevesi ile doğum öncesi kurslara gittim. Gittiğim kurs uykudan beslenmeye herşeyi kapsayan güzel bir eğitim serisiydi. Hazırdım, bebeğim geliyordu3 aylık olunca uyku eğitimine başlıyorduk. Bebeğim doğdu ama 1 ay erken doğdu ve ortalama ağırlıktan da 1 kilo da düşüktü. Beslenme ve onu bir an evvel büyütme derdine düşen ben çoktaan bu uyku konusunu ötelemiştim bile. Ne zaman uyansa süt verilecektim ve bir an önce bebeğim büyüyecekti o sıralar tek derdim buydu.

Hem hamileliğimde hem de bebek doğduktan sonra tüm uyku eğitimlerini hatim etmiş, ilgili tüm yazıları okumuştum, bebeğim 3 ayını geçmişti ve hazırdım uyku eğitimi vermeye. Eşim de geceleri uyumayan bebeğimiz nedeniyle beni destekliyordu. Ama bu 3 ayda öyle bir anne olmuştum ki, onun bir damla göz yaşına kıyamıyordum. Tüm uyku eğitimleri o sıra bana çok zalimce geldi. 1-2 belki de 3 gece ağlayacak sonra da alışacaktı ama ya o geceler onun için stresli geçmeyecek miydi? Daha anne karnından yeni çıkmış, dünya ile adaptasyonunu tamamlamaya çalışan minik bir bebekti nihayetinde..

Eşimin desteğine de rağmen uyku eğitimini veremedim. '6 aylık olsun büyüsün bakarız' dedim. Aylar geçtikçe bebeğimin uyku saatleri de artmaya başlamıştı, evet gecede 2 uyanıyordu belki ama bu şikayet etmeyi gerektirecek kadar sık değildi ve tabi ki 6 aydan sonra da ben eğitimi veremedim, sıcak anne koynunda uyumak varken nerden çıkmıştı bu uyku eğitimi..

Yaş bire yaklaşırken artık uyutmak zorlaşmaya başlamıştı, kilo atmış, uykuya dalmak istemiyor, illaki sallanmak istiyordu. O zaman dahi uyku eğitimi vermedim, veremedim işte, içimden gelmedi, 'zamanla uyur öğrenir' dedim.. Kıyamadım işte bir türlü.. Bebeğim büyüdükçe ağırlaştıkça hayat da zorlaştı tabi. Pişman oldum mu? Aslında çok da olmadım diyebilirim. Çünkü benimki bilinçli verilmiş bir karardı ve her karar gibi sonuçlarına da razı olmak gerekiyordu.

Bir buçuk yaş ve sonrasında yatağına koyarak pışpış ile uyumaya başladı ve elbette çok daha güzel oldu hayat. Yaş 2'den sonra ise artı kendi kendine uyumaya başladı ve çok şükür dedim.

İlk çocukta yapamayınca ikincide de yapamadım tabi. Ama yapamamakla da mutluyum ben. Çok şükür sağlığımız yerinde, bugünler de gelip geçecek ve ben onların bebek olmalarını, onlarla birlikte uyumayı ve onları sallamayı çok özleyeceğim biliyorum. O yüzden anı yaşamaya, anda kalmaya çalışıyor ve sahip olduklarım için her gün şükrediyorum.


GÜVENEBİLECEĞİN BİR DAL


İlk geldiğinde kucağına çocuğunu bile vermek istemediğin kişi gün gelmiş en iyi arkadaşın olmuş. Olur mu öyle şey nasıl olur deme. Çalışan anneysen hele bak nasıl olur ben anlatayım sana
Nisan doğalı yaklaşık 1 ay olmuştu. Annem bana destek oluyordu. O zamanlar açıkhavada büyüsün, daha güzel büyür diye sapancada bir ev tutmuştuk. O da ayrı bir maceraya. Sen İstanbuldaki evi dezenefkte et, bebek gelecek diye. Sonra git Sapanca’da tanımadğın bir evde doğum iznini geçir. Cahil cesareti işte. Ama işe yaradı mı yaradı. Hem bebeğime hem bana İstanbuldan uzaklaşmak, göl kıyısında akşam yürüyüşleri yapmak, onun bol bol açıkhavada uyuması. Sıcak havalarda biraz olsun yazlık bir ortamda nefes almak ikimize de iyi gelmişti.
Gelmişti de ikinci aya girişle birlikte uykusuzluk had safhadaydı. Bizimki geceleri cin gibi, 4te filan belki uyuyor, gündüzleri de yarımşar saatlik kuş uykularına dalıyordu. Bu süreçte annem bana destek oluyordu. Bir uyandık sabah. Baktım annemin yüzü bembeyaz, kadın zaten 7 0yaşında iyice yormuşum onu.
Hemen telefona sarılıp barışı aradım, acil bize yardımcı lazım dedim. Sağolsun arkadaşların da desteği ile bir görüşme ayarladık ve İstanbul’a geldik. Referanslı, iyi türkçe konuşan, uzun zamandır burada olan birinin peşindeydik. Görüşmeye gelen de aynen böyle biriydi. Ama daha önce bilgimiz olmamasına ragmen piyangodan bir kadın daha çıkmıştı. Görüşmeye birlikte gelmişlerdi. Tecrübeli olan ‘bebek ne kadar uyuyor’ gibi sorular sorarken diğeri masumca oturuyordu. Zaten Türkçesi yoktu ki konuşsun. Belli ki ağzı var dili yoktu.
Sonra tecrübeli olan bir ara bana bebekle ilgili öğütler vermeye başlayınca içimin sıkıldığını hissettim. Bir karar vermeliydik. Üstelik bunu hızlıca yapmalıydık. Oturduk konuştuk evet tebrübeli olan tecrübeliydi ama biraz daha yaşlıcaydı, iyi türkçe konuşuyor, her şeyi ‘çok’ biliyordu. Ben ilk annelik tecrübemde böyle biri ile zorlanacağımız tahmin ediyordum.
Ortak bir kararla dil bilmiyen, çekingen olan kadını seçtik ve o da bizimle birlikte Sapanca’ya geldi. İlk zamanlar ev işlerinde bize destek oluyor bir yandan da Türkçe öğrenmeye çalışıyordu. Pek zor anlaşıyorduk ama yine de bize destek oluyordu.
Sonra ‘kolik dönemi’ başladı. Hiç bir şey bebeğimi susturamıyordu. Tüm kolik cdlerini almıştım, elektrik süpürgesi sesine kadar her şeyi deniyordum ama olmuyordu, susmuyordu. O ağladıkça ben de ağlıyordum. Akşamları site bahçesinde nöbetleşe gezdiriyorduk, bizim yeni yardımcı bir formü buldu. Hafifçe sırtına pıt pıt vurunca biraz sakinleşiyordu. Zamanla onun kucağında olmaya da alıştı. Ben de annemin yükünü hafifleterek onu rahatlattım. Emzirmeden sonra gece nöbetlerinde bize destek olmaya başladı.
Sonrasında pek çok zor zaman geçirdik birlikte, hastalıklar, hastaneye koşuşturmalar, telaşlı anlar, mutluluklar, ilk adımlar, ilk sözcükler. Pek çok şeyi birlikte yaşadık. Birlikte üzüldük, birlikte sevindik ve birlikte telaşlandık. İstanbul’da gerçekten güvenebileceğin ailenin dışında bir dal bulmak çok zor. Bu konuda şanslıydım, çok şükür aynı yardımcı ile 4 yıl devam ettim.
Zor günlerimizde de oldu elbet. Hayat her zaman süt liman değildi. Zaman zaman atıştık, tartıştık, küstük, barıştık. Ben yollarımızı ayıralım dedim bir gün o gitmek istedi. Pek çok şey yaşadık birlikte. Sanırım bizi birlikte tutan tutkal çocuklarıma karşı duyduğumuz ortak sevgiydi. Ve bir gün baktım ki bizim bakıcı benim en iyi arkadaşım sırdaşım olmuş.
Evet my best friend is my babysitter.


Kataloq: wp-content -> uploads -> 2015

Yüklə 58,68 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2022
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə